CAPRI KIŞINDAN DOĞAÇLAMALAR
(I)
Gün be gün dimdik duruyorsun kalbimin karşısına, dağlar taşlar,
el değmemiş orman, yol yok iz yok; Tanrım, yalnız başıma
bir düşüyor bir kalkıyor, kayboluyorum gün be gün
tekrar tekrar dolaşarak
dün geçmiş olduğum yollarda.
Bazen bir rüzgâr tutup beni, yol çatında,
işaret verircesine, bir patikanın başına fırlatıyor,
veya bir yol, sessiz sedasız beni içip bitiriyor.
Ama senin alt edilmemiş iraden
patikaları sanki şapla bağlıyor birbirine,
ta ki çürük oluklar misâli,
yitip gidene dek uçurumun şafağında...
Bırak beni, bırak, gözlerim kapalı,
yok olup giden gözlerimle, bırak,
sırtım dev sütunlara dayalı,
bekleyeyim kıyında
ki beni damla damla eriten bu baş dönmesi,
geri koysun yerine
altüst olmuş hislerimi.
İçimdeki her şey mi hareket halinde?
Hiçbir şey mi yok, sıkı duran,
bir hakkı olan, kendi ağırlığı üzerinde?
En korktuğum, en kıymetlim,
girdap çekiveriyor onu derinlerine
hiçbir şey değilmiş gibi...
Yüz, benim yüzüm:
Kiminsin sen? Ne için şeylerin
yüzüsün?
Nasıl yüzü olabilirsin böyle bir için,
içinde sürekli bir başlangıcın
eriyip gitmekle balyalandığı?
Ormanın yüzü var mı?
Şu bazalt dağ,
yüzsüz değil mi?
Deniz, yükselmez mi,
yüzü olmadan,
deniz tabanından?
Onda yansıyan gökyüzü,
alınsız, ağızsız, çenesiz değil mi?
Hayvanlar insana
“Al benim yüzümü,” diye yalvarıyormuş gibi
gelmez mi bazen?
Yüzleri ağır gelir onlara da,
birazcık ruhlarını
epeyce içinde tutarlar hayatın.
Ya biz?
Ruhun hayvanları, içimizdeki
her şeyin şaşkına çevirdiği,
hâlâ hiçbir şey için hazır olmayan, biz otlayan
ruhlar,
yalvarmıyor muyuz geceleri hüküm sahibine,
kendi karanlığımızın şu yüz-olmayanı için?
Karanlığım, karanlığım benim, senin yanındayım işte,
ve her şey geçip gidiyor dışarıda;
dilerdim ki,
bir hayvanınki gibi
bir ses büyüsün içimde,
tek bir çığlık, her şeye yetecek.
Gelip de kaçan kelimelerin sayısından bana ne, zira
binlerce defa ötmüş ve yine ötmüş bir kuşun sesi,
minicik bir kalbi öyle genişletiyorsa,
onun için de öyle aydınlık ve iyi işitilir,
soluğun kalbiyle, koruluğun kalbiyle birleştiriyorsa...
Her defasında, gün doğdukça,
en sarp kayalıklara tırmanan.
Kalbimi beynimin üstüne diker de,
özleyişimi, bir de yalnızlığımı koyarsam üstüne
küçücük kalır,
çünkü O daha yüce.
(II)
Peki ya yüzlercesi arasından, dolup taşan
kalbimi yeniden, capcanlı, bulsaydım,
tekrar ellerimin arasına alsaydım,
yüzlercesi arasından bulunmuş, kalbim;
ve içimden çıkarıp da onu,
dışarıya, gri sabah yağmuruna doğru kaldırsaydım,
uzun yolları hatırlayan ve sürekli dönüp duran güne,
veya akşamlara, geceye,
yaklaşan, dupduru insan sevgisine.
Ve uzatsaydım onu, elimden geldiğince, sessizliğe ve
rüzgâra,
artık yapamadığımda,
sen alır mısın onu?
Ah, al da ek onu bir yere!
Hayır, fırlatıver bir kayaya, granite,
nereye düşerse düşsün, senin elinden çıkar çıkmaz
kök sürecek, geçirecektir pençelerini,
yıllardan saklanan, en yalçınına, dağların.
