Gaspara Stampa: Tutkunun Kendine Dönüşen Acısı

Şair: Gaspara Stampa

8 Ekim 2026

LXXX

Ey Aşk, bağlarının en güçlüsünü al,
ne sığınak ne de savunma bırakacak olanı;
Evadne ile Penelope'yi bağlayan
o bağlarla sevgilimi yeniden bağla.

Daha gözlerimizden ayrılalı çok olmamıştı;
yüce ve onurlu bir işe girişmek üzere yola çıkmıştı.
Ama bizi aldatıp verdiği sözü hiçe sayarak
kibirli zihnini başka yöne çevirdi.

Sanki unutuluşun engin denizine
batmış gibi,
kendi Anassilla'sına
bir tek dize yazmaya bile tenezzül etmedi.

Ey Nero, ey Mezentius, ey Marius, ey Sulla!
İçinizden hangisi böylesine zalim,
böylesine acımasız olabilirdi,
aşktan bir tek kıvılcım olsun tatmış olsaydı?

LXXXI

Bu sert kontun —
ayı ve kaplan yüreği taşıyan bu adamın —
böylesine güzel ve yumuşak görünen yüzüyle,
değerinin ve zekâsının gücüyle
şan yolunda ilerlediğini görürken,
neden böylesine değerli bir şeyi
sadakatsizliğiyle bozup lekelediğini
anlayamıyorum.

Bana vefasızlık ederek
kendi değerine yaraşan o güzel niteliği nasıl da zedeliyor;
şöhretinin kanatlarını
sadakatsizliğinin ağırlığıyla
nasıl da yavaşlatıyor!

Ah, hiç değilse yanında olsaydım;
ona yaptığı yanlışı ve benim çektiğim acıyı
gösterebilseydim;
belki onu yeniden sadık ve merhametli
bir insan yapabilirdim.

Ama ben burada, zavallı,
özlemle dopdoluyum;
yakınmalarımı rüzgârlara emanet ediyorum.

O ise Fransa'da,
unutuluşun içinde yaşıyor.

LXXXII

Burada, bizim denizimizin durgunlaştığı yerde,
ey kont, sizin zavallı Anassilla'nız,
ay donarken, güneş kıvılcımlar saçarken,
sizi çağırıyor, yakınarak tükeniyor.

Siz ise Okyanus'un yıkadığı uzak diyarlarda,
gece, gündüz, şafakta ve çanların sesinde,
özgür ve huzurlu bir hayat sürüyor,
denize ve kırların güzelliğine
neşeyle bakıyorsunuz.

Öyle ki yokluğunuz ve azalan sevginiz
onun hatırasını da,
ona verdiğiniz sadakati de sizden almış;
ona bir tek kelime bile yazmıyorsunuz.

Ah, bütün öteki sefaletlerden ayrı,
yalnızca bana ait olan sefalet bu!

Ey benim acım,
başka her acıyı aşan acım!

Aşk, senin okulunda
böyle mi öğretiliyor?

LXXXIII

Ah benim sevinçle dolu gecelerim,
huzurlu günlerim,
berrak ve sakin hayatım!

Acı bir ayrılık beni nasıl da elimden aldı
ve bütün hâlimi kedere çevirdi!

Üstelik hâlâ korkuyorum —
ki bu korku acımı daha da artırıyor —
beni yaralayan o zalim kontun
beni artık hatırlamamasından.

Öyleyse bana şimdi ne kaldı,
ölmekten başka?

Ve öleceğim; çünkü
bir zamanlar benim olanı
başkasının yanında görmek
bu gözlerin yapabileceği bir şey değil;
çünkü onlar
ondan başkasına bakmayı bilmiyor.

Benden sonra gelecek öteki kadınlar
bunu kendilerine örnek alsınlar:
arzularını öylesine ileri götürmesinler ki
düştükleri yanılgıdan
artık geri dönemeyecek hâle gelsinler.

LXXXIV

Ey kutsal, sevgili ve güzel yüz!

