Birbirinin Kusurunu Örtmek: Sevginin Merhameti ve Onarma Çabası
15 Ekim 2026
Ahmed et-Tâhir’in bir cümlesinden hareketle sevginin kusurlarla kurduğu ilişki üzerine
Kusur mu büyür, bakış mı değişir?
“Evliliğin anlamlarından biri şudur: Kusurlarını görebilecek birini seçersin, o da bunları kabul eder ve üzerini örter.”
Bu söz, evliliği kusursuz bir insan bulma arayışı olarak değil, insanın kusurlarıyla birlikte görülebildiği bir yakınlık biçimi olarak düşünmeye çağırıyor. Buradaki “görülmek”, yalnızca açığa çıkmak değildir; insanın saklamaya çalıştığı eksikliklerinin, zayıflıklarının ve çelişkilerinin bir başkası tarafından fark edilmesidir. “Kabul edilmek” ise bunların onaylanması ya da önemsiz sayılması değil, kişinin tek tek kusurlarına indirgenmemesidir. “Üzerini örtmek” de bu bağlamda gerçeği inkâr etmekten çok, başkasının zaafını teşhir etmemeyi, onu bir silaha dönüştürmemeyi ve ilişkinin güvenini korumayı düşündürür.
Bu düşüncenin yanında, Mısırlı yazar Ahmed et-Tâhir’in 25 Kasım 1935 tarihli er-Risâle dergisinde yayımlanan “el-Müşkile” (“Sorun”) başlıklı yazısındaki iki cümle belirir:
ستَرى في زوجتك عيوباً ونقصاً، وستتجسم هذه العيوب، لأنك تنظر إليها بغير عين الرضا.
“Eşinde kusurlar ve eksiklikler göreceksin. Ona hoşnutluk gözüyle bakmadığın için bu kusurlar gözünde büyüyecek.”
Et-Tâhir, hemen ardından şöyle der:
وخير لك ألا تفكر في هذه العيوب حين تبدو لك إلا بمقدار ما تحاول إصلاحها.
“Bu kusurlar karşına çıktığında, onları ancak gidermeye çalıştığın ölçüde zihnine takman senin için daha hayırlıdır.”
İlk söz ile Et-Tâhir’in cümleleri aynı alıntı değildir. İlk söz, kusurlarını görebilecek birini seçmek ve onun kabulüne sığınmak fikrini öne çıkarır; Et-Tâhir ise eşin kusurlarının algımızda nasıl büyüdüğünü ve onlara nasıl yaklaşmamız gerektiğini tartışır. Bununla birlikte ikisi, aynı temel sorunun çevresinde buluşur: Bir insanın kusurlarını gördüğümüzde, o kusurlarla ne yaparız? Onları yakınlığın bir parçası olarak mı kabul ederiz, yoksa onları ilişkinin tamamını belirleyen bir hükme mi dönüştürürüz?
1. “عين الرضا”: Hoşnutluk gözüyle bakmak
Et-Tâhir’in cümlesindeki en önemli ifade عين الرضا, yani “hoşnutluk gözü”dür. Bu, yalnızca birinden memnun olmak veya onun davranışlarını beğenmek demek değildir. Bir insana, onunla kurduğumuz bağın içinden bakmayı; onu tek bir davranışına, tek bir hatasına ya da o an yaşadığımız kırgınlığa indirgememeyi de anlatır.
Aynı davranış, ilişkinin farklı dönemlerinde farklı anlamlar kazanabilir. Sevgi ve güven duyduğumuz birinin dalgınlığını yorgunluk, unutkanlığını insani bir eksiklik olarak yorumlayabiliriz. Kırgınlığın biriktiği bir ilişkide ise aynı dalgınlık umursamazlık, aynı unutkanlık değersizlik işareti gibi görünebilir. Olay değişmemiştir; olayın içine yerleştiği duygusal çerçeve değişmiştir.
Bu nedenle Et-Tâhir’in iddiası, kusurların yalnızca hayal ürünü olduğu değildir. Kusurlar gerçekten vardır; fakat onları algılayışımız tarafsız ve değişmez değildir. Birine duyduğumuz hoşnutluk, kusuru ortadan kaldırmaz ama onun bütün kişiliğimizin önüne geçmesini engelleyebilir. Hoşnutsuzluk ise tek bir kusuru büyütüp kişinin diğer özelliklerini görünmez kılabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken ince bir nokta vardır: “Hoşnutluk gözü” gerçeğe gözlerini kapatmakla aynı şey değildir. Bir insanı sevmek, onun her davranışını doğru bulmayı gerektirmez. Tam tersine, sevgi bazen kusuru açıkça görebilmeyi mümkün kılar; çünkü amaç karşı tarafı mahkûm etmek değil, onunla birlikte daha iyi bir ilişki kurmaktır. Hoşnutluk, kusuru yok sayan bir körlük değil, kusuru bütün insanın yerine geçirmeyen bir ölçü olabilir.
