İskele: Bekleyişin, Ayrılığın ve Kavuşmanın Eşiğinde
İskele: Bir Eşik, Bir Bekleyiş
İskele, şiirde ne bütünüyle denize ne de bütünüyle karaya ait olan bir ara mekândır. Kıyıdan ayrılmıştır ama henüz denize açılmamıştır; karanın güvenliğinden uzaklaşmış, fakat suyun belirsizliğine de bütünüyle bırakılmamıştır. İnsan burada bekler, karşılar, uğurlar; birinin gelmesini umarken bir başkasının gidişine tanıklık eder. Bu yüzden iskele, yalnızca iki mekânı değil, iki hâli birbirine bağlayan bir eşiktir.
Antropolojide Arnold van Gennep’in geçiş ritüelleri üzerine geliştirdiği yaklaşımda eşik, insanın eski durumundan ayrıldığı fakat henüz yeni durumuna bütünüyle geçmediği ara aşamayı ifade eder. Victor Turner daha sonra bu düşünceyi liminality kavramıyla geliştirerek eşik hâlini, insanın alışılmış konumlarının geçici olarak askıya alındığı bir belirsizlik alanı olarak ele alır. İskele bu kavramın gündelik hayattaki somut karşılıklarından biri gibi okunabilir: İnsan burada henüz gitmemiştir, fakat kalıcı da değildir; henüz kavuşmamıştır, fakat ayrılığın eşiğindedir.
İskele tam da bu yüzden şiir için verimli bir mekândır. Ne ayrılığın kendisidir ne kavuşmanın; ne gelenindir ne gidenin. Gelenle bekleyenin, gidenle kalanın arasında durur.
Bir vapur yaklaşırken umut doğar; kalkarken hüzün. Bir sevgili gelir, bekleyiş sona erer; fakat aynı sevgili biraz sonra başka bir vapura binerek yeni bir bekleyişin başlangıcını yaratabilir. İskele, bu karşıt duyguların birbirine dönüştüğü yerdir.
Küçük İskender’in dizeleri ise bu dış mekânı insanın içine taşır. “Her insanda bir iskele bulur, yanaşır acı” derken iskeleyi artık yalnızca denizin kıyısında aramayız. Her insanın içinde, birilerinin geldiği, birilerinin gittiği, bazılarını beklediğimiz ve bazılarını unutamadığımız görünmez bir kıyı vardır.
Sahiller kayalıklarla gizlenebilir; insan kendi acısından kaçmaya, geçmişini örtmeye, hayatını başka uğraşlarla doldurmaya çalışabilir. Fakat acı, sonunda kendisine yanaşacak yeri bulur.
Bu nedenle iskele şiirinde asıl mesele yalnızca geliş ve gidiş değildir. Daha derinde, insanın hayat boyunca bir şeyleri beklemesi, karşılaması, uğurlaması ve sonunda geride kalanla baş başa kalması vardır.
İskeleye baktığımızda bu yüzden çoğu zaman bir manzaraya değil, bir insanlık durumuna bakarız.
Ve bu insanlık durumunun en yoğun duygusu, çoğu zaman hüznün kendisidir.
Acının Yanaştığı Yer
Küçük İskender’in,
“Her insanda bir iskele bulur, yanaşır acı
Sahiller kayalıklarla ne kadar gizlense de”
dizeleri, iskele imgesini fiziksel bir mekândan insanın iç dünyasına taşıyan en güçlü örneklerden biridir.
Şair burada alışılmış ilişkiyi tersine çevirir. Normalde insan iskeleye gelir, gemi iskeleye yanaşır. Buradaysa acı yanaşır. Üstelik herhangi bir yere değil, her insanın içinde bulunan bir iskeleye. Böylece iskele, dışarıdaki bir yapı olmaktan çıkar; insanın ruhunda, yaşanmışlıkların ve bekleyişlerin biriktiği görünmez bir yere dönüşür.
Her insanın içinde bir kıyı, bir bekleme yeri, bir ayrılık noktası vardır. İnsanların gelip geçtiği, bazılarını karşılayıp bazılarını uğurladığı; kimi zaman da kimsenin uğramadığı o iç iskele, geçmişin ve yaşanmışlığın sessiz tanığıdır.
“Sahiller kayalıklarla ne kadar gizlense de” dizesi bu iç mekânın saklanamazlığını anlatır. İnsan acısından kaçabilir, hatırlamamaya çalışabilir, hayatını başka insanlarla ve başka uğraşlarla doldurabilir. Kendi iç kıyısını görünmez kılmaya çalışabilir. Fakat acı, o gizlenmiş yeri bulur.
Burada özellikle “yanaşır” fiili önemlidir. Acı saldırmaz; insanın üzerine ansızın düşen yabancı bir güç gibi davranmaz. Gelir ve kendisine ayrılmış yeri bulur. Sanki insanın içinde, ne kadar uzun süre terk edilmiş olsa da, acının yanaşacağı bir iskele zaten vardır.
Bu nedenle şiirde acı, yalnızca yaşanan bir duygu değil, insan varoluşunun kaçınılmaz bir ziyaretçisi hâline gelir. İskele nasıl denize gelen gemiyi kabul etmek zorundaysa, insan da kendi içindeki iskeleye yanaşan acıyla bir noktada karşılaşmak zorundadır.
Böyle okunduğunda iskele şiirlerinin merkezinde yalnızca ayrılık değil, kaçınılmaz karşılaşma vardır. İnsan birini bekler, birini karşılar, birini uğurlar; fakat sonunda kendisiyle de karşılaşır. Dışarıdaki iskelede vapurların gelişi ve gidişi neyse, insanın içindeki iskelede hatıraların, özlemlerin ve acıların gelişi de odur.
Ve belki de küçük İskender’in dizelerinin asıl gücü burada yatar: İnsan acıdan kaçtığını sanırken, acı çoktan onun içinde kendisine bir iskele bulmuştur.
İskele Bir Eşiktir
İskeleye ait en temel özellik, aradalıktır. Kara ile suyun, kalmak ile gitmenin, beklemek ile gerçekleşmenin arasında durur. İnsan iskeledeyken henüz bütünüyle karada değildir; fakat denize de açılmış değildir. Bu yüzden iskele, hayatın bir hâlinden başka bir hâline geçmeden önceki o belirsiz zamanı görünür kılar.
Tanışmak ile ayrılmak arasında olabilir. Çocukluk ile yetişkinlik, eski hayat ile yeni hayat arasında olabilir. Hatta yaşam ile ölüm arasındaki o son eşiği bile çağrıştırabilir. Çünkü iskelede duran insan, henüz geride bıraktığı yere bütünüyle ait değildir; fakat gideceği yere de henüz ulaşmamıştır.
Bu yüzden iskelede “birazdan” kelimesinin özel bir ağırlığı vardır.
Birazdan vapur gelecek. Birazdan biri inecek. Birazdan biri binecek. Birazdan bir el sallanacak. Birazdan vapur uzaklaşacak.
Her şey henüz olmamıştır; fakat olması kaçınılmaz biçimde yaklaşmaktadır. İskele bu anlamda henüz gerçekleşmemiş olanın mekânıdır. Bekleyişin gerilimi de buradan doğar. İnsan, olacak şeyi bilir ama onun ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini henüz yaşamamıştır.
Bu nedenle iskelede zaman da alışılmış biçimde akmaz. Bekleyen için bir dakika uzayabilir, ayrılmak üzere olan için bir saat birkaç dakikaya dönüşebilir. Özellikle sevgililerin ayrılık öncesindeki o kısa zamanında, saat ile duygunun zamanı birbirinden ayrılır.
Vapurun kalkış saati bellidir. Fakat insan o saate razı değildir. “Biraz daha oturalım” der. Bir sonraki vapur beklenir. O da gelir. “Bu da gitsin.” Sonra bir başkası… Böylece iskele, zamanı durdurmanın değil, tükenmekte olan zamanı mümkün olduğunca uzatmanın mekânına dönüşür.
Bekleyen İnsan
İskele şiirlerinin en belirgin insanı bekleyendir. Çünkü bekleyen kişi henüz kaybetmemiştir; ama henüz kavuşmuş da değildir. Onun içinde umut ile korku aynı anda yaşar.
Gelecek olan gelebilir, gecikebilir, başka bir vapura binebilir ya da hiç gelmeyebilir. Bekleyen insan bütün bu ihtimalleri aynı anda taşır. Bu yüzden beklemek, yalnızca zaman geçirmek değil, belirsizliğin içinde yaşamaktır.
Üstelik iskelede beklemek, herhangi bir yerde beklemekten farklıdır. Bir meydanda bekleyen insanın çevresi kara ile çevrilidir; önünde sokaklar, binalar ve başka yollar vardır. İskelede ise önünde deniz uzanır. Beklenen kişi görünmediğinde gözün gidebileceği yer, ufka kadar açık bir boşluktur.
Bu yüzden iskelede beklemek biraz da ufka bakarak beklemektir. İnsan yalnızca gelecek kişiyi değil, onun geleceği ihtimali taşıyan denizi seyreder. Her vapur uzaktan göründüğünde umut yeniden doğar; yanaşıp beklenen kişiyi getirmediğinde ise deniz yeniden sessizliğe dönüşür.
İskele böylece bekleyişin yalnızca mekânı değil, beklemenin kendisini görünür kılan bir eşik olur. Burada insan, gelecek ile geçmiş arasında, umut ile korku arasında ve kalmak ile gitmek arasında durur.
Yahya Kemal: Gidenin Ardından Kalanlar
Yahya Kemal'in “Sessiz Gemi”si doğrudan bir iskele şiiri değildir; fakat iskele şiirlerinin bütün metafizik yükünü anlamak için merkezi bir metindir.
Çünkü Yahya Kemal'de gemi gider ve rıhtımda kalanlar vardır:
“Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli”
Bu dizeyi iskele şiirleri açısından okuduğumuzda çok önemli bir şey ortaya çıkar:
Gemi şiirinin görünmeyen öznesi, aslında iskelede kalandır.
Gidenin hikâyesini gemi anlatır.
Kalanın hikâyesini ise iskele.
Yahya Kemal'in ölüm metaforunda gemi meçhule giderken rıhtımda kalanlar acı çeker. Akademik çalışmalar da “Sessiz Gemi”de deniz yolculuğu ile ölüm arasında kurulan metaforik ilişkiyi özellikle vurgular.
Ama şiirin duygusal ağırlığı yalnızca giden kişide değildir.
Kalanlardadır.
Çünkü giden artık hareketin içindedir.
Kalan ise hareket edemeyen kişidir.
İskele bu nedenle terk edilmişliğin mekânına dönüşebilir.