Ey berrak güneşten daha parlak gözler!

Ey soylu kan, melekleri andıran huylar!

Ey yüce zekâ, en yüce akıl!

Ey bilgelik ve zevkle dolu,
derin ve geniş hitabet ırmakları!

Ve nihayet, beni en çok tüketen sen, ey kont:
bütün zarafetin ve erdemin
yuvası olan sen!

Hangi zalim ve acımasız yıldız
daha önce seni arzularımdan kopardı
ve şimdi, bana verdiğin söze rağmen,
seni benden uzak tutuyor?

Öyleyse ölüm bu gözleri kapatsın;
ya da sen, hemen dönerek,
onları yeniden aç.

Çünkü böyle yaşarken
ben artık neyim,
bilmiyorum.

LXXXV

Bazen içimdeki aşırı tutku
beni sarar ve insanın dayanabileceğinden öte sıkıştırır;
o zaman, bunca şeye
tek bir acıyla son vermek için
kendi elimi kendime kaldırırdım.

Ama içimde Aşk konuşur;
ki o benden hiçbir zaman uzak değildir:

“Orak tutup başkasının ekinine girme;
sen kendinin değilsin,
sen efendinin olanısın.

Çünkü kendini ona teslim ettiğin günden beri
ruhun da bedenin de,
ölümün de hayatın da
onun oldu;
ve ona ait olan,
ona teslim olmalıdır.

Öyleyse onun sana söylemesine
ya da izin vermesine gerek olmadan
kendinden ayrılmaya kalkman,
fazlasıyla haksız
ve fazlasıyla cüretkâr bir iştir.”

LXXXVI

Ağlayın, ey kadınlar;
madem benim ölümüm
acımasız ve uzak efendimi kımıldatmıyor,
sizler ki yüreğiniz yumuşak ve insanlığınız merhametlidir,
en azından acımanın kapılarını açın.

Benimle birlikte ağlayın
bu acı kaderime;
Aşk'ı, zalim ve insanlıktan uzak göğü,
beni yaralayan o acımasız eli çağırın;
bırakın beni ölürken görsün
ve buna katlansın.

Sonra, ben kül ve kıvılcım olduğumda,
aranızdan biri, kederli ve merhametli,
benim ateşimden bir kıvılcım hissetmiş olarak şöyle desin:

“Bu sert taşın altında
mutsuz ve son derece sadık Anassilla yatıyor;
aşkta yüce sadakatin
eşine az rastlanır bir örneği.”

Gaspara Stampa

Gaspara Stampa: Tutkunun Kendine Dönüşen Acısı

Şair, dönem ve şiirlerin ardındaki hikâye

Gaspara Stampa (yaklaşık 1523–1554), İtalyan Rönesansı'nın en güçlü kadın şairlerinden biridir. Venedik'in canlı edebiyat ve müzik çevresinde yetişmiş, şiirlerinin önemli bölümünü Kont Collaltino di Collalto ile yaşadığı aşkın çevresinde kurmuştur. Rime adlı şiir kitabı onun ölümünden birkaç ay sonra, 1554'te kız kardeşi Cassandra tarafından yayımlanmıştır. Bu şiirler, Rönesans'ın aşk şiiri geleneğinden beslenmekle birlikte, kadının kendi arzusunu, özlemini, kıskançlığını, öfkesini ve kırılganlığını doğrudan kendi sesiyle söylemesi bakımından dikkat çekicidir.

Stampa'nın şiirlerinde aşk, yalnızca sevgiliye yönelen güzel bir duygu değildir. Aşkın insanı nasıl değiştirdiği, nasıl kendisine bağımlı hâle getirdiği ve sonunda kendi benliğine yabancılaştırdığı da şiirin konusudur. LXXX'ten LXXXVI'ya uzanan yedi şiir tam da böyle bir dönüşümü gösterir. Burada aşk bir anda acıya dönüşmez. Önce bekleyiş, sonra sitem, ardından unutulma korkusu, sonra kendini kaybetme ve nihayet ölüm düşüncesi gelir.