Kök sürmezse eğer, körpe değildir demek yeterince,
dağ sıralarından, kayalardan öğrenecektir her şeyin
cinsini, rengini zamanla,
yatıp sivri ve keskin kayaçların altında,
onunla birleşip onunla dökülecek,
onunla göğüs gerecektir fırtınaya.
Ve yere bırakmak istersen eğer onu
derin denize, midye kabukları arasına,
kim bilir, orada yuva ağzından
bir hayvan uzanır da belki,
tutmak, çekmek ister seni
ışınlarıyla,
beraber uyumaya.
... Bırak herhangi bir yerde
bulsun bir köşe,
senin yıldızlarının sana yetmeyeceği
bir yer olmasın ama. Bak, düşüyor o uzayda.
Hayvan kalbi gibi,
gece gündüz onu elinde tutman gerekmez ki;
bir an bile kaldıysa içerde!
Senin için aziz olanların kalplerini
saklayabilirsin en fakir mahalde;
orada çiçek açar, fayda sağlarlar sana.
........
Ey, sen özgür ve anlaşılmaz, savurgan,
sıçrar gibi fırlayıp geçiyorsun yanımdan.
Ey kızıl geyik! Ey yüzlük ihtiyar!
Habire bir boynuz atıp başından,
hafiflemiş kaçıyorsun avcılarının arasından,
(her şey nasıl taşıyor seni!)
Onların görebildiğiyse sadece, ey erişilmez olan,
dünyanın kapılarının kapandığı, senin ardından.
(III)
Ne çok şey parçalanarak açılmış duruyor,
seni ararken gecikmiş telaşlı eller tarafından:
Bilmek istemişlerdi.
Ve eski bir kitapta bazen
anlaşılmaz, koyu yazılı bir yer.
Oradaydın bir vakitler. Nereye kaçtın?
Birisi seni tuttuğunda, kırdın onu,
onun kalbi açıktı hâlâ, sense yoktun orada;
konuşan biri her söylediğinde sana,
nefessiz kalıyordu:
“Nereye gidiyorsun?”
Bana da oldu. Lâkin, ben hiç sormam sana...
Aralık 1906
Capri
Rainer Maria Rilke
Kalp Saklanır, Yok Olmaz
Bu metin, önceki iki şiirden çok daha yoğun ve karanlık bir şiirsel düşünce alanına giriyor. “Capri Kışından Doğaçlamalar”, dış dünyadaki doğa görüntülerini kullanarak aslında benliğin çözülmesi, yüzünü/yönünü kaybetmesi, kalbin yeniden bulunması ve sonunda aranılan şeyin hiçbir zaman bütünüyle ele geçirilememesi üzerine düşünüyor.
Metnin üç bölümü birbirinden kopuk değil. I. bölümde benlik ve yüz çözülüyor; II. bölümde kaybolmuş kalp yeniden doğaya bırakılıyor; III. bölümde ise bütün bu arayışın sonunda aranılan şeyin neden ele geçirilemediği ortaya çıkıyor.
I. bölüm: Benliğin çözülmesi
Şiir daha ilk dizelerde çok güçlü bir manzarayla açılıyor:
“Gün be gün dimdik duruyorsun kalbimin karşısına, dağlar taşlar,
el değmemiş orman, yol yok iz yok...”
Buradaki doğa, seyredilen bir manzara değil. Şairin karşısında duran, ona direnen bir varlık.
“Yol yok iz yok” ifadesi yalnızca fiziksel bir yolculuğun zorluğunu anlatmıyor. Asıl mesele, kişinin kendi içinde de bir yol bulamaması.
Üstelik şair:
“bir düşüyor bir kalkıyor, kayboluyorum gün be gün
tekrar tekrar dolaşarak
dün geçmiş olduğum yollarda.”
diyor.
Bu çok önemli. Çünkü burada yolculuk ilerleme sağlamıyor. İnsan aynı yerlerden tekrar geçiyor ama artık onları aynı şekilde yaşamıyor.
Dışarıdaki yol ile içsel yol birbirine dönüşüyor.