Ada Boşalınca
Yahya Kemal'in:
“Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…
Gider gitmez benim için boşalıverirdi…”
sözlerinde iskele çok daha dünyevi ve kişisel bir hâl alır.
Burada olağanüstü bir psikolojik dönüşüm gerçekleşir.
Ada gerçekten boşalmamıştır.
İnsanlar oradadır.
Evler oradadır.
Sokaklar oradadır.
Deniz oradadır.
Ama bir kişi gidince dünya boşalmıştır.
Demek ki iskele yalnızca insanların ayrıldığı yer değildir.
İnsanların ayrılmasıyla dünyanın anlamının değiştiği yerdir.
Bu yüzden iskele şiirindeki acı fiziksel değildir.
Vapur uzaklaşır.
Fakat asıl uzaklaşan şey, kişinin çevresindeki dünyanın anlamıdır.
Bir insan gidince şehir aynı şehir olarak kalabilir.
Fakat bekleyen için şehir artık aynı değildir.
Mendil: Küçük Bir Hareketin Büyük Hüznü
İskele şiirlerinde mendil, ayrılığın en küçük ama en güçlü işaretlerinden biridir. Bir insan vapura biner; iskelede kalan elini kaldırır. Vapur ağır ağır uzaklaşırken el sallayan insanla giden insan arasındaki mesafe büyür. Bir süre sonra mendil küçülür, insan küçülür ve sonunda ikisi de gözden kaybolur.
Bu basit hareketin şiirsel gücü, hareket edemeyenle hareket eden arasındaki ilişkiyi taşımasından gelir. Vapura binen insan uzaklaşabilir; iskelede kalan ise yerinden ayrılamaz. Onun giden kişiye ulaşabilmesinin tek yolu elini kaldırmaktır.
Bu nedenle mendil, yalnızca bir vedalaşma işareti değildir. İnsanın gidemediği yere gönderdiği son parçadır. Bedenin ulaşamadığı mesafeye küçük bir hareketle ulaşma çabasıdır.
Mendilin giderek küçülmesi de ayrılığın görsel karşılığıdır. Önce yüz seçilir, sonra beden, sonra yalnızca hareket eden küçük bir beyazlık kalır. Nihayet o da kaybolur. Fakat mendilin hareketi bittiği yerde hafıza başlar.
Belki de bu yüzden iskelede sallanan bir mendil, şiirde yalnızca “hoşça kal” demez. “Seni burada bırakıyorum ama senden henüz ayrılmadım” der.
Vapur gider. El iner. Mendil susar.
İskelede kalan ise, biraz önce el salladığı insanın ardından bakmaya devam eder.
İskelede Buluşmak
İskele yalnızca hüznün ve ayrılığın mekânı değildir. Aynı eşik, sevincin ve kavuşmanın da başlangıcı olabilir. Çünkü bekleyen insanın önünde yalnızca kaybetme ihtimali değil, beklediğine kavuşma ihtimali de vardır.
Bir sevgili vapurdan inecektir. İskelede biri onu bekler. Vapur yanaşır, kalabalık hareketlenir; bekleyen gözler insanların arasında tanıdık yüzü arar. Bir an için herkes birbirine benzer. Sonra o yüz görünür. Bir bakış, bir gülümseme, belki yalnızca küçük bir el hareketi bütün bekleyişi başka bir duyguya dönüştürür.
İskele aynı iskeledir. Deniz aynı deniz, vapur aynı vapurdur. Değişen yalnızca insanın gelişiyle birlikte mekânın kazandığı anlamdır. Birkaç dakika önce kaygının ve belirsizliğin mekânı olan yer, bir anda kavuşmanın mekânına dönüşür.
Bu yüzden iskele duygusal olarak tek bir duyguya ait değildir. Hüznü de sevinci de taşır; fakat bu iki duygu arasında sürekli gidip gelir. Çünkü iskelede kavuşma ile ayrılık birbirinden bütünüyle kopuk değildir. Biri diğerinin ihtimalini içinde taşır.
Aşkın En Uzun Bekleyişi
Sevgililerin iskelelerde buluşmasının şiirde bu kadar güçlü olmasının nedeni de budur. İskelede aşk, doğrudan bekleyiş üzerinden kurulur. Sevgili henüz gelmemiştir; aşk bir özlem ve beklenti hâlindedir. Geldiğinde bekleyiş sona erer ve beklenti gerçeğe dönüşür.
Fakat bu gerçeklik de iskelede uzun süre kalamaz. Çünkü her kavuşmanın içinde yeni bir ayrılığın ihtimali vardır. Birlikte geçirilen zamanın sonunda yine bir vapur gelecek, biri binecek, diğeri iskelede kalacaktır.
Böylece aşk iskelede üç ayrı hâlden geçer: beklerken özlem, kavuştuğunda sevinç, ayrılırken hüzün. İskele ise bu üç hâlin birbirine dönüştüğü yerdir.
Belki de bu nedenle iskele, aşkın yalnızca kavuşma noktası değil, kavuşma ile ayrılık arasındaki bütün o kısa ve değerli zamanın mekânıdır.
Son Vapuru Geciktirmek
İskele şiirlerinin en insani sahnelerinden biri, ayrılmak istemeyen iki insanın son vapuru sürekli biraz daha ertelemesidir.
Akşam çökmüştür. İskelede ışıklar yanmaya başlamış, denizin üzerine sarı yansımalar düşmüştür. Yakındaki meyhanede birkaç masa hâlâ doludur. İki sevgili karşılıklı oturur. Masada yarım kalmış bir kadeh, kül tablasında iki sigara, arada bir birbirine değen eller vardır.
Uzakta bir vapurun ışıkları görünür.
Kadın saate bakar.
“Bu vapur da gitsin.”
Vapur ağır ağır iskeleye yanaşır. Halatlar atılır. Yolcular iner, yenileri biner. Düdük duyulur. İki sevgili konuşmayı kesip vapurun hareketini izler.
Vapur uzaklaşır.
Bir süre sonra erkek garsona bakar:
“Birer tane daha?”
Kadın gülümser.
“Sonra giderim.”
Ama ikisi de bunun gerçek bir “sonra” olmadığını bilir.
Bir başka vapurun ışıkları görünür. Bu kez daha yakındır. Kadın yeniden saate bakar. Erkek saate bakmaz.
“Buna da binme.”
Vapur yanaşır.
İskele kalabalıklaşır, sonra yeniden boşalır. İnsanlar aceleyle vapura binerken onlar masalarında kalırlar. Sanki vapur her kalktığında, ayrılık için verilmiş bir hüküm ertelenmektedir.
Bir vapur daha.
Bir kadeh daha.
Bir sigara daha.
Bir cümle daha.
Gece ilerledikçe iskele tenhalaşır. Çay bardaklarının sesi azalır. Meyhanenin önünden son yolcular geçer. Deniz karanlıklaşır.
Kadın bu kez saate bakmaz.
Erkek elini onun elinin üzerine koyar.
İkisi de konuşmaz.
Çünkü artık söyleyeceklerinden çok, söyleyemeyecekleri vardır.
Son vapurun ışıkları görünür.
Bu kez ikisi de susar.
Vapur yaklaşırken düdüğünü çalar. Ses, iskeledeki bütün konuşmaların üzerine kapanır.
İşte o anda vapur artık bir ulaşım aracı değildir.
Zamanın kendisidir.
Her vapur onlara “Artık gitmelisin” demiştir. Onlar da her defasında bu hükmü biraz daha ertelemiştir. Fakat son vapur ertelenemez.
Vapur yanaşır.
Kadın ayağa kalkar.
Erkek de kalkar.
Birbirlerine bakarlar.
Belki sarılırlar, belki yalnızca ellerini sıkarlar.
Sonra biri vapura doğru yürür.
Diğeri iskelede kalır.
Vapur hareket ederken geride kalan elini kaldırır.
Ve iskele, biraz önce iki insanın zamanı durdurmaya çalıştığı yer olmaktan çıkar; zamanın onları birbirinden ayırdığı yere dönüşür.
Deniz aynı denizdir. İskele aynı iskeledir. Saat çalışmaya devam eder.
Ama masada iki kadeh kalmıştır.
Ve biraz önce birlikte uzatılan zaman, artık yalnızca hatıra olarak kalmıştır.
İskeledeki Meyhane
İskele çevresindeki meyhaneler ve çay bahçeleri, iskele imgesinin şiirdeki duygusal anlamını daha da yoğunlaştırır. Çünkü iskeledeki meyhane, karanın içinde sıradan bir meyhane değildir. Dışarıda deniz, vapurlar ve gidiş; içeride ise kalma arzusu vardır.
İki sevgili masada yan yana oturur. Önlerinde kadehler, dışarıda deniz. Bir vapur gelir, yanaşır ve kalkar. Bir süre sonra bir başkası görünür. Masa aynı yerde durur; fakat zaman ilerler.
İçilen her kadeh iki anlam taşır: Bir yandan ayrılığa biraz daha yaklaşılır, öte yandan konuşmak, bakmak ve birlikte kalmak için biraz daha zaman kazanılır. “Bir kadeh daha” demek, çoğu zaman yalnızca içki istemek değildir; “Biraz daha kalalım” demektir.
Bu yüzden meyhane, iskele ile insan arasındaki küçük bir sığınak hâline gelir. Dışarıdaki zaman vapurların tarifesine göre ilerlerken içerideki iki insan kendi zamanlarını kurmaya çalışır. Vapur gelir, kalkar; onlar hâlâ masadadır. Bir başka vapur gelir, o da gider; kadehler yeniden doldurulur.
Fakat dışarıdaki deniz, içerideki zamanı da sonunda yakalar. Son vapur yaklaştığında meyhane artık saklanılabilecek bir yer olmaktan çıkar. Kadehlerde kalan son yudum, masada kalan son dakikaya dönüşür.
Belki iskeledeki meyhanenin asıl hüznü de buradadır: İnsan gitmemek için içeride kalır; fakat denizin ve zamanın akışı içeride de devam eder. Vapur dışarıda hareket ederken, ayrılık masanın içine kadar gelir.
Sonunda kadehler boşalır, masa kalır. İnsanlardan biri gider, diğeri iskelede kalır. Meyhane ise ertesi gün yeniden açılır; başka insanlar başka kadehlerle başka ayrılıkları ve kavuşmaları yaşamaya başlar.
İskeledeki meyhane böylece yalnızca içki içilen bir yer değil, insanın tükenmekte olan zamanı birkaç kadeh daha uzatmaya çalıştığı bir eşik mekânıdır.
Bir Saat ve Bir Ayrılık
Beylerbeyi iskelesinin yakınındaki o salaş meyhanede yaşanan sahne, iskele metaforunun taşıdığı zamanı ve ayrılığı neredeyse tek bir hareket içinde görünür kılıyor.
