İyi Davranmıyorsun Kendine
İyi davranmıyorsun kendine
Sütünü içiyorsun, tıraş oluyorsun ama
Gözlerin yaban kuşların gözleri
Kim taktıysa zabit gülümsemesini
Onla yetiniyorsun içtenlik niyetine
Çok yakından, o derin mesafeden
Kimse soramıyor neyin var diye
Işığı söndürdüğünde imlasız bir ses
İyi davranmıyorsun kendine.
Ne zaman görsem seni, senle ilgili
Bir hışımla geçiyorsun kuşların yemlendiği meydandan
Ardında kanat izleri, tüy döküntüleri
Bir gece yarısı gitmiştin, kilit dilinin usulca dönüşünü
O gün galiba, üstünden düşen düğmenin sesini
Parmağına doladığın saçlarının iniltisini bıraktın
Ve şehre gizledin kendini
Şimdi şehrin burçları ürkütüyor
Balkonlar ürkütüyor
Sokak lambaları gözüne batıyor
Sessizliğin uçurum kıyısı
Rüzgârın titriyor
Ne çok isterdim sesimle dokunabilmeyi.
İyi bakmıyorsun kendine
Gözlerin çırağan yangını, kulağın bulvar
Sigaran cayır cayır her nefesinde
Sesin Kerbela kavruğu
Ellerin Kız Kulesi'nin sandalı sanki
Masum, titrek, kederli
Bir yaprak düşse, ezer geçer üstüne
Kalbini okşamaya gücü kalmaz
Kalp, yalnızca kalp kibardır, söylemez ama
İlk toza karışan o olabilir.
İyi davranmıyorsun kendine
Yalana da alıştın, kekeme
Uğultun yeraltından geliyor
Üstünde paslı rayların izi
Kimse duymaz ki silah sesini.
Mahmut Temizyürek
Bu şiir, başkasına söyleniyor gibi görünen ama aslında insanın kendisine yönelttiği bir merhamet çağrısı olarak okunabilir. Mahmut Temizyürek’in şiirinde “iyi davranmıyorsun kendine” sözü bir öğüt olmaktan çok, uzun zamandır kendini ihmal eden bir insanın hâlini teşhis eden bir cümledir.
1. Şiirin merkezindeki paradoks: Kendine bakmak, kendine iyi davranmak değildir
Şiir daha ilk dizelerde önemli bir ayrım kuruyor:
“Sütünü içiyorsun, tıraş oluyorsun ama”
Yani kişi gündelik bakımını sürdürüyor. Dışarıdan bakıldığında hayatını devam ettiriyor: sütünü içiyor, tıraş oluyor, dolaşıyor, konuşuyor. Fakat bütün bunlar kendine iyi baktığı anlamına gelmiyor.
Asıl sorun içeride:
“Gözlerin yaban kuşların gözleri”
Bu çok güçlü bir görüntü. Yaban kuşunun gözü, evcilleşmemiş, ürkek, her an kaçmaya hazır bir bakıştır. Dolayısıyla şiirde gözler, kişinin ruh hâlinin ele verildiği yerdir.
Dışarıda düzen vardır; içeride ise ürkeklik, yabancılık ve kaçış.
2. “Zabit gülümsemesi”: Kendini gizleme biçimi
Şiirin en ilginç imgelerinden biri:
“Kim taktıysa zabit gülümsemesini
Onla yetiniyorsun içtenlik niyetine”
Buradaki “zabit gülümsemesi” bana göre disiplinli, kontrollü, görev icabı takılan bir yüzü çağrıştırıyor. Gülümseme vardır ama içtenlik yoktur.
Kişi çevresine “iyiyim” görüntüsü vermeyi öğrenmiştir. Gülümser, fakat bu gülümseme ruhun gerçek durumunu söylemez.
Bunun hemen ardından gelen:
“Çok yakından, o derin mesafeden
Kimse soramıyor neyin var diye”
dizeleri şiirin psikolojik merkezlerinden biridir.
Çünkü yakınlık ile mesafe aynı anda bulunmaktadır.
İnsanların yanında ama onlardan uzaktır. Hatta belki o kadar yakındır ki gerçek hâli görülmesi gerekir; fakat kurduğu mesafe yüzünden kimse ona ulaşamaz.
3. “Işığı söndürdüğünde”: Gündüz ile gece arasındaki insan
Şiirde kişinin gündüzki görüntüsü ile geceki hâli arasında büyük bir fark var.
Gündüz:
- tıraş oluyor,
- gülümsüyor,
- meydandan geçiyor,
- şehirde dolaşıyor.
