HAYAT
İki Dünya Arasında
Bir patikadan geçerken
Hayatı bir elma ağacının içinde gördü.
Elma toplayan hayatı,
Tıpkı bir insanın yapacağı gibi.
Öyle yüksek sesle gülüyordu ki,
Çevresindeki bütün kuşlar
Öyle coşkuyla, öyle kendilerinden geçmişçesine
Şarkı söylüyorlardı ki
Artık kimse kimseyi duyamıyordu.
Ağacın dibinde oturan ölüm ise,
Mermer kadar beyaz ve soğuk,
İki eliyle tutuyordu sepeti,
İçine elmalar düşüp duruyordu.
Elmalar öylesine güzeldi ki,
Öylesine sulu, öylesine canlıydı ki,
Ölüm sepeti bıraktı,
Ve ayaklarının ucuna basarak uzaklaşıp gitti.
Maurice Carême
Maurice Carême – Hayat
İki Dünya Arasında
Hayatın kahkahası karşısında geri çekilen ölüm
Maurice Carême'in Hayat şiiri, ölüm ve yaşam arasındaki kadim karşıtlığı son derece yalın ama şaşırtıcı bir biçimde ele alıyor. Şair, insanın zihninde çoğu zaman korkuyla yer eden ölümü, bu kez hayatın karşısında sessizce geri çekilen bir varlık olarak gösteriyor. Bir elma ağacında meyve toplayan hayat, çevresine neşe saçıyor; kuşlar şarkı söylüyor, ağaç meyvelerini veriyor. Ağacın dibinde ise ölümü temsil eden, mermer kadar beyaz ve soğuk bir varlık oturuyor. Elmalar sepete düştükçe ölümün bekleyişi sürüyor. Fakat şiirin sonunda beklenmedik bir şey oluyor: Elmaların güzelliği ve canlılığı karşısında ölüm sepetini bırakıp uzaklaşıyor.
Carême burada ölümü ortadan kaldırmıyor. Onu hayatın karşısına yerleştiriyor ve ikisi arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürüyor. Şiirin asıl gücü de bu tersine çevirmede. Alışılmış düşüncede hayat ölümün gölgesinde yaşarken, burada ölüm hayatın güzelliği karşısında gölgede kalıyor.
İlk kıta: Hayatın bir ağaçta karşısına çıkması
Şair, bir patikadan geçerken hayatı bir elma ağacının içinde görüyor. Bu karşılaşma, şiirin daha ilk iki dizesinde olağanüstü bir anlam kazanıyor. Hayat, soyut bir kavram olmaktan çıkıyor; görülebilen, karşılaşılabilen, neredeyse bir insan gibi davranan bir varlığa dönüşüyor.
Elma ağacı da rastgele seçilmiş bir mekân değil. Ağaç, kökleriyle toprağa bağlı, dallarıyla gökyüzüne uzanan, mevsimlerin içinde büyüyen ve meyve veren bir canlılık biçimidir. Hayatın bir elma ağacında bulunması, onun doğayla, üretkenlikle ve yenilenmeyle olan bağını ortaya koyuyor.
Üstelik şair hayatı uzakta, erişilmez bir yerde değil, sıradan bir patikanın üzerinde buluyor. Bu ayrıntı önemli. Çünkü hayat bazen büyük olaylarda değil, yürürken karşılaştığımız bir ağaçta, olgunlaşmış bir meyvede, duyduğumuz bir kuş sesinde kendisini gösterir.
Carême, okuruna hayatı yeniden görmeyi öneriyor. Belki de her gün yanından geçtiğimiz şeylerin içinde, fark etmeyi unuttuğumuz bir canlılık saklıdır.
İkinci kıta: Hayatın üretkenliği
Şair, hayatı elma toplarken gösteriyor. Üstelik bunu bir insanın yapacağı gibi gerçekleştiriyor. Burada hayat, yalnızca var olan veya kendiliğinden devam eden bir güç değil; üreten, toplayan, çoğaltan ve dünyaya bereket getiren bir varlık.
Elmalar, ağacın verdiği meyveler. Fakat bu meyveleri toplama eylemi, hayatın kendi ürünleriyle kurduğu ilişkiyi de anlatıyor. Hayat, kendi yarattığı güzelliklerin içinde dolaşıyor.
