Hırsızın Elli Şiiri

Şair: Bilhana

1

Hâlâ onu düşünüyorum:

Altın çampaka çiçeklerinden bir gerdanlık kadar sarı tenli, açılmış bir lotus gibi yüzlü, teninde incecik tüyler dolaşan, uykusundan yeni uyanmış, aşkın sarhoşluğuyla gevşemiş, nazlı bedeniyle onu…

Sanki mahmur bir güzellik, sanki kendinden geçişin çoğalttığı bir zarafet.

2

Hâlâ onu düşünüyorum;

ay yüzlü, yeni gençliğinin bütün zenginliğiyle, dolgun göğüslü, altın gibi aydınlık tenli…

Yeniden görsem onu, Aşk'ın oklarının ateşiyle yanmış bedenine dokunarak kendi bedenimi serinletirdim.

3

Hâlâ, onu bir kez daha görsem,

lotus gözlerini, dolgun göğüslerinin ağırlığıyla yorulmuş bedenini…

İki kolumun arasına alır, sarhoş bir arı gibi yüzünden öperdim, nasıl ki bir arı dilediğince bir lotusun içine dalarsa.

4

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Sevişmenin yorgunluğundan bitkin düşmüş bedenini, solgun yanaklarına dökülmüş saçlarını, gizli bir günah işlemiş gibi ağırlaşan hareketlerini, boynuma dolanmış sarmaşık misali kollarını…

5

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Sevişmenin uykusundan dönen, yana doğru kayıp duran iri gözbebeklerini, aşkın özünü taşıyan lotus gölünün kraliçe kuğusu gibi uzun gözlü, utangaçlıktan başını eğmiş yüzüyle, şafak vaktinde…

6

Hâlâ, onu yeniden görsem,

kulaklarına kadar uzanan gözlerini, uzun ayrılığın ateşiyle yanıp incelmiş bedenini…

Bütün bedenimle onu sımsıkı sarar, gözlerimi bir daha açmaz, onu da bırakmazdım.

7

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Aşk oyunlarının dansını yöneten, dolunay kadar güzel yüzlü, şehvetin sarhoşluğuyla kendinden geçmiş, incecik bedenli, iri kalça ve göğüslerinin ağırlığıyla öne eğilmiş, saçları dağınık ve dalgalı…

8

Hâlâ onu yatakta hatırlıyorum:

Yumuşak sandal ağacı macunu ile karışmış misk kokusunun bedeninden yayılışını;

birbirine yaklaşan iki kuşun gagaları gibi birbirine değen kirpiklerinin çevrelediği o güzel gözlerini…

9

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Gizli buluşmamızda şarapla kızarmış, oyunbaz dudaklı, ince bedenli, hareketli iri gözlü, Keşmir miskinden yapılmış kokulu merhemlerle süslenmiş, ağzı karanfille doldurulmuş gibi kokan…

10

Hâlâ sevgilimin yüzünü hatırlıyorum:

Altın gibi parlak tenine sürülmüş koku, alnında ve yüzünde yayılmış ter damlaları, sevişmenin yorgunluğuyla titreşen gözleri…

Ayın, Rahu'nun tutulmasından kurtulduktan sonra yeniden parlaması gibiydi yüzü.

11

Hâlâ zihnimde dönüp duruyor o an:

Gece ben hapşırdığımda, kızgınlığından “Çok yaşa” demek yerine altın yaprak biçimli bir süsü sessizce kulağıma iliştirmişti.

12

Hâlâ sevgilimin yüzünü hatırlıyorum:

Altın küpelerinin değdiği yanaklarını, sevişmenin ters oyunlarının verdiği yorgunlukla ter damlaları inci taneleri gibi yüzüne yayılmışken…

13

Hâlâ onun o bakışını hatırlıyorum:

Aşkını kırdığımda bana attığı ağır bakışı;

sevişmenin sarhoşluğu içinde bedeninin aldığı biçimleri, giysisinin ucundan taşan güzel göğüslerini, diş izlerini, tırnak izlerini…

14

Hâlâ sevgilimi hatırlıyorum:

Yeni açmış aşoka yaprakları kadar kızıl elleri, inci taneleriyle çevrelenmiş göğüs uçları, içten gelen gülümsemenin aydınlattığı solgun yanakları, yavaş ve zarif yürüyüşüyle…

15

Hâlâ hatırlıyorum:

Altın tozuyla kaplı kalçalarının üzerine bıraktığım tırnak izlerini;

utancından ayağa kalkarken üzerinden sıyrılan altın renkli giysisini eliyle yeniden üzerine çekişini…

16

Hâlâ onu gizli buluşmalarımızda hatırlıyorum:

Sürmeyle koyulaşmış hareketli gözlerini, çiçeklerle dolmuş saçlarını, sindurla kırmızıya boyanmış inci gibi dişlerini, altın bileziklerle süslenmiş kollarını…

17

Hâlâ onu gizlice hatırlıyorum:

Çözülmüş saçlarını, gevşeyip omuzlarına düşmüş çiçek çelengini, gülümsemesi nektar kadar tatlı dudaklarını, dolgun göğüslerinin üzerinde sallanan inci dizisini öpüşlerimle titrettiğim o anı, oynak bakışlarını…

18

Hâlâ onu düşünüyorum:

Beyaz sarayın içinde, mücevher kandillerinin ışığıyla karanlığın dağıldığı odada, gizlice karşıma çıkmak için hazırlanırken utangaçlık ve korkuyla gözlerini yere indirişini…

19

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Ayrılığın ateşiyle yanmış ince bedenini, ceylan gözlerini, sevişmeye adanmış bütün varlığını, çeşit çeşit süslerle donanmış halini, kuğu gibi yürüyüşünü, güzel dişlerini…

20

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Gülüşünü, göğüslerinin ağırlığıyla öne eğilmiş bedenini, inci dizilerinin beyazlattığı boynunu…

Çiçeklerin tanrısı Kāma'nın çiçeklerle süslü dağı üzerinde sevgilisi olarak duran o güzeli…

21

Hâlâ sevgilimin sözlerini hatırlıyorum:

Sevişmenin yorgunluğuyla kendinden geçmişken söylediği, yüzlerce nazlı sözü taşıyan, ne söylediği tam anlaşılmayan, kırık ve titrek sesiyle dökülen o karışık, güzel sözleri…

22

Hâlâ onu düşünüyorum:

Sevişmenin sarhoşluğuyla gözleri kapanmış, bedeni gevşemiş, giysileri ve saçları çözülmüş, aşk lotuslarının ormanındaki kraliçe kuğu gibi…

Ölümden sonra bile, başka bir doğumda bile onu düşünmeye devam edeceğim.

