Akşam ve Annem
bir kapı açıldı, ansızın, baktık:
akşam!.. kimse benzemez oldu kendine;
kimbilir ne kadar hüzünlü artık,
bir odadan ötekine geçmek bile...
sen neysen o kadarsın, ey akşam!
annem içini çekiyor kimi ansa;
ürkü!.. biri ansızın bir gül koparsa;
şimdi uzak olandır neye ulaşsam...
âh, akşamdan bile ürküyor çocuk;
her yer alaca karanlık gurbet;
soldu annem, solarken goblen ve tülbent;
ve akşamın ucuna doğru yolculuk...
bir türkü söylendi, neyin tadı var?
akşam bile bitti, kalmadı çünkü..
çekildik, bir başına kaldı o türkü;
kapılar arkamızdan kapanmadılar...
Hilmi Yavuz
Bu şiir, “Akşam ve Hançer”deki hüzün dünyasının daha kişisel ve daha ailevi bir biçimi gibi okunabilir. Orada akşam insanı geçmişe, çocukluğa ve varoluşsal hüzne götürüyordu. Burada ise akşamın içine anne, çocukluk, ev, gurbet, yaşlanma ve ayrılık giriyor.
Bence şiirin merkezindeki duygu yalnızca “anne sevgisi” değil: çocukluğun, anneyle birlikte yavaş yavaş kaybolduğunu fark etmenin hüznü.
1. İlk dize: Akşam bir olay gibi geliyor
“bir kapı açıldı, ansızın, baktık:
akşam!..”
Çok güzel bir başlangıç.
Akşam yavaş yavaş gelmiyor. Bir kapı açılıyor ve karşılarında akşam beliriyor.
Burada “kapı” yalnızca gerçek bir kapı değil. Aynı zamanda bir zaman eşiği.
Kapı açılınca çocuklukla yetişkinlik, geçmişle şimdi, evle gurbet arasında bir eşik açılmış oluyor.
Üstelik:
“kimse benzemez oldu kendine;”
Akşamın gelmesiyle insanlar bile değişiyor.
Gündüzün insanı ile akşamın insanı aynı değil.
Bu, şiirin temel fikrini hemen kuruyor:
Akşam yalnızca çevreyi değiştirmiyor; insanın kendisini algılama biçimini değiştiriyor.
2. “Bir odadan ötekine geçmek bile…”
“kimbilir ne kadar hüzünlü artık,
bir odadan ötekine geçmek bile...”
Bence şiirin en incelikli yerlerinden biri burası.
Normalde bir odadan diğerine geçmek son derece sıradan bir hareket.
Ama “artık” kelimesi her şeyi değiştiriyor.
Bir zamanlar kolayca yapılan şeyler şimdi hüzünlü.
Çünkü ev değişmiş olabilir, anne değişmiş olabilir, çocuk değişmiştir; hatta zamanın kendisi değişmiştir.
Dolayısıyla şiirin hüznü büyük olaylardan doğmuyor.
En sıradan hareketler bile geçmişi hatırlattığı için hüzünleniyor.
3. “Sen neysen o kadarsın, ey akşam!”
Bu dize biraz paradoksal.
“sen neysen o kadarsın, ey akşam!”
Akşamı değiştiren aslında akşam değil.
İnsanın akşam karşısındaki hali.
Akşam kendi halinde yalnızca akşamdır. Fakat insan ona kendi anılarını, kayıplarını, korkularını ve özlemlerini yükler.
Bu yüzden hemen ardından anne geliyor:
“annem içini çekiyor kimi ansa;”
Anne birilerini hatırladıkça iç çekiyor.
Demek ki akşam, hatırlamanın zamanı.
Gündüzün hareketi içinde bastırılan şeyler akşam sessizleşince ortaya çıkıyor.
4. “Ürkü!.. Biri ansızın bir gül koparsa”
Burada şiirin dili birden değişiyor:
“ürkü!..”
Bu tek kelimelik ünlem çok önemli.
Çünkü şiirin hüznünün altında korku var.
Anne yaşlanıyor.
Çocuk büyüyor.
İnsanlar uzaklaşıyor.
Bir şeyler kopuyor.
Ve:
“biri ansızın bir gül koparsa;”
dizesindeki gül, yalnızca çiçek değil.
Gülün koparılması, şiirin genelinde güzelliğin, gençliğin, hayatın ve masumiyetin koparılması gibi okunabilir.
Üstelik “ansızın” kelimesi tekrar geliyor.
İlk kıtada:
“bir kapı açıldı, ansızın”
Burada:
“biri ansızın bir gül koparsa”
İki “ansızın” arasında görünmez bir bağ var.
Hayatın değişmesi ansızın olur.
Kapı açılır, akşam gelir.
Bir gül koparılır, güzellik kaybolur.
İnsan bir bakar, anne yaşlanmıştır.
5. “Şimdi uzak olandır neye ulaşsam…”
Şiirin en hüzünlü dizelerinden biri:
“şimdi uzak olandır neye ulaşsam...”
Burada çok güçlü bir paradoks var.
İnsan bir şeye ulaştıkça onun uzaklığını fark ediyor.
Çünkü mesele fiziksel mesafe değil.
Bir şeye sahip olsan bile:
- çocukluğa ulaşamazsın,
- geçmişe ulaşamazsın,
- eski anneye ulaşamazsın,
- kaybedilmiş insanlara ulaşamazsın,
- geçen zamana ulaşamazsın.
Dolayısıyla ulaşmak bile uzaklaşmanın başka bir biçimi haline geliyor.
Bu, Hilmi Yavuz'un şiirindeki zaman duygusunun çok güçlü bir örneği.