İki insan, istemedikleri hâlde ayrılmak zorundadır. Kadın birazdan gidecek; aralarında binlerce kilometrelik bir mesafe başlayacaktır. Dışarıda vapurlar gelip gitmekte, iskele kendi olağan hareketini sürdürmektedir. İçeride ise iki insan, yaklaşan ayrılığın içinde mümkün olduğu kadar uzun süre kalmaya çalışmaktadır.
Kadın gözyaşları içinde gülümser. Erkek kolundaki saati çıkarır ve onun bileğine takar:
“Hep en yakınında kalayım diye.”
Saatin bilekten bileğe geçmesi, basit bir armağan verme hareketinden çok daha fazlasıdır. Çünkü saat burada zamanı göstermekten çıkar, zamana karşı bırakılmış bir hatıraya dönüşür. Birazdan birbirinden uzaklaşacak iki insan arasında artık fiziksel bir bağ kalmayacaktır; fakat erkeğin bileğinde taşıdığı zaman, kadının bileğinde yaşamaya devam edecektir.
Erkek gidecek. Kadın gidecek. Mesafe başlayacak. Fakat saat kalacaktır.
Bir bakıma adamın zamanı kadında kalacaktır.
İskele metaforunun en dokunaklı paradokslarından biri de budur: İnsan gidebilir; fakat insanın bıraktığı bazı şeyler gitmez. Bir saat kalır. Bir bakış kalır. Bir koku, bir cümle, bir mendil, son kadehin tadı kalır. İnsan uzaklaşırken geride bıraktığı küçük nesneler, onun yokluğunda varlığını sürdürür.
Ve sonra son kadeh gelir.
Son Kadeh
İskelede “son kadeh” çoğu zaman gerçekten son kadeh değildir. Çünkü insanlar son olduğunu bildikleri için bir tane daha ister. Bir kadeh daha, aslında bir süre daha demektir.
Bir vapur daha.
Bir kadeh daha.
Bir dakika daha.
Bir cümle daha.
Bir bakış daha.
Bir öpücük daha.
Ayrılık yaklaştıkça zamanın bütünü parçalanır; saatler dakikalara, dakikalar saniyelere dönüşür. İnsan artık zamanı büyük bir bütün olarak yaşamaz. Her küçük anın değerini ayrı ayrı hisseder. Son beş dakika, bazen birlikte geçirilmiş yılların ağırlığını taşıyabilir.
Bu nedenle iskelede zaman, takvimlerin ve saatlerin ölçtüğü kronolojik zaman olmaktan çıkar; insanın yaşadığı, uzatmaya çalıştığı ve sonunda kaybettiği duygusal zamana dönüşür.
Vapurun kalkış saati değişmez. Saat ilerler. Deniz aynı denizdir. Fakat iki insan için o son dakikalar, sıradan bir zaman dilimi değildir artık. Ayrılığın eşiğinde zaman yoğunlaşır.
Belki de bu yüzden iskelede söylenen “bir kadeh daha”, aslında insanın zamana söylediği en eski cümlelerden biridir:
Biraz daha kal.
Ayrılık Öncesi Mutluluk
İskeledeki hüznün en acı tarafı, bazen doğrudan ayrılıktan değil, mutluluğun kendisinden doğmasıdır.
İki insan yan yana oturur. Konuşurlar, gülerler; belki elleri birbirine değer. Birlikte oldukları o kısa zamanın içinde hayat, bir süreliğine bütünlüğünü koruyor gibidir. Fakat dışarıda vapurlar gelip gitmektedir. Her vapur, yaklaşmakta olan ayrılığın sessiz hatırlatıcısıdır.
İkisi de bilir: Bu mutluluk birazdan bitecektir.
İşte iskeledeki sevincin içine hüznü yerleştiren de bu bilgidir. Mutluluk henüz yaşanırken onun sonu görünür hâle gelmiştir. İnsan, mutlu olduğu için değil yalnızca, mutluluğun sona ereceğini bildiği için hüzünlenir.
Bu nedenle iskele şiirindeki sevinç çoğu zaman saf bir sevinç değildir. Hüzün ona sonradan eklenmez; daha başlangıçta onun içindedir. Birlikte geçirilen her dakika aynı zamanda eksilen bir zamandır. Her gülüş birazdan hatırlanacak bir gülüştür. Her bakış, ayrılıktan sonra yeniden hatırlanacak bir görüntüye dönüşmeye başlamıştır bile.
Belki de iskeledeki aşkın en dokunaklı yanı budur: İnsan bazen bir mutluluğu yaşarken onun hatırasını da yaşamaya başlar.
Akşam ışığının daha doğarken gecenin rengini taşıması gibi, iskeledeki mutluluk da kendi sonunun gölgesini içinde taşır.
İskelede Sevincin Bile Hüznü Vardır
Bu nedenle iskele şiirlerini yalnızca ayrılık şiirleri olarak görmek eksik kalır. İskele, kavuşmanın ve sevincin de mekânıdır; fakat burada yaşanan sevinç, çoğu zaman geçiciliğinin farkında olan bir sevinçtir.
Sevgili gelmiştir; ama bir gün gidecektir. Vapur gelmiştir; ama birazdan kalkacaktır. Yaz gelmiştir; ama bitecektir. Çocukluk yaşanmaktadır; ama geçecektir. Bir dost yanımızdadır; fakat bir gün ölüm onu bizden ayırabilir.
İskele, bütün bu geçicilikleri aynı yerde görünür kılar. Çünkü burası gelişlerin de gidişlerin de gerçekleştiği yerdir. Bir kavuşmanın hemen yanında bir ayrılık ihtimali vardır; bir bekleyişin içinde hem umut hem kaybetme korkusu bulunur.
Bu yüzden iskelede mutluluk bile biraz hüzünlüdür. İnsan sevincini yaşarken onun bir gün hatıraya dönüşeceğini sezebilir. Kavuşmanın içinde ayrılığın, şimdinin içinde geçmişin gölgesi vardır.
Belki de iskeleyi şiir için bu kadar güçlü kılan şey budur: Hayatın geçiciliğini olağanüstü anlarda değil, gündelik akışın içinde gösterir.
Vapur gelir ve gider. İnsanlar karşılaşır ve ayrılır. Mevsimler gelir ve geçer. Çocuklar büyür. Dostlar uzaklaşır.
İskele kalır.
Bu nedenle iskele, faniliğin gündelik mekânıdır; insanın her gelişin içinde bir gidiş, her kavuşmanın içinde bir ayrılık ve her şimdinin içinde bir gün geçmiş olacak zamanı sezdiği yerdir.
Cahit Sıtkı: Bir Yaz Akşamının Ebedîleşmesi
Cahit Sıtkı Tarancı'nın:
“Bir saadet gibi hatırlıyorum,
Yasemin kokusu ondan,
Teneffüsü benden,
Bir yaz akşamı,
Kandilli iskelesinde!”
dizelerinde iskele artık geçmiş zamanın içine yerleşmiştir.
Burada yaşanan olayın kendisinden çok, hatırlanma biçimi önemlidir.
Bir yaz akşamı.
Yasemin kokusu.
Bir insanın nefesi.
Kandilli iskelesi.
Ve sonra yıllar.
İskele geçmişte kalmış bir mutluluğun koordinatına dönüşür.
Artık orada yaşanan an yeniden yaşanamaz.
Ama hatırlanabilir.
Bu yüzden iskele aynı zamanda hafızanın coğrafyasıdır.
Hafıza Neden İskeleleri Unutmaz?
İnsan hayatı hareket hâlindedir. İnsanlar gelir ve gider, vapurlar yanaşır ve uzaklaşır, sevgililer buluşur ve ayrılır, çocuklar büyür, şehirler değişir. İskele ise bütün bu hareketin içinde yerinde kalır.
Belki de hafızanın iskelelere bu kadar sıkı tutunmasının nedeni budur. İnsan geçmişini hatırlarken çoğu zaman zamanı soyut bir tarih olarak değil, bir mekânın görüntüsüyle hatırlar. “O gün” demekten çok “Kandilli iskelesinde”, “Beşiktaş iskelesinde”, “Karaköy'de”, “Beylerbeyi'nde” der. Mekân, yaşanmış zamanı kendi içinde saklar.
Bu yüzden iskele, geçmişin çivisi gibidir. Hayatın akıp gittiği yerde bir şeyi yerinde tutar. İnsan yıllar sonra aynı iskeleye döndüğünde yalnızca bir yapıyı görmez; orada bekleyen, karşılayan, uğurlayan ya da ayrılan eski hâlini de yeniden bulur.
İskele ve Şehir Hafızası
İstanbul'da bu ilişki çok daha güçlüdür. Çünkü vapur iskeleleri şehrin yalnızca ulaşım noktaları değildir. Buluşmaların, ayrılıkların, çocuklukların, işe ve okula gidişlerin, sevgililerle karşılaşmaların, dostların uğurlanışının ve yaz akşamlarının mekânlarıdır.
Bir iskele adı bu yüzden yalnızca coğrafi bir adres söylemez. Bir hayat parçasını çağırır.
“Kandilli” dendiğinde bir yaz akşamı; “Karaköy” dendiğinde bir buluşma; “Beylerbeyi” dendiğinde bir ayrılık; “Üsküdar” dendiğinde bir vapur yolculuğu, bir sevgili, bir çocukluk ya da yıllar önce kalmış bir İstanbul akşamı zihinde yeniden kurulabilir.
Şairin bir iskele adını şiire taşıması da bu nedenle önemlidir. İskele artık yalnızca şiirin geçtiği yer değildir; şiirin hafızasını taşıyan bir nesneye dönüşür. Şehir haritasındaki küçük bir nokta, kişisel ve ortak hafızanın büyük bir düğümüne dönüşür.
İstanbul'un iskeleleri bu anlamda şehrin yalnızca topografyasını değil, duygusal hafızasını da oluşturur. Çünkü şehir değişse, insanlar gitse, vapurlar yenilense bile bazı iskeleler insanın zihninde yaşanmış zamanın yerini tutmaya devam eder.
Sunay Akın ve İskelede Asılı Çocukluk
Sunay Akın'ın:
“Ezilmiş bir çocukluk benimkisi
bir iskelenin
vapurların yanaştığı yüzüne asılıdır
üç tekerlekli bisikletimin
lastikleri”
dizeleri, iskele ile çocukluk arasındaki bağı olağanüstü bir biçimde kurar.
Çocukluk burada geçmişte yaşanmış bir dönem değildir yalnızca.
İskeleye asılmıştır.
Daha doğrusu çocukluğun kendisi, iskeledeki bir görüntü olarak kalmıştır.
Vapur gelir gider.
İnsan büyür.
Ama çocukluk orada asılı kalır.