Rüzgârın şairi bir patikanın başına fırlatması da bu nedenle çok anlamlı:
“Bazen bir rüzgâr tutup beni, yol çatında,
işaret verircesine, bir patikanın başına fırlatıyor...”
Şair kendi yolunu seçen güçlü bir özne olmaktan çıkıyor. Rüzgâr onu taşıyor, yollar onu “içip bitiriyor”, irade ise ona ait olmaktan uzaklaşıyor.
Burada doğa karşısında insanın küçülmesinden daha fazlası var: Benliğin sınırları gevşiyor.
“Bırak beni” — kendini bırakma arzusu
Sonra şiirin sesi değişiyor:
“Bırak beni, bırak, gözlerim kapalı...”
Bu, birinden yardım istemek gibi görünse de aslında kontrolü bırakma isteği.
Şair:
“sırtım dev sütunlara dayalı,
bekleyeyim kıyında”
diyor.
Burada dev sütunlar, kaya ve kıyı arasında insan çok küçük kalıyor.
Fakat şairin istediği şey kaçmak değil.
Bir süre hiçbir şey yapmadan beklemek.
Çünkü onu eriten baş dönmesinin:
“geri koysun yerine
altüst olmuş hislerimi.”
olmasını istiyor.
Bu çok güzel bir ifade. İnsan kendisini toparlayarak değil, kendini bırakarak yeniden yerine oturtmak istiyor.
“İçimdeki her şey mi hareket halinde?”
Bu soru, I. bölümün merkezinde duruyor:
“İçimdeki her şey mi hareket halinde?
Hiçbir şey mi yok, sıkı duran,
bir hakkı olan, kendi ağırlığı üzerinde?”
Burada mesele artık dışarıdaki dağlar değil.
Benliğin içinde sağlam kalan hiçbir şey olup olmadığı.
“kendi ağırlığı üzerinde” ifadesi özellikle önemli. İnsan kendisine ait, yerinden oynamayan, sabit bir merkeze sahip olmak istiyor.
Fakat şiirin cevabı olumsuz gibi:
“En korktuğum, en kıymetlim,
girdap çekiveriyor onu derinlerine
hiçbir şey değilmiş gibi...”
İnsanın en değerli gördüğü şey bile girdap tarafından çekilip götürülebiliyor.
Buradaki girdap, şiirin önemli imgelerinden biri. Çünkü girdap yalnızca hareket etmiyor; merkeze çekiyor ve yutuyor.
Şairin korkusu da tam olarak bu:
İçinde sağlam sandığı şeyin aslında sabit olmadığını görmek.
“Yüz, benim yüzüm: Kiminsin sen?”
Buradan sonra şiir çok daha felsefî bir noktaya geçiyor.
“Yüz, benim yüzüm:
Kiminsin sen?”
Yüz normalde kimliğin en açık göstergesidir.
Bir insanı yüzünden tanırız.
Ama şair şimdi kendi yüzüne bile yabancılaşıyor.
“Ne için şeylerin
yüzüsün?”
Yani yüzüm gerçekten bana mı ait, yoksa yalnızca dünyadaki şeylerden birinin görünüşü mü?
Bu soru, şiirin başındaki benlik çözülmesinin devamı.
İç ve yüz arasındaki ilişki
“Nasıl yüzü olabilirsin böyle bir için,
içinde sürekli bir başlangıcın
eriyip gitmekle balyalandığı?”
Burada “yüz” ile “iç” arasında neredeyse çözülemeyen bir ilişki kuruluyor.
Dışarıdan görünen yüzün arkasında sürekli başlayan ama yine sürekli eriyip kaybolan bir iç dünya var.
Bu nedenle yüz, içerideki gerçekliği yeterince temsil edemiyor.
Şairin problemi yalnızca “Ben kimim?” değil.
Daha zor bir soru soruyor:
“İçimde olup biten şeyi dışarıdaki yüzüm nasıl taşıyabilir?”
Orman, dağ ve deniz neden “yüzsüz”?
Şair ardından insanın yüzünü doğayla karşılaştırıyor:
“Ormanın yüzü var mı?
Şu bazalt dağ,
yüzsüz değil mi?”
