Kıyıdan Ayrılan Dünya: Türk, İran ve Dünya Şiirinde Gemi ve Vapur

Şair: Şiir Antolojim

İçinden Vapur Geçen Şiirler

İnsan şiirde denize çıktığında yalnızca karadan uzaklaşmaz; bildiği dünyadan da uzaklaşmaya başlar.

Bu yüzden gemi, şiirin en eski ve en dayanıklı imgelerinden biridir. Bir taşıt olarak basit görünür; fakat şiire girdiği anda taşıdığı insanın hayatına, ölümüne, kaderine, memleketine, aşkına, tarihine ve bilinmeyene doğru hareketine dönüşür.

Sandalda insan kendi küçüklüğüyle denizin karşısındadır. İskelede insan bekler. Gemide ise artık yola çıkmıştır.

Bu nedenle gemi ile iskele arasında temel bir şiirsel ilişki vardır: İskelede kalanlar vardır, gemide gidenler. İskele bekleyişin, gemi hareketin mekânıdır. Biri ayrılığın eşiğidir, öteki ayrılığın kendisi.

Fakat gemi yalnızca “giden” değildir. Bazen kurtarır, bazen sürgün eder, bazen fetheder, bazen göç ettirir, bazen sevgiliyi uzaklaştırır, bazen insanı bilinmeyene götürür, bazen de ölümün kendisi olur.

Modern şehirde ortaya çıkan vapur, bu büyük imgenin gündelik hayata girmiş biçimidir. Gemi okyanusları aşarken vapur iki kıyı arasında gidip gelir. Gemi dünyanın bilinmeyenine açılır; vapur insanı işe, eve, sevgiliye, okula, başka bir semte götürür. Fakat şiir için ikisinin ortak noktası değişmez:

İnsan bir kıyıdan ayrılır.


Geminin şiirdeki ilk büyük anlamı: Kaostan kurtuluş

Gemi imgesinin kültürel hafızadaki en eski ve güçlü biçimlerinden biri Nuh'un gemisidir.

Tufan, dünyanın düzeninin bozulmasıdır.

Su her şeyi yutar.

Gemi ise hayatı suyun üzerinde taşır.

Burada gemi henüz ölümün değil, ölümden kurtuluşun aracıdır.

Bu çok önemlidir. Çünkü şiir tarihinin ilerleyen dönemlerinde gemi ölümün taşıtına dönüşecektir. Fakat başlangıçta geminin büyük anlamlarından biri şudur:

Dünya batarken hayatı taşıyan şey.

Bu nedenle geminin altında deniz, içinde insanlık vardır.

Gemi burada küçük bir dünya gibidir.

Karadaki dünya yok olurken geminin içindeki hayat korunur.

Böylece gemi daha başlangıçta yalnızca ulaşım aracı olmaktan çıkar ve insanın dünyasını taşıyan bir kap haline gelir.


İran şiirinde gemi: Denizin karşısındaki insan

İran şiirinin tasavvufî mirasında deniz ve gemi çok güçlü bir metaforik çift oluşturur.

Deniz sonsuzdur.

İnsan sınırlıdır.

Gemi ise bu iki durum arasında hareket eder.

Mevlânâ'nın şiir dünyasında deniz, insanın kendisinden daha büyük olan hakikatin ve varlığın alanıdır. İnsan kendi başına yeterli değildir; bir gemi gibi daha büyük bir varlığın içinde ve üzerinde hareket eder.

Bu nedenle tasavvufî şiirde gemi çoğu zaman insanın varlık denizindeki yolculuğunu temsil eder.

Fakat burada ilginç bir paradoks vardır:

İnsan gemide yol aldığını düşünür.

Oysa gemiyi taşıyan denizdir.

İnsan kendi iradesine güvenebilir; fakat onu taşıyan dünya, kader ve varlık ondan çok daha büyüktür.

Tasavvuf şiirindeki geminin temel gerilimi buradadır:

irade ile teslimiyet.


Attâr'da yolculuk artık yalnızca yolculuk değildir

Ferîdüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayrındaki yolculuk doğrudan gemi metaforu üzerine kurulmuş değildir; fakat kuşların yedi vadiyi aşan yolculuğu, İran şiirindeki “denizi aşma” ve “hakikate ulaşma” düşüncesinin büyük örneklerinden biridir.

Burada önemli olan geminin kendisinden çok, karadan ayrılma düşüncesidir.

İnsan bildiği yerde kalırsa dönüşemez.

Yola çıkması gerekir.

Denize açılması gerekir.

Bilinmeyene girmesi gerekir.

Bu düşünce daha sonra geminin şiirdeki temel işlevlerinden biri olacaktır:

Gemi, insanın kendisinden çıkmasının aracıdır.


Hafız'da gemi: Akıntıya bırakılmak

Hafız'ın rindâne dünyasında ise yolculuk başka bir biçim kazanır.

Dünya üzerinde aşırı kontrol kurmaya çalışan akıl karşısında şarap, aşk, kader ve teslimiyet öne çıkar.

Gemi burada bazen insanın kendisini büyük akışa bırakmasının imgesine yaklaşır.