Bu, iskele metaforunun önemli bir özelliğini ortaya çıkarır:
İskele hareket eden zamanın içindeki hareketsiz hafızadır.
Cahit Zarifoğlu: İskele ve Korunmasız Hayat
Cahit Zarifoğlu'nun iskeledeki köpek yavrularına ilişkin görüntüsü ise başka bir boyut açar.
İskele burada yalnız insanların değil, savunmasız canlıların da kaderle karşılaştığı yerdir.
Bir adam.
Bir sepet.
Yeni doğmuş yavrular.
Deniz.
Bu görüntünün gerilimi, iskele ile ölüm arasındaki ilişkiyi açığa çıkarır.
Çünkü iskele yalnız hayatın denize açıldığı yer değildir.
Bazen hayatın denize bırakıldığı yerdir.
Dolayısıyla iskele, yaşam ile ölüm arasındaki eşiğe de dönüşebilir.
İskele ve Ölüm
Bu noktada Yahya Kemal'e yeniden dönmek gerekir.
Gemi ölümün kendisi olabilir.
Ama ölümün şiirsel mekânı çoğu zaman iskele/rıhtımdır.
Çünkü ölüm yalnız giden kişinin başına gelen bir şey değildir.
Geride kalanların yaşadığı bir şeydir.
Giden ölür.
Kalan bekler.
Giden hareket eder.
Kalan hareketsizdir.
Giden denize açılır.
Kalan kıyıya mahkûmdur.
Bu nedenle ölümün psikolojik mekânı gemiden çok iskele olabilir.
Çünkü ölümün acısını yaşayanlar oradadır.
İskele ve “Son Görüş ”
Sevdiğimiz birini son kez gördüğümüz yerin zihnimizde olağanüstü bir güç kazanmasının nedeni belki de budur. Ayrılık anında insan yalnızca karşısındaki kişiye değil, onunla birlikte içinde bulunduğu mekâna da tutunur. O anın farkına varmadan çevresindeki ayrıntıları hafızasına işler.
Bir merdiven, bir korkuluk, masada unutulmuş bir çay bardağı, ahşabın denize vuran sesi, uzaktan gelen bir vapur düdüğü, kıyıda uçuşan bir martı, bilekte duran bir saat, son kez sallanan bir mendil…
Yıllar sonra hatırlanan yalnızca insan değildir; insanın çevresinde donup kalmış o küçük dünya da yeniden belirir. Çünkü bazı ayrılıklar mekânı da kendileriyle birlikte hafızaya taşır. İnsan gider, vapur uzaklaşır, iskele yerinde kalır; fakat zihnimizde o iskele artık yalnızca bir iskele değildir.
Orada yaşanmış son bakış, son cümle, son kadeh, son el sallayış mekâna sinmiştir. Bu yüzden bazı iskeleler insanın hayatında fiziksel bir yer olmaktan çıkar, hafızanın içindeki bir yere dönüşür.
Yıllar sonra aynı kıyıya dönüldüğünde insan aslında yalnızca geçmişteki iskeleyi aramaz; o iskelede bıraktığı kendisini ve artık yanında olmayan kişiyi de arar.
Rıhtım İle İskele Arasındaki İnce Fark
İskele ve rıhtım şiirde zaman zaman birbirinin yerine kullanılır; fakat imgeleri aynı değildir.
Rıhtım daha çok kalan kıyıyı çağrıştırır.
İskele ise uzanan kıyıyı.
Rıhtım karanın devamıdır.
İskele denize doğru çıkıntı yapar.
Bu fiziksel fark şiirsel anlamı da etkiler.
Rıhtımda insan kıyıda kalır.
İskelede insan denize doğru biraz daha ilerlemiştir.
Bu nedenle iskeledeki insan, ayrılığa rıhtımdakinden biraz daha yakındır.
Sanki kara ile deniz arasında uzatılmış bir insan koludur.
İskele Bir İnsan Koluna Benzer
Belki de iskele metaforunun en güzel yanlarından biri, kıyıdan denize doğru uzanan biçiminde saklıdır. İskele, karanın güvenliğinden ayrılmadan denize doğru ilerler; sanki bir şeye ulaşmak, yaklaşmak, yetişmek ister. Gelen gemiyi karşılar, giden gemiyi uğurlar; fakat bütün bu geliş ve gidişlerin ortasında kendisi yerinden ayrılamaz.
Bu yönüyle iskele, ulaşamayan insanın uzattığı kola benzer. Birine doğru uzanır ama onu beraberinde götüremez. Sevgili gider; iskele denize doğru uzanmış hâlde kalır. Gemi uzaklaşır; iskele sanki onun ardından biraz daha uzanmak ister ama yetişemez. Çocukluk uzaklaşır, insan geçmişe doğru elini uzatır; yine yetişemez. İskele ise bütün bu kayıpların karşısında aynı yerde durur.
Belki iskeledeki hüznün bir kısmı da buradan gelir: Uzaklaşan her şeye doğru uzanır, ama hiçbir şeyin peşinden gidemez.
Bu nedenle iskele, yalnızca bekleyenin ve uğurlayanın değil, yetişemeyenin de mekânıdır. Denize doğru uzanan o tahta yol, insanın geçmişe, sevgiliye, uzaklara ve bir daha geri gelmeyecek zamana doğru uzattığı kol gibidir.
İskele ve İmkânsızlık
İskele, kıyıdan denize doğru uzanır; fakat denizin tamamına hiçbir zaman ulaşamaz. Karadan ayrılmadan uzaklaşmanın, yaklaşırken yine de arada bir mesafe bırakmanın yapısında saklıdır bu. Belki de iskele imgesinin şiirdeki gücü biraz buradan gelir.
İnsan da çoğu zaman istediği şeye yaklaşır ama ona bütünüyle ulaşamaz. Sevgiliye yaklaşır, fakat sevgilinin iç dünyasına tam olarak varamaz. Geçmişe döner, ama geçmişi yeniden yaşayamaz. Çocukluğuna uzanır, fakat çocukluğuna geri dönemez. Ölüye seslenir, fakat cevap alamaz. Memleketine döner, fakat bıraktığı memleketi bulamayabilir. Uzak bir ülkeye ulaşır, fakat ardında bıraktığı hayatı beraberinde götüremez.
İskele bütün bu eksik ulaşmaların somut biçimidir. Denize doğru uzanır; fakat denizin kendisine dönüşmez. Bir yere varmak ister gibi görünür; fakat hep bir mesafede durur. Yaklaşır ama tamamlayamaz; uzanır ama yetişemez.
Bu yüzden iskele, şiirde yalnızca buluşmanın ve ayrılığın değil, yaklaşmanın fakat tam olarak ulaşamamanın mekânıdır. İnsan kıyıdan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, bazı şeylere ulaşmak için arada her zaman aşılması mümkün olmayan bir su kalır.
Bekleyişin Felsefesi
Beklemek, insanın geleceğe bağımlı olduğu bir durumdur.
Bekleyen kişi kendi zamanını tek başına belirleyemez.
Gelecek olan kişinin hareketine bağlıdır.
Tren gelirse yolculuk başlar.
Vapur gelirse ayrılık başlar.
Sevgili gelirse buluşma başlar.
Bir haber gelirse hayat değişir.
Dolayısıyla beklemek insanın iradesinin askıya alınmasıdır.
İskele bu yüzden iradenin askıya alındığı mekândır.
İnsan bekler.
Gelecek olanın hareketine göre kendi hayatını düzenler.
Ama Beklemek de Bir Eylemdir
Bununla birlikte bekleyen insanı edilgen biri olarak görmek eksik olur. Beklemek, her ne kadar dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yapmamak gibi görünse de, insanın bilinçli biçimde bir yerde kalmayı seçmesidir. Gitmez, başka bir yöne dönmez, bulunduğu yeri terk etmez. Kendini bir ihtimale bağlar.
Üstelik bekleyen insan yalnızca bir kişinin gelişini değil, geleceğin gerçekleşeceğine dair inancını da bekler. Gelmeyenin gelebileceği ihtimalini korumak, insanın kendi zamanından bir parçayı o ihtimale ayırmasıdır. Bu yüzden beklemek, geleceğe verilmiş bir tür sadakat sayılabilir.
“Sen geleceksin; ben burada olacağım.”
İskele bu cümlenin mekânsal karşılığıdır. Kıyıdan ayrılmadan denize doğru uzanır ve gelecek olanı karşılamak üzere yerini korur. Vapurun ne zaman geleceğini, beklenen kişinin gelip gelmeyeceğini bilemez; fakat kendisi oradadır. Beklemek, bazen gelene değil, gelme ihtimaline sadık kalmaktır.
Beklenen Gelmezse
İskele şiirlerinin hüznü belki de en çok burada derinleşir. Çünkü beklemek her zaman kavuşmaya çıkmaz. Bazen beklenen kişi gelmez ve insan, umut ettiği şeyin yokluğuyla baş başa kalır.
Vapur gelir. İnsanlar iner. Bekleyen gözler kalabalığın içinde bir yüz arar; fakat o yüz görünmez. Vapur kalkar. Bir sonraki beklenir. O da gelir, o da gider. Her seferinde aynı umut yeniden kurulur, sonra yeniden söner.
Derken kalabalık seyrelir. İskele boşalmaya başlar. Gün akşama döner. Bir zamanlar hareket ve beklentiyle dolu olan yer, yavaş yavaş sessizleşir. Ve bekleyen insan hâlâ oradadır.
İşte iskele tam o anda anlam değiştirir. Biraz önce birinin geleceği umuduyla beklenen yer, artık gelmeyenin yokluğunun mekânına dönüşür. Beklemek sürmektedir ama artık beklenen bir geliş değil, gerçekleşmemiş bir ihtimaldir.
Belki de beklemenin en ağır tarafı budur: İnsan bir süre sonra gelmeyeni değil, neden hâlâ beklediğini taşımaya başlar.
İskele boşalır; fakat bekleyiş insanın içinde devam eder. Bu yüzden iskele, beklenen gelmediğinde yalnızca terk edilmiş bir mekâna değil, terk edilmenin içsel mekânına dönüşür.
Hüznün En Sevdiği Mekân
İskeleler belki de en çok hüznün ve acının mekânıdır. Çünkü iskele, mutluluğun kendisinden çok, mutluluğun geçiciliğini görünür kılar. Orada yaşanan hiçbir şey bütünüyle şimdiye ait değildir; her gelişin içinde bir gidişin, her kavuşmanın içinde gelecekteki bir ayrılığın gölgesi vardır.
Sevgili geldiğinde iskele kavuşmanın sevincini taşır. Fakat dışarıda vapurlar işlemeye devam eder; birazdan biri kalkacak, bir başka yolculuk başlayacaktır. İnsan daha kavuştuğu anda, bu kavuşmanın sonsuza kadar sürmeyeceğini bilir.