Bu görüntüde emeğin ve üretimin de izleri var. İnsan nasıl bir ağacın meyvesini topluyorsa hayat da kendi varlığının sonuçlarını topluyor. Burada ölümün henüz sahneye çıkmadığını, şiirin önce hayatın bütünlüğünü kurduğunu görüyoruz.
Carême'in seçtiği elma imgesi bereketi, olgunluğu ve yaşamın devamlılığını çağrıştırıyor. Bir elmanın oluşması zaman ister; çiçeklenmesi, büyümesi ve olgunlaşması gerekir. Dolayısıyla elma, hayatın sabırla kurduğu bir güzelliğin ürünüdür.
Üçüncü kıta: Hayatın kahkahası ve kuşların şarkısı
Hayat o kadar yüksek sesle gülüyor ki çevresindeki bütün kuşlar şarkı söylemeye başlıyor. Şiirin bu bölümünde doğa, hayatın sevincine ortak oluyor. Hayatın kahkahası kuşların şarkısını harekete geçiriyor. Böylece bir varlığın neşesi, bütün çevresine yayılıyor.
Burada Carême'in özellikle sevdiğim bir anlatım biçimiyle karşılaşıyoruz: Bir duyguyu açıklamak yerine onun çevresinde yarattığı değişimi gösteriyor. Hayatın mutlu olduğunu söylemekle yetinmiyor; onun gülüşünün kuşları bile şarkı söylemeye yönelttiğini anlatıyor. Kuşların şarkısı da öylesine coşkulu bir hâle geliyor ki artık kimse kimseyi duyamıyor. Her şey ses, hareket ve sevinç içinde. Burada sessizliğe yer yok.
Bu dizeleri okurken yıllar önce yaptığım bir şehirlerarası yolculukta verdiğim molayı hatırladım. Gün batımından önce küçük bir ağacın altına oturmuştum. Başlangıçta ağacın dallarında tek tük serçeler vardı. Zaman ilerledikçe sayıları arttı. Bunu kalkıp bakarak ya da tek tek sayarak anlamış değildim; seslerinden fark etmiştim. Önceleri kulağıma çok tatlı gelen o kuş sesleri, giderek yoğunlaştı ve bir süre sonra neredeyse gürültüye dönüştü.
O an kendi kendime düşünmeye başladım: Acaba ne konuşuyorlardı? Günlerinin nasıl geçtiğini mi anlatıyorlardı birbirlerine? Nerelerde yiyecek bulduklarını, hangi tehlikelerle karşılaştıklarını, gün boyunca neler yaşadıklarını mı paylaşıyorlardı? Belki de bizim anlamlandıramadığımız o seslerin içinde, kendilerine ait kocaman bir hayat vardı.
Daha sonra onları ürkütmemek için ağacın altından uzaklaşıp başka bir noktadan seyretmeye çalıştım. Fakat bu kez tek bir kuş bile göremedim. Yaprakların arasına öylesine güzel sığınmışlardı ki varlıklarını yalnızca sesleri ele veriyordu.
Bu anı, Carême'in kuşların şarkısını anlattığı dizeleri benim için daha anlamlı kılıyor. Çünkü doğanın sesini dinlemek, bazen yalnızca güzel bir melodi duymak değildir. O sesin arkasında bizim bilmediğimiz, görmediğimiz ve çoğu zaman farkına bile varmadığımız bir hayatın sürdüğünü hissetmektir. Bizim için birkaç serçenin cıvıltısı olan şey, belki de onların bütün bir günün ardından birbirlerine karışan dünyasıdır.
Şairin kuşları hayatın kahkahasına ortak etmesi de bu yüzden çok anlamlı. Doğa, insanın dışında duran sessiz bir manzara değildir. Kendi ritmi, kendi dili ve kendi ilişkileri olan canlı bir dünyadır. Biz çoğu zaman yalnızca seslerini duyarız; ne söylediklerini bilmeyiz. Fakat bilmemek, orada bir hayatın var olduğu gerçeğini değiştirmez.
