Drina Köprüsü'nden Alıntılar

Şair: İvo Andric

18 Eylül 2026

Hem de neden onun günahlarını affetmiyecekmişim? Hayatında mutsuz oluşu yetmiyor mu ki?


“Hiçbir korku çocuklarda kökleşip sürüp gidemez.” (s. 18)


“Her iki taraf da kendi inancının doğruluğundan emindir. Bir kimsenin inancını ve görüşünü bir başkasının değiştirdiği hiç görülmemiştir.” (s. 19) 


“Ama, büyük, güzel ve yararlı olan her yapının başlangıcı, hayatı ve içinde yükseldiği toplumla olan ilişkisi birtakım esrarlı, acıklı ve karmaşık hikâyelerin doğmasına sebep olur.” 

“Herhalde, bu kasaba halkının hayatı ile köprünün arasında yüzlerce yıllık sıkı bir bağ var.” 

“Alınyazıları birbirine öylesine kenetlenmiş ki, onları birbirinden ayrı olarak düşünüp anlatmak mümkün değildir.”

“Onun için köprünün yapılışı ve alınyazısı üzerine anlatılan hikâyeler, aynı zamanda kasabanın ve kasabalıların hayat hikâyesidir.” (s. 23) 


“Halk, anlatabildiği ve ona bir masal çeşnisi verebildiği şeyleri hatırlar ve anlatır.” (s. 29)


“Başka şeyler, onda iz bırakmadan geçer gider.” (s. 29) 


“Kimi insanların, böyle sebepsiz ve mantıksız kinleri vardır ki, başkalarının yaratıp icat edebileceği her şeye karşı cephe alır.” (s. 70) 


“Öldürenle öldürülen, aynı anda ruh teslim etti.” (s. 75)


“On beş yirmi yıllarını yeniden para biriktirmeye, evlerini onarmaya harcadıktan sonra su baskınının hatırası onlara dehşet verici, korkunç, aynı zamanda yakın ve sevgili bir hatıra gibi gelirdi."

“Bu, hâlâ hayatta olan insanların arasında adeta bir bağdı.” 

“Birlikte geçirilen bir felaket kadar insanları birbirine bağlayan hiçbir şey yoktur.”

“Anılar bitip tükenmiyor ve bunları sıralamaktan hiç yorulmuyorlardı.” 

“Birbirlerinin anlattıkları ile anılar tazeleniyor, akları sararmış yaşlı gözlerle birbirlerine bakıyor ve orada gençlerin duyamayacakları şeyleri görüyorlardı.” 

“Kendi sözlerinden heyecanlanıyor, çok büyük, ama çoktan geçmiş bir felaketi anarken, gündelik endişe ve üzüntülerini unutuyorlardı.”

“Böylece, vaktiyle suların yaladığı sıcacık odalarında otururken, bazı heyecanlı ve acıklı sahneleri belki de yüzüncü defa büyük bir zevkle anlatıyorlardı. Bu anı ne kadar acı ve acılıysa, anlatılması da öylesine zevkli oluyordu.” 

“Sigara dumanları arasında ya da bir kadeh rakının verdiği keyifle bu sahneler muhayyilede çoğu zaman değiştiriliyor, güzelleştiriliyor, ama kimse bunun farkına varmıyordu. Hatta olayların böyle geçtiğine yemin bile edebilirlerdi.” (s. 81) 


“Unutmak, her acıyı siler, arkada bırakırdı.” (s. 87)


“Hayat anlaşılmaz bir mucizedir, boyuna harcanır, erir, buna rağmen yine dayanır, sürüp gider. Tıpkı Drina'nın üstündeki köprü gibi.” (s. 88)


“Çünkü iktidar isyansız, entrikasız olamazdı, tıpkı zarar ve üzüntü vermeyen bir zenginliğin olamayışı gibi.” (s. 88) 


“İdare başında olanlar, idare etmek için zor kullanmaya mecbur olanlar, her zaman ölçülü davranmak zorundadırlar.” (s. 90)


“Oysa ‘zarar görenler ve sömürülenler, zekâlarını ve çılgınlıklarını istedikleri gibi kullanabilirler. Bu, onların sömürenlere karşı kah sinsice, kah açıkça kullanabildikleri iki silahtır.” (s. 90) 


“Kimse değilim, sadece yeryüzünde bir yolcuyum. Şu geçici dünyadan geçmekte olan bir yolcu, güneşin gölgesiyim.” (s. 92) 


“Zaman, eserini tamamladı. Hayat, güneşin altında, hiç değişmemiş gibi akıp gitti.” (s. 103) 


“Mutsuzluklar da sonsuz değildir. Bir bakıma mutluluğa benzerler, geçip giderler, daha doğrusu biçim değiştirirler.” (s. 108) 


“İnsanlar böyledir. Çok yükselen ve yükseklerde uçanların düşmesinden adeta tat duyarlar.” (s. 115) 


"Bütün ömrü yokluk ve sefalet içinde geçmiş olan, şimdi de ayda yirmi florin karşılığında belediyenin sokak fenerini yakan Uzun Ferhad’ın karısı kocasından söz ederken:

“Şükür Allah’a, kocam belediyede aylıklı olarak çalışıyor!” derdi.