Bu yüzden bu yedi şiiri birbirinden bağımsız soneler olarak okumak yerine, bir tutkunun yavaş yavaş kendi içine kapanarak acıya dönüşmesinin hikâyesi olarak okumak çok daha anlamlıdır.


“Beni unuttu”dan “beni hiç sevmiyor”a

LXXX şiirinde Stampa'nın sevgilisi gitmiştir. Ama asıl kırılma henüz ayrılık değildir.

Yazmamasıdır.

Şair, Aşk'a seslenir ve sevgilisini yeniden kendi bağlarına bağlamasını ister. Evadne ve Penelope'nin bağlarından söz eder. Çünkü onun istediği yalnızca sevgilinin geri dönmesi değildir; yeniden bağlanmasıdır.

Bu küçük fark önemlidir.

Stampa henüz aşkın sona erdiğini kabul etmez. Sevgilisinin davranışını değiştirmeye çalışır. Onu Aşk'ın gücüyle yeniden kendisine döndürmek ister.

Fakat sonra acının asıl kaynağını söyler:

“Kendi Anassilla'sına bir tek dize yazmaya bile tenezzül etmedi.”

Mesele artık uzaklık değildir.

Sessizliktir.

Sevgilinin yazmaması, Stampa için yalnızca iletişimin kesilmesi anlamına gelmez. Bu sessizlik, sevgisinin karşı tarafta artık bir karşılığının olmayabileceği ihtimalini doğurur.

Ve Stampa'nın öfkesi burada olağanüstü büyür. Nero, Mezentius, Marius ve Sulla gibi tarihin zalimlerini çağırır:

“İçinizden hangisi böylesine zalim olabilirdi, aşktan bir tek kıvılcım olsun tatmış olsaydı?”

Bu cümlede hem suçlama hem de aşkın tuhaf mantığı vardır.

Stampa'nın gözünde sevgilinin zalimliği, aşkı hiç tanımamış olmasıyla açıklanabilir.

Çünkü seven biri, sevdiği kişiye bunu yapamaz.

Ama burada farkında olmadan başka bir şey de söyler:

“Ben böyle acı çekiyorsam, bunun sebebi benim sevgimin gerçek olması.”

Böylece acı, aşkın karşıtı olmaktan çıkar; aşkın kanıtına dönüşmeye başlar.


Hayranlık ile sitem aynı kalpte

LXXXI'de Stampa sevgilisini suçlarken bile onu küçültmez.

Tam tersine, onu övmeye devam eder.

Onun yüzünü, zekâsını, yeteneğini, şöhret yolunda ilerleyişini düşünür. Fakat tam da bu yüzden sadakatsizliğini daha ağır bulur:

“Neden böylesine değerli bir şeyi sadakatsizliğiyle bozup lekeliyor?”

Burada Stampa'nın aşkının en belirgin çelişkilerinden biri ortaya çıkar.

Sevgilisini ne kadar yüceltirse, ondan gördüğü vefasızlık da o kadar büyük görünür.

Çünkü sıradan bir erkekten beklenmeyecek bir şeyi, olağanüstü gördüğü bir erkekten beklemektedir.

Üstelik sevgilisinin davranışını değiştirebileceğine hâlâ inanır:

“Yanında olsaydım... belki onu sadık ve merhametli yapabilirdim.”

Bu çok önemli.

Stampa henüz sevgilisinden vazgeçmiş değildir.

Onu suçlarken bile onu düzeltme umudunu taşır.

Demek ki aşk hâlâ vardır.

Fakat aşkın yanında artık başka bir duygu da büyümektedir:

çaresizlik.

Çünkü onun yanında değildir.

O Fransa'dadır.

Stampa ise kendi yakınmalarını rüzgârlara bırakmaktadır.

Ve şiirin sonunda gelen tekrar her şeyi özetler:

“Egli in Francia si sta colmo d’oblio.”
“O ise Fransa'da, unutuluşun içinde.”