Ayrılıkta ise acının kaynağı yalnızca giden kişinin yokluğu değildir. Giden kişi bir zamanlar gelmiştir. Birlikte geçirilen zaman, yaşanmış yakınlık, paylaşılan bir hayat vardır. Acı, biraz da artık geri döndürülemeyecek olan o geçmişten doğar.
Bu nedenle iskelede kavuşma ile ayrılık birbirinin karşıtı değil, birbirinin devamıdır. Her kavuşma kendi içinde gelecekteki ayrılığın ihtimalini taşır; her ayrılık da geçmişteki kavuşmanın hatırasını.
İskele bu iki zamanı aynı noktada buluşturur: gelmiş olanla henüz gelecek olanı, yaşanmış olanla birazdan yaşanacak olanı. İnsan orada hem geçmişe hem geleceğe bakar. Beklerken kavuşmayı düşünür, kavuştuğunda ayrılığın yaklaşmakta olduğunu bilir, ayrıldıktan sonra ise yeniden kavuşmanın hatırasıyla baş başa kalır.
Belki de iskeleyi hüznün bu kadar sevdiği yer yapan tam olarak budur: İskelede hiçbir mutluluk yalnızca mutluluk değildir; hiçbir ayrılık da yalnızca ayrılık. Her sevinçte biraz hüzün, her hüzünde bir zamanlar yaşanmış sevincin izi vardır.
Fakat İskele Yalnızca Hüzün Değildir
Bütün bunlara rağmen iskeleyi yalnızca karanlık, ayrılık ve bekleyişle özdeşleştirmek yanlış olur. Çünkü iskele hayatın kendisi kadar çoğuldur. Orada yalnızca vedalar değil, kavuşmalar da yaşanır; yalnızca gözyaşları değil, kahkahalar da duyulur.
Sevgilisini uzaktan görüp yüzü aydınlanan biri vardır. Yıllardır görmediği dostunu karşılayan bir başkası. Vapurdan inen çocuğuna el sallayan bir anne, yolculuğa çıkan çocuğunun ardından elini kaldıran bir baba… Yaz akşamında çayını denize karşı içenler, meyhanede kadehlerini tokuşturanlar, balık tutanlar, martılara simit atan çocuklar vardır. İskele, bütün bu küçük sevinçleri, telaşları, buluşmaları ve gündelik hayatı aynı anda taşır.
Hatta iskelede beklemek bile her zaman hüzünlü değildir. Bazen beklenen vapur geldiğinde bekleyişin bütün ağırlığı bir anda sevince dönüşür. Kalabalığın içinden tanıdık bir yüz çıkar; bir el kalkar, bir gülümseme belirir. Az önce belirsizliğin ve özlemin mekânı olan iskele, birkaç saniye içinde kavuşmanın mekânına dönüşür.
Öyleyse iskeleyi şiirde yalnızca hüznün mekânı yapan şey, orada hüzünden başka bir duygunun bulunmaması değildir. Tam tersine, sevinç ile hüznün aynı yerde birbirine bu kadar yakın olmasıdır.
Çünkü iskelede geliş ve gidiş aynı hareketin iki yönüdür.
Bir vapur gelir.
Bir vapur gider.
Biri kavuşmayı getirirken diğeri ayrılığı götürür.
Bir insanın gelişi bir başkasının gidişine denk gelebilir. Birinin beklediği vapur, bir başkasının uğurladığı vapurdur. Aynı iskelede bir yüz gülerken başka bir yüz uzaklaşan birinin ardından bakabilir.
Bu yüzden iskelede mutluluk bile bütünüyle yalnız değildir; yanında, bir gün sona ereceğini hatırlatan zaman vardır.
Mutluluk gelir.
Mutluluk da gider.
Fakat iskele kalır.
Ve belki şiirin iskeleyi bu kadar sevmesinin asıl nedeni de budur: Hayatın bütün duyguları gelip geçerken, iskele onların her birine aynı kıyıda yer açar.
Zamanın İki Yüzü
İskelede zamanın iki yüzü vardır.
Beklerken zaman uzar.
Ayrılırken zaman hızlanır.
Sevgiliyi bekleyen için beş dakika yarım saat olabilir. Ayrılık anında ise iki saat beş dakika gibi geçebilir. Saat aynı zamanı ölçer; fakat insan aynı zamanı yaşamaz.
İskele bu nedenle yalnızca saatlerin değil, duyguların zamanının da mekânıdır.
Bekleyişte zaman ağırlaşır. İnsan gelecek olanı beklerken her dakikanın farkına varır. Vapurun görünmediği her dakika uzar; denizin ufkuna bakıldıkça zaman sanki ilerlemek yerine yerinde durur.
Ayrılıkta ise bunun tersi olur. Vapurun kalkış saati yaklaştıkça zaman hızlanır. Biraz önce uzun görünen saatler birden dakikalara, dakikalar son birkaç ana dönüşür. İnsan zamanı durduramayacağını bildiği hâlde onu birkaç dakika daha uzatmaya çalışır.
Bu yüzden iskelede zaman yalnızca ölçülen bir şey değildir; yaşanan, gerilen, sıkıştırılan ve ertelenmek istenen bir şeydir.
Beylerbeyi’ndeki saat de bu yüzden önemlidir. Kolundan çıkarılıp sevgilinin bileğine takılan saat, artık yalnızca zamanı gösteren mekanik bir araç değildir. Yaşanmış bir zamanın hatırasına dönüşür. Kadın saate her baktığında yalnızca saatin kaç olduğunu değil, o saatin kim tarafından bileğine takıldığını da hatırlayabilir.
Saat böylece iki zamanı aynı anda taşır: ilerleyen zaman ile geride kalan zaman.
Akrep ve yelkovan hareket etmeye devam eder; fakat hatıra zamanı durdurur.
İnsan için saat ilerler.
Hafıza için o an kalır.
İskeledeki zamanın asıl paradoksu da budur: Ayrılık zamanı ileriye doğru götürürken, hafıza insanı aynı anda geriye götürür. Vapur uzaklaşır; fakat o vapurun kalktığı an insanın içinde yeniden yeniden yaşanır.
Bu yüzden iskelede zamanın iki yüzü yalnızca “uzayan zaman” ve “hızlanan zaman” değildir.
Biri yaşanan zamandır, diğeri hatırlanan zaman.
Vapur gider.
Saat ilerler.
Ama insanın içinde bazı anlar, tam da bittiği yerde kalır.
İskelede Aşk Neden Daha Acıklıdır?
Çünkü iskelede aşk soyut bir duygu olmaktan çıkar, zamana ve harekete bağlanır. Bir geminin ya da vapurun kalkış saati vardır; bir bilet, bir bavul, bir vapur düdüğü ve bekleyen bir sonraki sefer vardır. Aşkın karşısında artık yalnızca duygular değil, işleyen bir zaman da durmaktadır.
Başka yerlerde ayrılık belirsiz bir geleceğe ait olabilir. İskelede ise ayrılığın saati vardır.
“Birazdan.”
Belki iskelede aşkın en acı kelimesi budur. Çünkü “birazdan”, henüz yaşanmamış bir ayrılığı şimdinin içine getirir. Sevgililer hâlâ yan yanadır; konuşabilir, birbirlerine bakabilir, ellerini tutabilirler. Ama ikisi de bilir: birazdan biri kalkacak, vapura binecek ve aralarında denizden daha büyük bir mesafe başlayacaktır.
Bu yüzden iskelede geçirilen son dakikalar normal zamandan farklı yaşanır. Birkaç dakika uzatılmak istenir; bir sonraki vapur beklenir, sonra belki bir sonrakinin de gelmesi beklenir. İnsan, yaklaşan ayrılığı durduramayacağını bildiği hâlde zamanı onun karşısına koymaya çalışır.
İşte bu yüzden sevgililerin iskelede içtiği son kadeh, sıradan bir kadeh değildir. İçinde birlikte geçirilmiş geçmiş, ayrılığın henüz başlamadığı şimdiki zaman ve birazdan başlayacak uzaklık vardır.
Kadeh masadadır; vapur dışarıda beklemektedir. Saat ilerlemektedir. İki insan hâlâ birliktedir ama zaman onları birbirinden ayırmaya başlamıştır.
Son kadeh biraz da budur: Ayrılık gelmeden önce, birlikte geçirilebilecek son zamanın ağır ağır içilmesi.
Şiirde İskele Neden Bu Kadar Verimlidir?
İskele, şaire aynı anda üç şeyi verir: mekânı, hareketi ve bekleyişi. Bu üç unsur bir araya geldiğinde, şiirin soyut duyguları birden görünür ve yaşanabilir hâle gelir.
Şair yalnızca “ayrıldık” dediğinde, ayrılık bir duygu olarak kalabilir. Oysa iskeleye bir kadın, bir adam, bir vapur, bir bavul ve bir saat yerleştirildiğinde ayrılığın kendisi görünmeye başlar. Vapurun kalkış saati yaklaşır, bavul hazırlanır, bilet cebe konur, düdük duyulur; iskelede kalanla giden birbirlerine son kez bakar. Bir mendil havaya kalkar ve vapur uzaklaşır.
Artık “ayrılık” kelimesini söylemeye bile gerek yoktur. Ayrılık gerçekleşen bir görüntüye dönüşmüştür.
Üstelik iskele yalnızca ayrılığı görünür kılmaz. Bekleyişi de somutlaştırır. Birinin geleceği bilinmektedir ama ne zaman görüneceği bilinmez. Gözler denizdeki her vapuru izler, kalabalığın içinden her yüzü seçmeye çalışır. Kavuşma gerçekleştiğinde ise aynı mekân bir anda sevincin yerine dönüşür.
Bu yüzden iskele, şiirin soyut duygularını taşıyabilecek olağanüstü yoğunlukta bir sahnedir. Aşk, ayrılık, özlem, umut, korku, bekleyiş, kavuşma ve yalnızlık aynı yerde karşılaşabilir.
Üstelik bütün bunların yanında zaman da vardır. Saat ilerler, vapur yaklaşır, insan bekler, kalabalık dağılır. İskele böylece yalnız bir mekân değil, duyguların zaman içinde değişmesini gösteren bir sahneye dönüşür.
Bu bakımdan iskele, şiirde adeta bir duygu laboratuvarı gibidir: İnsan orada bekler, karşılar, kavuşur, uğurlar, ayrılır ve sonunda yine aynı yerde, çoğu zaman kendisiyle baş başa kalır.
İskeledeki Nesneler
İskele şiirlerinde insan kadar nesneler de önemlidir. Çünkü ayrılık ve kavuşma gibi soyut duygular, çoğu zaman bir nesnenin üzerinde somutlaşır. Şair için iskele yalnızca insanların gelip gittiği bir yer değil, duyguların nesnelere sindiği bir hafıza alanıdır.
