Baker’in Uyarısı: Olayları Düşünülebilir Olmaktan Çıkarmak
30 Eylül 2026
Ulus Baker, Medya ve Olayları Yeniden Kurmak
“Medya ise bize ‘bireyleşmiş’, birbirinden kopmuş, yani üzerinde düşünemeyeceğimiz olaylar veriyor: Skandalların birbiri ardına sıralanışı, medyanın en esaslı iki tekniğiyle soyut, hayali ve düşüncesiz bir dünya anlayışını dayatmaktadır – yani tekrar ve ısrar teknikleri: birincisi gündeme getirilmiş bir olayı bıktırıcı bir tekrarla üsteleyerek kafalara işleme yoluyken ikincisi, kitle iletişiminin bütün kanallarını mobilize ederek, aynı olayı şurada duygusal, burada politik, bir yerde biçimsel, başka bir yerde enformatif biçimlerde, farklı mesaj türleriyle verip duruyor. Bu durumun en önemli sonucunun dezenformasyon yoluyla zihinleri etkileme değil, ‘olayları düşünülebilir olmaktan çıkarmak’ ve tekdüzeleştirmek diyebileceğim bir durum olduğunu düşünüyorum.”
— Ulus Baker, “Medyaya Nasıl Direnilir?”
Baker’in bu metninin 1995’te yayımlanmış olması, bugün okunduğunda ona yalnızca tarihsel bir medya eleştirisi değil, bugünün enformasyon düzenini şaşırtıcı bir açıklıkla kavramamızı sağlayan bir düşünce metni niteliği kazandırıyor.
Ulus Baker bu sözleri yazdığında bugünkü sosyal medya akışının, bildirimlerin ve algoritmik haber dolaşımının hayatımızı kuşatan biçimi henüz ortada yoktu. Fakat tarif ettiği mekanizma bugün çok daha görünür hâle gelmiştir. Artık mesele yalnızca medyanın bize yanlış bilgi verip vermemesi değildir. Asıl mesele, doğru bilgilerin bile öylesine hızlı, yoğun, tekrarlı ve birbirinden kopuk biçimde dolaşıma sokulabilmesidir ki olaylar hakkında düşünmek giderek güçleşir.
Baker’in cümlesindeki en önemli ifade belki de budur: “Olayları düşünülebilir olmaktan çıkarmak.”
Çünkü bir olayın sürekli gündemde tutulması, onun anlaşılması anlamına gelmez. Tam tersine, aynı görüntünün, aynı kişinin, aynı açıklamanın ve aynı skandalın farklı kanallarda tekrar tekrar karşımıza çıkması, bir süre sonra olayın kendisini düşünmek yerine onun hakkında üretilmiş görüntü ve kanaatleri tüketmemize yol açabilir.
Bugünün gündeminde bunu özellikle yolsuzluk, soruşturma ve siyasî kriz haberlerinde açık biçimde görebiliyoruz. Bir olay ortaya çıktığında kamuoyunun önüne yalnızca olayın kendisi gelmiyor; aynı zamanda kişilerin görüntüleri, geçmişleri, özel hayatlarına ilişkin ayrıntılar, sosyal medya paylaşımları, televizyon yorumları, siyasî açıklamalar, karşı açıklamalar ve bunların her birinin yeniden yorumlanmış biçimleri geliyor.
Böylece bir olay, yüzlerce küçük olaya parçalanıyor.
Ve tam da burada Baker’in “tekrar” ve “ısrar” dediği mekanizma devreye giriyor.
Aynı kişi tekrar tekrar gösteriliyor. Aynı görüntü farklı başlıklarla yeniden dolaşıma sokuluyor. Aynı iddia farklı yorumcular tarafından başka başka duygularla anlatılıyor. Bir yerde öfke, başka yerde alay, başka yerde korku, başka yerde siyasî tartışma, başka yerde magazinsel ayrıntı öne çıkıyor.
Sonuçta kamuoyu olay hakkında çok şey görmüş oluyor; fakat olayın kendisini düşünmek için gereken mesafeyi kaybedebiliyor.
İşte bu dosya, Baker’in yıllar önce tarif ettiği bu mekanizmayı bugünün medya düzeni içinde yeniden düşünmek için hazırlanmıştır.