6. Üçüncü kıta: Anne artık çocukla birlikte korkuyor
“âh, akşamdan bile ürküyor çocuk;
her yer alaca karanlık gurbet;”
Burada şiirin anlatıcısı kendisini çocuk konumuna yerleştiriyor.
Ama biraz önce anne vardı.
Şimdi anne ve çocuk aynı korkunun içindeler.
“Alaca karanlık” çok önemli.
Tam karanlık değil.
Tam aydınlık da değil.
Bir geçiş zamanı.
Tıpkı şiirin kendisi gibi.
Çocukluk bitiyor ama yetişkinlik henüz başlamamış.
Ev var ama artık eski ev değil.
Anne var ama eski anne değil.
Akşam var ama birazdan gece olacak.
Bu yüzden:
“her yer alaca karanlık gurbet”
çok güçlü.
Gurbet burada coğrafi uzaklık değil; insanın kendi geçmişine yabancılaşmasıdır.
7. “Soldu annem, solarken goblen ve tülbent”
Bence şiirin görsel olarak en etkileyici dizesi bu:
“soldu annem, solarken goblen ve tülbent;”
Burada anne ile evin eşyaları aynı anda yaşlanıyor.
Anne soluyor.
Ama aynı zamanda:
goblen soluyor, tülbent soluyor.
Bu çok önemli.
Çünkü anne artık yalnızca bir insan değil; çocukluğun ev içindeki bütün görüntüsünün bir parçası.
Goblen, tülbent, oda, kapılar, akşam...
Hepsi bir dönemin parçaları.
Ve hepsi yaşlanıyor.
Bu yüzden “solmak” hem fiziksel hem zamansal bir fiil.
Anne yaşlanıyor.
Renkler soluyor.
Eşyalar eskiliyor.
Çocukluk soluyor.
Bir dünya soluyor.
8. “Ve akşamın ucuna doğru yolculuk…”
Bu dize şiiri çok daha derin bir yere taşıyor.
“ve akşamın ucuna doğru yolculuk...”
Akşamın bir “ucu” olması çok güzel bir imge.
Akşamın ucu neresi?
Gece.
Ama sembolik olarak:
ölüm.
Dolayısıyla anneyle yapılan yolculuk yalnızca bir akşam yolculuğu değil.
Zamanın sonuna doğru yapılan bir yolculuk.
Şairin annesinin yaşlanmasını görmesi, kendi çocukluğunun da sona erdiğini fark etmesi demek.
Burada ölüm doğrudan söylenmiyor.
Ama şiirin her yerinde hissediliyor.
9. Son kıta: Türkü neden bu kadar önemli?
“bir türkü söylendi, neyin tadı var?
akşam bile bitti, kalmadı çünkü..”
Burada şiir birden ses kazanıyor.
Bütün şiir boyunca gördüğümüz:
- akşam,
- anne,
- ev,
- goblen,
- tülbent,
- kapı
şimdi bir türküyle birleşiyor.
Türkü, geçmişin sesi.
Ama:
“akşam bile bitti”
Artık türkü de yeterli değil.
Hatıra bile yetmiyor.
Çünkü zaman ilerliyor.
10. Son iki dize: Şiirin en büyük sırrı
“çekildik, bir başına kaldı o türkü;
kapılar arkamızdan kapanmadılar...”
Buradaki son dize olağanüstü.
Normalde bir yerden ayrılırken:
kapı arkamızdan kapanır.
Ama burada:
“kapılar arkamızdan kapanmadılar...”
Bu ilk bakışta bir açıklık, umut veya geri dönme imkânı gibi okunabilir.
Fakat şiirin bütünüyle birlikte düşününce daha hüzünlü bir anlam çıkıyor.
Kapılar kapanmadı çünkü artık kapanmasına gerek kalmadı.
Çünkü geride bırakılan yer artık eski yer değil.
Ya da daha derinde:
Çocukluğa giden kapı fiziksel olarak açık olsa bile, zamansal olarak kapalıdır.
İnsan geri dönebilir; ama aynı çocuk olarak dönemez.
Bu yüzden son dize şiirin bütün hüznünü taşıyor.
“Akşam ve Hançer” ile birlikte okuyunca
Bu iki şiiri yan yana koymak çok verimli.
Akşam ve Hançer:
“hilmi, gel aç önüne çocukluğunu!..”
Burada şair çocukluğunu bir kitap gibi açıyor.
Akşam ve Annem:
“soldu annem…”
Burada çocukluğun kendisini oluşturan dünyanın — özellikle annenin — solduğunu görüyor.
İlk şiirin sonunda:
“ve bildim ki insan hüzün içindir…”
İkinci şiir ise bunun nedenlerinden birini gösteriyor.
İnsan hüzünlüdür çünkü:
annesi yaşlanır, ev değişir, eşyalar solar, çocukluk uzaklaşır, kapılar açık kalsa bile geçmişe geri dönülemez.
Bu açıdan iki şiir birlikte okununca çok daha güçlü bir bütün oluşturuyor.
Şiirin ana ekseni
Akşam → anne → çocukluk → ev → zaman → gurbet → ayrılık → ölüm
Ama Hilmi Yavuz bunların hiçbirini doğrudan bağırarak söylemiyor.
Onun yerine akşamı koyuyor.
Akşam bütün bunların üzerine düşen bir gölge oluyor.
Ve belki de şiirin en acı tarafı şu:
Kapılar kapanmıyor.
Çünkü bazen insanı en çok yaralayan şey kapının kapanması değil, açık kalan kapının ardındaki dünyaya artık aynı insan olarak dönemeyeceğini bilmektir.