Gitmekle Kalmak Arasında
Gitmekle kalmak arasında kıpırdamayan gün,
katı bir saydamlık kalıbı.
Hepsi görünüyor ve hiçbiri anlaşılamıyor,
ufuk dokunulamayacak bir yakınlık.
Masada kağıtlar, bir kitap, bir vazo:
nesneler dinlenmekte adlarının gölgesinde.
Damarlarımdaki kan giderek daha ağır yükseliyor
ve yineliyor inatçı hecesini şakaklarımda.
Işık kayıtsızca biçimini bozmakta
donuk duvarın, tarihi olmayan bir zaman.
Öğle sonrasının yayılışı; şimdiden bir körfez
usul dalgalanışı sarsmakta dünyayı.
Ne uykudayız, ne de uyanık:
biziz, başka bir şey değil işte.
An ayrılmakta kendi kendinden
ve duraksamaların oluşturduğu geçite dönüşmekte.
Octavio Paz
Bu şiir, Octavio Paz’ın şiir anlayışındaki zaman, bilinç, an ve varoluş meselelerini çok yoğun bir biçimde taşıyan bir metin. Şiirin asıl gerilimi “gitmek” ile “kalmak” arasında değil yalnızca; var olmak ile zamanı yaşayabilmek arasındaki eşikte kuruluyor.
Şiirin merkezindeki durum: Askıda kalmak
İlk dize şiirin bütün atmosferini kuruyor:
“Gitmekle kalmak arasında kıpırdamayan gün,”
Buradaki “gün”, sıradan bir zaman dilimi olmaktan çıkıp hareketsizleşmiş bir varoluş hâline geliyor. Gitmek bir değişimi, kalmak ise mevcut durumu sürdürmeyi ifade eder. Fakat özne ikisini de yapamıyor. Gün “kıpırdamıyor”.
Ardından gelen:
“katı bir saydamlık kalıbı.”
çok güçlü bir paradoks yaratıyor. Saydam olanın katılaşması normalde birbirine zıt iki niteliği bir araya getiriyor. Her şey görünür durumda ama hareket edemiyor. Şiirin sonraki dizeleri bu paradoksu açıyor.
“Hepsi görünüyor ve hiçbiri anlaşılamıyor”
Şiirin belki de anahtarı bu dizedir:
“Hepsi görünüyor ve hiçbiri anlaşılamıyor,”
Burada görmek ile anlamak birbirinden ayrılıyor.
Dış dünya ortadadır: masa, kâğıtlar, kitap, vazo, duvar, ışık, ufuk... Fakat dünyanın görünür olması onun anlamlı olması demek değildir.
Bu nedenle:
“ufuk dokunulamayacak bir yakınlık.”
ifadesi önem kazanıyor. Ufuk uzakta değildir yalnızca; tam tersine “yakın”dır ama ona dokunulamaz. İnsanla dünya arasındaki mesafe böyle kuruluyor: Her şey yanı başımızda, fakat hiçbir şeye tam anlamıyla erişemiyoruz.
Nesnelerin “adlarının gölgesinde” dinlenmesi
“Masada kağıtlar, bir kitap, bir vazo:
nesneler dinlenmekte adlarının gölgesinde.”
Burada Paz'ın şiirsel düşüncesi daha da belirginleşiyor.
Kâğıt, kitap ve vazo artık yalnızca nesne değildir; isimleri tarafından belirlenmiş nesnelerdir.
Bir şeye “kitap” dediğimiz anda onu tanıdığımızı sanırız. Ama şiir, bunun aslında bir tür örtme olduğunu düşündürüyor. Nesne, kendi gizemini kaybetmeden önce onun üzerine bir ad koyarız.
“Adlarının gölgesinde” ifadesi bu yüzden çok güzel: Ad, nesneyi aydınlatmaz; aynı zamanda onun üzerine gölge de düşürür.
İçeride zaman ağırlaşıyor
Sonra şiir dış dünyadan bedene geçiyor:
“Damarlarımdaki kan giderek daha ağır yükseliyor
ve yineliyor inatçı hecesini şakaklarımda.”
Burada dışarıdaki hareketsizliğin karşılığı içeride bulunuyor.
Kan hareket ediyor ama ağırlaşıyor. Kalp atışı ya da nabız “inatçı bir hece” gibi şakaklarda yineleniyor.
Bu çok önemli: Dünya susmuş gibi görünürken beden konuşmaya devam ediyor.
Fakat bedenin konuşması da bir anlam üretmiyor; yalnızca kendini tekrar ediyor.
“İnatçı hece” bu yüzden zamanın en küçük birimine dönüşüyor: tik-tak, tik-tak...
Işığın bile zamanı yok
“Işık kayıtsızca biçimini bozmakta
donuk duvarın, tarihi olmayan bir zaman.”
Burada zaman artık saatlerle ölçülen zaman olmaktan çıkıyor.
“tarihi olmayan bir zaman” ifadesi özellikle dikkat çekici. Çünkü tarih, olayların birbirini izlemesini ve değişimi gerektirir. Oysa bu şiirde olay yoktur.