2. Kusurun büyümesi: Gözlemden hükme
وستتجسم هذه العيوب ifadesi, kusurların gözde büyümesini, adeta cisim kazanıp somutlaşmasını anlatır. Küçük bir eksiklik, zihinde giderek daha büyük bir varlığa dönüşür. Başlangıçta belirli bir davranıştan ibaret olan şey, zamanla karakterin tamamına ilişkin bir hükme dönüşebilir: “Bugün beni dinlemedi” düşüncesi, “Beni hiçbir zaman dinlemiyor” yargısına; “Bu konuda sorumsuz davrandı” gözlemi, “O sorumsuz bir insan” hükmüne evrilebilir.
Bu dönüşüm, ilişkilerin en yıpratıcı zihinsel alışkanlıklarından biridir. Çünkü insan artık karşısındaki kişinin ne yaptığını değil, onun hakkında oluşturduğu hükmü görmeye başlar. Sonraki her davranış, bu hükmü doğrulayan bir kanıt gibi okunur. İyi davranışlar istisna sayılır, hatalar ise kişinin gerçek yüzünü açığa çıkaran deliller olarak yorumlanır. Böylece ilişki, iki insanın birbirini yeniden tanıdığı canlı bir alan olmaktan çıkar; önceden verilmiş kararların tekrar tekrar doğrulandığı bir mahkemeye dönüşür.
Kusurun büyümesi yalnızca öfkeyle de gerçekleşmez. Bazen hayal kırıklığı, karşılanmamış beklenti veya zihinde kurulmuş ideal eş tasarımı da bu büyümeyi besler. Kişi karşısındaki insanı olduğu hâliyle değil, olması gerektiğine inandığı kişiyle kıyaslar. Gerçek insan ile zihindeki ideal arasındaki mesafe arttıkça, eksiklikler daha görünür olur. Oysa kusursuzluk beklentisi, insanı olduğu gibi tanımayı zorlaştırır; çünkü her gerçek kişi, hayaldeki eksiksiz tasarımdan bir yerde geri kalacaktır.
Et-Tâhir’in cümlesi bu nedenle yalnızca evlilikteki kusurları değil, insan zihninin seçici dikkatini de düşündürür. Birine karşı içimizde biriken hoşnutsuzluk, onun kusurlarını daha sık fark etmemize; bu fark ediş de hoşnutsuzluğumuzu artırmamıza yol açabilir. Böylece kendi kendini besleyen bir döngü doğar: Hoşnutsuzluk kusuru büyütür, büyüyen kusur hoşnutsuzluğu derinleştirir.
3. Kabul etmek, onaylamak değildir
Başlangıçtaki sözde yer alan “kusurlarını kabul etmek” düşüncesi yanlış anlaşılmaya açıktır. Kabul, her davranışı mazur görmek; incitici, sorumsuz veya zarar verici davranışları sineye çekmek anlamına gelmemelidir. Bir insanın kusurlarını kabul etmek, onun kusurlu bir insan olduğunu bilmek ve bu gerçeği ilişkinin başlangıç noktalarından biri saymaktır. Onaylamak ise o davranışın doğru veya zararsız olduğunu ileri sürmektir. Bunlar birbirinden farklıdır.
Bir eşin unutkanlığını, çekingenliğini, dağınıklığını ya da bazı konulardaki yetersizliğini kabul etmek mümkün olabilir. Fakat aşağılamayı, şiddeti, sürekli yalanı veya sistematik biçimde sorumluluktan kaçmayı yalnızca “kusur” diye adlandırarak geçiştirmek, kabulün anlamını bozar. Her ilişkinin sınırları, güvenliği ve karşılıklı saygıyı koruyan ölçüleri olmalıdır.
Bu ayrım, “üzerini örtmek” ifadesi için de önemlidir. Birinin kusurunu örtmek, onu başkalarının önünde küçük düşürmemek, zaafını dedikoduya çevirmemek ve özelini teşhir etmemek anlamına gelebilir. Fakat örtmek, sorunu hiç konuşmamak ya da zarar veren davranışın sürmesine izin vermek anlamına gelirse, yakınlığı korumak yerine sorunu derinleştirebilir.