Gece ise:
“Işığı söndürdüğünde imlasız bir ses”
Buradaki “imlasız ses” çok başarılı bir buluş. İmla, dilin düzenidir. “İmlasız ses” ise düzene sokulamayan, yazıya geçirilemeyen, anlamı tam olarak ifade edilemeyen bir iç sestir.
Dolayısıyla kişi konuşamıyor değildir; konuşabileceği bir dil bulamıyordur.
Ve tekrar:
“İyi davranmıyorsun kendine.”
Bu tekrar artık bir sitemden çok gece yapılan bir teşhis hâline gelir.
4. İkinci bölüm: Kendini şehirde saklamak
İkinci bölümde şiir daha anlatısal bir hâle geliyor.
“Bir gece yarısı gitmiştin”
Burada geçmişte yaşanmış bir kırılmanın izleri aranıyor. Şair, kişinin ne zaman ve nasıl değiştiğini anlamaya çalışıyor.
Özellikle:
“üstünden düşen düğmenin sesini
Parmağına doladığın saçlarının iniltisini bıraktın”
dizeleri, travmatik ya da ağır bir ayrılığın büyük olaylarla değil küçük seslerle hatırlandığını düşündürüyor.
Düğmenin düşmesi, saçın parmağa dolanması gibi küçük ayrıntılar, kişinin yaşadığı büyük iç kırılmanın parçalarıdır.
Sonra çok önemli bir dize geliyor:
“Ve şehre gizledin kendini”
Kişi bir yere gitmemiştir yalnızca; kendini saklamıştır.
Şehir burada yalnızca mekân değildir. Bir tür sığınak, kamuflaj ve aynı zamanda hapishanedir.
5. Şehir neden ürkütücü?
Şiirin devamındaki sıralama dikkat çekici:
“Şimdi şehrin burçları ürkütüyor
Balkonlar ürkütüyor
Sokak lambaları gözüne batıyor”
Normalde güven veren şehir unsurları burada tehdit edici hâle geliyor.
Burçlar, balkonlar, sokak lambaları artık dış dünyanın nesneleri değil, kişinin iç dünyasının yansımalarıdır.
Şairin yaptığı şey aslında klasik bir dışavurumcu yöntemdir: İçerideki korku dış dünyayı da korkutucu hâle getirir.
En çarpıcı dize ise:
“Sessizliğin uçurum kıyısı”
Sessizlik artık huzur değildir. Bir uçurumun kenarıdır.
Bu nedenle şiirin hemen ardından gelen:
“Rüzgârın titriyor”
ifadesi de güzel bir kişileştirme yaratıyor. Titreyen yalnızca insan değildir; onun çevresindeki dünya da onunla birlikte titremektedir.
Ve şairin bütün bu karanlık tablo karşısındaki arzusu:
“Ne çok isterdim sesimle dokunabilmeyi.”
Bence şiirin duygusal doruk noktası burasıdır.
Çünkü dokunmak istiyor ama eliyle değil, sesiyle.
Yani karşısındaki kişinin fiziksel olarak değil, ruhsal olarak yaralandığını görüyor.
6. Üçüncü bölüm: İmgeler yoğunlaşıyor
Üçüncü bölüm şiirin en yoğun imge bölümüdür:
“Gözlerin çırağan yangını, kulağın bulvar”
Burada organlar kendi işlevlerinden çıkarılıp başka şeylere dönüştürülüyor.
Göz = yangın
Kulak = bulvar
Bu dönüşümler kişinin duyularının artık normal çalışmadığını, dünyanın bütün şiddetini üzerinde taşıdığını düşündürüyor.
Ardından:
“Sigaran cayır cayır her nefesinde
Sesin Kerbela kavruğu”
Burada ateş ve yanma imgesi devam ediyor.
“Kerbela” yalnızca tarihsel bir göndermeden ibaret değil; Türkçe kültürel hafızada susuzluk, kıyım, acı, yas ve dayanılmaz sıcaklık çağrışımlarını beraberinde getiriyor.
Dolayısıyla kişinin sesi bile artık konuşan bir ses değil, kavrulmuş bir ses.
7. Kız Kulesi imgesi: Çok güzel ama bilinçli biçimde tuhaf
“Ellerin Kız Kulesi'nin sandalı sanki”
Bu dize şiirin en sürreal imgelerinden biri.
Kız Kulesi ile sandal arasında kurulan ilişki, elleri bir yere bağlı olmayan, su üzerinde sallanan, kırılgan bir nesne gibi gösteriyor.
Arkasından gelen:
“Masum, titrek, kederli”
üçlemesi bu imgeyi açıklıyor.