Ormanın bir yüzü yok.
Bazalt dağın yüzü yok.
Denizin yüzü yok.
Ama bütün bunlar var olmaktan geri kalmıyor.
Hatta daha da önemlisi:
“Deniz, yükselmez mi,
yüzü olmadan,
deniz tabanından?”
Denizin yüzü olmadan yükselmesi, insan için çok önemli bir şeyi düşündürüyor:
Varlığın gerçekleşmesi için mutlaka bir kimlik görüntüsüne ihtiyacı yok.
İnsan ise yüzüne, adına, kimliğine, kendisini tanımlayan biçimlere fazlasıyla bağlı.
Doğa ise sadece vardır.
Deniz, denizdir.
Dağ, dağdır.
Orman, ormandır.
Hiçbirinin “ben kimim?” diye sormasına gerek yok.
Hayvanların yüzü
Sonra insanın yüzüyle hayvanın yüzü arasında çok çarpıcı bir geçiş yapılıyor:
“Hayvanlar insana
al benim yüzümü, diye yalvarıyormuş gibi
gelmez mi bazen?”
Burada alışılmış bakış tersine çevriliyor.
Normalde insan hayvana bakar.
Buradaysa sanki hayvan insanın yüzünü istemektedir.
Çünkü:
“Yüzleri ağır gelir onlara da...”
Hayvan yüzünü bir yük gibi taşıyor.
İnsan ise tam tersine yüzünü kimliğinin temeli sanıyor.
Şair burada insanı hayvanlardan daha özgür bir varlık olarak değil, belki de kendi benliğinin ağırlığı altında ezilen varlık olarak gösteriyor.
“Ruhun hayvanları”
Şiirin en etkileyici ifadelerinden biri:
“Ruhun hayvanları, içimizdeki
her şeyin şaşkına çevirdiği...”
Burada insanın içinde, henüz biçim kazanmamış ilkel ve saf bir hayat bulunduğunu hissediyoruz.
“Ruhun hayvanları” ifadesi, insanın içinde yaşayan ama henüz aklın, dilin ve kimliğin düzenine tam olarak girmemiş varlıkları çağrıştırıyor.
Ve bunlar:
“hâlâ hiçbir şey için hazır olmayan”
varlıklar.
Yani insanın en derin tarafı henüz tamamlanmış değildir.
Belki de yüz, tam olarak bu tamamlanmamış iç dünyanın üzerine geçirilmiş bir örtüdür.
“Karanlığım, karanlığım benim”
Şiir burada çok kişisel bir tona dönüyor:
“Karanlığım, karanlığım benim, senin yanındayım işte...”
Bu karanlık dışarıdaki gece değil yalnızca.
İnsanın kendi içinde tanımlayamadığı bölge.
Ve şair artık ondan kaçmıyor.
“Senin yanındayım” diyor.
Bu çok önemli.
Çünkü şiirin başında kaybolmaktan korkan kişi, burada kendi karanlığının yanında durmayı kabul ediyor.
Ardından dile dair çok önemli bir istek geliyor:
“bir hayvanınki gibi
bir ses büyüsün içimde,
tek bir çığlık, her şeye yetecek.”
Şair kelimelerden yorulmuş durumda.
Çok sayıda kelime var ama hiçbiri yeterince doğrudan değil.
Oysa hayvanın tek bir sesi var.
Tek bir çığlık.
Ve o çığlık bütün varlığı ifade edebiliyor.
Burada şiir, paradoksal olarak, dilin yetersizliğini şiirin kendisiyle anlatıyor.
Kuşun sesi
“binlerce defa ötmüş ve yine ötmüş bir kuşun sesi...”
Kuşun sesi şair için kelimelerden daha güçlü.
Çünkü kuşun sesi:
“soluğun kalbiyle, koruluğun kalbiyle birleştiriyorsa...”
Kuş kendisini doğadan ayırmıyor.
İnsan ise kendisini:
- yüz,
- dil,
- düşünce,
- kimlik,
- bilinç
aracılığıyla sürekli ayırıyor.
Kuş ise varlığıyla konuşuyor.