Olgun bir ilişkide insan hem mahremiyeti korur hem de gerekli olanı konuşur. Eşinin kusurunu başkalarının önünde bir aşağılama aracına dönüştürmez; ama ikisinin hayatını etkileyen bir sorunu da sessizliğe gömmez. Kabul, gerçeği susturmak değil, gerçeği incitmeden konuşmanın yolunu aramaktır.
4. Kusuru düşünmek mi, kusuru onarmak mı?
Et-Tâhir’in ikinci cümlesi, ilk cümledeki gözlemden bir tutum önerisine geçer:
وخير لك ألا تفكر في هذه العيوب حين تبدو لك إلا بمقدار ما تحاول إصلاحها.
Burada belirleyici olan إلا بمقدار ما تحاول إصلاحها ifadesidir. Anlam, kusurları yalnızca düzeltmeye çalıştığın ölçüde düşünmek veya zihninde onlarla meşgul olmak yönündedir.
Bu öneri, kusuru sürekli zihinde çevirip çevirip düşünmekle onu gidermek için çaba göstermek arasındaki farkı ortaya çıkarır. İnsan bazen bir kusur üzerinde düşünüyormuş gibi görünür; oysa yaptığı şey aynı kırgınlığı tekrar tekrar yaşamaktır. Olayı zihninde yeniden kurar, karşısındakinin niyetini tekrar yargılar, kendi haklılığını tekrar kanıtlar. Bu düşünme biçimi bir çözüm üretmez; yalnızca incinmeyi canlı tutar.
Onarmaya dönük düşünce ise başka sorular sorar: Burada tam olarak ne oldu? Bu davranış neden sorun yaratıyor? Benim payım ne? Karşımdaki kişi neyi anlamalı? Değişmesi gereken şey nedir ve bu değişim nasıl mümkün olabilir? Böyle sorular, kusuru kişiliğin tamamına ilişkin bir hüküm olmaktan çıkarıp üzerinde çalışılabilir bir mesele hâline getirir.
Bununla birlikte her kusurun başkası tarafından “düzeltilmesi” gerektiğini düşünmek de doğru değildir. Eş, diğer eşin projesi değildir. Onarma çabası, karşı tarafı kendi idealimize göre biçimlendirmek anlamına gelmemelidir. Bazen yapılacak şey açıkça konuşmak, bazen bir alışkanlık üzerinde birlikte çalışmak, bazen de farklılıkların tamamen ortadan kalkmayacağını kabul etmektir. Onarmak, mutlaka değiştirmek değil; sorunu anlamak, etkisini azaltmak ve birlikte yaşanabilir bir yol bulmak olabilir.
Bu yüzden ikinci cümleyi şöyle de anlayabiliriz: Kusurların üzerinde yalnızca onları daha iyi anlamaya, etkilerini azaltmaya veya ilişkinin zarar gören yanını iyileştirmeye hizmet ettiği ölçüde dur. Zihinsel meşguliyeti, çözümün yerine koyma.
5. Evlilikte sevgi: Kusursuzluk değil, gerçeklikle ilişki
Evliliğin başlangıcında insanlar birbirlerini çoğu zaman seçilmiş özellikler üzerinden tanır. Çekicilik, zekâ, mizah, nezaket, ortak ilgi alanları ve hayata dair benzer beklentiler öne çıkar. Zaman ilerledikçe insanın daha az gösterişli tarafları da görünür olur: sabırsızlıkları, korkuları, savunmaları, alışkanlıkları, eksik kaldığı alanlar ve kendi içinde bile çeliştiği noktalar.
Bu aşama, aşkın sona erdiği anlamına gelmez. Bazen ilişkinin gerçeklikle karşılaştığı, hayal edilen kişiyle gerçek kişinin birbirinden ayrıldığı aşamadır. Sevgi burada yeni bir sınavla karşılaşır: Karşımdaki insanı yalnızca bende hayranlık uyandıran özellikleriyle mi seveceğim, yoksa onun tamamlanmamışlığını da tanıyabilecek miyim?
Bu sorunun cevabı, her kusura katlanmak zorunda olmak değildir. İnsanların temel değerleri, ihtiyaçları ve sınırları arasında ciddi uyumsuzluklar bulunabilir. Bazı davranışlar ilişkiyi onarılamaz biçimde zedeleyebilir. Dolayısıyla “kusurları kabul etmek” evliliği her koşulda sürdürmek gerektiği sonucunu doğurmaz. Asıl mesele, sıradan insani eksikliklerle ilişkiye zarar veren davranışları birbirinden ayırabilmektir.