Carême'in şiirinde kuşların şarkısı, hayatın taşan sevincini gösteriyor. Benim yol kenarında yaşadığım o küçük karşılaşma ise bu sevincin ne kadar zengin ve gizemli olabileceğini hatırlatıyor. Belki de hayatın en güzel yanlarından biri, her şeyi bilmemize gerek kalmadan onun varlığını hissedebilmemizdir.
Dördüncü kıta: Ölümün ağacın dibindeki bekleyişi
Şair şimdi ölümle karşılaştırıyor bizi. Ölüm, ağacın dibinde oturuyor. Mermer kadar beyaz ve soğuk.
Bu tasvir, hayatın önceki görüntüleriyle bilinçli bir karşıtlık oluşturuyor. Bir tarafta gülen, meyve toplayan, kuşların şarkı söylemesine neden olan hayat; diğer tarafta hareketsiz, soğuk ve sessiz ölüm.
Mermer imgesi özellikle önemli. Mermer, mezar taşlarını ve anıtları çağrıştırdığı gibi soğukluğu, katılığı ve değişmezliği de temsil ediyor. Hayat sürekli hareket hâlindeyken ölüm hareketsizliğin içinde bekliyor.
Üstelik ölüm ağacın dışında değil, hemen dibinde oturuyor. Bu ayrıntı, hayatla ölümün birbirinden bütünüyle ayrı olmadığını düşündürüyor. Ölüm hayatın uzağında değil; onun yanı başında. Elmaların toplandığı yerde, hayatın ürettiklerini bekliyor.
İki eliyle tuttuğu sepet de bu bekleyişin önemli bir parçası. Sepet, birazdan içine düşecek elmalar için hazır tutuluyor. Bu görüntü, ölümün hayatın ürünlerini kendisine ait kılma arzusunu çağrıştırıyor.
Ölüm konuşmuyor, gülmüyor, hareket etmiyor. Yalnızca bekliyor. Şairin onu böylesine sessiz ve soğuk tasvir etmesi, hayatın canlılığıyla arasındaki mesafeyi daha da belirginleştiriyor.
Beşinci kıta: Elmaların güzelliği ve hayatın gerçekliği
Şair, elmaların ne kadar güzel, ne kadar sulu ve ne kadar gerçek olduğunu söylüyor.
Bu üç özellik şiirin düşünsel merkezini oluşturuyor. Güzellik, canlılık ve gerçeklik aynı görüntüde birleşiyor.
Elmanın güzelliği gözle görülebilen bir nitelik. Sulu oluşu, içindeki hayatı ve dolgunluğu hissettiriyor. Gerçek oluşu ise onun elle tutulabilir, tadılabilir, yaşanabilir bir varlık olduğunu vurguluyor.
Burada elma, yalnızca doğanın sunduğu bir meyve olmaktan çıkıyor. Hayatın kendisini temsil ediyor. İnsan hayatının güzelliği de biraz böyledir: Dokunulabilir, hissedilebilir, paylaşılabilir olduğu ölçüde anlam kazanır.
Carême'in özellikle elmaların gerçekliğini vurgulaması üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü ölüm soyut bir sonu, hayat ise bütün canlılığı ve duyularıyla yaşanan varoluşu temsil ediyor. Bir tarafta soğuk mermer, diğer tarafta suyu ve tadı olan meyveler var.
Şairin karşıtlığı çok açık: Hayat, yalnızca bir düşünce değil; yaşanan, hissedilen ve duyularla kavranan bir gerçekliktir.
Altıncı kıta: Ölümün sepeti bırakıp gitmesi
Şiirin en şaşırtıcı ve en güzel bölümü burada başlıyor. Elmaların güzelliği ve canlılığı karşısında ölüm sepeti bırakıyor ve ayaklarının ucuna basarak uzaklaşıyor.
Carême, ölümü büyük bir yenilgi sahnesiyle göndermiyor. Ölüm bağırmıyor, öfkelenmiyor, mücadele etmiyor. Sessizce uzaklaşıyor. Bu sessizlik, şiirin mizahi ve felsefi yönünü birlikte güçlendiriyor.