Bu nedenle İran şiirinde gemi yalnızca “bir yere ulaşmak” değildir.

Bazen tam tersine:

ulaşma iddiasından vazgeçmektir.

Deniz nereye götürürse oraya gitmek.

Rüzgârı kabul etmek.

Kaderle savaşmak yerine onun içinde yol almak.

Bu, modern şiirdeki “sürüklenen gemi” imgesinin de uzak atalarından biridir.


Homeros: Gemi insanlığın macerasıdır

Batı şiirinin gemi imgesi söz konusu olduğunda Homeros'u atlamak mümkün değildir.

Odysseia'daki gemi yalnızca bir taşıt değildir.

Dönüşün aracıdır.

Odysseus yıllarca denizlerde dolaşır.

Her ada yeni bir sınavdır.

Her deniz yeni bir tehlikedir.

Her kıyı eve biraz daha yaklaşmanın veya evden biraz daha uzaklaşmanın ihtimalidir.

Böylece gemi ilk kez büyük bir edebî biçimde insanın hayat yolculuğunun sahnesine dönüşür.

Odysseus'un asıl amacı keşif değildir.

Dönüştür.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü gemi şiirinin büyük temalarından biri daha sonra hep aynı soruya dönecektir:

Giden insan nereye dönmek ister?


Geminin iki büyük yönü: Gitmek ve dönmek

Gemi imgesinin içinde başlangıçtan beri iki zıt hareket vardır:

gitmek

ve

dönmek.

Odysseus için yolculuk dönüş içindir.

Nuh için gemi kurtuluş içindir.

Modern gezgin için keşif içindir.

Sürgün için zorunluluktur.

Yahya Kemal'de ise dönüş artık mümkün değildir.

İşte gemi şiirinin büyük dönüşümlerinden biri burada gerçekleşir.


Yahya Kemal: Gemi artık ölümdür

Türk şiirinde gemi metaforunun zirvelerinden biri hiç kuşkusuz Yahya Kemal Beyatlı'nın **“Sessiz Gemi”**sidir.

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”

Bu iki dizeyle bütün bir metafor sistemi kurulmuştur.

Gemi ölümdür.

Liman hayattır.

Yolcu ölen insandır.

Deniz bilinmeyendir.

Geride kalanlar ise rıhtımdakilerdir.

Fakat şiirin asıl başarısı, ölümü doğrudan anlatmamasıdır.

Ölüm “ölüm” olarak görünmez.

Bir geminin kalkışı olarak görünür.

Bu nedenle ölüm şiirde bir yok oluş değil, bir yolculuk biçimini alır.


“Sessiz Gemi” neden hâlâ güçlü?

Çünkü şiir ölümü açıklamaz.

Onu görüntüye dönüştürür.

Bir liman düşünürüz.

Bir gemi düşünürüz.

Bir yolcu düşünürüz.

Giden bir insan.

Geride kalan insanlar.

Ve geri dönmeyecek bir yolculuk.

Böylece okuyucu kendi kayıplarını şiirin içine yerleştirebilir.

Şiirin evrenselliği de buradan gelir.

Yahya Kemal'in gemisi herhangi bir gemidir.

Fakat aynı zamanda herkesin son yolculuğudur.


Rıhtımda kalanlar: Geminin diğer yarısı

Yahya Kemal'in gemi şiirinin önemli bir tarafı, geminin kendisi kadar geride kalanları da şiire sokmasıdır.

“Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli”

dizesiyle geminin karşısına rıhtım yerleştirilir.

Burada üç ayrı zaman oluşur:

Gemi geleceğe gider.

Rıhtım geçmişte kalır.

İnsan ise ikisinin arasında durur.

Bu nedenle gemi şiirinin gerçek kahramanı bazen gemideki yolcu değil, gidenin ardından kalan kişidir.

Bu nokta bizi doğrudan iskele şiirlerine bağlar.

İskelede bekleyen kişi bir gün geminin gelmesini bekler.

Gemi geldiğinde karşılar.

Gemi kalktığında uğurlar.

Ve bazen gemi kalktıktan sonra iskelede kalır.

Dolayısıyla:

İskele, geminin şiirde bıraktığı gölgedir.


Rimbaud: Gemi ilk kez kendi başına konuşur

Arthur Rimbaud'nun **“Sarhoş Gemi”**si gemi imgesinin dünya şiirindeki en büyük kırılmalarından biridir.

Çünkü burada gemi artık insanın taşıdığı bir araç değildir.

Gemi öznenin kendisidir.

Gemi konuşur.

Gemi görür.

Gemi yaşar.

Gemi sürüklenir.

Gemi özgürleşir.

Gemi korkar.

Gemi yorulur.

Dünya artık geminin içinden görülür.

Bu, gemi metaforunda büyük bir değişimdir.

Yahya Kemal'de insan gemidedir.

Rimbaud'da:

insanın kendisi gemidir.

Bu nedenle Rimbaud'nun gemisi modern şiirin “ben” problemine yaklaşır.

Şair kendisini dünyada yol alan bir araç olarak değil, dünyanın içinden geçen bir gemi olarak kurar.