Bir tarafta unutulmuş kadın vardır.

Öte tarafta unutmuş gibi görünen erkek.

Aşk artık iki insanı birleştiren şey olmaktan çıkmış, iki insan arasındaki mesafenin ölçüsüne dönüşmüştür.


Asıl acı: Aynı aşkın içinde iki farklı hayat

LXXXII'de bu eşitsizlik daha da belirginleşir.

Stampa burada kendi hayatıyla sevgilisinin hayatını yan yana koyar.

Kendisi Adriyatik kıyısındadır.

Onu çağırmakta, yakınmakta, tükenmektedir.

Sevgilisi ise Okyanus'un yıkadığı uzak diyarlardadır. Gece ve gündüz hayatını sürdürür; denize ve kırların güzelliğine bakar.

Birinin dünyası acıdan ibaretken, diğerinin dünyası hâlâ yaşamaya devam etmektedir.

İşte Stampa'nın asıl yarası burada açılır:

“Benim için aşk hâlâ hayatın merkeziyken, onun hayatında ben artık bir merkez değilim.”

Bu, terk edilmekten daha ağır bir şeydir.

Çünkü terk edilen insan hâlâ sevgilisinin zihninde bir yerinin olduğunu düşünebilir.

Stampa ise bundan bile kuşkulanmaktadır.

“Bana bir tek kelime bile yazmıyorsunuz.”

Sonra dayanamaz ve Aşk'a sorar:

“Aşk, senin okulunda böyle mi davranılır?”

Bu soru çok güçlüdür.

Çünkü Stampa artık yalnızca sevgilisini suçlamamaktadır.

Aşkın kendisini sorgulamaktadır.

“Eğer aşk buysa,” der gibidir, “seven insana neden bunu yaşatıyor?”

Böylece sevgiliye yöneltilen sitem, yavaş yavaş aşkın kendisine yönelir.


Geçmiş güzelleştikçe bugün dayanılmaz oluyor

LXXXIII'te şiirin tonu daha da koyulaşır.

Stampa artık geçmişteki günleri hatırlamaktadır:

“Sevinçle dolu gecelerim,
huzurlu günlerim,
berrak ve sakin hayatım...”

Burada çok insani bir şey gerçekleşir.

İnsan geçmiş mutluluğunu, onu kaybettikten sonra daha yoğun yaşar.

Çünkü artık o mutluluk yaşanan bir gerçek değil, kaybedilmiş bir cennettir.

Bu nedenle geçmişteki güzellikler Stampa'yı teselli etmez.

Tam tersine, bugünkü acıyı büyütür.

Üstelik artık başka bir korku vardır:

“Beni yaralayan o zalim kontun beni artık hatırlamamasından korkuyorum.”

İşte burada ayrılık, unutulma korkusuna dönüşür.

Sevgili uzakta olabilir.

Ama daha kötüsü, sevgilinin zihninde de artık uzakta olmasıdır.

Ve Stampa'nın cevabı son derece serttir:

“Bana şimdi ne kaldı, ölmekten başka?”

Sonra çok daha acı bir cümle gelir:

“Bir zamanlar benim olanı başkasının yanında görmek bu gözlerin yapabileceği bir şey değil.”

Buradaki “gözler” sıradan bir ayrıntı değildir.

Stampa'nın gözleri artık sevgiliye ait bir bakışın organlarıdır.

Başkasına bakamazlar.

Çünkü:

“Başkasına bakmayı bilmiyorlar; yalnızca ona bakmayı biliyorlar.”

İşte tutku burada insanın bakışını bile ele geçirir.

Ve Stampa bundan sonra çok önemli bir dönüş yapar.

Kendi deneyimini gelecek kadınlara bırakılmış bir uyarıya çevirir:

“Benden sonra gelecek diğer kadınlar örnek alsınlar; arzularını öylesine ileri götürmesinler ki düştükleri yanılgıdan geri dönemeyecek hâle gelsinler.”

