Mustafa Ceylan’ın “Ben Su Kenarında Kavrulan Ağaç” şiiri, ilk bakışta ayrılık, yalnızlık ve karşılıksız sevda üzerine kurulmuş gibi görünse de, biraz daha dikkatle okunduğunda çok daha temel bir insanlık hâline dokunur: İhtiyaç duyduğu şeye yakın olduğu hâlde ona ulaşamamak.
Şiirin özellikle “Üşüyor, titriyorum / Hisseden, ısıtan nerde?” ve “Ben su kenarında kavrulan ağaç” dizeleri, bu duygunun iki ayrı yüzünü ortaya çıkarır. İlkinde insanın sıcaklık, yakınlık ve anlaşılma ihtiyacı vardır; ikincisinde ise hayat veren kaynağın hemen yanı başında bulunmasına rağmen ondan yararlanamamanın çaresizliği. İki dize birlikte okunduğunda şiirin yalnızca bir sevda ve ayrılık şiiri olmadığı, yakınlık ile mahrumiyet arasındaki acı mesafeyi anlattığı görülür.
Yakınındaki suya ulaşamayan ağaç
Şiirin en güçlü buluşu susuz bir ağaç değildir. Susuzluk, edebiyatta çok eski bir imgedir. Buradaki asıl trajedi, suyun mevcut olmasıdır.
Ağaç suyun kenarındadır.
Su akar.
Ağaç uzanır.
Ama ulaşamaz.
“Su akar, ben uzanırım, faydasızdır her şey”
Şiirin bütün kader duygusu burada yoğunlaşır. Eğer su hiç olmasaydı, ortada yalnızca bir yoksunluk olurdu. Fakat su vardır; üstelik ağacın hemen yanından akmaktadır. Dolayısıyla yaşanan şey basit bir yokluk değil, yakınlığın içinde yaşanan mahrumiyettir.
Bu, yokluktan daha ağır bir durumdur. Çünkü var olan bir imkân vardır. Su akmaktadır. Hayat oradadır. Fakat ona ulaşmanın bir yolu yoktur.
Bu nedenle:
“Su fırsattır uzan oğlum!”
sözü şiirin en dikkat çekici cümlelerinden biridir.
Burada ağaca dışarıdan seslenen bir bilinç vardır. Sanki hayat, “Fırsat önünde, uzan ve al,” demektedir. Fakat şiir hemen ardından bunun o kadar kolay olmadığını söyler:
“Çaresizim, böyleymiş kaderim”
Böylece “fırsat” ile “ulaşabilme” arasındaki fark ortaya çıkar. Her fırsat herkes için erişilebilir değildir. Bazen dışarıdan kolay görünen bir hareket, içeriden bakıldığında aşılması mümkün olmayan bir mesafeye dönüşür.
Üşümek ve kavrulmak
Şiirin duygusal merkezlerinden biri:
“Üşüyor, titriyorum
Hisseden, ısıtan nerde?”
dizeleridir.
Burada şiir çok güzel bir paradoks kurar. Konuşan varlık bir yandan kavrulmaktadır, bir yandan da üşümektedir.
Fiziksel olarak bakıldığında bu iki hâl birbirinin karşıtıdır. Fakat şiirin duygusal dünyasında birbirini tamamlarlar. Çünkü insanın sevgi ve yakınlık yoksunluğu hem bir soğukluk hem de bir yanma duygusu yaratabilir.
Özlem yakar.
Yalnızlık üşütür.
Beklemek tüketir.
Ulaşamamak içten içe kavurur.
Bu nedenle “Hisseden, ısıtan nerde?” sorusu yalnızca sevgiliyi arayan bir ses değildir. Çok daha temel bir ihtiyacı dile getirir: Görülmek, hissedilmek, anlaşılmak ve sıcaklık bulmak.
“Isıtan” kelimesinin gücü de buradadır. Fiziksel sıcaklığın ötesine geçer ve insandan insana geçen bir hayat enerjisini çağrıştırır. Birinin varlığının başka birinin içindeki soğuğu dağıtmasıdır.
Ama şiir bu soruya cevap vermez.
“Hisseden, ısıtan nerde? ...”