Rimbaud'nun gemisi neden “sarhoştur”?

Çünkü gemi rotasını kaybetmiştir.

Fakat bu yalnızca fiziksel bir yön kaybı değildir.

Aklın, düzenin, toplumun, alışkanlığın ve güvenli sınırların dışına çıkıştır.

Gemi özgürleşirken aynı zamanda savunmasızlaşır.

Bu nedenle Sarhoş Gemi modern özgürlük düşüncesinin de şiirsel metinlerinden biridir.

Özgürlük:

kıyıdan kurtulmaktır.

Ama kıyıdan kurtulmak:

yönünü de kaybetmek olabilir.

Bu paradoks modern şiirin merkezine yerleşir.


Baudelaire: Gemi artık ruhun huzursuzluğudur

Baudelaire'in şiir dünyasında limanlar, yolculuklar ve deniz, insanın dünyadan kaçma arzusuyla ilişkilidir.

Fakat Baudelaire'in gezgini nereye gideceğini bilmez.

Uzaklık, mevcut hayattan kurtulma ihtimalidir.

Bu yüzden gemi romantik bir macera aracından giderek varoluşsal kaçış aracına dönüşür.

İnsan başka bir kıyı arar.

Ama sorun kıyıda değildir.

Sorun insanın kendisindedir.

Gemi ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın insan kendisini yanında taşır.

Bu, modern gemi şiirinin temel trajedilerinden biridir.


Coleridge: Deniz artık bilinçaltıdır

Samuel Taylor Coleridge'in The Rime of the Ancient Mariner şiirinde deniz ve gemi, fiziksel yolculuğun ötesinde bir vicdan ve suçluluk dünyasına dönüşür.

Gemi hareket eder.

Fakat gemide yaşanan olay insanın ruhundan ayrılamaz.

Deniz dış dünyanın sonsuzluğu gibi görünürken aynı zamanda insanın iç dünyasının karanlığına dönüşür.

Bu nedenle gemi şiirinde deniz giderek coğrafya olmaktan çıkar:

psikoloji olur.


Pessoa: Gemi beklemek de bir yolculuktur

Fernando Pessoa'nın şiir dünyasında liman ve gemi çok özel bir yere sahiptir.

Senin derlemendeki dizelerde:

“Rıhtımda kimsesiz, yapayalnız...”

diye başlayan görüntüde insanın gemiyi bekleyişi, belirsizliğe bakışı ve yaklaşan vapurdan duyduğu mutluluk aynı anda vardır.

Pessoa'da gemi dışarıdan gelir.

İnsan kıyıdadır.

Gemi yaklaşınca dünya hareketlenir.

Fakat Pessoa'nın şiirindeki asıl yolculuk çoğu zaman geminin değil, bekleyen zihnin yolculuğudur.

Bu nedenle onun liman şiirlerinde çok güçlü bir paradoks bulunur:

Gitmeyen insan da yolculuk eder.

Hayal ederek.

Bekleyerek.

Özleyerek.

Gelen gemiye bakarak.


Türk şiirinde gemi: Ölümden İstanbul'a

Türk şiirinde geminin Batı şiirindeki serüvenlerden ayrıldığı önemli bir nokta vardır.

İstanbul.

Çünkü İstanbul'da gemi ve özellikle vapur, gündelik hayatın bir parçasıdır.

Bu nedenle Türk şiirinde gemi metaforu hem büyük hem küçüktür.

Bir tarafta:

“Sessiz Gemi”

vardır.

Diğer tarafta:

5.45 vapuru.

Bir tarafta ölüm vardır.

Diğer tarafta işe yetişen insanlar.

Bir tarafta meçhul yolculuk.

Diğer tarafta Kadıköy'den Beşiktaş'a geçiş.

Bu iki ölçeğin aynı şiir kültüründe bulunması Türk şiirindeki gemi/vapur imgesini çok zenginleştirir.


Vapur: Büyük geminin gündelik hayata dönüşmesi

Vapur aslında şiir açısından çok ilginç bir nesnedir.

Gemi gibi denizdedir ama destansı değildir.

Her gün kalkar.

Her gün aynı iskeleye gelir.

Her gün aynı kıyılardan geçer.

İçinde binlerce insan taşır.

Bu nedenle vapur:

olağanüstü olanın sıradanlaşmış biçimidir.

Denizin üzerinde hareket eder ama şehir hayatının parçasıdır.

İnsanlar vapurda gazete okur.

Çay içer.

Simit yer.

Sigara içer.

Sevgilisiyle buluşur.

Birini uğurlar.

Birini bekler.

Bir yabancının yüzüne bakar.

Bu yüzden vapur, modern insanın hayatını denizin üzerine taşıyan bir yüzen şehir parçasıdır.


Orhan Veli: Deniz gündelik hayatın içine girer

Orhan Veli'nin vapurları bu yüzden önemlidir.

Onun şiirinde deniz, romantik bir dekor olmak zorunda değildir.

Vapurun güvertesinde insanlar vardır.

Martılar vardır.

Simit vardır.

Gündelik hayat vardır.