Ölümün ayaklarının ucuna basarak gitmesi özellikle incelikli bir görüntü. Sanki hayatın neşesini bozmak istemiyor, gürültü çıkarmadan oradan ayrılıyor. Biraz da davetsiz geldiği bir evden, ev sahibinin mutluluğunu görünce sessizce çıkan bir misafir gibi.
Burada ölümün geri çekilmesi, onun sonsuza kadar ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Şair ölümün kaçınılmazlığını ortadan kaldırmıyor; yalnızca onun hayatın güzelliği karşısındaki konumunu değiştiriyor.
Ölüm, hayatın bütün anlamını belirleyen mutlak bir güç olmaktan çıkıyor. Çünkü hayat, ölümün varlığına rağmen güzelliğini, bereketini ve neşesini sürdürüyor.
Bence Carême'in şiirindeki en güçlü düşünce burada saklı: Ölümün varlığı, hayatın güzelliğini hükümsüz kılamaz.
Şiirin bütününde: Hayat neden ölümden daha güçlü görünür?
Şiirin başından sonuna kadar iki ayrı dünya kuruluyor. Hayatın dünyasında ağaçlar, elmalar, kahkahalar, kuş sesleri ve hareket var. Ölümün dünyasında ise mermerin soğukluğu, sessizlik ve bekleyiş.
Ancak şair bu iki dünyayı birbirinden bütünüyle ayırmıyor. Ölüm, hayat ağacının dibinde oturuyor. Hayatın ürettiği meyveleri bekliyor. Yani ölüm, hayatın karşısında değil, onun yanı başında varlığını sürdürüyor.
Bununla birlikte şiirin sonunda beklenmedik bir üstünlük ortaya çıkıyor. Ölüm, hayatın canlılığına dayanamayarak geri çekiliyor.
Bu karşılaşmayı yalnızca biyolojik yaşamla ölüm arasındaki mücadele olarak okumamak gerekir. Burada insanın yaşama biçimine ilişkin bir düşünce de var. Hayatı yalnızca ölüm korkusuyla değerlendiren insan, yaşamanın kendisinde bulunan güzellikleri gözden kaçırabilir. Oysa hayatın anlamı, yalnızca ne zaman sona ereceğinde değil, yaşanırken nasıl bir güzellik taşıdığındadır.
Elmaların güzelliği, hayatın kahkahası ve kuşların şarkısı bize bunu hatırlatıyor.
Sonuç: Ölümün karşısında hayatı seçmek
Maurice Carême, bu kısa şiirinde hayat ve ölüm arasındaki ilişkiyi alışılmışın dışında bir görüntüyle anlatıyor. Ölümün kaçınılmazlığını inkâr etmiyor; fakat hayatın karşısında onu sessizce geri çekilen bir varlık olarak gösteriyor. Elma ağacında meyve toplayan, kahkahasıyla kuşları şarkıya çağıran hayat, bütün canlılığıyla varlığını sürdürüyor. Ölüm ise bu güzelliğin karşısında sepetini bırakıp uzaklaşıyor.
Bana göre şiirin asıl söylediği şey, insanın ölüm gerçeğini bilerek yaşaması ama hayatı bu gerçeğin gölgesine teslim etmemesidir. Çünkü ölümün varlığı, bir elmanın tadını, bir çocuğun kahkahasını, bir kuşun şarkısını ya da sevdiğimiz insanlarla geçirdiğimiz zamanın değerini azaltmaz. Tam tersine, bütün bunların kıymetini daha görünür kılar.
Hayatın güzelliği bazen büyük düşüncelerde değil, bir ağacın meyvesinde, bir kahkahada, bir sofrada ve paylaşılmış küçük mutluluklarda saklıdır.
Carême'in ölümün elinden sepeti bıraktıran elmalara bakışı, bana insanın hayata nasıl tutunması gerektiğini düşündürüyor. Yaşamak, yalnızca ölümün henüz gelmemiş olması değildir. Yaşamak; güzelliği fark etmek, sevinci çoğaltmak, sevmek, üretmek ve başkalarının hayatına da canlılık katabilmektir.
Ölüm bir gün kapımızı çalacak olabilir. Ama o gelene kadar hayatın ağacındaki elmaları toplamaktan, onların tadını çıkarmaktan ve kahkahamızı kuşların şarkısına karıştırmaktan vazgeçmemeliyiz.