Bu, “erkeklere şöyle davranın” diyen bir şiir değildir.

Tam tersine, kadının kendi arzusuna yönelttiği bir uyarıdır.

Üstelik Stampa “sevmeyin” demez.

Arzularınızı bu kadar ileri götürmeyin der.

Çünkü kendisi arzuyu artık geri dönülmesi zor bir noktaya taşımıştır.

Üstelik:

“Ben sevdim.” demekle yetinmez.

Şunu da söyler:

“Çok sevdim.”

Sonra:

“Bu kadar sevmenin beni ne hâle getirdiğini de göstereceğim.”

Bu nedenle Stampa'nın şiiri aynı anda itiraf, tanıklık ve öz-eleştiridir.


Sevgili büyüdükçe ben küçülüyorum

LXXXIV'te Stampa'nın sevgiliye bakışı neredeyse hayranlığın sınırlarını aşar.

Yüzü kutsaldır.

Gözleri güneşten parlaktır.

Kanı soyludur.

Huyları meleksidir.

Zekâsı yücedir.

Hitabeti derin ve geniştir.

Her türlü zarafet ve erdem onun içinde toplanmıştır.

Burada sevgili artık yalnızca sevilen bir insan değildir.

İdeal hâline getirilmiştir.

Fakat bunun bedeli ağırdır.

Çünkü sevgili ne kadar büyürse, Stampa'nın kendisi o kadar küçülür.

Ve şiirin son dizesi bu yüzden son derece çarpıcıdır:

“Perché così non so quel ch’io mi sia.”

Kabaca:

“Çünkü böyle yaşarken ben ne olduğumu bilmiyorum.”

İşte aşkın en tehlikeli noktası budur.

Başlangıçta soru:

“Beni seviyor mu?”

iken artık soru:

“Ben kimim?”

olmuştur.

Sevgilinin yokluğu yalnızca hayatındaki bir boşluk değildir.

Benliğindeki boşluktur.

Stampa'nın trajedisi artık yalnızca sevgilisini kaybetme ihtimali değildir.

Kendisini de kaybetmeye başlamasıdır.


“Sen kendinin değilsin”

LXXXV bu dönüşümün doruk noktasıdır.

Stampa artık dayanılmaz bir tutkudan söz eder:

“Aşırı tutkum beni sarar ve insanın dayanabileceğinden öte sıkıştırır.”

Ve ilk kez kendi elini kendisine kaldırmayı düşündüğünü söyler.

Fakat tam o sırada içindeki Aşk konuşur.

Ve ona şu cümleyi söyler:

“Tu non sei tua.”

“Sen kendinin değilsin.”

Bu, bütün dizinin belki de en ağır cümlesidir.

Çünkü Stampa artık sevgilisini yalnızca sevdiğini söylemiyor.

Kendisini ona verdiğini söylüyor.

Ruhunu.

Bedenini.

Hayatını.

Ölümünü.

Hepsi sevgilinindir.

Dolayısıyla kendi hayatına son vermek bile kendi başına verebileceği bir karar değildir.

Çünkü:

“Sen kendinin değilsin.”

İlk bakışta bu romantik bir teslimiyet gibi okunabilir.

Ama şiirin bütününü düşündüğümüzde çok daha karanlık bir anlam kazanır.

Sevgili artık yanında değildir.

Fakat Stampa'nın üzerinde hâlâ hükmü vardır.

Adam gitmiştir; fakat Stampa'nın hayatındaki iktidarı gitmemiştir.

Belki de şiirin trajedisi tam burada yoğunlaşır:

Sevgilisi onu terk etmiştir; fakat Stampa, sevgilisini terk edememiştir.

Daha da kötüsü, kendi kendisini de ondan ayıramamaktadır.

Bu nedenle ölüm bile özgürlük değildir.

Çünkü ölümün üzerinde bile sevgilinin hakkı olduğunu düşünmektedir. LXXXV'nin son dizeleri, kendi hayatından ayrılmayı sevgilinin izni olmadan gerçekleştiremeyeceği kadar “haksız” ve “cüretkâr” bir davranış sayar.