Böylece şiir, büyük “deniz” imgesini sıradan insanın hayatına indirir.

Vapurun büyüklüğü burada azalmaz.

Tam tersine, deniz şiirin içine günlük hayatı sokar.


Sait Faik: Vapurun insanları

Sait Faik'in dünyasında deniz hiçbir zaman yalnızca manzara değildir.

Deniz kenarındaki insan, balıkçı, işçi, garson, meyhaneci, yalnız adam, gezgin ve aylak aynı coğrafyanın parçasıdır.

Vapur da bu insanların hareket ettiği bir mekândır.

Bu nedenle Sait Faik'te gemi ve vapur imgesi sınıfsal ve toplumsal bir genişlik kazanır.

Deniz, insanları birbirine bağlar.

Fakat aynı zamanda herkesin kendi yalnızlığını taşır.

Bir vapur dolusu insan:

bir vapur dolusu yalnızlık olabilir.


Necati Cumalı: Vapur ve hatıra

Senin derlemendeki:

“Vapur iskelesinde buluştuğumuz bir akşam”

dizesiyle başlayan şiir parçasında vapur, artık gündelik ulaşım aracı olmaktan çıkar ve hafızanın taşıyıcısına dönüşür.

Bir zamanlar yaşanmış bir aşk vardır.

Vapur iskelesi vardır.

Bir oda vardır.

Aynada kalan saç izleri vardır.

İnsan geçmişe baktığında yalnız sevgiliyi değil, o dönemin bütün dünyasını hatırlar.

Bu yüzden vapur:

hafızanın hareket eden nesnesidir.


Sunay Akın: Vapur bir İstanbul arşividir

Sunay Akın'ın şiirlerinde vapur, iskele, köprü, martı, çocukluk, oyuncak, eski İstanbul ve gündelik hayat sürekli birbirine bağlanır.

Senin derlemendeki “Şiiriçi Hatları Vapuru” bunun çok iyi bir örneğidir.

Nazım Hikmet vapuru başka türlüdür.

Can Yücel vapuru başka.

Attilâ İlhan vapuru başka.

Edip Cansever vapuru başka.

Orhan Veli vapuru başka.

Cemal Süreya vapuru başka.

Burada vapur artık gerçek bir taşıt olmaktan çıkar.

Şairlerin şiir dünyalarını taşıyan bir araçtır.

Her şairin İstanbul'u başka olduğu için her şairin vapuru da başkadır.

Bu, vapurun Türk şiirindeki özgünlüğünü gösterir.


Şairlerin vapurları

Nazım Hikmet'in vapuru özgürlük ister.

Can Yücel'in vapuru alaycıdır.

Attilâ İlhan'ın vapuru sevgililerle, sigarayla, şehirle ve cinayet duygusuyla birlikte hareket eder.

Edip Cansever'in vapuru iki uzak iskele arasında gidip gelir.

Orhan Veli'nin vapuru gündelik hayatın insanlarını taşır.

Cemal Süreya'nın vapuru ise İstanbul'u neredeyse bir dans sahnesine dönüştürür.

Böylece vapur, şehir içindeki taşıt olmaktan çıkar:

şiirin kendisini taşıyan araç olur.


Turgut Uyar: Vapur ve ayrılık

Turgut Uyar'ın şiirinde vapur çoğu zaman hareketin ve ayrılığın nesnesidir.

“Vapur gürültüsüz ayrılır limandan
Cümle hatıralar beraberimdedir.”

Burada geminin taşıdığı şey yalnız insan değildir.

Hatıralardır.

Bu çok önemli.

Gemi insanın bedenini bir kıyıdan diğerine götürür.

Ama insan da geçmişini gemiye bindirir.

Demek ki gemi yalnızca yolcu taşımaz:

hafıza taşır.


Cemal Süreya: Vapurda aşk

Cemal Süreya'nın:

“Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu”

dizelerinde İstanbul bile hareket eder.

Bu olağanüstü bir görüntüdür.

Vapur giderken şehir de gidiyor gibidir.

Aslında şehir yerindedir; hareket eden vapurdur.

Fakat âşık insan için bütün dünya hareket halindedir.

Vapur böylece aşkın algısını değiştirir.

Deniz yalnız iki kıyıyı ayırmaz.

Sevgili ile dünyanın arasındaki mesafeyi de değiştirir.


Attilâ İlhan: Vapur ve şehir yalnızlığı

Attilâ İlhan'ın vapur şiirlerinde şehir modernleşir.

Yabancı limanlar.

Almanya.

Hamburg.

Rotterdam.

Marsilya.

Akordeon sesleri.

Uzak ülkeler.

İstanbul'un içinden geçen bir dünya.

Burada gemi artık yalnızca İstanbul'un taşıtı değildir.

İstanbul'u dünyaya bağlayan damar haline gelir.

Şehir vapurdan bakıldığında küçülmez.

Aksine dünya büyür.


İlhan Berk: Gemi bir uygarlık hafızasıdır

İlhan Berk'in şiir dünyasında gemiler, limanlar, denizler ve ticaret yolları büyük bir şehir ve uygarlık haritası oluşturur.