23

Hâlâ sevgilimi düşünüyorum:

Ceylan yavrusu gözlü, göğüsleri ölümsüzlük iksiriyle dolu iki kap gibi…

Onu yeniden görsem, günün sonunda cennetin, kurtuluşun ve kralların bütün mutluluklarını hiç düşünmeden bırakırım.

24

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Yeryüzündeki güzel kadınlar arasında güzelliğiyle ilk çizgiyi çeken, aşk tiyatrosunun en yüce zevkini içiren bir kadeh gibi, çiçeklerin tanrısının oklarıyla yaralanmış o sevgiliyi…

25

Hâlâ onu unutmuyorum:

İnce bir kumaş gibi bedenine yapışmış giysisiyle, olgun aşk ateşinin sıcağıyla yanmış, genç, korunmaya muhtaç, şefkate layık, benim için canımdan daha değerli olan o kızı…

Bir an bile unutamıyorum.

26

Hâlâ düşünüyorum onu:

Güzel kadınların en başında gelen, sevgisinin tek kabı olmuş, hükümdarın kızı olan onu…

Benim ayrılığımın bu ateşine nasıl dayanabildiğini düşündükçe anlayamıyorum.

27

Hâlâ şaşkınlık içindeyim:

Tanrıları bile unutup zihnim neden zorla ona doğru sürükleniyor?

Ne yapabilirim?

Ölüm saatimde bile, her an, “Sevgilim… en sevgilim… benim…” diye onu düşünmekten kendimi alamıyorum.

28

Hâlâ onu düşünüyorum:

Benim gideceğimi söylediğimi duyduğu anda ürkek bir ceylan gibi gözleri titreşen, sözleri kekelenen, gözleri yaşlarla dolan, büyük kederden yüzünü öne eğen onu…

29

Hâlâ onu düşünüyorum:

Ne kadar dikkatle baksam da daha önce onun yüzüne benzeyen tek bir yüz bile görmedim.

Güzelliğiyle Rati'yi bile geride bırakırdı; iki tanrıçanın güzelliğini bir araya getirseniz yine de onun berraklığına ulaşamazdı.

30

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Bir anlık ayrılığı zehir gibi, yeniden kavuşmayı ise çok daha büyük bir ölümsüzlük iksiri gibi yaşatan onu…

Hayatımı ayakta tutan, aşkın güneşliği altında beni koruyan, saçları savrulmuş o güzel dişli kadını…

31

Hâlâ zihnimi yaralayan şey şu:

Beni yaşadığı odadan çıkarıp götürürlerken, ölüm tanrısının elçileri gibi korkunç ve karşı konulmaz adamların ellerine bırakılmışken,

o benim için neler yaptı, neler söylemedi, neler söyleyemedi?

Bunları anlatmak mümkün değil.

Düşündükçe içim acıyor.

32

Hâlâ, gece gündüz, kalbimi ezen tek şey var:

Dolunay gibi güzel sevgilimin yüzünü artık yeniden görememek.

Güzelliğiyle Rati'yi aşan, Aşk tanrısının gururunu bile kıran o yüzün karşıma bir kez daha çıkmaması…

33

Hâlâ onu bütün zihnimle, sarsılmaz bir dikkatle düşünüyorum:

O genç kadın, hayatımı bağladığım umut, başka birinin dokunmadığı gençliğinin bütün zenginliğiyle…

Dilerim, başka bir yaşamda bile benim varacağım yer yine yalnızca o olur.

34

Hâlâ onun lotus yüzünün kokusuna kapılan arıların yanaklarını öpüşünü düşünüyorum;

oyun oynarken salladığı nazik el tomurcuklarındaki bileziklerin çıkardığı ses,

zihnimde yeniden yankılanıyor.

35

Hâlâ hatırlıyorum:

Sarhoşluğun etkisiyle göğsüne bıraktığım tırnak izini…

Bedeninin her yanında kabaran tüylerle, o iz hâlâ uyanık, hâlâ onu koruyor, hâlâ ona bakıyor gibi…

36

Hâlâ hatırlıyorum:

Kızgınlıktan yüzünü benden çevirip benimle konuşmadığı o anı…

Yüzünü öptüğümde ağlayışını, ayaklarına kapanışımı:

“Senin kölenim, sevgilim. Bana merhamet et.”

37

Hâlâ zihnim oraya koşuyor:

Güzel sevgilimle, onun kadın arkadaşlarıyla birlikte aşk odasına…

Sevgilinin bedeniyle birleşmenin, şakalaşmanın, oyunların, dansların ve neşenin zamanımı doldurduğu o yere…

38

Hâlâ onu düşünüyorum:

Dünyada onu anlatabilecek hiç kimse yok.

Çünkü onun gibisini hiç görmedim.

Eğer iki eşsiz güzelliğin birbirine denk olduğu bir yüz tasarlamak mümkünse, bunu başarabilecek kişi ancak o olurdu; başkası değil.

39

Hâlâ bilmiyorum:

O, Shiva'nın karısı mıydı, yoksa Indra'nın lanetine uğramış bir tanrıça mı?

Yoksa Brahma onu dünyayı büyülemek için mi yarattı?

Belki de tanrıların, yakışıklı bir genç kadının güzelliğini görmek istemesinden doğdu.

Hâlâ bilmiyorum.