Sonunda ölüm bile sevgiliyi değiştirmiyor

LXXXVI'da Stampa artık kendi sonunu düşünür.

Ama ölümünün bile sevgilisini harekete geçirmemesinden yakınır:

“Benim ölümüm bile acımasız ve uzak efendimi kımıldatmıyor.”

Bu cümle çok acıdır.

Çünkü Stampa'nın yaşarken alamadığı ilgiyi, ölümünden sonra bile alamayacağından korktuğunu gösterir.

Ve bu kez kadınlara seslenir:

“Ağlayın, ey kadınlar...”

LXXXIII'te gelecek kadınlara uyarı yapan Stampa, LXXXVI'da kadınlardan tanıklık istemektedir.

Bu çok güzel bir dönüşümdür.

Önce:

“Benden sonra gelen kadınlar benim hatamdan ders alsın.”

Sonra:

“Ben öldüğümde benim için siz ağlayın.”

Yani kendi özel aşk hikâyesi, kadınlar arasında paylaşılabilecek bir deneyime dönüşür.

Stampa yalnız kalmak istemez.

Acısının tanıkları olsun ister.

Ve şiirin sonunda kendisi için nasıl hatırlanmak istediğini söyler:

“Mutsuz ve son derece sadık Anassilla...”

Burada çok önemli bir seçim vardır.

Stampa kendisini:

“sevilmeyen kadın”

diye tanımlamaz.

“Sadık âşık” olarak tanımlar.

Yani sevgisinin karşılığını alamamış olması, onun gözünde sevgisinin değerini azaltmaz.

Tam tersine, belki de sevgisinin büyüklüğü tam olarak burada ortaya çıkar:

Karşılık görmediği hâlde sevmiş olması.

Ve kendisi için bırakılmasını istediği son tanım da budur:

“Aşkta yüce sadakatin eşine az rastlanır bir örneği.”


Stampa'nın asıl trajedisi

Bu yedi şiiri birlikte okuduğumuzda, karşımıza basit bir terk edilme hikâyesi çıkmıyor.

Daha derin bir dönüşüm görüyoruz.

Önce:

“Beni yeniden sev.”

Sonra:

“Beni neden unuttun?”

Ardından:

“Beni artık hatırlamıyor musun?”

Sonra:

“Ben onsuz kimim?”

Ve nihayet:

“Ben kendimin bile sahibi değilim.”

İşte tutkudan acıya geçiş burada gerçekleşiyor.

Aşk önce Stampa'nın dünyasını aydınlatıyor.

Sonra o dünyanın merkezine yerleşiyor.

Sonra merkezdeki her şeyi kendisine bağlıyor.

Ve sevgili gidince bütün dünya onunla birlikte kararıyor.

Bu yüzden Stampa'nın şiirinde acı, aşkın sona ermesiyle başlamıyor.

Tam tersine:

Aşkın çok büyümesiyle başlıyor.

Çünkü insan sevdiği kişiye ne kadar çok anlam yüklerse, onu kaybettiğinde kaybettiği şey de yalnızca bir insan olmaktan çıkar.

Bir hayat biçimini kaybeder.

Stampa'nın “Ben ne olduğumu bilmiyorum” demesi bu yüzden önemlidir.

Sevgilisini kaybetmekten önce kendisini sevgilisine bağlayan sınırları kaybetmiştir.

Ve şiirin en güçlü paradoksu: Kendi mezar kitabesini yazmak

Stampa'nın şiirlerinde çok ilginç bir şey olur: Sevgili gittikçe şiirde daha fazla var olur.

Gerçek hayatta yoktur.
Mektup yazmaz.
Haber göndermez.
Uzakta yaşar.

Ama şiirde sürekli konuşulur, çağrılır, övülür, suçlanır, hatırlanır.

Yani yokluğu, şiirdeki varlığını büyütür.