Gemi burada tek bir yolcunun hikâyesinden çıkar.

Tarih taşır.

Tüccarlar taşır.

Kentler taşır.

Diller taşır.

Kültürler taşır.

Bir limana yanaşan gemi, aslında başka bir dünyanın o şehre gelmesidir.

Bu yüzden gemi:

kültürler arasındaki hareketin nesnesidir.


Gemi ve göç

Gemi tarih boyunca göçün de taşıtıdır.

Bir insan ülkesini gemiyle terk ettiğinde yalnız coğrafya değiştirmez.

Dilini, evini, geçmişini ve kimliğini de yanında taşır.

Bu nedenle göç şiirinde gemi iki farklı anlam kazanır:

Bir tarafta:

kaçış.

Diğer tarafta:

umut.

Yeni kıyı bir kurtuluş olabilir.

Ama aynı zamanda eski kıyının kaybıdır.

Gemi tam bu iki duygu arasında ilerler.


Sürgün gemisi

Sürgün için geminin anlamı daha acıdır.

Çünkü yolculuk seçilmemiştir.

İnsan gitmek istediği için değil, gitmeye zorlandığı için yola çıkar.

Bu nedenle geminin hareketi özgürlük değil, zorunluluktur.

Cevat Çapan'ın:

“Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,
Sürgünlerin uzmanlığını.”

dizeleri bu duyguya yaklaşır.

Gemi burada bir insanın hayatındaki kaçıncı ayrılık olduğunu artık kendisinin bile sayamadığı yolculukların taşıtıdır.


Savaş gemisi: Denizin masumiyetinin bitişi

Gemi savaş gemisine dönüştüğünde şiirin bütün atmosferi değişir.

Normal gemi insan taşır.

Savaş gemisi:

iktidar taşır.

Top taşır.

Tehdit taşır.

Devletin gücünü taşır.

Bu nedenle savaş gemisi, denizi romantik bir alan olmaktan çıkarır.

Deniz artık yalnız aşkın, özgürlüğün ve keşfin değil:

şiddetin de alanıdır.

Turgut Uyar'ın kırmızı sandalının karşısına savaş gemisini koyduğumuzda şiirsel ölçekteki fark görülür.

Bir tarafta insanın küçük hayatı.

Diğer tarafta devletin büyük gücü.

Sandal kırılabilir.

Savaş gemisi saldırabilir.

Fakat şiirin acısı çoğu zaman büyük geminin değil, küçük insanın tarafındadır.


Leonard Cohen: Su alan gemi

Cohen'in:

“Teknenin su aldığını herkes biliyor
Herkes biliyor, kaptan yalan söyledi.”

dizeleri gemi metaforunu modern toplumun içine taşır.

Burada gemi:

toplumdur.

Kaptan:

yönetendir.

Su:

krizdir.

Yolcular:

toplumdur.

Ve en önemlisi, herkes gerçeği görmektedir.

Geminin battığını herkes bilmektedir.

Fakat kaptan hâlâ geminin iyi durumda olduğunu söylemektedir.

Bu nedenle modern gemi şiiri artık yalnızca bireyin ölümünü anlatmaz.

Bir düzenin çöküşünü de anlatabilir.


Gemi batınca yalnız gemi batmaz

Bu imgenin gücü buradadır.

Sandal battığında bir insanın dünyası batar.

Gemi battığında:

bir topluluk batabilir.

Bir ordu.

Bir şehir.

Bir devlet.

Bir uygarlık.

Bir aile.

Bir tarih.

Bu yüzden batık gemi modern şiirin en yoğun imgelerinden biridir.

Su altında kalan gemi, geçmişin de gömülmüş biçimidir.


Batık gemi ve hafıza

Denizin altında kalan gemi yok olmaz.

Görünmez olur.

Bu nedenle batık gemi hafızaya çok uygundur.

İnsan unutabilir.

Şehir değişebilir.

İskele yıkılabilir.

Liman kapanabilir.

Fakat denizin altında bir gemi kalır.

Bu yüzden batık gemi:

unutulmuş geçmişin maddi biçimidir.

Şiir de tam burada devreye girer.

Şair, suyun altında kalmış olanı yeniden görünür hale getirir.


Gemi ve çocukluk

Bir çocuğun gözünde gemi hâlâ metafor değildir.

Büyüktür.

Uzaklara gider.

Dünyanın öbür tarafına ulaşabilir.

Çocuk için geminin ufka doğru gitmesi, dünyanın sonsuz olduğunu gösterir.

Yetişkin için aynı gemi:

ölüm olabilir,

sürgün olabilir,

ayrılık olabilir,

gurbet olabilir.

Bu nedenle gemi imgesinin şiir tarihindeki karanlığı, çocuklukta taşıdığı hayranlık ve merak duygusundan doğar.


Gemi ve keşif

Gemi aynı zamanda insanın dünyayı genişletme arzusudur.

Karada kalan insan kendi çevresini bilir.

Gemideki insan ufkun ardını merak eder.

Yeni kıyılar vardır.

Yeni diller.

Yeni insanlar.

Yeni denizler.