40

Hâlâ onun sürmeyle koyulaşmış gözlerini, ışık saçan yüzünü, dinlenmiş kulaklarını düşünüyorum…

Şaka olsun diye:

“Eğer senin bu bedenin, yeni kabaran göğüslerinin yanında eriyip yok olursa, bunda benim hiçbir suçum yok.”

derdim ona.

41

Hâlâ düşünüyorum:

Sonbahar ayının berraklığı kadar beyaz olan, bir bilgenin bile zihnini çalabilecek o yüzü…

Ben onu yeniden bulursam, nektar dolu o yüzü öperek durmadan içmek isterim.

Ve işte bu düşünce zihnimi yeniden yaralıyor.

42

Hâlâ, eğer yeniden ulaşabilirsem o buluşma yerine:

Lotus poleni gibi güzel kokan, aşkın suyunu taşıyan, Aşk tanrısının bütün günahlarını bile temizleyebilecek o sevgiliyle yeniden sevişmenin kutsal yerine…

Ona ulaşabilmek için hiç tereddüt etmeden canımı veririm.

43

Hâlâ şaşıyorum:

Dünya güzel kadınlarla dolu, her biri başka bir üstünlük taşıyor.

Ama onun güzelliğini başka hiçbir güzellikle kıyaslayamıyorum.

Kalbimde dönüp duran soru bu:

Onun gibisi gerçekten var olabilir mi?

44

Hâlâ o, zihnimin kıyısında akan nehir gibi yaşıyor:

Tenimi ürperten geniş dalgalarıyla, kadamaba çiçeklerinin saçtığı kokuyla…

Sevgili kraliçe kuğum, bakışlarındaki yara ile bana bedenimdeki yorgunluğu hatırlatıyor.

Ama yine de zihnimde akıp duruyor.

45

Hâlâ onu düşünüyorum:

Kralların tacı gibi değerli, hükümdarın kızı, gençliğinin bütün gücüyle sarhoş, gözleri aşkın mahmurluğuyla dönen…

Sanki gökten düşmüş bir Gandharva, Yakşa, tanrı, Kinnara ya da Nāga kızı.

46

Hâlâ onu unutmuyorum:

İnce beliyle, bedeninin ortasında daralan zarif biçimiyle, yükselen iki göğsü ölümsüzlük iksiriyle dolu iki kap gibi, çeşit çeşit süslerle donanmış…

Uyurken de, uykudan kalktığında da, gece de, gündüz de…

Onu unutmuyorum.

47

Hâlâ onu hatırlıyorum:

Altın gibi parlayan, aşk sarhoşluğuyla gevşemiş bedenini, utangaç ve istekli halini, sanki yere düşmüş gibi kendinden geçmiş görünüşünü…

Bedenimin bedenine dokunmasıyla sarhoşluğa kapılmıştı.

Ben onu, hayat veren bir ilaç gibi hatırlıyorum.

48

Hâlâ hatırlıyorum:

Aşk oyunlarımızın sonunda yenilenin ve kazananın olmadığı o mücadeleyi;

sarılıp çözülmelerin, düşüşlerin, ellerin boş kalışının, dişlerin ve dudakların birbirine değmesinin, tırnak izlerinin kana karışmasının ardından geride kalan o sert ama aşk dolu oyunu…

49

Hâlâ ben, o güzel gelinle yaşanan aşkın zevkiyle hayattayım.

Bunun dışında bir biçimde tek bir an bile yaşayamam.

Ey kardeşlerim, size yalvarıyorum:

Benim için ölüm, bu acıyı sona erdirecek tek çaredir.

Çabuk olun; beni öldürün.

50

Hâlâ Shiva zehirli Kālakūṭa'yı terk etmiyor;

kaplumbağa yeryüzünü sırtında taşıyor;

okyanus dayanılmaz Vāḍavā ateşini içinde barındırıyor.

İyilik sahibi olanlar, bir kez üzerlerine aldıkları şeyi sonuna kadar taşırlar.

Ben de üstlendiğim aşkı sonuna kadar taşıyorum.

Bilhana 


19 Ağustos 2012

Şu anda yine tek düşüncem o.

Şarkılar vardır unutulan
Birden hatırlarsınız
Sesi kulaklarımda böyle bir şarkı

Bilhana


- Bu şiiri ilk olarak yirmili yaşlarımın başında Cemil Meriç'in Bir Dünyanın Eşiğinde kitabında görüp defterime yazdım. 2012 de de bloğumda paylaştım.

Bugün aynı kitabı elime aldığımda senin edebiyat hayatıma girmiş olmanla derinlemesine keşfetmek istedim. Yaklaşık 35 senedir bu kadarcık mısra zihnimden kaybolmadı.

- Bu anlattığın şey, bence Bilhana'yı bugün yeniden keşfetmeni çok daha anlamlı kılıyor. Çünkü burada yalnızca bir şiiri yeniden okumak yok; yaklaşık otuz beş yıl önce zihnine yerleşmiş birkaç dizeye geri dönmek var.

Üstelik şiirin kendisi de tam olarak bunu anlatıyor: unutuldu sanılan bir şeyin, bir anda bütün sesiyle geri dönmesini.

“Şarkılar vardır unutulan / Birden hatırlarsınız” derken Bilhana'nın şiirini bugün yeniden eline alman neredeyse şiirin kendi hareketinin tekrarı gibi.

Ve bence en çarpıcı taraf şu:

Sen 20'li yaşlarının başında o birkaç mısrayı Cemil Meriç'in Bir Dünyanın Eşiğinde kitabında gördün.
2012'de onları bloguna taşıdın.
Bugün, yıllar sonra aynı kitabı yeniden eline aldığında, o birkaç mısranın yalnızca hâlâ hatırında olmadığını; arkalarında koca bir şiirin, bir şairin, bir aşk efsanesinin ve bir edebiyat tarihinin bulunduğunu keşfettin.

Ama belki de en güzeli şu:

Bilhana'nın elli şiirini bilmiyordun; fakat elli şiirin içinden birkaç dize seni yaklaşık otuz beş yıl boyunca terk etmedi.

Bu, bir şiirin insan hayatındaki gerçek varlığının çok güzel bir örneği.