Halat, gemiyi kıyıya bağlar; bilet, yolculuğun kaçınılmazlığını haber verir. Bavul, gidilecek uzaklığı daha vapur hareket etmeden görünür kılar. Saat, ayrılığın yaklaşan zamanını ölçer. Mendil, gidenle kalan arasındaki son bağı havada bir süre daha yaşatır. Korkuluk, denize doğru uzanan insanın tutunduğu yerdir. Masadaki çay bardağı ya da son kadeh, birlikte geçirilen zamanın küçük tanıklarıdır.
Vapur düdüğü ise ayrılığı yalnızca duyurmaz; onu başlatır. Fener, insanlar gittikten sonra bile ışığını sürdürür. Yağmur, bir akşamın duygusunu yıllar sonra yeniden çağırabilir. Martı, vapurun ardından havalanırken ayrılığın görüntüsüne şehrin sesini ve hareketini katar.
Bu nesnelerin her biri kendi başına sıradan olabilir. Fakat bir insanın hayatındaki belirli bir âna bağlandığında sıradanlığını kaybeder. Bir saat artık yalnızca saat değildir; birinin bileğine bırakılmış son armağan olabilir. Bir kadeh yalnızca içki değildir; ayrılığın ertelenmiş birkaç dakikasıdır. Bir mendil, bir elin giden birinin ardından son kez uzanışıdır.
İnsan gider, vapur uzaklaşır, kalabalık dağılır. Nesne ise kalır. Bu nedenle iskelede nesneler, insanın ardından hafızayı taşıyan küçük emanetlere dönüşür. Yıllar sonra hatırlanan bazen kişinin yüzünden önce o nesnedir: masadaki kadeh, bilekteki saat, ıslak halat, uzaktan gelen vapur düdüğü…
İskelede yaşanan hayatın büyük duyguları, çoğu zaman işte bu küçük nesnelerin içine sığınır.
Fener ve Gece
İskeledeki fener, bu mekânın hüznünü belki de en sessiz biçimde taşıyan nesnelerden biridir. Gündüzün kalabalığı dağıldığında, vapurlar birer birer çekildiğinde ve insanlar evlerine döndüğünde geriye iskele, deniz ve karanlığın içinde yanan küçük bir ışık kalır.
İnsan gider. Vapur uzaklaşır. Gece çöker. Fakat fener yanmaya devam eder.
Bu yüzden fener, iskelede kalanların ışığıdır. Gidenin ardından bakar ama onun peşinden gidemez. Uzaklaşan vapuru aydınlatır, sonra ışığının erişemediği karanlıkta onu kaybeder. Böylece fener, kavuşamayacağı bir şeye ışık tutan insanı andırır.
Bu ışığın içinde hem umut hem hüzün vardır. Belki giden geri dönecektir; belki başka bir vapurla yeniden gelecektir. Belki de bir daha hiç gelmeyecektir. Fener bunu bilmez. Onun görevi beklemek değil, bekleyenin bulunduğu yeri aydınlatmaktır.
Bu nedenle gece, iskeleyi yalnızlaştırırken fener onu bütünüyle karanlığa bırakmaz. Vapurun ardından kapanan ufukla kıyıda kalan insan arasında küçük bir ışık sürer. Giden artık görünmüyordur; fakat geride kalan yer hâlâ aydınlıktır.
Belki iskele fenerinin hüznü de buradadır: Birinin dönüp dönmeyeceğini bilmeden, yine de ışığını yakmak.
İskele ve Yalnızlık
İskele boşaldığında, gündüzün kalabalığıyla gizlenen başka bir yüz ortaya çıkar. Vapur kalkmıştır. İnsanlar dağılmış, çay bahçeleri kapanmaya başlamış, meyhanelerin sesi azalmıştır. Islak halatlar kıyıda ağır ağır sallanır; deniz kararmış, az önce hareketle dolu olan su şimdi sessizleşmiştir.
İşte iskele o zaman kendi sessizliğine çekilir. Gündüz karşılamaların, buluşmaların, uğurlamaların ve kalabalığın mekânı olan yer, gece olduğunda yalnızlığın mekânına dönüşür.
Fakat bu yalnızlık yalnızca iskeleye ait değildir. Boşalan mekân, insanın kendi içindeki boşluğu görünür hâle getirir. Kalabalık varken insan çevresindeki seslerle oyalanabilir; vapurların düdükleri, konuşmalar, ayak sesleri ve martıların çığlıkları kendi içindeki sessizliği bastırır. Herkes gittikten sonra ise geriye insanın kendisi kalır.
Bu nedenle iskele şiirlerinde gece ayrı bir anlam taşır. Gündüz iskele insanları karşılar; gece ise hafızayı karşılar. Gündüz gelenlerin ve gidenlerin yerini gece hatırlananlar alır. Vapurun az önce bıraktığı boşlukta geçmişteki insanlar yeniden belirir; bir zamanlar burada bekleyen, burada el sallayan, burada son kadehini içen, burada ayrılan insanlar.
Belki de iskele geceleri bu yüzden hüzünlüdür: Gündüz herkes bir yere gider; gece ise insan kendi içine döner.
İskele ve Şehirden Ayrılmak
İskele yalnızca sevgiliden ayrılmanın değil, bir hayattan ayrılmanın da mekânıdır. Çünkü insan her zaman birinden değil, bazen bir şehirden, bir ülkeden, bir çocukluktan ya da kendisini tanımlayan bir hayattan ayrılır.
Bir insan başka bir şehre gider. Bir öğrenci memleketinden ayrılır. Bir asker yola çıkar. Bir işçi ekmek peşinde başka bir yere gider. Bir göçmen ülkesini geride bırakır. Her birinin ardından iskelede kalan başka insanlar vardır. Anne, baba, sevgili, arkadaş, kardeş, dost… Gidenin yolculuğu başlarken, kalanların bekleyişi başlar.
Bu nedenle iskele, bireysel ayrılığı daha geniş bir insanlık deneyimine bağlar. Sevgililerin ayrılığı ile memleketinden kopmak elbette aynı şey değildir; fakat ikisinin içinde de ortak bir duygu vardır: geride bırakmak ve geride kalmak.
İskele bu iki hâli aynı anda görünür kılar. Gidenin önünde deniz ve uzaklık açılırken, kalanların önünde boşalan bir iskele belirir. Giden yeni bir hayata doğru hareket ediyor olabilir; kalan ise onun ardından eski hayatın içinde kalır. Bu yüzden her gidiş, iki ayrı zaman yaratır: Giden için başlayacak olan zaman ve geride kalan için devam etmek zorunda olan zaman.
Burada gemi şiirindeki sürgün ve göç temaları da iskeleye ulaşır. Gemi uzaklığı görünür kılar; iskele ise uzaklığın insanda bıraktığı ilk yarayı. Çünkü her yolculuğun başlangıcında yalnız bir yolcu değil, bir de kalanlar topluluğu vardır.
Belki iskele bu yüzden göç şiirinin de sessiz başlangıç noktasıdır. İnsan gemiye bindiği anda yalnızca bir yere gitmez; ardında bir ev, bir sokak, bir şehir, bazen bütün bir ülke bırakır. İskelede kalanlar ise giden kişinin ardından yalnızca ona değil, onunla birlikte uzaklaşan hayat parçasına bakarlar.
Vapur uzaklaşır. İskele yerinde kalır.
Ama o anda geride kalanların dünyasından da bir şey eksilmiştir.
İstanbul’un İskeleleri: Bir Hafıza Haritası
Kandilli, Karaköy, Beylerbeyi, Üsküdar, Beşiktaş, Kadıköy, Salacak, Haydarpaşa… İstanbul’da bir iskele adı söylendiğinde yalnızca bir yer tarif edilmiş olmaz. O ad, çoğu zaman bir zaman parçasını, bir insanı ve yaşanmış bir hayat hâlini de beraberinde getirir.
Türk şiirinde İstanbul’un iskeleleri bu yüzden zamanla bir hafıza haritasına dönüşmüştür. Şair bir iskele adını şiire soktuğunda, okuyucunun zihninde yalnızca denize uzanan bir yapı belirmez. O iskelenin ışığı, mevsimi, vapuru, yağmuru, çevresindeki sokaklar ve orada yaşanmış ya da hayal edilmiş insanlar da şiire girer.
Kandilli bir yaz akşamını ve geçmişte kalmış bir saadeti; Beylerbeyi ayrılık öncesindeki son kadehi; Karaköy sisli bir İstanbul akşamını; Üsküdar gençliği ve vapur düdüklerini; Kadıköy kalabalığın içinde beklenen bir sevgiliyi; Haydarpaşa ise yolculukla birlikte uzaklaşan bir hayatı çağrıştırabilir. Aynı iskele, başka bir şairin şiirinde bambaşka bir hatıranın taşıyıcısı olabilir.
Çünkü hafıza mekânları birbirinden bağımsız tutmaz. Bir iskelede duyulan vapur düdüğü, yıllar sonra başka bir şehirde bile aynı akşamı geri getirebilir. Bir merdiven, bir korkuluk, denize bakan bir masa, yağmurun tahtalara bıraktığı ıslaklık, uzaklaşan vapurun sesi… Bütün bunlar mekânı olayın kendisinden daha kalıcı hâle getirebilir.
İstanbul’un iskeleleri bu bakımdan yalnızca ulaşım noktaları değildir. Şehrin yaşanmış zamanını tutan yerlerdir. İnsanlar gelip geçer, vapurlar değişir, binalar yenilenir, şehir büyür; fakat şiirdeki iskele, çoğu zaman bir anın içinde donmuş olarak kalır.
Bu nedenle İstanbul şiirinde iskele, şehrin yalnızca topografyasının değil, duygusal topografyasının da parçasıdır. Haritadaki bir nokta olmaktan çıkar; bir aşkın, bir ayrılığın, bir çocukluğun, bir bekleyişin veya bir uğurlamanın adı olur.
Belki de bu yüzden bazı iskelelerin adını duyduğumuzda, oraya hiç gitmemiş olsak bile içimizde bir görüntü belirir. Şiir, gerçek bir mekânı kişisel bir hafızaya dönüştürür; kişisel hafızayı da ortak bir şehir hafızasının parçası hâline getirir.
İstanbul’un iskeleleri denize değil yalnızca; geçmişe de uzanır.
İskele Bir “Kalma” Biçimidir
Gemi hareket eder. İnsan gider. Vapur kalkar. İskele kalır.