Bu nedenle şiirde kuşun sesi, insanın ulaşamadığı bir bütünlüğün simgesine dönüşüyor.
“Çünkü O daha yüce.”
Son bölümde:
“Kalbimi beynimin üstüne diker de,
özleyişimi, bir de yalnızlığımı koyarsam üstüne
küçücük kalır,
çünkü O daha yüce.”
Buradaki “O”, bağlam içinde kuşu, onun sesini veya daha genel olarak insanın ulaşmaya çalıştığı o aşkın varlığı işaret ediyor olabilir.
Kalp + özleyiş + yalnızlık bile onun yanında küçük kalıyor.
Bu, şiirin ulaştığı çok önemli bir düşünce:
İnsanın bütün iç zenginliği, kendisinden daha büyük bir varlık alanının karşısında küçülüyor.
Ve bu küçülme olumsuz değil.
Tam tersine, şiir boyunca aranan şey belki de tam olarak bu: Benliğin kendisinden daha büyük bir şeye açılması.
II. bölüm: Kalbin yeniden bulunması
İkinci bölümde şiirin temel hareketi değişiyor.
İlk bölümde kalp çözülüyor, dağılıyor, girdap tarafından çekiliyor.
Şimdi şair soruyor:
“Peki ya yüzlercesi arasından, dolup taşan
kalbimi yeniden, capcanlı, bulsaydım...”
Buradaki “yüzlercesi arasından” çok güzel.
Kalp kaybolmuş ama tamamen yok olmamış.
Sanki dünyadaki sayısız şeyin arasında yeniden bulunabilecek bir şey.
Ve şair onu ellerine almak istiyor.
Fakat hemen ardından çok önemli bir hareket geliyor:
“içimden çıkarıp da onu,
dışarıya, gri sabah yağmuruna doğru kaldırsaydım...”
Kalp artık içeride saklanacak bir şey değil.
Dışarı çıkarılmalı.
Dünyaya bırakılmalı.
Kalbi doğaya emanet etmek
Şair kalbini:
- yağmura,
- güne,
- akşama,
- geceye,
- insan sevgisine,
- sessizliğe,
- rüzgâra
uzatmak istiyor.
Sonra:
“sen alır mısın onu?”
diye soruyor.
Buradaki “sen” şiirdeki en büyük gizemlerden biri.
Tanrı olabilir.
Aşk olabilir.
Doğa olabilir.
Aranılan aşkın kendisi olabilir.
Belki de bütün şiir boyunca yüzünü aradığı adı konulamayan varlık.
Şair kalbini artık kendi elinde tutmak istemiyor.
Bir yere emanet etmek istiyor.
Kalbin kayaya atılması
“Hayır, fırlatıver bir kayaya, granite...”
Burada çok şaşırtıcı bir dönüş var.
Kalp yumuşak bir yere değil, granite atılıyor.
Fakat şair bundan korkmuyor:
“senin elinden çıkar çıkmaz
kök sürecek, geçirecektir pençelerini...”
Kalp artık sadece biyolojik bir organ değil.
Bir tohum.
Kayaya atıldığında bile kök salacak.
Bu, şiirin çok güçlü bir düşüncesi:
Gerçekten canlı olan şey, uygun koşullara ihtiyaç duymadan yaşamaya devam edebilir.
Hatta sertlik onun düşmanı değildir.
Dağdan, kayadan, zamandan öğrenir.
Kalbin doğayla birleşmesi
“onunla birleşip onunla dökülecek
onunla göğüs gerecektir fırtınaya.”
Kalp artık kayaya karşı değildir.
Kayaya dönüşür.
Bu çok önemli.
I. bölümde doğa karşısında dağılan insan, II. bölümde doğayla birleşerek dayanıklı hâle geliyor.
Kalp:
- kök salıyor,
- kaya ile birleşiyor,
- fırtınaya göğüs geriyor.
Yani kaybolan benlik yeniden bulunduğunda eski biçimine dönmüyor.
Dönüşüyor.
Kalbin denize bırakılması
Fakat şair başka bir ihtimali de düşünüyor:
“Ve yere bırakmak istersen eğer onu
derin denize midye kabukları arasına...”