Bu yüzden gemi, modern düşüncenin önemli imgelerinden biri olan keşif arzusunu taşır.

Fakat şiir bu arzuyu hiçbir zaman bütünüyle masum bırakmaz.

Keşif ile sömürgecilik arasındaki mesafe çok kısadır.

Bir gemi yeni bir dünyaya ulaşabilir.

Ama aynı gemi o dünyayı işgal eden gücü de taşıyabilir.

Bu nedenle gemi, uygarlığın hem merakını hem şiddetini taşır.


Gemi ve zaman

Gemi yolculuğu aslında zaman yolculuğudur.

İnsan gemiye bindiğinde:

bir “önce”yi geride bırakır.

İndiğinde:

bir “sonra”ya ulaşır.

Bu nedenle gemi iki zaman arasında hareket eder.

İskele geçmişe bağlıdır.

Gemi geleceğe hareket eder.

Yolcu ise ikisinin arasındadır.

Belki de gemi şiirlerinin çoğunda duyduğumuz hüzün buradan gelir:

İnsan, geride bıraktığı zamanı yanında taşıyarak geleceğe gider.


Vapur ve saat

Vapur bu büyük zaman metaforunu gündelik hale getirir.

Saat 5.45.

Saat 6.40.

Saat 10.

Vapur kalkacaktır.

İnsan biletini alır.

Güverteye çıkar.

Bekler.

Gecikme olabilir.

Fakat vapur yine kalkacaktır.

Cahit Koytak'ın vapur saatine ilişkin dizelerinde olduğu gibi ölüm bile kendi saatinde gelecek vapur karşısında düşünülür.

Bu noktada büyük gemi metaforu ile küçük şehir vapuru birleşir:

Hayatın da bir tarifesi vardır.

İnsan o tarifeyi değiştiremez.


“Beşkırkbeş vapuru”: Ölümden daha dakik

Cahit Koytak'ın:

“Bir gün mutlaka öleceğim
ama beşkırkbeş vapuru
– kim durdurabilir onu –
beşkırkbeşte kalkacak yine”

dizelerinde olağanüstü bir terslik vardır.

İnsan ölümlüdür.

Vapur ise ertesi gün de kalkacaktır.

Demek ki bireyin ölümüyle dünyanın gündelik düzeni arasında korkunç bir fark vardır.

Ben öleceğim.

Ama vapur kalkacak.

Şehir devam edecek.

İnsanlar işe gidecek.

Martılar simit bekleyecek.

İskele kalabalık olacak.

Benim hayatım bitecek; dünyanın tarifesi devam edecek.

Vapur burada ölümün karşısındaki dünyanın kayıtsızlığını gösterir.


Gemi ve yalnızlık

Gemi kalabalık olabilir.

Ama yolcu yalnızdır.

Vapur daha da kalabalıktır.

Fakat vapurda da insan yalnız olabilir.

Birbirine değen yüzler, birbirine ulaşmayan hayatlar.

Bu nedenle vapur modern kent yalnızlığının güçlü mekânlarından biridir.

İnsanlar aynı denizi seyreder.

Aynı martıları görür.

Aynı vapur düdüğünü duyar.

Ama herkes kendi hayatına gider.

Vapur:

toplu yalnızlığın mekânıdır.


Aşkın gemisi

Aşk şiirinde gemi çoğunlukla iki kıyı arasındaki mesafeyi temsil eder.

Sevgili bir kıyıdadır.

Şair başka kıyıda.

Gemi ikisini buluşturabilir.

Ama aynı gemi ikisini ayırabilir.

Bu nedenle gemi aşk şiirinde hiçbir zaman tek anlamlı değildir.

Geliş ihtimali ile gidiş ihtimali aynı gövdededir.

Vapurun sevgiliyi getirmesi mümkündür.

Aynı vapurun sevgiliyi götürmesi de.

Bu nedenle İstanbul vapurunun düdüğü hem buluşmanın hem ayrılığın sesi olabilir.


Gemi ve beklemek

Gemi hareketin sembolüdür ama onun etrafındaki insanların çoğu bekler.

Bu yüzden gemi şiirinin görünmeyen karakteri yine bekleyen insandır.

İskelede bekler.

Rıhtımda bekler.

Liman kahvesinde bekler.

Pencereden bakar.

Ufka bakar.

Düdüğü duyar.

Bir geminin görünmesini bekler.

Bu açıdan gemi dosyası iskele dosyasından ayrı düşünülemez.

Ama bakış yönleri farklıdır:

İskelede insan gemiyi bekler.

Gemide insan kıyıyı geride bırakır.

İki şiir aslında aynı ayrılığın iki yüzüdür.


Gemi ve eve dönüş

Homeros'tan modern göç şiirine kadar geminin en derin sorularından biri:

“Geri dönebilecek miyim?”

Gemi eve götürebilir.

Ama bazen insan eve döndüğünde ev artık aynı ev değildir.

Şehir değişmiştir.

İnsan değişmiştir.

Sevgili yoktur.

Anne yaşlanmıştır.

Çocukluk bitmiştir.