Sevgi, insanı kusursuzlaştırmaz; kusurlarıyla birlikte tanınabilir kılar. Bir başkasını sevmek, onun bütün eksikliklerini güzel bulmak değil, eksikliklerini gördüğünde onun değerini bütünüyle silmemektir. Aynı zamanda kendi kusurlarımızı da kabul edebilmeyi gerektirir. Çünkü kusurlarının görülmesini isteyen insan, başkasının kusurlarına karşı bütünüyle acımasız bir yargıç olamaz. Yakınlık, karşılıklı bir kırılganlık alanıdır: Ben senin eksiklerini görebilirim; sen de benimkileri. İlişkinin güveni, bu bilginin birbirimize karşı nasıl kullanılacağıyla belirlenir.
6. Kusuru örtmek: Merhamet, mahremiyet ve dürüstlük
Başlangıçtaki sözün en dokunaklı yanı, bir başkasının kusurlarını görmenin yanında onları örtme fikrini de taşımasıdır. İnsan, başkasının zayıf taraflarını öğrendiğinde bir güç elde eder. Bu bilgiyi isterse onu utandırmak, susturmak veya üstünlük kurmak için kullanabilir. İsterse de karşısındaki insanın mahremiyetini korur ve kusurunu bir silaha dönüştürmez.
Bir ilişkide güven, insanın her zaman güçlü, tutarlı ve kusursuz görünmek zorunda kalmamasıyla büyür. Hata yaptığında bunun hemen bir karakter hükmüne dönüştürülmeyeceğini; en mahrem zayıflığının bir gün tartışmada önüne konmayacağını bilmek, kişiye kendisi olabileceği bir alan açar. Bu, kusurun sonuçlarından kaçmak değil, hatanın aşağılanmaya dönüşmeyeceğine güvenmektir.
Fakat merhamet ile dürüstlük birbirinin karşıtı değildir. Bazen sevdiğimiz insana karşı dürüst olmak, onun davranışının bize nasıl zarar verdiğini söylemeyi gerektirir. Bir kusuru örtmek, onu görünmez kılmak değil; onu herkesin önünde teşhir etmekten kaçınarak, gerekli olduğunda özel ve saygılı bir konuşma içinde ele almak olabilir.
Bu bakımdan evlilik, yalnızca iki insanın birbirini tanıdığı değil, birbirlerinin kırılganlıklarına nasıl davranacaklarını öğrendiği bir birlikteliktir. Birinin kusurunu bilmek, o kişi üzerinde hak sahibi olmak değildir. Aksine, bu bilgiyle daha dikkatli davranma sorumluluğu doğabilir.
7. Hoşnutluk gözü bir seçimdir
Et-Tâhir’in sözleri, duyguların bakışımızı etkilediğini gösterirken bir başka soruyu da gündeme getirir: Hoşnutluk gözü kendiliğinden mi doğar, yoksa insan onu korumak için çaba gösterebilir mi?
İnsan her zaman ne hissedeceğini doğrudan seçemez. Kırgınlık, hayal kırıklığı ve öfke bir anda ortadan kaldırılamaz. Fakat hislerimizi besleyen yorumları, dikkatimizin nereye yöneldiğini ve bir olaydan hangi sonucu çıkardığımızı sorgulayabiliriz. “Bunu yine yaptı; demek ki beni hiç önemsemiyor” demekle “Bu davranış beni incitti; nedenini konuşmamız gerekiyor” demek arasında önemli bir fark vardır.
İlk cümle, tek bir olaydan kişinin bütün niyetine ve karakterine dair kesin bir hüküm çıkarır. İkincisi ise incinmeyi inkâr etmeden, henüz bilinmeyen şeylere de yer bırakır. Bu açıklık, her durumda karşı tarafı haklı çıkarmak için değil, gerçeği aceleyle daraltmamak için gereklidir.
Hoşnutluk gözü, her şeyi olumlu yorumlamak zorunda olmak değildir. Bazen tam tersine, bir kusuru doğru adıyla anmayı gerektirir. Fakat bunu yaparken insanı kusuruyla özdeşleştirmemek, değişme ihtimalini bütünüyle kapatmamak ve kendi yargımızın da yanılabilir olduğunu hatırlamak gerekir.
Belki de bu göz, sevginin duygusal bir ayrıcalığından çok, etik bir disiplinidir: Karşımızdaki insanı en kötü anına indirgememek; kendi kırgınlığımızın, onun bütün hikâyesini yazmasına izin vermemek.
Sonuç: Bir kusurun önünde ne yaparız?
İlk söz, insanın kusurlarını görebilecek ve onları teşhir etmek yerine kabul edebilecek bir yakınlık arzusunu dile getiriyor. Ahmed et-Tâhir ise kusurların, hoşnutluk kaybolduğunda gözümüzde büyüyebileceğini hatırlatıyor. İkinci cümlesi de bizi zihinsel tekrardan onarma çabasına yöneltiyor.