Geçmiş yok, gelecek yok; yalnızca uzamış bir şimdi vardır.
Duvarın “biçimini bozan” ışık bile bir değişim yaratıyor gibi görünür; fakat bu değişim tarihsel bir ilerlemeye dönüşmez.
Öğleden sonra: Zamanın coğrafyaya dönüşmesi
Şiirin en güzel imgelerinden biri:
“Öğle sonrasının yayılışı; şimdiden bir körfez”
Burada zaman mekâna dönüşüyor.
Öğleden sonra artık yalnızca saat değildir; yayılmış bir coğrafyadır.
“Şimdiden bir körfez” ise çok özgün bir imge. “Şimdi”, içine girilebilen, kıyıları olan bir mekâna dönüşüyor.
Ardından:
“usul dalgalanışı sarsmakta dünyayı.”
Bu da şiirin büyük paradokslarından biridir: Dünya görünüşte hareketsizdir ama en küçük hareket bütün dünyayı sarsar.
Bir ışık değişimi, kanın damar içindeki hareketi, öğleden sonranın yayılması... Hepsi küçük hareketlerdir; fakat bilinç açısından bütün varoluşu etkiler.
“Ne uykudayız, ne de uyanık”
Şiirin merkez noktası bence burası:
“Ne uykudayız, ne de uyanık:
biziz, başka bir şey değil işte.”
İlk bölümdeki “gitmek/kalmak” ikileminin burada “uyumak/uyanmak” ikiliğine dönüştüğünü görüyoruz.
Ama şiir iki taraftan da vazgeçiyor.
Ne uyku vardır ne uyanıklık.
Bu, bilincin arada kalmış hâlidir.
Ve ardından gelen:
“biziz, başka bir şey değil işte.”
şiirin bütün soyutlamalarını bir anda insana geri getiriyor.
Bütün dünya, zaman, ışık, nesneler, ufuk ve beden... Sonunda geriye yalnızca “biz” kalıyor.
Fakat bu “biz”, sağlam ve kesin bir kimlik değildir. Tam tersine, kendisini tanımlayamayan bir varoluştur.
Son iki dize: Anın parçalanması
Şiir şu iki dizeyle bitiyor:
“An ayrılmakta kendi kendinden
ve duraksamaların oluşturduğu geçite dönüşmekte.”
Burada şiirin başındaki “kıpırdamayan gün” yeniden karşımıza çıkar ama artık başka bir biçimde.
An bile kendi içinde parçalanmaktadır.
Zaman ilerlemiyor; fakat tamamen durmuyor da. İlerleme ile durma arasında küçük boşluklara, “duraksamalara” ayrılıyor.
Ve bu duraksamalar bir “geçit” oluşturuyor.
Bu çok önemli: Geçit, bir yerden başka bir yere geçiş imkânıdır. Dolayısıyla şiirin başındaki “gitmekle kalmak arasında” sıkışmışlık, sonunda bir geçide dönüşüyor.
Yani şiir aslında bir çıkışsızlıkla bitmiyor. Duraksamanın kendisi bir geçiş alanına dönüşüyor.
Şiirin bütününe bakarsak
Şiirin hareketi şöyle:
Gitmek ↔ kalmak
↓
görmek ↔ anlamak
↓
yakınlık ↔ erişememek
↓
nesne ↔ ad
↓
beden ↔ zaman
↓
uyku ↔ uyanıklık
↓
şimdi ↔ geçiş
Bu nedenle şiiri yalnızca “kararsızlık şiiri” olarak okumak eksik kalır.
Daha derinde şiir, insanın zamanın içinde nasıl var olduğunu sorguluyor.
İnsan ne tamamen geçmiştedir ne gelecekte. Ne tamamen bilinçlidir ne bilinçsiz. Ne gider ne kalır. Sadece bir “şimdi”nin içinde durur. Fakat bu şimdi de sabit değildir; kendi kendinden ayrılır.
Şiirin en güçlü tarafı
Bence şiirin en başarılı yanı, büyük felsefi meseleleri doğrudan açıklamak yerine gündelik nesneler ve bedensel duyumlar üzerinden kurmasıdır.
Masa, kitap, vazo, duvar, ışık, kan, şakak, öğleden sonra...
Bunların hiçbiri “felsefi” görünmez. Fakat şiir onları yan yana getirerek çok daha büyük bir soruya ulaşır:
İçinde bulunduğumuz an gerçekten yaşadığımız bir zaman mıdır, yoksa yalnızca içinden geçemediğimiz bir bekleme hâli midir?
Ve son dize bunun cevabını kesinleştirmek yerine şiirsel biçimde açık bırakır:
“duraksamaların oluşturduğu geçit”
Belki de şiirin asıl düşüncesi şudur:
İnsan bazen ilerleyemediği için değil, henüz hangi yöne gideceğini bilmediği için durur. O durma hâli boşluk değildir; geçişin kendisidir.
Bu bakımdan Gitmekle Kalmak Arasında, karar verememenin değil, zamanın içinde askıda kalmış bilincin şiiri olarak okunabilir.