Bu kez kalp toprağa değil, denize bırakılıyor.
Orada:
“bir hayvan uzanır da belki,
tutmak, çekmek ister seni
ışınlarıyla,
beraber uyumaya.”
Burada çok güzel bir görüntü var.
Kalp denizin derinliğinde başka bir canlıyla ilişki kuruyor.
Kalp artık yalnızca insanın değil.
Hayatın bütün biçimleriyle ilişki kurabilecek bir şeye dönüşüyor.
“Senin yıldızlarının sana yetmeyeceği bir yer olmasın”
Bu bölümde şiir giderek kozmik bir boyuta ulaşıyor:
“senin yıldızlarının sana yetmeyeceği
bir yer olmasın ama. Bak düşüyor o uzayda.”
Kalp artık insan bedeninin içinde değil.
Kayada, denizde, uzayda...
Sınırları giderek genişliyor.
İlk bölümde “yüz” insanı sınırlandırıyordu.
Burada kalp sınırlarından kurtuluyor.
“Hayvan kalbi gibi”
“Hayvan kalbi gibi,
gece gündüz onu elinde tutman gerekmez ki;
bir an bile kaldıysa içerde!”
Burada kalbin gerçek değeri ortaya çıkıyor.
Kalbi sürekli kontrol etmek, korumak, sahiplenmek gerekmiyor.
Bir an bile gerçekten içimizde bulunmuşsa yeter.
Bu çok güzel bir düşünce:
Yaşanmış gerçeklik, sürekli korunmaya ihtiyaç duymaz.
Bir sevgi bir kez gerçekten yaşandıysa, onu ömür boyunca avuçta tutmak gerekmez.
Kalplerin fakir mahallede çiçek açması
“Senin için aziz olanların kalplerini
saklayabilirsin en fakir mahalde
orada çiçek açar, fayda sağlarlar sana.”
Burada şiir çok somut bir yere geliyor.
Kalp saklanabilir.
Ama saklandığı yerde yok olmaz.
Çiçek açar.
Bu, sevginin ve hatıranın yalnızca kişisel bir mülk olmadığını düşündürüyor.
Bir insanın kalbi, artık yanında olmasa bile başka bir yerde yaşamaya devam edebilir.
Kızıl geyik
Sonra şiir birdenbire büyük ve görkemli bir hayvana dönüşüyor:
“Ey kızıl geyik! Ey yüzlük ihtiyar!”
Bu geyik, şiirdeki bütün “yüz” meselesini yeniden hatırlatıyor.
Ama bu kez yüzü olan şey insan değil, erişilemeyen bir hayvan.
Geyik:
“hafiflemiş kaçıyorsun avcılarının arasından”
Avcılar onu yakalamaya çalışıyor.
Fakat geyik sürekli uzaklaşıyor.
Ve geriye yalnızca:
“dünyanın kapılarının kapandığı, senin ardından.”
kalıyor.
Bu son derece güçlü bir görüntü.
Geyik yalnızca kaçan bir hayvan değil.
Ele geçirilemeyen, tanımlanamayan, özgür olan şeyin sembolü gibi duruyor.
Avcılar onu görebiliyor belki; ama sahip olamıyor.
Bu da şiirin başındaki “yüz” arayışına geri dönüyor:
İnsan bir şeyi görmek, adlandırmak, tanımlamak istiyor.
Ama bazı şeyler göründükleri anda bile ele geçirilemiyor.
III. bölüm: Aranan şey neden bulunamıyor?
Üçüncü bölüm çok daha kısa ve yoğun.
“Ne çok şey parçalanarak açılmış duruyor,
seni ararken gecikmiş telaşlı eller tarafından:
Bilmek istemişlerdi.”
Burada insanın bilme arzusu sorgulanıyor.
Bir şeyi anlamak için onu parçalarız.
Açarız.
İnceleriz.
Tutmaya çalışırız.
Ama şiirin söylediği şu:
Bir şeyi bütünüyle bilmek istediğimiz anda onu bozabiliriz.
Eski kitaptaki anlaşılmaz yazı
“Ve eski bir kitapta bazen
anlaşılmaz, koyu yazılı bir yer.