Sorunun ardından gelen üç nokta, cevapsızlığın kendisine dönüşür. Şiir burada susar. Çünkü bazı sorular cevap almak için değil, cevapsızlığın ağırlığını göstermek için sorulur.
Uzanmak ile ulaşmak aynı şey değildir
Şiirde “uzanmak” fiili özel bir ağırlık taşır.
Ağaç suya doğru uzanır.
İnsan sevgiye doğru uzanır.
Âşık sevdiğine doğru uzanır.
Muhtaç olan, ihtiyacı olan şeye doğru uzanır.
Fakat şiirin trajedisi şudur:
Uzanmak, ulaşmak değildir.
“Su akar, ben uzanırım, faydasızdır her şey”
Bu dize, şiirin yalnızca bir sevda şiiri olmaktan çıkıp daha genel bir insanlık durumuna dönüşmesini sağlar.
Arkasından gelen:
“Her şey; çaba, direniş, sızlamak bile
Nafile...”
dizeleri ise çaresizliği daha da derinleştirir.
Burada yalnızca başarısızlıktan söz edilmez. Çabanın da, direnişin de, hatta acıyı dile getirmenin bile sonuçsuz kaldığı bir ruh hâli vardır.
Özellikle “sızlamak bile” ifadesi dikkat çekicidir. Çünkü insanın elinde kalan son şeylerden biri acısını dile getirmektir. Sızlanmak, aslında karşı taraftan gelecek bir fark ediliş umudunu da taşır. Fakat onun bile “nafile” olduğu düşüncesi, şiirin çaresizlik duygusunu doruğa çıkarır.
Yağmur gelir ama kurtarmaz
Şiirde umut tamamen ortadan kaldırılmaz. Yağmur yağar:
“Yağmur yağar ardından
Düşmez damlası dibime.”
Fakat umut bu kez de hedefini bulamaz.
Yağmur vardır ama ağacın köklerine ulaşmaz.
Bu ayrıntı şiirin anlamını genişletir. Çünkü hayatın içinde yardımın, sevginin, fırsatın veya umudun var olması, bunların mutlaka doğru yere ulaşacağı anlamına gelmez.
Bazen yağmur yağar ama bazı kökler yine kurudur.
Bazen hayat bir başkasının çevresinde bütün bereketiyle akarken, başka bir hayatın kıyısından geçip gider.
“Düşmez damlası dibime” dizesinin acısı da buradan gelir. Sorun yağmurun yağmaması değildir. Yağmur yağmış, fakat yine de yetmemiştir.
Şiirin en güzel dönüşü: gözyaşı
Tam bu noktada şiir kendi içinde beklenmedik bir dönüş gerçekleştirir:
“Göz yaşlarım ıslatır gövdemi
Göz yaşlarım usul usul iner aşağı
Nihayet su bulur kılcal köklerim...”
Şiirin belki de en derin bölümü burasıdır.
Ağaç dışarıdan su beklemiştir.
Su kenarında durmuştur.
Yağmuru beklemiştir.
Yağmur yağmış fakat köklerine ulaşmamıştır.
Sonunda hayat veren su kendi gözyaşlarından gelir.
Bu, şiiri bütünüyle karamsar olmaktan kurtaran ama onu ucuz bir teselliye de dönüştürmeyen bir çözümdür.
Çünkü burada “acı iyidir” denilmez. Gözyaşının iyileştirici olduğu romantikleştirilmez. “Nihayet” kelimesi, bu suya ulaşmanın ne kadar gecikmiş olduğunu hissettirir.
Ağaç ancak uzun bir bekleyişten sonra kendi içinden gelen suya kavuşur.
Üstelik bu su gökyüzünden değil, ağacın kendi içinden gelmektedir.
Böylece şiirin başındaki dışarıya dönük bekleyiş, sonunda içe doğru çevrilir.
Yaprak ve kaybın nereye gittiği
Şiirin başında:
“Yaprak düştü dalımdan”
denir.
Son bölümde aynı yaprak yeniden karşımıza çıkar:
“Rüzgâr süpürdü, aldı götürdü onu
Şimdi hangi ocağı tutuşturur o yaprak?”
Yaprak burada yalnızca bir doğa unsuru değildir. Ağaçtan kopmuş, geçmişte ağaca ait olmuş bir parçadır artık.