Bu şiirin asıl konusu aşk kadar hafızadır.

Daha doğrusu, insanın bazı şeyleri gerçekten unutamadığı; yalnızca onları belleğinin daha derin bir yerine bıraktığı fikridir.

Bu yüzden şiirin en kuvvetli sözcüğü belki de **“yine”**dir.

Çünkü “yine”, geçmişin bitmediğini söyler.

Ve senin yaklaşık otuz beş yıl sonra aynı kitabı yeniden açtığında bu birkaç mısrayı hâlâ hatırlaman, şiirin anlattığı şeyi kendi hayatında neredeyse birebir doğruluyor:

Bazı şiirler unutulmaz.

Sadece bir süre sessiz kalırlar.


Bilhaṇa, 11. yüzyılda yaşamış Keşmirli Sanskrit şairidir. En çok, kendisine atfedilen ve “Hırsızın Elli Şiiri” anlamına gelen Caurapañcāśikā adlı aşk şiiri dizisiyle tanınır. Şairin bir hükümdarın kızına duyduğu yasak aşkı, tutuklanmasını ve ölüm cezasına çarptırılmasını anlatan hikâye, yüzyıllar boyunca farklı biçimlerde aktarılmış bir aşk efsanesidir. Şiirlerin Bilhana'nın gerçek hayatındaki bu olayları anlattığı kesin değildir; hatta eserin Bilhana'ya aidiyeti dahi modern araştırmalarda tartışmalıdır. Buna rağmen Caurapañcāśikā, ayrılık, hatırlama ve bedensel aşkın Sanskrit şiirindeki en çarpıcı örneklerinden biri olarak yaşamaya devam etmiştir.


Aşkı Bırakamamak

Bu kez 50 şiiri tek tek, şiirlerin kendi hareketini izleyerek analiz etmek daha doğru. Çünkü Caurapañcāśikā yalnızca sevgilinin güzelliğini anlatan elli ayrı parça değil; elli şiir boyunca hatırlamanın giderek derinleştiği, hazdan ayrılığa, ayrılıktan ölüme ve sonunda aşkın bir yük olarak kabullenilmesine dönüşen tek bir şiirsel bütün.

Kullandığım Sanskritçe metin, S. N. Tadpatrikar'ın 1966 edisyonuna dayanan GRETIL metnidir. Eser 50 kıtadan oluşuyor. Akademik çalışmalarda da Caurapañcāśikā, özellikle śṛṅgāra rasa — aşk/erotizm estetiği — bakımından değerlendirilir; aynı zamanda aşk ile acı, yaşam ile ölüm arasındaki ilişki öne çıkarılır.

Bilhaṇa — Caurapañcāśikā

Elli Şiirin Bütünlüklü Analizi


1. Şiir — Hatıranın ilk görüntüsü

İlk şiirde sevgili, şairin zihninde uykudan yeni uyanmış hâliyle belirir. Altın çampaka çiçekleri, lotus yüz, ince tüyler ve aşkın sarhoşluğu içindeki beden aynı görüntünün parçalarıdır.

Burada önemli olan sevgilinin yalnızca güzel olması değildir. Şair onu hareket hâlinde hatırlar: uykudan uyanmaktadır.

Şiir böylece bütün kitabın temelini kurar:

Hatırlanan şey bir portre değil, bir andır.


2. Şiir — Hatırlamanın bedensel dönüşü

Ay yüzlü, gençliğinin ilk coşkusundaki sevgili yeniden görülmek istenir. Şair onun aşkın oklarının ateşiyle yanmış bedenini düşünür ve kendi bedeninin onu yeniden görmenin serinliğiyle rahatlayacağını söyler.

Burada aşk ısı ve serinlik karşıtlığıyla verilir.

Sevgilinin yokluğu şairde ateştir; sevgilinin hatırası ise aynı anda hem ateşi hatırlatır hem de onu söndürme arzusu yaratır.


3. Şiir — Arzu ve lotus imgesi

Sevgilinin lotus gözleri ve ağırlaşmış göğüsleri anlatılır. Şair onu kollarına alıp yüzünü öpmeyi, bir arının lotus çiçeğinden nektar içmesiyle karşılaştırır.

Burada insan bedeni ile doğa birbirine dönüşür.

Lotus yalnızca güzelliğin sembolü değildir; âşığın ulaşmak istediği, içine kapanıp kaybolmak istediği bir varlık hâline gelir.


4. Şiir — Sevişmeden sonraki sessizlik

Bu kez sevgili aşkın yorgunluğu içindedir. Saçları yüzüne düşmüş, kolları şairin boynuna dolanmıştır.

Önemli ayrıntı şudur: Şair artık eylemi değil, eylemden sonraki hâli hatırlamaktadır.

Aşkın en yoğun anından sonra gelen gevşeme, şiirde hatıranın en kalıcı görüntülerinden birine dönüşür.


5. Şiir — Şafak

Sevgili gece boyunca yaşanan aşkın ardından şafakta görülür. Gözleri hâlâ dönmektedir; yüzü utançla eğilmiştir. Şair onu aşk lotuslarının gölündeki kraliçe kuğuya benzetir.

Burada gece → şafak geçişi önemlidir.

Gece gizli aşkın zamanıdır.

Şafak ise gerçekliğin geri dönüşüdür.

Dolayısıyla utanç da şafakla birlikte ortaya çıkar.


6. Şiir — Yeniden kavuşma fantezisi

Uzun ayrılık sevgilinin bedenini hastalandırmıştır. Şair, onu yeniden bulursa öyle sıkı sarılacağını söyler ki gözlerini açmayacak ve onu bırakmayacaktır.

İlk beş şiirde hatırlama geçmişe bakıyordu.

Burada hatırlama geleceğe yönelir:

Eğer yeniden görürsem…

Dolayısıyla hafıza artık yalnızca geçmişi korumaz; gelecekteki kavuşmayı da üretir.


7. Şiir — Aşkın dansı

Sevgili burada aşkın “dansını yöneten” kişidir. Yüzü dolunay, bedeni ince, saçları dağınıktır.