İskele imgesinin taşıdığı felsefi anlam belki de en yalın biçimde bu cümlelerde ortaya çıkar. Hayatın içindeki hemen her şey hareket hâlindeyken iskele yerinde durur. İnsanlar değişir, sevgililer birbirinden uzaklaşır, dostluklar sona erer, çocukluk geçer, şehirler dönüşür. Gidenlerin ardından yeni insanlar gelir; fakat iskele bütün bu değişimin içinde aynı yerde kalmaya devam eder.
Bu nedenle iskele, insanın geçiciliği karşısında kalıcılığın mekânıdır. İnsan hayatı boyunca bir yerden başka bir yere geçer; iskele ise onun bütün bu geçişlerine tanıklık eder. Bir vapur gelir, yanaşır ve gider. Başka bir vapur gelir. Başka insanlar iner, başka insanlar biner. İskele ise bütün bu hareketin ortasında kendi yerini korur.
Fakat iskeledeki bu kalıcılık, yalnızca güven veren bir süreklilik değildir. Aynı zamanda bir tür mahkûmiyettir. Çünkü iskele gördüğü hiçbir gidişin peşinden gidemez. Her geleni karşılar, her gideni uğurlar; fakat kendisi hiçbir yolculuğa çıkamaz.
Sevgililer kavuşur, sonra ayrılır. Yolcular gelir, sonra başka şehirlere doğru gider. Çocuklar büyür, gençler uzaklaşır, yaşlılar bir daha dönmemek üzere gider. İskele bütün bu hayatların arasında hareketsiz bir tanık olarak kalır.
Bu yüzden iskelede kalmak, yalnızca fiziksel olarak yerinde durmak değildir. Zamanın ve insanların değişmesine rağmen bir şeyin yerini korumasıdır. Gidenlerin her biri kendi zamanına doğru ilerlerken iskele, onların geride bıraktığı zamanı biriktirir.
Belki iskele metaforunun hüznü tam burada yoğunlaşır:
Her şey gidebilir; iskele gidemez.
Vapur uzaklaşır, denizde küçülür ve sonunda gözden kaybolur. İskele hâlâ oradadır. Bir sevgili başka bir ülkeye gider, bir şehir geride kalır, bir çocukluk bir daha dönmemek üzere kapanır. İskele yine oradadır.
Fakat tam da burada iskele ile insan arasındaki fark belirginleşir. İskele fiziksel olarak kalabilir; insan ise kaldığı yerde bile değişir. İskele aynı yerde dururken, onun üzerinde bekleyen insan artık biraz önceki insan değildir.
İskele kalır; insan ise kalarak da değişir.
Bu ayrım, iskeleyi yalnızca bir “kalma” imgesi olmaktan çıkarıp insanın kalma deneyimine götürür.
İskele: Tanık olan mekân
Belki de dosyanın en önemli kavramlarından biri tanıklık olmalıdır.
İskele insan değildir.
Ama insan hayatının en yoğun anlarına tanıklık eder.
İlk buluşmaya.
İlk ayrılığa.
Son görüşmeye.
Bir çocuğun ilk vapur yolculuğuna.
Bir askerin gidişine.
Bir sevgilinin dönüşüne.
Bir dostun uğurlanışına.
Bir ölüm haberine.
Bir göçün başlangıcına.
Bu yüzden iskele, şiirde sessiz tanıktır.
Konuşmaz.
Ama her şeyi görür.
İskele ve Suskunluk
İskelede söylenemeyen sözlerin ayrı bir ağırlığı vardır. Çünkü ayrılık yaklaştıkça insanın söylemek istediğiyle söyleyebildiği arasındaki mesafe açılır. Birkaç dakika sonra yaşanacak olan ayrılığı bilen iki insan, bazen en önemli cümlelerini tam da o anda kuramaz.
“Gitme.”
“Kal.”
“Beni unutma.”
“Döneceğim.”
“Dön.”
Bu cümlelerin bazıları söylenir, bazıları ise insanın içinde kalır. Çünkü bazı sözleri söylemek, ayrılığı kabul etmek gibidir. “Gitme” demek, birazdan gidileceğini bilmenin acısını açıkça dile getirmektir; “Beni unutma” demek ise birlikte geçirilen zamanın artık hatıraya dönüşeceğini kabul etmektir.
Bu yüzden iskelede suskunluk çoğu zaman boşluk değildir. Söylenemeyen sözlerle doludur. İnsan bazen söyleyemediğini bir bakışla anlatmaya çalışır. Bir el daha uzun tutulur. Bir saat hediye edilir. Bir kadeh daha içilir. Bir sonraki vapur beklenir. Bütün bu küçük hareketler, dile gelmeyen cümlelerin yerini tutmaya başlar.
İskelede zaman da bu suskunluğa katılır. Vapur henüz gelmemişse konuşmak için biraz daha zaman vardır; vapur geldiğinde söylenemeyenler birden daha ağırlaşır. İnsan, kalkmak üzere olan vapura bakarken aslında söyleyemediği cümlelerin ardından bakar.
Belki de iskeledeki en uzun konuşmalar hiç söylenmeyenlerdir. Bir bakışın, bir elin, bir saatin ya da son kadehin taşıdığı anlam, bazen kelimelerin taşıyabileceğinden daha fazladır.
Bu nedenle iskele, yalnız bekleyişin ve ayrılığın değil, dile getirilemeyen aşkın ve vedanın da mekânıdır. Vapur hareket ettiğinde bazı sözler artık söylenemez; fakat tam da bu yüzden hafızada daha uzun yaşamaya başlar.
Son Vapur
“Son vapur”, iskele şiirinin en yoğun imgelerinden biridir. Çünkü “son” kelimesi, sıradan bir yolculuğu bir sınır deneyimine dönüştürür. Bir vapurun daha kalkacağını bilmekle son vapurun kalkacağını bilmek arasında duygusal olarak büyük bir fark vardır. İlki zamanın devam ettiğini söyler; ikincisi ise zamanın artık tükenmekte olduğunu.
Son vapur bir son buluşma, son bir görüşme, son bir umut ya da son bir fırsat olabilir. Bazen gerçekten bir yolculuğun son seferidir; bazen de insanın hayatındaki bir dönemin kapanışını temsil eder. Sevgililerin birlikte geçirdiği son akşam, bir şehrin geride bırakılması, çocukluğun sona ermesi ya da bir daha dönülmeyecek bir yere son kez bakılması, bu imgenin içine yerleşebilir.
Bu yüzden “son vapur” yaklaştıkça zamanın niteliği değişir. Biraz önce sıradan görünen dakikalar değer kazanır. İnsan konuşmayı, bakmayı, elini tutmayı, son kadehi bitirmeyi erteler. Çünkü bilir ki vapur kalktığında artık erteleyecek bir sonraki sefer olmayacaktır.
Son vapur kalktığında geriye iki şey kalır: iskele ve insan. Vapur uzaklaşır, kalabalık dağılır, denizin üzerindeki hareket azalır. Fakat geride kalan kişi artık bekleyemez; çünkü bekleyişin dayandığı ihtimal ortadan kalkmıştır. Zaman ise bütün bunlara aldırmadan ilerlemeye devam eder.
Burada “son vapur” küçük bir şehir olayından varoluşsal bir metafora dönüşür. Hayatımızdaki bazı ayrılıkların son vapur gibi olduğunu söyler bize: Bir noktadan sonra geri dönüş yoktur; söylenmemiş sözler söylenmeden, yapılmamış vedalar yapılmadan, ertelenmiş buluşmalar ertelenmiş olarak kalır.
Belki de son vapurun en büyük hüznü budur: İnsan onun son olduğunu çoğu zaman ancak gittikten sonra anlar. Vapur denizde uzaklaşırken iskelede kalan kişi, biraz önce hâlâ mümkün olan şeylerin artık mümkün olmadığını fark eder.
Ve iskele, bir kez daha aynı yerde kalır.
Son Vapurdan Sonra
İskele şiirinin asıl hüznü belki de tam son vapur gittikten sonra başlar. Çünkü ayrılık vapurun hareket ettiği anda gerçekleşir; fakat ayrılığın ne anlama geldiği, çoğu zaman vapur uzaklaştıktan ve iskele boşaldıktan sonra anlaşılır.
Vapur gitmiştir. Artık uğurlama yoktur. Mendil yoktur. Kalabalık dağılmıştır. Biraz önce birbirine söylenecek sözlerle dolu olan hava sessizleşmiştir. Ayak sesleri azalır, konuşmalar kesilir. Giden artık denizin üzerindedir; kalan ise iskelede, biraz önce yaşananların içinde kalmıştır.
Ve iskele hâlâ oradadır.
İşte iskele imgesinin en acı tarafı burada ortaya çıkar. Vapur gidebilir, insan gidebilir, kalabalık dağılıp hayat başka bir yöne akabilir; ama mekân kalır. Birkaç dakika önce yaşanan ayrılığın tanığı olan iskele, şimdi o ayrılığın hatırasını taşımaya başlar.
Bu yüzden iskele, ayrılıktan sonra acının kaldığı yer hâline gelir.
Küçük İskender'in,
“Her insanda bir iskele bulur, yanaşır acı
Sahiller kayalıklarla ne kadar gizlense de”
dizeleri burada yeniden ve daha derinden okunabilir. Acı, bir gemi gibi gelir ve insanın içindeki iskeleye yanaşır. Fakat gemiden farklı olarak acının kalkış saati yoktur. İnsan gider, vapur gider, zaman ilerler; acı kalır.
Üstelik artık söz konusu olan yalnızca dışarıdaki iskele değildir. Yaşanmış ayrılığın mekânı insanın içinde yeniden kurulmuştur. O günün merdiveni, denizin sesi, masadaki kadeh, bilekteki saat, vapur düdüğü, son bakış ve son el sallayış birbirine eklenerek hafızada başka bir iskele meydana getirir.
Bu yüzden bazı iskelelerden fiziksel olarak uzaklaşabiliriz; fakat hafızamızdaki iskeleden uzaklaşamayız. Yıllar geçer, şehir değişir, iskele değişir, hatta bir gün ortadan kalkabilir. Ama insanın içinde kurulmuş olan o iskele yerinde durur.
Giden gider. İskele kalır. Acı yanaşır.
Belki de iskele şiirinin bütün hüznü burada toplanır: Giden gider; kalan, hem iskeleyi hem de gidenle birlikte kaybettiği dünyayı hatırlar.
İskelede Kalan İnsan
İşte iskeledeki asıl mesele burada başlar.
Çünkü gidenle kalan arasındaki fark yalnızca birinin hareket edip diğerinin yerinde durması değildir. Gidenin önünde yeni bir zaman açılır; kalan ise geride bırakılan zamanın içinde yaşamaya devam eder.
Gidenin önünde deniz vardır.
Kalanın önünde hatıra.