Fakat yaprak yere düşmekle yok olmaz. Rüzgâr onu başka bir yere taşır.
Bu, kaybın çok incelikli bir biçimidir. İnsan bazen kaybettiği şeyin nereye gittiğini, hangi hayata karıştığını, başka bir yerde neye dönüştüğünü bilemez.
Bir sevginin başka bir hayatın parçası olması, geçmişte kalmış bir insanın artık bambaşka bir dünyada yaşaması ya da insanın kendi geçmişinden kopan bir parçanın artık geri dönmemesi gibi okunabilir.
“Şimdi hangi ocağı tutuşturur o yaprak?”
sorusunda hem kıskançlık hem merak hem de kabullenişin ilk işareti vardır.
Ardından gelen:
“Onu da bilemem...”
ise şiiri kesin bir hükümle değil, bilinemeyenin içinde bırakır.
“Su kenarında kavrulan ağaç”
Şiirin başlığına ve merkezindeki dizeye dönüldüğünde bütün şiirin anlamı daha da yoğunlaşır:
“Ben su kenarında kavrulan ağaç”
Bu dizeyi güçlü kılan “ağaç” ya da “su” değildir; ikisinin yan yana getirilmesidir.
Ağaç susuz değildir yalnızca.
Ağaç, suyun yanında susuzdur.
Trajedi tam olarak buradadır.
Su vardır.
Ağaç vardır.
Yakınlık vardır.
Fakat temas yoktur.
Bu nedenle dize, insanın hayatındaki çok özel bir mahrumiyet biçimini anlatır: Aranan şeyin yokluğu değil, ulaşılmaz yakınlığı.
İhtiyaç duyulan şey çok uzakta değildir. Hatta hemen yanı başındadır. Fakat mesafe yalnızca fiziksel mesafeden ibaret değildir. Bazen insanla ihtiyaç duyduğu şeyin arasındaki en büyük mesafe, birkaç adım değil, ulaşamama hâlidir.
Bu yüzden “su kenarında kavrulan ağaç”, yalnızca susuzluğun değil, yakınlığın içindeki yalnızlığın metaforudur.
Şiirin asıl acısı
Şiirin tamamı birlikte düşünüldüğünde, asıl acının sevdanın bitmesinden ya da suyun bulunmamasından kaynaklanmadığı görülür.
Asıl acı, hayat veren şeyin var olup da ulaşılamamasıdır.
“Üşüyorum” diyen ses sıcaklık arar.
“Su kenarında kavrulan ağaç” su arar.
Yağmur beklenir.
Bir damla beklenir.
Bir temas beklenir.
Bir karşılık beklenir.
Fakat bütün bunların ortak noktası aynıdır: Yakınlık vardır, fakat kavuşma yoktur.
En ağır yalnızlık, yanında kimsenin olmaması değil; yanında olan kişiye ulaşamamaktır.
Şiirin en güçlü tarafı da bu duyguyu büyük açıklamalarla değil, son derece yalın imgelerle kurmasıdır. Bir ağaç, bir su, bir yaprak, bir yağmur ve birkaç damla gözyaşı, insanın çok karmaşık bir ruh hâlini taşımaya yeter.
Sonunda şiirin hafızada en uzun süre kalan iki cümlesi de bu yüzden birbirini tamamlar:
“Üşüyor, titriyorum
Hisseden, ısıtan nerde?”
ve
“Ben su kenarında kavrulan ağaç.”
İlkinde sıcaklık arayan insan, ikincisinde hayat veren kaynağa ulaşamayan varlık vardır.
Biri içteki soğuğu, diğeri içteki kuraklığı anlatır.
Ve şiir, bütün bu mahrumiyetin ortasında küçük ama önemli bir ihtimal bırakır: Gözyaşlarının kılcal köklere ulaşması.
Belki şiirin en güzel tarafı da budur. Su kenarında kavrulan ağaç bütünüyle kurtulmaz; ama ölümü de kabullenmez. Yağmurdan umudunu kesmiş olsa bile köklerinde hâlâ hayat vardır.
Çünkü bazen insanı yaşatan şey, beklediği suyun kendisi değil, o suya ulaşamamanın içinden süzülüp gelen son damlalardır.