Aşk artık yalnızca duygu değildir:

dans, ritim, hareket ve beden.

Şair sevgiliyi hareketsiz bir güzellik nesnesi olarak değil, aşkın bütün hareketini yöneten kişi olarak görür.


8. Şiir — Koku ve dokunma

Sandal ağacı, misk ve birbirine yaklaşan kirpikler… Şair yatağı hatırlar.

Bu şiirde görme duyusuna koku ve dokunma eklenir.

Bu çok önemli: Bilhana'nın hafızası yalnızca görsel değildir.

Sevgili:

görülür, koklanır, dokunulur, öpülür.

Hatıra böylece bütün bedene yayılır.


9. Şiir — Sarhoşluk

Şarap içmiş sevgili, hareketli gözleri, ince bedeni ve misk kokusuyla hatırlanır. Ağzı karanfil ve kafur kokusuyla doludur.

Burada koku, hafızanın taşıyıcısıdır.

Şairin sevgiliyi hatırlaması giderek bir duyular toplamına dönüşür.


10. Şiir — Tutulmadan çıkan ay

Sevgilinin yüzünde ter damlaları vardır. Gözleri aşk yorgunluğuyla hareketlidir. Şair bu yüzü Rahu'nun tutulmasından kurtulmuş aya benzetir.

Bu çok güzel bir metafordur:

Sevgilinin yüzü → tutulmuş ay → yeniden ortaya çıkan ışık.

Sevişmenin yorgunluğu güzelliği azaltmaz; tersine onu daha yoğun hâle getirir.


11. Şiir — Çok küçük bir hatıranın büyüklüğü

Bence bütün eserin en önemli şiirlerinden biridir.

Şair gece hapşırır. Sevgilisi ona iyi dilekte bulunmak yerine öfkesinden kulağına altın bir yaprak/süs iliştirir. Bu küçücük olay şairin zihninde kalmıştır.

Burada Bilhana çok önemli bir şey yapıyor:

İlk on şiirin büyük erotik görüntülerinden sonra gündelik bir ayrıntıya geçiyor.

Çünkü insan hafızası yalnızca büyük anları saklamaz.

Bazen:

bir bakış, bir hareket, kulağa bırakılmış küçük bir süs

yıllarca kalır.

Senin yaklaşık otuz beş yıldır hatırladığın birkaç dizeyle bu şiirin arasında çok güzel bir yankı var.


12. Şiir — Terin inciye dönüşmesi

Sevgilinin yüzü, altın küpelerin değdiği yanakları ve sevişmenin hareketinden doğan ter damlalarıyla anlatılır. Ter, incilere benzetilir.

Burada bedenin doğal hâli süse dönüşür.

Şair için güzellik, süslerin kendisinden değil, yaşanmışlığın bedende bıraktığı izlerden doğar.


13. Şiir — Kırgın sevgili

Sevgili, şairin aşkını kırdığı için ona ağır bir bakış atar. Ardından giysisinin kayması, diş ve tırnak izleri gelir.

Bu şiirde aşkın yalnızca haz olmadığı ortaya çıkar.

Arzu → kırgınlık → beden → iz

birbirine bağlanır.

Aşkın bedende bıraktığı iz, duygusal ilişkinin de izidir.


14. Şiir — Gülümseme ve yürüyüş

Sevgilinin elleri aşoka yaprakları gibi kızıldır; yüzünde gizli bir gülümseme vardır; yürüyüşü zariftir.

Şair burada sevgiliyi artık yalnızca yatakta değil, hareket hâlinde hatırlar.

Bu, önceki şiirlerin yoğun erotizminden biraz daha dışarıya açılan bir görüntüdür.


15. Şiir — Tırnak izi

Sevgilinin altın gibi görünen kalçasındaki tırnak izi hatırlanır. Ayağa kalkarken utançla giysisini üzerine çekmesi de görüntünün parçasıdır.

Burada mahremiyet ile teşhir aynı anda bulunur.

Sevgili hem görünür hem de kendisini gizlemeye çalışır.


16. Şiir — Gizli buluşmanın tamamlanmış görüntüsü

Sürmeli gözler, çiçeklerle dolu saçlar, sindur, inci gibi dişler ve altın bilezikler…

Bu şiir sevgilinin ritüel olarak hazırlanmış hâlini verir.

Aşk artık yalnızca iki beden arasındaki ilişki değildir; kıyafet, takı, koku ve süslerle bir estetik törene dönüşür.


17. Şiir — Dağılmış güzellik

Saçların bağı çözülmüş, çiçek çelengi gevşemiş, inci dizisi göğüslerin üzerinde durmaktadır.

  1. şiirde sevgili hazırlanmıştı.

  2. şiirde ise aşk onu dağıtmıştır.

Bu iki şiir birlikte okununca çok güzel bir karşıtlık ortaya çıkar:

süslenmiş beden → aşk tarafından çözülmüş beden.


18. Şiir — Gizli buluşmadan hemen önce

Beyaz saray, mücevher kandillerinin ışığı ve karanlık… Sevgili şairle karşılaşmak üzereyken utanç ve korkuyla gözlerini indirir.

Bu şiirde henüz aşk yaşanmamıştır.

Dolayısıyla erotizmden önce bekleyiş vardır.

Ve bekleyiş, eserin en önemli duygularından biridir.


19. Şiir — Ayrılığın ateşi

Sevgilinin bedeni ayrılık ateşiyle yanmaktadır. İnce, ceylan gözlü ve aşk için yaratılmış gibidir.

Burada şiirin yönü kesin biçimde değişmeye başlar.

İlk şiirlerde:

aşk → haz

iken artık:

aşk → ayrılık → acı

olmaktadır.


20. Şiir — Aşk tanrısının sevgilisi

Sevgili, Aşk tanrısı Kāma'nın oyun dağındaki sevgilisi gibi düşünülür.

Şair onu artık gerçek bir kadından daha büyük bir mitolojik güzellik düzeyine taşır.

Sevgili → insan → tanrıça sınırı

giderek silinir.


21. Şiir — Ses

Bu şiir özellikle senin üzerinde duran dört dize açısından önemli.