Bu nedenle geminin dönüşü her zaman gerçek bir dönüş değildir.

Bazen insan fiziksel olarak döner.

Fakat zamanın gerisine dönemez.


Yahya Kemal ile Rimbaud arasında

Gemi imgesinin iki uç noktası burada görülebilir.

Yahya Kemal:

Gemi = ölüm.

Rimbaud:

Gemi = özgürleşmiş benlik.

Birinde gemi geri dönülmez bir sona gider.

Diğerinde gemi sınırları aşarak bilinmeyene açılır.

Fakat ikisinin ortak noktası çok daha önemlidir:

Kıyı terk edilmiştir.

İnsan bildiği dünyadan çıkmıştır.

Birinde bunun adı ölümdür.

Diğerinde özgürlük.

Bu nedenle ölüm ile özgürlük şiirde birbirine düşündüğümüzden daha yakındır.

İkisinde de insan:

eski kıyıyı bırakır.


Pessoa ile Yahya Kemal arasında

Pessoa'da rıhtımda kalan insan gemiye bakar.

Yahya Kemal'de rıhtımda kalanlar geminin ardından bakar.

Pessoa'da bekleyiş hâlâ mümkündür.

Yahya Kemal'de artık değildir.

Pessoa'nın gemisi gelebilir.

Yahya Kemal'in gemisi dönmez.

Bu küçük fark, iki şiir dünyasının zaman anlayışını ayırır.

Biri:

bekleyişin şiiri.

Diğeri:

dönüşsüzlüğün şiiri.


Rimbaud ile Hilmi Yavuz arasında

Hilmi Yavuz'un:

“ben kendimin
teknesiyim ben”

dizesi, modern şiirde gemi/tekne ile benliğin özdeşleşmesinin güçlü örneklerinden biridir.

Rimbaud'da gemi konuşan bir benliğe dönüşür.

Hilmi Yavuz'da benlik tekneye dönüşür.

İkisinde de araç ile yolcu arasındaki ayrım ortadan kalkar.

Artık:

insan gemide değildir.

İnsan geminin kendisidir.

Bu, sandal şiirlerinin en önemli düşüncelerinden biri olan “kendi taşıtına dönüşen insan” düşüncesinin daha büyük ölçekli biçimidir.


Gemi ve insanlığın kendisi

Bütün bu şiirleri bir araya getirdiğimizde geminin yalnızca insanı taşımadığını görürüz.

Gemi:

insanın hayatını,

toplumunu,

hafızasını,

tarihini,

korkularını,

umutlarını,

ölümünü

taşır.

Bu nedenle gemi şiirde bir mikrokozmostur.

Kaptanı vardır.

Tayfası vardır.

Yolcuları vardır.

Yükü vardır.

Rotası vardır.

Limanı vardır.

Fırtınası vardır.

Ve bütün bunların üzerinde deniz vardır.

Bu açıdan gemi, küçük bir toplum gibi okunabilir.

Kaptan yönetendir.

Tayfa çalışanlardır.

Yolcular toplumdur.

Yük geçmişten taşınanlardır.

Rota gelecek düşüncesidir.

Fırtına tarihtir.

Deniz ise insanın kontrol edemediği büyük dünya.


Gemi battığında toplum da batar

Bu nedenle modern politik şiirde geminin batması son derece güçlü bir metafordur.

Cohen'in su alan gemisi burada önem kazanır.

Çünkü herkes geminin su aldığını biliyorsa sorun yalnızca geminin teknik durumunda değildir.

Sorun:

gerçeğin inkâr edilmesidir.

Geminin batması belki önlenebilir.

Ama kaptan gerçeği kabul etmiyorsa yolcuların hiçbir gücü yoktur.

Böylece gemi metaforu siyasete ulaşır.


Vapur: toplumun gündelik gemisi

Büyük gemi toplumun kaderini anlatırken vapur, toplumun gündelik hayatını gösterir.

İnsanlar aynı vapurda birbirine çok yakındır.

Ama birbirlerinin hayatlarını bilmezler.

Bir vapurda:

öğrenci,

işçi,

memur,

âşık,

yaşlı,

çocuk,

yabancı,

satıcı,

işsiz

aynı güvertede bulunabilir.

Bu nedenle vapur İstanbul'un küçük bir toplumudur.

Şehir vapurun içinde yoğunlaşır.

Ve vapur her gün aynı iki kıyı arasında gidip gelirken şehir hayatının ritmini taşır.


İstanbul'un hareket eden yüzü

İstanbul'un gemi ve vapur şiirleri bu nedenle yalnızca deniz şiirleri değildir.

Bunlar aynı zamanda:

şehir şiirleridir.

İstanbul'un iki kıyısı vardır.

Bu iki kıyı arasındaki hareketi vapur sağlar.

Dolayısıyla vapur olmasaydı İstanbul'un şiirsel coğrafyası da başka türlü olurdu.

Üsküdar başka olurdu.

Kadıköy başka.

Beşiktaş başka.

Karaköy başka.

Salacak başka.

Haydarpaşa başka.

İskelelerin her biri şehrin bir hafıza noktasıdır.