Oradaydın bir vakitler. Nereye kaçtın?”
Bu, şiirin bütünündeki arayışın en güzel metaforlarından biri.
Aranan şey bir zamanlar oradaydı.
Bir kitapta.
Bir kelimede.
Bir kalpte.
Bir yüzde.
Bir hayvanda.
Bir dağda.
Bir denizde.
Ama onu bulmak istediğimiz anda yerinden kaçıyor.
“Birisi seni tuttuğunda, kırdın onu”
Bence III. bölümün en önemli cümlesi bu:
“Birisi seni tuttuğunda, kırdın onu,
onun kalbi açıktı hâlâ, sense yoktun orada...”
Aranan şey ele geçirilmek istemiyor.
Daha doğrusu, onu ele geçirme girişimi insanı kırıyor.
Çünkü o şey bir nesne değil.
Tutulabilecek, sahip olunabilecek, açıklanabilecek bir şey değil.
Bir insan onu anlamaya çalışırken bütün kalbini açabilir.
Ama aradığı şey yine de orada olmayabilir.
Bu, şiirin en acı tarafı.
Son: “Bana da oldu. Lâkin, ben hiç sormam sana...”
Son iki cümle olağanüstü sakin:
“Bana da oldu. Lâkin, ben hiç sormam sana...”
İlk bölümlerde onlarca soru vardı:
Kiminsin sen?
Ne için şeylerin yüzüsün?
Ormanın yüzü var mı?
İçimdeki her şey mi hareket halinde?
Nereye gidiyorsun?
Ama son noktada şair artık sormuyor.
Bu çok önemli.
Şiir sorularla başlayıp sorusuzlukla bitiyor.
Aranan şeyin nerede olduğunu bilmediği hâlde onu zorlamıyor.
Çünkü artık anlıyor ki:
Bazı şeylerin kaybolması, onların yok olduğu anlamına gelmez. Bazı şeyler ancak onları yakalamaktan vazgeçtiğimizde bizimle kalabilir.
Bütün şiirin hareketi
Metni bir bütün olarak okuduğumda şöyle bir yol görüyorum:
Yolunu kaybetmek → benliğini kaybetmek → yüzünü sorgulamak → karanlığını kabul etmek → hayvanın saf sesini aramak → kalbi yeniden bulmak → kalbi doğaya bırakmak → özgür olanın peşinden gitmek → aranan şeyi parçalayarak kaybetmek → sonunda sormaktan vazgeçmek.
Bu nedenle “Capri Kışından Doğaçlamalar” aslında bir doğa şiiri olmaktan çok, doğanın içinde gerçekleşen bir benlik arayışı.
Dağlar, orman, bazalt, deniz, kuş, hayvan, geyik, kaya ve yıldızlar dekor değil. Bunların her biri insanın kendi içindeki bir parçayı anlamasına yardım ediyor.
Ve özellikle “yüz” ile “kalp” şiirin iki büyük ekseni gibi çalışıyor.
Yüz, insanın dünyaya gösterdiği kimlik.
Kalp, henüz biçime girmemiş, korunmasız ve canlı özü.
Şair önce yüzünü kaybediyor, sonra kalbini yeniden buluyor. Fakat kalbi bulduktan sonra onu kendisine saklamıyor; kayaya, denize, rüzgâra, dünyaya teslim ediyor.
Belki de şiirin en derin düşüncesi burada:
İnsan kendisini bulduğunda, kendisine sahip olmak yerine kendisini bırakmayı öğreniyor.
Ve III. bölümde bunun son aşamasına ulaşılıyor: Artık aranılan şeyi tutmak, açıklamak, adlandırmak gerekmiyor.
Bu yüzden finaldeki:
“ben hiç sormam sana...”
ifadesi bir vazgeçişten çok, bilmenin sınırını kabul eden bir olgunluk gibi geliyor.
Şiirin başındaki kayboluş böylece başka bir anlam kazanıyor: Belki şair gerçekten yolunu kaybetmiyor. Kendisini bulabilmek için, önce kendisine ait sandığı yüzü, yolu, ağırlığı ve hatta kalbi kaybetmesi gerekiyor.