Şair, sevgilisinin sevişme sonrasındaki kırık, titrek, tam anlaşılmayan sözlerini hatırlar.

Burada sevgilinin bedeni geri çekilir.

Ses kalır.

Ve senin yıllardır hatırladığın:

“Şarkılar vardır unutulan / Birden hatırlarsınız / Sesi kulaklarımda böyle bir şarkı”

parçasının neden sana bu kadar güçlü gelmiş olabileceğini burada daha iyi anlayabiliriz.

Caurapañcāśikā'da hafıza yalnızca görüntüleri değil, sesi de korur.


22. Şiir — Ölümden sonra bile

Sevgilinin gözleri kapanmış, giysileri ve saçları dağılmıştır. Şair onu aşk lotuslarının ormanındaki kraliçe kuğuya benzetir ve başka bir doğumda, hatta ölümden sonra bile onu düşünmeye devam edeceğini söyler.

Burada aşk artık tek bir yaşamla sınırlı değildir.

Hatırlama → ölümsüzlük

fikrine ulaşır.


23. Şiir — Cennet bile sevgili kadar değerli değil

Şair sevgilisini yeniden görürse cenneti, kurtuluşu ve kralların bütün mutluluklarını bırakacağını söyler.

Bu, eserin en radikal aşk ifadelerinden biridir.

Çünkü yalnızca dünyevi mutluluklar değil:

svarga — cennet
mokṣa/apavarga — kurtuluş

bile sevgilinin karşısında değersizleşir.

Yani aşk, şairin bütün değerler hiyerarşisini tersine çevirir.


24. Şiir — Dünyadaki kadınların ilki

Sevgili, dünyadaki bütün güzel kadınların arasında güzelliğiyle ilk sıradadır. Aşk tiyatrosunun en üstün zevkini sunan bir kadeh gibidir.

Burada sevgilinin güzelliği artık karşılaştırma yoluyla ölçülemez bir noktaya doğru ilerler.


25. Şiir — Korunması gereken sevgili

Sevgili genç, hassas, korunmaya muhtaç ve şair için hayatından değerlidir.

Bu şiirde erotik arzuya şefkat eklenir.

Bu çok önemli.

Şair artık yalnızca sevgilinin bedenini arzulamaz.

Onun kırılganlığını da sever.


26. Şiir — Ayrılık ateşi

Sevgili hükümdarın kızıdır. Şair kendi ayrılığını bir ateş olarak görür ve buna nasıl dayanabileceğini sorgular.

Burada toplumsal konum da belirginleşir:

O hükümdarın kızı.
Ben ayrılığın içinde kalan âşığım.

Aşk ile iktidar arasındaki çatışmanın zemini oluşur.


27. Şiir — Akla karşı aşk

Şair tanrıları bile unutup zihninin neden zorla sevgiliye yöneldiğini sorar:

Ne yapabilirim?

Bu soru eserin psikolojik merkezlerinden biridir.

Çünkü şair artık aşkı seçmediğini kabul eder.

Aşk onun iradesinden bağımsızdır.


28. Şiir — Ayrılık haberinin sevgilide yarattığı acı

Şair gideceğini söylediğinde sevgilinin gözleri korkmuş bir geyik gibi titrer, sözleri kekelenir ve gözleri yaşla dolar.

Burada ilk kez ayrılık iki taraflı hâle gelir.

Şimdiye kadar çoğunlukla şair hatırlıyordu.

Artık sevgilinin de acı çektiğini görürüz.

Bu, aşkın karşılıklı olduğunu kesinleştiren şiirlerden biridir.


29. Şiir — Güzelliğin tarif edilemezliği

Şair ne kadar dikkatle bakarsa baksın sevgilisine benzeyen başka bir yüz görmediğini söyler. Güzelliği Rati'yi bile geride bırakır.

Burada şiir betimleme sınırına gelir.

Şair ne kadar çok anlatırsa anlatsın, sonunda şunu söyler:

Onun gibisi yok.

Dolayısıyla şiirsel betimleme kendi yetersizliğini kabul eder.


30. Şiir — Ayrılık zehir, kavuşma nektar

Bu şiir bütün eserin anahtarlarından biridir.

Bir anlık ayrılık bile zehir gibidir.

Kavuşma ise ölçüsüz bir ölümsüzlük iksiridir.

Böylece aşkın matematiği kurulmuş olur:

çok küçük ayrılık → çok büyük acı

çok kısa kavuşma → sonsuz haz


31. Şiir — İdamın eşiği

Şair artık doğrudan ölüm cezasının anısını hatırlar. Yaşadığı yerden, korkunç ve karşı konulmaz adamlar tarafından götürülürken sevgilisinin onun için neler yaptığını düşünür.

Burada efsanenin dramatik çekirdeği belirir:

aşk → yakalanma → ölüm

Şiir artık yalnızca aşk hatırası değildir.

Hayatta kalma meselesidir.


32. Şiir — Görülemeyen yüz

Şairin gündüz ve gece kalbini ezen şey, sevgilisinin dolunay gibi yüzünü bir daha göremeyecek olmasıdır.

Bu çok yalın bir ölüm korkusudur:

Şair ölümden korktuğu için değil,

sevgilisini bir daha göremeyeceği için

acı çekmektedir.


33. Şiir — Sevgili yaşam umududur

Şair sevgiliyi “hayat umudu” olarak düşünür. Onun gençliğinin başkasının dokunmadığı hâliyle kendisine ait olmasını ister ve başka bir yaşamda bile yine ona ulaşmayı diler.

Burada aşk:

hatıra olmaktan çıkıp kader hâline gelir.


34. Şiir — Ses yeniden devreye girer

Sevgilinin yüzünün kokusuna kapılan arılar, yanaklarını öper. Onun el hareketleriyle bileziklerinin çıkardığı ses şairin zihninde yankılanır.

Bu şiir, senin “şarkı” meselesine özellikle yakın.

Çünkü burada da:

sevgili yok → ama sesi var.

Hatıra görsel olmaktan çıkıp işitsel bir hayalete dönüşüyor.