Vapur ise bu noktaları birbirine bağlayan hareketli hafızadır.


Vapur düdüğü

Vapurun şiirdeki en güçlü seslerinden biri düdüktür.

Çünkü düdük görünmez.

Ama uzaktan duyulur.

Bir insan odasında otururken vapur düdüğünü duyabilir.

Ve bir anda İstanbul'un bütün denizi zihninde belirir.

Bu yüzden vapur düdüğü:

mekânı ses aracılığıyla hafızaya dönüştürür.

Sabahattin Ali'nin, Necati Cumalı'nın, Ümit Yaşar'ın ve daha birçok şairin şiirlerinde vapur düdüğünün yalnızca bir ses değil, zamanı harekete geçiren bir işaret olmasının nedeni budur.


Vapur ve çocukluk

Sunay Akın'ın şiirlerinde vapur ile çocukluk arasındaki bağ özellikle belirgindir.

Üç tekerlekli bisiklet.

İskele.

Vapurun yanaştığı yüz.

Mendil sallamalar.

Gidiş.

Bütün bunlar çocukluğun İstanbul'udur.

Burada vapur artık taşıt değildir.

Çocukluğun kendisidir.

Bir yetişkin İstanbul'a baktığında vapur görür.

Çocukluğunu hatırlayan insan ise:

bir zamanlar vapura bakan çocuğu görür.


Gemi ve hafıza

Bütün bunlardan sonra gemi imgesinin en derin anlamlarından birinin hafıza olduğunu söylemek mümkün.

Çünkü gemi hareket eder.

Hafıza da hareket eder.

İnsan geçmişten geleceğe giderken geçmişini yanında taşır.

Bir geminin ambarında yükler vardır.

İnsanın içinde anılar.

Gemi nasıl yükünü taşıyorsa insan da hafızasını taşır.

Bu nedenle:

Gemi, insanın hafıza taşıyıcısıdır.


Gemi ve şiirin kendisi

Belki daha da ileri gidilebilir.

Şiirin kendisi de bir gemidir.

Şair onu yazar.

Sonra bırakır.

Şiir şairden ayrılır.

Başka bir okuyucuya ulaşır.

Başka bir zamanda okunur.

Başka bir dilde yeniden doğar.

Tıpkı gemi gibi şiir de:

bir kıyıdan ayrılıp başka bir kıyıya gider.

Yazıldığı çağ geride kalır.

Okunduğu çağ başka bir kıyıdır.

Bu nedenle yüzlerce yıl önce yazılmış bir şiirin bugün hâlâ bize ulaşabilmesi, edebiyatın kendi gemilerini inşa etmesiyle mümkündür.


Son yolculuk

Ve sonunda bütün gemi şiirleri bir şekilde aynı soruya gelir:

Nereye gidiyoruz?

Nuh'un gemisi kurtuluşa.

Odysseus'un gemisi eve.

Rimbaud'nun gemisi bilinmeyene.

Baudelaire'in gemisi kaçışa.

Pessoa'nın gemisi hayale.

Göçmenin gemisi başka bir ülkeye.

Sürgünün gemisi zorunlu uzaklığa.

Vapur insanı karşı kıyıya.

Yahya Kemal'in gemisi ise:

meçhule.

Fakat bütün bu yolculukların ortak bir tarafı vardır.

Gemideyken insan artık eski kıyıda değildir.


Kıyıdan ayrılmak

Belki de geminin şiirdeki asıl anlamı budur.

Kıyıdan ayrılmak.

Kıyı güvenlidir.

Gemi hareket halindedir.

Kıyı bilinir.

Deniz bilinmezdir.

Kıyıda insan bekler.

Gemide insan gider.

Kıyıda geçmiş vardır.

Gemide gelecek.

Ve insan, hayatı boyunca bu iki alan arasında hareket eder.

Bazen sandaldadır.

Bazen iskelede.

Bazen gemide.

Ama aslında üçü de aynı hayatın farklı görüntüleridir.

Sandal insanın kırılgan benliğidir.

İskele insanın bekleyen hafızasıdır.

Gemi insanın yolculuk halindeki hayatıdır.

Vapur ise bu büyük yolculuğun gündelik hayattaki biçimidir.

Bu yüzden gemi ile vapuru ayırmak yerine aynı dosyada tutmak anlamlıdır.

Çünkü vapur, geminin küçülmüş hali değildir yalnızca.

Büyük geminin şehir hayatına, gündelik zamana ve insan ilişkilerine dönüşmüş biçimidir.

Gemi dünyayı aşar.

Vapur şehri aşar.

Ama ikisinin altında aynı su vardır.

Ve ikisi de insanı bir kıyıdan başka bir kıyıya götürür.

Sonunda ise şiirin bütün gemileri, ne kadar farklı rotalara sahip olurlarsa olsunlar, aynı büyük imgenin çevresinde dolaşır:

İnsan karada kalıcı değildir.

Bir gün kıyıdan ayrılır.

Bir gemiye biner.

Ve deniz, arkasında bıraktığı dünyayı yavaş yavaş küçültür.

Kategori: Bercestem
Etiketler: ChatGPT Vapur