Giden hareket hâlindedir; kalan da görünüşte hareketsizdir. Fakat onun içinde büyük bir hareket başlamıştır. Vapur uzaklaştıkça dışarıdaki mesafe büyürken, içeride geçmiş daha da yaklaşır.
Az önce birlikte konuşulan cümleler yeniden duyulur. Biraz önce gülümseyen yüz zihinde yeniden belirir. Bir elin sıcaklığı, bir saatin bilekteki ağırlığı, masadaki son kadeh, havada bir süre daha kalan vapur düdüğü, giderek küçülen bir mendil…
Giden insan artık göz önünde değildir; fakat kalan insanın zihninde çoğalmaya başlamıştır.
Bu nedenle iskelede kalan insan aslında yalnızca bir kişiyi uğurlamaz. Onunla birlikte biraz önce yaşadığı zamanı da uğurlar. Fakat zaman bütünüyle gitmez. Bir kısmı insanın içinde kalır.
İskele bu yüzden hafızanın garip bir mekânıdır. İnsan orada birini kaybedebilir ama aynı anda onun görüntüsünü, sesini, kokusunu ve sözlerini kendi içinde yeniden kurabilir. Dışarıdaki insan uzaklaşırken içerideki insan hatıraya dönüşür.
Yahya Kemal’in rıhtımda kalanları bu açıdan yeniden anlam kazanır. Gemi hareket eder; fakat kalanların yaşadığı duygu hareket etmez. Giden için yolculuk başlamıştır. Kalan için ise hatırlama.
Bu nedenle iskele şiirinde “kalan” kelimesi yalnızca fiziksel bir konumu ifade etmez. Kalan, gidenin ardından hayatına devam etmek zorunda olan kişidir. Sabah yine olacaktır. Şehir yine hareket edecektir. Vapurlar yine çalışacaktır. İnsanlar yine gelip gidecektir.
Fakat kalan insan için dünya artık biraz önceki dünya değildir.
Yahya Kemal’in Ada’nın bir kişi gittikten sonra birdenbire boşalmasıyla ilgili sözlerinde olduğu gibi, fiziksel dünya yerinde kalırken onun anlamı değişebilir. İnsanlar hâlâ oradadır; evler, sokaklar ve deniz yerli yerindedir. Fakat bir kişinin yokluğu bütün manzarayı başka bir şeye dönüştürür.
İşte iskelede kalan insanın trajedisi budur: Giden gider, fakat hayat durmaz.
Kalan, hayatın devam etmesini izlemek zorundadır.
Vapur uzaklaşır ama deniz kapanmaz. Akşam olur ama gece gelir. Ertesi gün başka vapurlar yanaşır. Başka insanlar bekler. Başka sevgililer buluşur. Başka eller sallanır.
İskele bütün bunlara tanıklık etmeye devam eder.
Kalan insan ise bir zamanlar yaşadığı anın içinden çıkıp hayatın devam eden zamanına dönmek zorundadır.
Bu nedenle iskeledeki insanın hareketsizliği, iskeledeki yapının hareketsizliğinden bütünüyle farklıdır.
İskele yerinde kalır.
İnsan ise geçmişiyle birlikte kalır.
İskele zamanı biriktirir.
İnsan zamanı hatırlar.
Ve belki de iskelede kalmanın en ağır biçimi budur: Gidenin ardından yalnızca onun yokluğuyla değil, onunla birlikte artık geri gelmeyecek olan kendi eski hâlinle de baş başa kalmak.
Ve Bazen İskelede Bekleyen Kişi Gelir
Fakat iskeleyi yalnızca hüznün ve ayrılığın mekânı olarak görmek de eksik olur. Çünkü iskele, bekleyişin olduğu kadar kavuşma ihtimalinin de yeridir.
Bir gün beklenen vapur gerçekten gelir. Kalabalığın arasından beklenen yüz görünür; bir el kalkar, bir adım atılır ve az önce kaygının mekânı olan iskele bir anda kavuşmanın mekânına dönüşür.
Ne var ki bu sevinç bile iskelede bütünüyle saf değildir. Çünkü kavuşma gerçekleştiği anda zaman yeniden işlemeye başlar. Biraz sonra başka bir vapur kalkacak, başka biri gelecek, başka biri gidecek, başka bir insan aynı yerde bekleyecektir. İskele tek bir insanın mutluluğuna ya da hüznüne ait değildir; insanların gelip geçen bütün duygularına tanıklık eder.
Bu, iskele şiirinin büyük paradoksudur. Bekleyen kavuşur, kavuşan ayrılır; gelen gider, giden bir gün geri gelir. Sevinç hüzne, hüzün yeniden umuda dönüşebilir. İskele ise bütün bu değişimin ortasında yerinden kıpırdamaz.
Vapur hareket eder. İnsan hareket eder. Duygu hareket eder. Yalnız iskele kalır.
İskele: İnsan Hayatının Küçük Bir Modeli
Bu yönüyle iskele, insan hayatının küçük bir modeli gibidir. İnsan hayatı boyunca bir şeyleri karşılar, bekler, uğurlar ve yeniden bekler. Doğum bir geliş, çocukluk geride kalan bir zaman, aşk bir buluşma, ayrılık bir gidiş, yaşlılık daha uzun bir bekleyiş, ölüm ise son ayrılık olarak düşünülebilir.
İnsan hayatı boyunca kendi iskelelerinde durur. Bazılarında bekler, bazılarında kavuşur, bazılarında ayrılır, bazılarında yalnız kalır. Ve bazı iskeleler vardır ki insan oradan yıllar önce ayrılmış olsa bile, hayatının sonuna kadar zihninde kalır.
Sonuç: İskelede Kalan Nedir?
İskele şiirinin sonunda dönüp bakıldığında, bütün o gelişlerin, gidişlerin, bekleyişlerin, kavuşmaların ve ayrılıkların altında tek bir soru belirir:
İnsan gittikten sonra ne kalır?
Vapur gider.
İnsan gider.
Sevgili gider.
Çocukluk gider.
Dostluklar değişir.
Şehirler dönüşür.
Mevsimler geçer.
Bazen bir hayat, hiç fark ettirmeden başka bir hayata dönüşür.
Fakat geride bir şeyler kalır.
Bir saat.
Bir mendil.
Bir kadeh.
Bir koku.
Bir yaz akşamı.
Bir vapur düdüğü.
Bir merdiven.
Bir korkuluk.
Denize vuran bir ışık.
Bir çocuğun bisikleti.
Bir bakış.
Bir cümle.
Söylenememiş bir “kal”.
Ve bütün bunların içinde, insanın artık sahip olmadığı bir zaman.
Cahit Sıtkı'nın Kandilli iskelesinde hatırladığı saadet bu yüzden yalnızca geçmişte kalmış bir akşam değildir. Bir zamanlar yaşanmış olanın hafızada yeniden kurulmasıdır.
Sunay Akın'ın iskeleye asılı çocukluğu bu yüzden yalnızca bir çocukluk hatırası değildir. Geçip gitmiş zamanın bir görüntüye dönüşerek hâlâ orada durmasıdır.
Yahya Kemal'in rıhtımda kalanları bu yüzden yalnızca bir geminin ardından bakmaz. Gidenin ardından değişen dünyanın içinde kalırlar.
Küçük İskender'in acısı bu yüzden bir insanın içine yanaşacak iskeleyi bulur. Çünkü insan, dışarıdaki iskelelerden uzaklaşabilir; fakat içinde kurulmuş iskeleden uzaklaşamaz.
İskelede yaşanan hiçbir şey bütünüyle kaybolmaz.
Çünkü insanın hayatında bazı mekânlar vardır; orada yaşanan şey sona erse bile, mekânın kendisi hatırlamanın taşıyıcısı olur.
Bir gün aynı iskeleye yıllar sonra döneriz.
Belki meyhane artık yoktur.
Belki masa değişmiştir.
Belki vapurlar yenilenmiştir.
Belki korkuluk boyanmıştır.
Belki çevredeki binalar değişmiştir.
Belki o insan artık hayatta değildir.
Belki biz bile o günkü insan değilizdir.
Ama denize baktığımızda bir an için zaman geri gelir.
Bir vapur yaklaşır.
Bir düdük duyulur.
Bir el sallanır.
Bir yüz kalabalığın içinde belirir.
Ve insan anlar ki aslında yıllardır o iskeleden bütünüyle ayrılmamıştır.
Çünkü bazı yerlerden bedenimiz gider, fakat hafızamız gitmez.
İşte iskele tam da burada fiziksel bir yapı olmaktan çıkar.
İskele, insanın kaybettiklerini içinde tutma biçimidir.
Gidenlerin ardından kalan yalnızca bir yapı değildir.
Bir zaman kalır.
Bir duygu kalır.
Bir eksiklik kalır.
Bir hatıra kalır.
Ve en sonunda insanın kendi içindeki, bir daha hiçbir vapurun yanaşmayacağı o sessiz kıyı kalır.
Belki de iskelede kalan asıl şey budur:
Gidenin kendisi değil, gidişinden sonra içimizde değişen dünyadır.
Çünkü vapur uzaklaşır, insan gözden kaybolur, mendil susar, son kadeh boşalır, saat ilerler.
İskele kalır.
Ama bir süre sonra bunun da tam olarak doğru olmadığını anlarız.
Çünkü dışarıdaki iskele zamanla değişebilir, yıkılabilir, başka bir biçime dönüşebilir.
Asıl kalan, insanın içinde kurduğu iskeledir.
Orada beklediğimiz insanlar hâlâ beklenir.
Uğurladıklarımız hâlâ uğurlanır.
Söyleyemediklerimiz hâlâ söylenmeden durur.
Bir zamanlar mutlu olduğumuz akşam hâlâ akşamdır.
Bir daha gelmeyecek vapur hâlâ birazdan kalkacakmış gibi beklenir.
Ve insan, yıllar sonra bile, hayatının bir yerinde o iskelede durmaya devam eder.
İskelede kalan nedir?
Belki bir insanın ardından kalan şey değildir asıl.
İskelede kalan, insanın kendisinden eksilen parçadır.
Giden herkes bizden bir şey götürür.
Kalan her hatıra bizde bir şey bırakır.
Ve sonunda anlarız:
İskele, gidenlerle kalanların arasında duran bir yer değil; insanın kaybettiklerini kendisine geri verdiği yerdir.
Denize doğru uzanır.
Hiçbir vapurun peşinden gidemez.
Hiçbir ayrılığı geri çeviremez.
Hiçbir zamanı durduramaz.
Ama bütün bunlara rağmen kalır.
Çünkü belki insanın hayattaki en büyük ihtiyacı da budur:
Gidenlerin ardından, onların artık olmadığı dünyada, hatırlayacak bir yerinin kalması.
Ve şiir, o yeri iskele diye adlandırır.