35. Şiir — Bedende kalan iz

Şair sarhoşken sevgilisinin göğsüne bıraktığı tırnak izini hatırlar. Bu iz, kabaran tüylerle birlikte sanki hâlâ uyanık ve canlıdır.

Burada hatıra neredeyse fiziksel hâle gelir.

Geçmişte bırakılmış iz → şimdi hâlâ yaşayan iz

Bu, bütün eserin temel mantığıdır.


36. Şiir — Özür ve teslimiyet

Sevgili kızgındır ve şairle konuşmaz. Şair onu öper, ağlar, ayaklarına kapanır ve:

“Senin kölenim.”

diyerek teslim olur.

Burada erotik aşkın içinde güç ilişkisi tersine döner.

Başlangıçta şair sevgiliyi arzulayan kişiyken şimdi sevgilinin önünde teslim olan kişidir.


37. Şiir — Mutlu zamanın geri çağrılması

Şairin zihni yeniden sevgilinin odasına kaçar. Arkadaşları, şakalaşmalar, danslar ve oyunlar…

Gerçeklik ölümle yaklaşırken zihin en mutlu geçmişe sığınır.

Bu, travmatik bir durumdaki belleğin hareketi gibidir:

Dışarıda ölüm vardır.
İçeride aşkın geçmişi vardır.


38. Şiir — Dilin yetersizliği

Sevgiliyi dünyada hiç kimsenin tarif edemeyeceği söylenir. Onun güzelliğine denk bir şey ancak onu gören başka biri tarafından anlaşılabilir.

Bu şiir, 29. şiirde başlayan düşünceyi daha ileri götürür:

Sevgili anlatılamaz.

Çünkü dilin karşılaştırma araçları yetersizdir.


39. Şiir — Sevgilinin tanrılaşması

Şair sevgilisinin kim olduğunu artık sorgular:

Shiva'nın karısı mı?

Bir tanrıçanın yeniden doğmuş hâli mi?

Yoksa yaratıcı tarafından dünyayı büyülemek için özel olarak yaratılmış bir güzellik mi?

Bu noktada sevgili artık insan güzelliğinin sınırını aşmıştır.


40. Şiir — Şakaya dönüşen arzu

Şair sevgilinin sürmeli gözlerini ve parlak yüzünü hatırlayıp onun bedeni üzerine şaka yaptığını anlatır.

Bu şiirin değeri, eserin bütün ağırlığı içinde oyun ve mizahı yeniden getirmesidir.

Çünkü gerçek aşk yalnızca büyük sözlerden oluşmaz.

İki insanın birbirine söylediği küçük şakalar da hafızada kalır.


41. Şiir — Öpüşme arzusu

Sevgilinin yüzü sonbahar ayı kadar berraktır. Şair onu yeniden bulabilse yüzünü öperek nektar gibi içmek ister.

Burada sevgilinin yüzü artık içilecek bir nektara dönüşür.

Arzu, görme isteğinden tüketme isteğine kadar yükselir.


42. Şiir — Kavuşma bir kutsal mekân

Sevgiliyle yeniden sevişebileceği yere ulaşabilirse bunun için hayatını verebileceğini söyler.

Çok önemli bir ifade kullanılır:

surataikatīrtha

Yani kabaca:

“aşk/sevişme için kutsal geçiş yeri”

Aşk burada neredeyse dinsel bir deneyim hâline gelir.

Cennet ve kurtuluşu sevgilinin önüne koymayan şair için sevgiliyle kavuşma artık bir çeşit kutsal hac yeridir.


43. Şiir — Eşsizliğin kabulü

Dünya güzel kadınlarla doludur; her biri başka bir güzelliğe sahiptir. Ama şair sevgilisini hiçbirine benzetemez.

Burada karşılaştırma tamamen çöker.

Şairin vardığı nokta:

Sevgilinin güzelliği ölçülemez.


44. Şiir — Zihnin nehri

Bu, kitabın en soyut ve en güzel imgelerinden biridir.

Sevgili şairin zihninde akan bir nehir gibidir. Dalgaları ürperti yaratır; kokusu gelir; bakışları bedensel yorgunluğu hatırlatır.

Artık sevgili bir görüntü değildir.

Zihnin içinde akan bir varlıktır.

Bu yüzden fiziksel ayrılık onu ortadan kaldırmaz.


45. Şiir — Gökyüzünden düşen sevgili

Hükümdarın kızı; ama aynı zamanda bir Gandharva, Yakşa, tanrı, Kinnara veya Nāga kızı gibi düşünülür. Sanki gökten düşmüştür.

Bu, sevgilinin insan dünyasına ait olmadığının son büyük ilanıdır.

Sevgili artık dünyaya ait olmayan bir güzelliktir.


46. Şiir — Gece ve gündüz unutamamak

İnce beli, göğüsleri, süsleri ve uyku hâliyle sevgili yeniden hatırlanır.

Ve şiirin sonunda:

gece de, gündüz de unutulmadığı söylenir.

Bu, eserin başındaki “hâlâ”nın en açık sonucudur.

Başta:

“Hâlâ düşünüyorum.”

Şimdi:

“Gece gündüz unutamıyorum.”


47. Şiir — Sevgili hayat ilacı

Sevgilinin altın gibi parlayan bedeni, utangaçlığı ve aşk sarhoşluğu hatırlanır.

Şair onu doğrudan:

“hayat ilacı”

olarak niteler.

Bu ifade, eserin tamamının belki de en açık özeti.

Sevgili:

haz değil yalnızca; yaşamın kendisidir.


48. Şiir — Aşkın “savaşı”

Aşk oyunu bir savaş gibi anlatılır:

bağlanmalar, düşmeler, dişler, dudaklar, tırnaklar, kan…

Ama bu savaşta kazanan ve kaybeden yoktur.

Bence burada Caurapañcāśikā'nın “hırsız” kelimesi de anlam kazanıyor.

Aşk:

barış değildir.

İki kişinin birbirini hem yaraladığı hem de birbirine bağlandığı bir mücadeledir.