Bu iki düşünceyi birlikte okuduğumuzda, sevginin kusursuz birini bulmaktan çok, kusurlarla nasıl ilişki kurulacağını öğrenmekle ilgili olduğu sonucuna varabiliriz. Kusuru görmek kaçınılmazdır; onu büyütmek, saklamak, teşhir etmek, anlamaya çalışmak veya onarmaya yönelmek ise ilişkinin biçimini belirler.
Bir insanın kusurlarını kabul etmek, onu değişmez bir hâliyle her koşulda onaylamak değildir. Onun insanlığını kusurlarından daha geniş görebilmek; değişmesi gereken şeyleri konuşurken bile saygıyı korumak ve mahremiyeti bir silaha dönüştürmemektir. Aynı şekilde, kusurları örtmek de sorunları halının altına süpürmek değil, onları aşağılamadan ele alabilmektir.
Et-Tâhir’in cümlesindeki asıl uyarı, kusurların varlığından çok, onların zihnimizde kapladığı yerle ilgilidir. Hoşnutsuzluk, bir eksikliği bütün kişiliğin yerine geçirebilir. Sevgi ise kusuru yok etmese bile onun bütün manzarayı kaplamasına engel olabilir.
Belki de evliliğin anlamlarından biri tam burada saklıdır: Birinin kusurlarını görebilecek kadar yakın olmak, ama onu yalnızca kusurlarından ibaret saymayacak kadar adil kalmak. Onun zayıflıklarını bilmek, fakat bu bilgiyi üstünlük kurmak için kullanmamak. Gerektiğinde konuşmak, gerektiğinde affetmek, gerektiğinde sınır koymak ve mümkün olduğunda birlikte onarmak.
Çünkü insan, en çok kusurlarının görüldüğü yerde değil; kusurları görüldüğü hâlde insanlığının korunabildiği yerde kendisi olma cesareti bulur.
Derkenar | Kusurların Büyüdüğü Yer
“Evliliğin anlamlarından biri şudur: Kusurlarını görebilecek birini seçersin, o da bunları kabul eder ve üzerini örter.”
Bu sözün kaynağını araştırırken, 25 Kasım 1935 tarihli er-Risâle dergisinin 125. sayısında, Mısırlı yazar Ahmed et-Tâhir’in Mustafa Sâdık er-Râfiî’ye hitaben kaleme aldığı bir yazıyla karşılaştım. El-Müşkile (Sorun) başlıklı bu yazı, evliliğinde çıkmaza düşmüş bir erkeğin hikâyesinden hareketle insanın eşine, onun kusurlarına ve kendi arzularına nasıl baktığını sorguluyordu.
Et-Tâhir’in şu cümlesi, aradığım sözün kendisi değildi; fakat onunla aynı düşünsel eşiğe açılıyordu:
ستَرى في زوجتك عيوباً ونقصاً، وستتجسم هذه العيوب، لأنك تنظر إليها بغير عين الرضا.
“Eşinde kusurlar ve eksiklikler göreceksin. Ona hoşnutluk gözüyle bakmadığın için bu kusurlar gözünde büyüyecek.”
Ardından gelen cümle ise düşünceyi tamamlıyordu:
وخير لك ألا تفكر في هذه العيوب حين تبدو لك إلا بمقدار ما تحاول إصلاحها.
“Bu kusurlar karşına çıktığında, onları ancak gidermeye çalıştığın ölçüde zihnine takman senin için daha hayırlıdır.”
İlk söz, insanın kusurlarını görebilecek ve buna rağmen onu kabul edip mahremiyetini koruyabilecek birini bulmasını anlatıyordu. Et-Tâhir ise kusurların, gönüldeki hoşnutluk kaybolduğunda nasıl büyüdüğünü; insanın zihnini onları çoğaltmaya değil, gidermeye yöneltmesi gerektiğini söylüyordu. İki sözün aynı kişiye ait olduğunu gösteren bir kanıt bulamadım. Fakat kaynak arayışım beni, aynı meselenin başka bir yüzünü aydınlatan bu iki cümleye ulaştırdı.
Belki de evlilikte asıl mesele, kusursuz birini bulmak değil; kusurlar görünür olduğunda bakışımızı bütünüyle kaybetmemektir. Çünkü bazen bir kusur, karşımızdaki insanın bütününden daha büyük değildir; yalnızca ona artık hoşnutlukla bakamadığımız için gözümüzde büyümüştür.