Stampa'nın acısı da böylece şiirin yakıtına dönüşür.

Sevgili gitmiştir.

Ama şiir kalmıştır.

Ve belki de Stampa'nın en büyük başarısı tam burada başlar: Kaybettiği aşkı yeniden kazanamaz; fakat kaybettiği aşkın dilini kazanır.

Fakat LXXXVI. şiirin sonunda bundan da daha ileri bir şey olur. Stampa artık yalnızca sevgilisini şiirde yaşatmaz; kendisinin ölümünden sonra nasıl hatırlanacağını da yazmaya başlar. Şiirin son bölümü bu yüzden neredeyse bir mezar kitabesi gibi okunabilir.

Mezar kitabesi, insanın bütün hayatını birkaç kelimeye sıkıştırır. Yaşanmış yıllar, sevinçler, hatalar, tutkular ve kayıplar taşın üzerine bırakılacak birkaç cümleye dönüşür. İnsan artık kendisini uzun uzun anlatamaz. Geriye yalnızca hangi cümleyle hatırlanmak istediği kalır.

Stampa da kendi hayatını böyle bir son cümleye indirir:

Çok sevdi.
Az sevildi.
Mutsuz yaşadı.
Mutsuz öldü.

Fakat burada çok önemli bir ayrıntı vardır. Stampa mezar taşına yalnızca “sevilmedi” yazmak istemez. Kendisi için asıl belirleyici kelime sadakattir.

Sevgilisi onu yeterince sevmemiş olabilir.

Ama Stampa kendi adına son sözü söyleyebilir:

“Ben sevdim.”

Hatta:

“Çok sevdim.”

Ve daha da önemlisi:

“Sadık kaldım.”

Böylece sevgilinin davranışı onun hikâyesinin son cümlesi olmaktan çıkar. Çünkü sevgilinin ne yaptığı artık değiştirilemez; fakat Stampa kendi sevgisinin nasıl hatırlanacağını belirleyebilir.

İşte mezar kitabesi benzetmesinin asıl gücü burada ortaya çıkar.

Sevgilisinin hafızasında yer bulamayan kadın, kendi hafızasını şiirin içinde kurar.

Hayattayken sevgilisinden beklediği hatırlanmayı bulamamıştır. Ölümünden sonra ise başkalarının onu hatırlamasını ister. Böylece sevgilinin vermediği ölümsüzlüğü şiirden almaya başlar.

Sevgili onu unutabilir.

Ama şiir unutmaz.

Gerçek hayatta kaybedilmiş olan aşk, şiirde yeniden kurulmuş olur; fakat bu kez sevgilinin değil, Stampa'nın sözüyle.

Böylece özel bir aşk acısı, yüzyıllar sonra bile okunabilen bir insanlık deneyimine dönüşür.

Üstelik Stampa yalnızca:

“Ben sevdim.”

demez.

“Çok sevdim.” der.

Sonra kendi hayatına bakıp şunu da söyleyebilir:

“Bu kadar sevmenin beni ne hâle getirdiğini de görün.”

İşte bu yüzden onun şiiri yalnızca bir aşk itirafı değildir.

Aynı zamanda aşkın bedeline tutulmuş bir kayıttır.

Stampa aşkını inkâr etmez; ama aşkının kendisini ne hâle getirdiğini de affetmez.

Ve belki de bütün şiirlerinin sonunda bize kalan en acı cümle budur:

Sevgilisi onu terk etmiştir;
ama Stampa, sevgilisini terk edememiştir.

Bu yüzden kendi mezar kitabesini de sevgilisinin değil, kendi sesinin yazmasını ister.

Taşın üzerinde artık onun ne kadar sevildiği değil, ne kadar sevdiği yazacaktır.

Ve belki Stampa'nın şiirsel ölümsüzlüğü tam burada başlar:

Çok sevdi.
Az sevildi.
Ama sevdiği için susturulmadı.

Konuştu.

Yazdı.

Ve öldükten sonra bile konuşmaya devam etti.