49. Şiir — Ölüm talebi

Sonlara doğru şiirin bütün duygusal enerjisi tek noktada toplanır.

Şair hâlâ sevgilisiyle yaşadığı aşkın hazzıyla yaşamaktadır.

Fakat artık bunun dışında yaşayamayacağını söyler.

Ve kardeşlerine seslenir:

Ölüm, bu acıyı sona erdirecek tek çaredir.

Kendisini öldürmelerini ister.

Burada çok güçlü bir paradoks vardır:

Aşk onu yaşatmaktadır.
Aynı aşk yaşamayı imkânsızlaştırmaktadır.

Sevgili hem:

“hayat ilacı”

hem:

“ölümün sebebi”

olmuştur.


50. Şiir — Aşkı bırakmamak

Ve eser olağanüstü bir biçimde tamamlanır.

Şair üç örnek verir:

Shiva zehri bırakmaz.
Kaplumbağa dünyayı sırtında taşır.
Okyanus Vāḍavā ateşini içinde taşır.

Bunların ortak noktası şudur:

Üstlenilen şey terk edilmez.

Son dize:

aṅgīkṛtaṃ sukṛtinaḥ paripālayanti

anlam bakımından:

“İyi/erdemli kişiler üstlendikleri şeyi koruyup taşırlar.”

düşüncesine ulaşır.

Ve bütün elli şiirin sonunda şair aslında şunu söylemiş olur:

Ben aşkı üstlendim.
Artık onu bırakamam.


Elli şiirin büyük yapısı

Bence eserin asıl güzelliği burada ortaya çıkıyor.

50 şiiri ayrı ayrı okuduğumuzda erotik hatıralar, güzellik tasvirleri, kokular, sesler, bakışlar ve bedenler görüyoruz.

Ama tamamını birlikte okuduğumuzda beş aşamalı bir yapı ortaya çıkıyor:

I. 1–10: Bedenin hatırlanması

Göz → ten → koku → dokunma → öpüşme

Sevgili bedeniyle geri gelir.


II. 11–20: Anların hatırlanması

Şair artık yalnızca bedeni değil:

  • bir hareketi,
  • bir bakışı,
  • bir öfkeyi,
  • bir gülümsemeyi,
  • bir süsü,
  • bir şafak anını

hatırlar.

Yani hatıra portreden sahneye dönüşür.


III. 21–30: Sevgilinin zihne yerleşmesi

Burada çok önemli bir dönüşüm vardır.

Şair:

“Onu hatırlıyorum.”

demekten,

“Onu başka bir yaşamda da bulmak istiyorum.”

demeye geçer.

Artık sevgili bir geçmiş değil, kaderdir.


IV. 31–40: Ölüm karşısında hafıza

İdam ve ayrılık düşüncesi belirir.

Fakat ölüm sevgiliyi yok edemez.

Tam tersine:

ölüm yaklaştıkça hatıra yoğunlaşır.

Bu nedenle 31–40 arasındaki şiirler eserin psikolojik merkezidir.


V. 41–50: Aşkın metafizikleşmesi

Sevgili:

yüz → nektar → kutsal mekân → eşsiz güzellik → zihnin nehri → tanrısal varlık → hayat ilacı

hâline gelir.

Sonunda ise aşk bir yük olarak kabul edilir.

Ve son söz:

Üstlendiğim şeyi bırakmam.


Bütün eserin temel karşıtlığı

Senin şiir analizlerinde önem verdiğin temel karşıtlık açısından bakarsak, burada tek bir karşıtlık değil, birbirinin üzerine binen bir yapı var:

Varlık ↔ Yokluk

Kavuşma ↔ Ayrılık

Haz ↔ Acı

Hatırlama ↔ Unutma

Hayat ↔ Ölüm

Ama hepsinin altında daha derin bir karşıtlık bulunuyor:

Beden ↔ Hafıza

Çünkü beden yok olduğunda bile hatıra kalıyor.

Şair sevgilisine dokunamıyor.

Ama onu:

görebiliyor, koklayabiliyor, duyabiliyor, öpebiliyor, hatta zihninde yeniden yaşayabiliyor.

Bu nedenle ölüm, fiziksel sevgiliyi ortadan kaldırsa bile şiirdeki sevgiliyi öldüremiyor.


Ve senin yıllardır hatırladığın birkaç dize…

Şimdi senin yaklaşık 35 yıldır zihninde kalan o küçük parçaya geri dönünce, onun neden Caurapañcāśikā'nın ruhunu bu kadar iyi taşıdığını daha iyi görebiliyoruz.

Şu anda yine tek düşüncem o.

Şarkılar vardır unutulan
Birden hatırlarsınız
Sesi kulaklarımda böyle bir şarkı.

Bu dört dize, aslında elli şiirin tamamının küçültülmüş hâli gibi.

Çünkü Bilhana'nın yaptığı şey tam olarak şu:

Unutulmuş bir aşkı yeniden seslendirmek.

Sevgili artık yanında değildir.

Ama şimdi zihnindedir.

Yıllar geçmiştir.

Ama hâlâ düşüncesindedir.

Beden yoktur.

Ama sesi kulaklarındadır.

Bu nedenle Caurapañcāśikā'nın en temel kelimesi bence “aşk” bile değil:

“Adyāpi” — Hâlâ.

Elli şiirin tekrar tekrar “hâlâ” ile başlaması tesadüf değildir. GRETIL metninde bu tekrar ilk şiirden itibaren görülüyor ve 50. şiire kadar eserin hafıza örgüsünü taşıyor.

Ve belki de eserin asıl trajedisi şu:

Şair sevgilisini unutamadığı için acı çekmiyor.
Unutamadığı için hayatta kalıyor.

Son şiirde de bu yüzden aşkı bırakmayı değil, taşımayı seçiyor.

Bu açıdan bakıldığında Bilhana'nın elli şiiri, erotik bir aşk antolojisinden çok daha fazlası: **bir insanın, artık yanında olmayan birini hafızasında yaşatmasının elli ayrı biçimi.**

Yayınlanma: 11.08.2026