Evet, işitiyor, onu sanki orada, gözünün önündeymiş gibi görüyordu. O sevgili, güçlü, biricik babasını... Kendini bildi bileli, çözülmez bir bağla kendini tatlı tatlı bağlı hissettiği babasını... Onu sarsan acıyı ve öksürüğü, sanki kendi göğsünde duyuyordu. Şüphesiz, kendisinin “hayır” dediği yerde “evet” diyen ağızdı bu... Ama her yerde onunla birlikte... Hatta... bunda bile. Onun ağzından dökülen “evet”i benimsemişti. (s. 117)


“Tabiat kanunlarına göre insanlar daima bütün yeniliklere karşı gelirler. Ama bu uzun sürmez. Çünkü önemli olan, hayatın aldığı biçim değil, hayatın kendisidir.” (s. 146)


“Eski anlayışlar ve değerler yenileriyle çatışıyor, birbirleriyle kaynaşıyor, ya da birinin ötekini yok etmesini bekleyerek yan yana yaşamayı sürdürüyorlardı.” (s. 146) 


“Delikanlılar köprüden geçen genç kızlara laf atmak, ya da gönül ağrılarını dindirmek, onları unutmak ... Ya da onlardan yakınmak için oraya geliyorlardı.” (s. 152)


“Sevgilileri için şarkı söyleyen, sigara içerek sessizce akan suyu seyreden, yalnız kendini unutmaya çalışan gençler de pek çoktu.” (s. 152) 


“Birçok aşk entrikaları burada hazırlanır... Burada kadından, aşktan konuşulur, hülya kurulurdu.” (s. 153)


“Nice aşklar burada alevlenmiş, yine niceleri burada sönmüştür.” (s. 153) 


"Felakete uğrayan bir insanın etrafını saran yalnızlık ve sessizlik çemberi onun da etrafında gittikçe genişliyordu."

...

Sonra bir kez daha pencereden baktı. Bu kadar dar bir çerçeveden insan gözünün bir saniyede görebileceği her şeyi kavramağa çalıştı". (s.179)


“Büyük kararlardan sonra her şey sadeleşir, kolaylaşırdı.” (s. 181) 


“Eşyaların hepsini lütfen Kolemeiya’ya, babama gönderilmesi rica olunur. Bütün arkadaşlarıma selamlar. Amirlerimden af dilerim. G. Fedun.”

Sonra bir kez daha pencereden baktı. Bu kadar dar bir çerçeveden insan gözünün bir saniyede görebileceği her şeyi kavramaya çalıştı. Sonra duvardan tüfeğini aldı. İçine iyice yağlanmış ağır bir kurşun yerleştirdi.

...

“Bir felaket oldu mu ortada ispat edilecek bir şey kalmaz!” dedi. “Kim aklı başındayken hayatına kıyabilir? Kim onu, bir dinsiz gibi, hiçbir rahibin yardımı olmadan bir duvarın dibine gömme sorumluluğunu üstüne alabilir? Hadi git, Mösyö! Allah senden razı olsun! Ölüyü hazırlamalarını emret ki onu hemen gömelim. Hem de mezarlığa... Başka bir yere değil! Günahlarını ben affedeceğim. Eğer sonradan kendi mezhebinden de bir rahip bulunacak olursa, benim eksiklerimi o tamamlasın!”

Drajenović gittikten sonra şaşırmış olan Rahip Yoso’ya döndü:

“Bir Hıristiyana mezarlıkta bir kabri nasıl çok görebilirsin?” dedi. “Hem de neden onun günahlarını affetmeyecekmişim? Hayatında mutsuz oluşu yetmiyor mu ki?.. Yukarıda, hepimizin günahlarının hesabını soracak olan, varsın onun da günahlarının hesabını sorsun!..” (s.181-182)

“Ama, Tekgöz'ün cambaz kıza olan aşkından hâlâ sözediliyordu.” (s. 204) 


“Hacı Ömer'le çok akıllı olan karısı bu mutsuzluğu sabır ve tevekkülle karşılamışlardı.” (s. 210) 


"Her şeyde olduğu gibi azimli ve kararlı bir tavırla kocasıyla açıkça konuştu:

“Rabbime bin şükür, bize her şey ihsan etti. Anlaşma, sağlık ve zenginlik... Yalnız bir fakirde olan şeyi vermedi. Kendi çocuğumuzu görmeyi ve bütün bunların kime kalacağını bilmeyi bize nasip etmedi. Allah’ın takdirine boyun eğmek zorundayım, ama sen değilsin. Görüyorum ki, kasabalılar üzüntümüzü benimseyerek seni evlendirmeyi kafalarına koymuşlar. Madem ki seni evlendirmek istiyorlar... Ben bunu kendi elimle yapmak isterim. Çünkü senin en yakın dostun benim!” (s.211)


“Yüreği katı ve ruhu sert olanlar çabuk ihtiyarlamazlar.” (s. 220) 


“Dünyanın bir tarafında bir yerde, bir piyango çekiliyor, savaş yapılıyor ve hepimizin alınyazısı da böylece uzaklarda belirleniyordu.” (s. 248) 


“Yine onların yüzünden arkadaşlar arasında gizli kinler, beceriksizce saklanan kıskançlıklar ve açık rekabetler oluyordu.” (s. 259)


“Hayat şartları değişir ama bir sınıf insan ne ise öyle kalır.” (s. 267) 


“Osmanlılar der ki: ‘Üç şey saklanamaz: Aşk, öksürük ve fakirlik.’” (s. 273)


“Çevrelerindeki her şeye karşı kör ve sağır, sadece kendi dünyalarına dalmış olarak Vişegrad'ın tenha yollarında dolaşıyorlardı.” (s. 273)


“Kah atlar üstünde, kah araba içinde geçiyorlar, ama çoğu zaman yaya geziyor ve yalnız birbiri için yaşayan iki kişinin ağır adımlarıyla yürüyorlardı.” (s. 273)


“Bunlar ... dünyada birbirlerine söyleyeceklerinden başka hiçbir şeyle ilgileri olmadığını gösteren insanlardı.” (s. 273) 


“İnsanoğlu bütün ömrü boyunca üzülür durur ve hiçbir zaman, ne ona gerekli olanını, ne de istediğini elde etmeyi başarır.” (s. 275) 


“Tabii siz de fark etmişsinizdir ki, insan sevmediği şeyi çabuk unutur.” (s. 280) 


“Bu felaket günlerinde kendi küçük odasında bile huzura kavuşamıyordu.” (s. 290)


“Mektup elinde doğru ablasına ve eniştesine koşmuş ve çılgın gibi ablasının üstüne atılarak bağırmıştı: ‘Ne olacağız ... sorarım sana ... ne olacağız? .. Kimse kendi başına kalkınamıyor, yürüyemiyor. Kolundan tutmadınız mı hemen düşüyor. Sonumuz ne olacak? Lanetli bir milletiz! .. Hepsi bundan ibaret.’” (s. 290) 


“İnsan zaafının bu en acıklı, en feci yanı, şüphesiz ilerisini görmek yeteneğinden yoksun oluşudur.” (s. 293) 


“Olaydan sonra da hemen, hem şehri, hem kocasını bıraktı.” (s. 299)


Zorka gitgide sarardı... zayıfladı ve kendi içine kapandı. Kimseye derdini söylemedi. Noel Yortusu’nda gönderdiği karta da cevap vermedi. Bu da ötekiler gibi kusursuz bir stille yazılmış, kısa, soğuk bir karttı. İşlediği suçun, ayıbın kefaretini, kimse­nin avutmasına ve yardımına muhtaç olmadan kendi kendine ödemek istiyordu. Ama genç, cahil, tecrübesiz, zayıf ve bitkindi. Yaşlanmış duyguların, ateşli isteklerin ve kendi düşüncelerinin (Stikoviç’in o insanlıktan uzak, anlaşılmaz davranışları gibi) karmaşık ağı olan ağının bütünüyle takılıp kalıyordu.

Derdini birine açabilse, bir akıl danışabilse, herhalde rahat­lardı. Ama utancı ona engel oluyordu. Zaten ona öyle geliyor­du ki; bütün kasaba halkı onun hayal kırıklığını biliyor, önle­rinden geçerken onu alaycı ve insafsız bakışlarıyla süzüyorlar­dı. Ne kitaplar, ne insanlar ona her şeyi açıklayamadıkları gi­bi, kendisi de bir şey açıklayacak halde değildi. Onu gerçek­ten hiç sevmediyse... bu komedinin, geçen yaz onu kandırmak için söylediği o ateşli sözlerin gereği neydi? Okul sıraları üstünde oynanan sahneye ne gerek vardı? O sahneyi ancak aşk mâzur gösterebilir... Onsuz, katlanılmaz bir hakaret, küçük­lük olurdu.