Eller artık güç ve eylem organları olmaktan çıkmış; savunmasızlığın göstergesine dönüşmüş.
Sonraki dizeler ise şiirin merhamet anlayışını çok iyi özetliyor:
“Bir yaprak düşse, ezer geçer üstüne
Kalbini okşamaya gücü kalmaz”
Burada kişi o kadar tükenmiştir ki kendisine yönelen en küçük ağırlık bile onu ezebilir.
Ve ardından şiirin belki de en güzel aforizmatik cümlesi geliyor:
“Kalp, yalnızca kalp kibardır, söylemez ama”
Kalp burada kırılganlığın ve sessizliğin mekânı.
Fakat hemen ardından:
“İlk toza karışan o olabilir.”
dizesi geliyor.
Bu, şiirin merhametini bir anda ölüm duygusuna bağlıyor. Kalp naziktir; ama bu naziklik aynı zamanda onun ilk kaybolacak şey olabileceği anlamına gelir.
8. Son bölüm: Yalan, kekemelik ve yeraltı
Son bölümde şiirin dili yeniden sertleşiyor:
“Yalana da alıştın, kekeme”
Buradaki “yalan”, başkalarına söylenen yalan kadar, kendine söylenen “iyiyim” yalanı olarak da okunabilir.
Kişi artık kendi gerçeğini bile doğrudan söyleyemiyor.
“Uğultun yeraltından geliyor
Üstünde paslı rayların izi”
Bu noktada insan neredeyse bir şehir enkazına dönüşüyor.
Yeraltı, pas, ray, uğultu, silah sesi...
Şiirin başındaki “sütünü içiyorsun, tıraş oluyorsun” gündelik hayatından çok uzak bir noktaya geliyoruz.
Son dize ise bütün şiiri karanlık biçimde kapatıyor:
“Kimse duymaz ki silah sesini.”
Buradaki “silah sesi”ni yalnızca gerçek bir silah sesi olarak okumak gerekmiyor. Bu, insanın içinde meydana gelen şiddetin dışarıdan duyulmaması olabilir.
Kişi içeride bir savaş yaşamaktadır; dışarıdan bakıldığında ise yalnızca tıraş olan, yürüyen, gülümseyen sıradan biridir.
Şiirin ana karşıtlıkları
Şiirin bütün yapısı birkaç karşıtlık üzerine kurulmuş:
| Dışarıdan görünen | İçeride olan |
|---|---|
| Sütünü içmek | Kendini ihmal etmek |
| Tıraş olmak | Ruhsal yıpranma |
| Gülümsemek | İçtenliksizlik |
| Şehirde dolaşmak | Kendini saklamak |
| Sessizlik | Uçurum |
| Ses | Duyulmayan çığlık |
| Kalp | Kırılganlık |
| Şehir | Sığınak/hapishane |
| Gündelik hayat | İç savaş |
Bu nedenle şiirin temel meselesi “kötü yaşamak” değil, insanın kendi acısını görünmez hâle getirerek yaşamaya devam etmesi.
Şiirin en güçlü tarafı
Bence şiirin asıl başarısı, “üzgün bir insanı” doğrudan anlatmaması.
“Çok üzgünsün”, “yalnızsın”, “depresyondasın”, “acı çekiyorsun” demiyor.
Onun yerine:
“Gözlerin yaban kuşların gözleri”
diyor.
“Sessizliğin uçurum kıyısı”
diyor.
“Ne çok isterdim sesimle dokunabilmeyi.”
diyor.
“Kimse duymaz ki silah sesini.”
Yani duyguyu açıklamak yerine görüntüye dönüştürüyor. Şiirsel gücü de büyük ölçüde buradan geliyor.
Başlıktaki “iyi” kelimesinin önemi
Şiirin başlığı “İyi Davranmıyorsun Kendine”.
Burada “iyi bakmıyorsun” denmiyor yalnızca. “İyi davranmıyorsun” deniyor.
Bu çok önemli.
Çünkü mesele yalnızca bedenin bakımını ihmal etmek değil; kendine karşı merhametsiz olmak.
İnsan kendisini cezalandırıyor, saklıyor, susturuyor, kendine yalan söylüyor ve acısını görünmez kılıyor.
Şiirin bütün imgeleri sonunda bu tek cümleye bağlanıyor:
Kendine düşman gibi davranıyorsun; oysa sana en çok senin merhametin gerekiyor.
Bu açıdan şiir, bir sevgilinin ya da dostun diğerine söylediği bir söz gibi okunabildiği kadar, insanın kendi içindeki şefkatli sesin, kendisini yıllardır ihmal eden öteki benliğine seslenişi olarak da okunabilir.