Böyle bir oyunla gönlünü eğlendirecek... hem kendini, hem başkasını bu derece alçaltacak kadar saygısız insanlar da dün­yada vardı demek? Eğer aşk değilse, onları böyle bir davranışa sürükleyen duygu ne olabilirdi? O yakıcı bakışların... O sıcak ve kesik nefeslerin... O ateşli öpüşlerin anlamı neydi?.. Bütün bunlar aşk değilse neydi? Muhakkak ki aşk değildi. Bunu git­tikçe daha iyi anlıyor... daha açık görüyordu ama, bir türlü kabul edemiyordu. (Kim böyle bir şeyi tevekkülle kabul edebil­mişti ki.) İçini parçalayan bu acıyı dindirmenin bir çaresi var­dı. O da ölümdü. Daima... mutluluk hülyalarımızın yanı başın­da bekleyen ölüm!..

Zorka, “Ölüm...” diye düşünüyordu. Kapıya’nın üstünden ır­mağın serin sularına süzülüvermek... Sanki bir kazaymış gibi...

Ne mektup, ne veda... ne itiraf... ne de alçalmak!

Evet, “Ölmek” diye düşünüyordu. En ateşli sohbetlerin orta­sında, herkesin maskesi altında gizlenen o gülümsemelerini gör­memek için uykuya yatmadan önce, uyanır uyanmaz... Gönlün­de her şey bunu tekrarlıyordu. Ölmek... ölmek... ölmek... Ama insan ölmüyordu işte... Acısıyla ve dayanılmaz düşüncesiyle ya­şıyordu. Avuntu ona da ummadığı yerden geldi. (s. 302–303)


“Bu cevapsız kalan sorular insanı hastalıktan da beter zehirliyor, mahvediyordu.” (s. 304)


“İlk defa olarak canlı bir varlığa, acı ve yüz kızartıcı ayrıntılara girişmeden gönlündeki acıdan söz edebilirdi.” (s. 304)


“Delikanlının aşk ve saygı dolu sözleri ona, çaresiz bir biçimde mahvolmadığını, o derin umutsuzluğun bir hayalden ibaret olduğunu gösteriyordu...” (s. 304)


“İlk defa olarak kendini değersiz bulmaktan kurtuluyordu.” (s. 304) 


“Öyle bereketli bir güç ki, iki varlığı en yüksek amaçlara kadar sürükleyebilirdi ... Yalnız yeter ki aşk onları birleştirsin, onlara destek olsundu.” (s. 305)


“Çünkü samimi bir aşkla seven bir insan, bu aşk karşılıklı olmasa bile önünde ... becerikli ama ihtiraslı ya da egoist bir kişiye sonsuz olarak bilinmedik ve kapalı kalacak olan yolların, imkânların ve ufukların açıldığını görür.” (s. 305) 


“İnsanlar ikiye ayrılmışlardı: İzleyenlerle izlenenler.” (s. 311) 


“İnsanların, ‘savaş’ denilen bu tuhaf oyunu gittikçe genişliyor, yayılıyor ve canlı cansız her şeyi egemenliği altına alıyordu.” (s. 339) 


“Hoca "Savaş başladıgından beri hiç böyle bir sessizlik görülmemişti" diye düşünüyordu. Bu sessizlik ne kadar güzel ve tatlıydı. Onunla insan, çoktan beri zayıflayan ve Hıristiyanların top gürültüleri altında büsbütün kaybolan gerçek ve insanca hayata bir an olsun kavuşabiliyordu. Sessizlik duaya yardım ederdi. Hatta başlı başına bir dua demekti. .” (s. 343) 


“Yanılmamış olmak ona memnuniyet vermiyordu.” (s. 348)


“Bir şey bir kere başlamaya görsündü ... Artık onu hiçbir güç durduramazdı.” (s. 348) 


“Her şey mümkündü. Yalnız mümkün olmayan bir şey vardı. O da, dünyayı güzelleştirmek ve insanların daha güzel ve daha rahat bir yaşayış sürmeleri için dayanıklı, ölmez anıtlar yaptıran büyük adamların dünyadan büsbütün yok olmasıydı.” (s. 349) 


Evine kadar gidip divanına bir uzanabilse ... Ailesinden birini görüp sesini işitebilse!.. Evet istedigi buydu. Bu kadardı. Ama bu da imkansızdı. Artık kalbinin vuruşlarıyla nefesleri arasında bir denge sağlayamıyordu. Kalbi tamamen soluğunu tıkamıştı. Tıpkı bazen uykusunda olduğu gibi. Yalnız bu defa selamete çıkaran uyanış yoktu. 

Drina Köprüsü / Ivo Andrić / İletişim Yay.

Etiketler: Kitap