Asıl soru artık yalnızca “Medya bize ne gösteriyor?” değildir.
Daha önemli soru şudur:
Bize gösterilen bütün bu görüntüler, bilgiler, açıklamalar ve skandallar arasında hangi ilişkileri kurmamız engelleniyor?
Çünkü bir olayın parçalarını görmek ile o olayın bütününü kavramak aynı şey değildir. Bazen insanın gerçeğe ulaşmasını engelleyen şey bilgi eksikliği değil, fazlalığın kendisidir.
Bir Skandalı Görmek, Mekanizmayı Görmek Değildir
Bir yolsuzluk ortaya çıktığında medya çoğu zaman bize yolsuzluğun bütününü değil, yolsuzluğun içinden seçilmiş bir yüzü gösterir. O yüz günlerce ekranlarda dolaşır. Fotoğrafları büyütülür, geçmişi didiklenir, özel hayatından ayrıntılar çıkarılır, eski görüntüleri bulunur, söylediği sözler yeniden servis edilir. Her yeni ayrıntı yeni bir haber olur.
Böylece yolsuzluk dosyası giderek bir insan hikâyesine dönüşür.
Oysa yolsuzluk çoğu zaman tek bir insanın hikâyesi değildir. Bir karar mekanizması, para ilişkileri, ihale düzeni, denetim zaafları ve bunların birbirine bağlandığı çıkar ilişkileri vardır.
Bir kişiyi bütün gün konuşmak, bu ilişkilerin tamamını konuşmak değildir.
Tam tersine, bir kişiyi sonsuza kadar konuşturmak, bazen kişinin arkasındaki yapıyı görünmez kılmanın en kolay yoludur.
Bu yüzden soru yalnızca “Kim yaptı?” değildir. Asıl soru, “Bu nasıl mümkün oldu?” sorusudur.
Gündem Bazen Fazla Gürültülüdür
Bir olayın üzerine ne kadar çok konuşulursa onun o kadar iyi anlaşılacağını sanıyoruz. Oysa aynı görüntünün, açıklamanın ve yorumun tekrar tekrar dolaşıma sokulması, bir noktadan sonra olayın kendisini değil, olay hakkındaki gürültüyü büyütür.
Baker’in “tekrar” ve “ısrar” dediği mekanizma burada işler. Aynı şeyin tekrar edilmesi onu açıklamak yerine, bir süre sonra onu düşünmenin yerine geçebilir.
İnsan “Bu olay ne anlatıyor?” diye sormak yerine “Bugün bununla ilgili ne çıktı?” diye sormaya başlar.
İlki düşüncedir.
İkincisi akış.
Gerçekler Arasında Bağ Kurulmadığında
Enformasyon çağının paradoksu budur: İnsan bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşırken olaylar arasındaki ilişkiyi kurmakta zorlanabilir.
Çünkü bize parçalar verilir; fakat parçaları birbirine bağlayacak zaman ve mesafe verilmez.
Bir isim, bir görüntü, bir belge, bir açıklama, bir iddia, bir tepki… Sonra başka bir olay gelir ve ilk olay gündemden düşer.
Baker’in “olayları düşünülebilir olmaktan çıkarmak” dediği şey tam da burada ortaya çıkar.
Düşünmek, olayın üzerine yeni bilgi yığmak değil, olaylar arasında ilişki kurmaktır.
Devletin ve Medyanın Ürettiği Bilgi Akışı
Bu mekanizma yalnızca medya kuruluşlarıyla sınırlı değildir. Devletin açıklamaları, soruşturma bilgileri, operasyon görüntüleri, siyasî açıklamalar ve resmî belgeler de aynı dolaşımın parçaları hâline gelir.
Resmî bilgi elbette önemlidir. Fakat bir açıklama ile olayın kendisini birbirine eşitlemek başka bir şeydir.
Bir soruşturma suçun kesinleşmesi değildir. Bir iddia hüküm değildir. Bir siyasî açıklama kanıt değildir. Bir medya başlığı da belge değildir.
Bunlar aynı akış içinde birbirine karıştığında, kamuoyu yalnızca bilgi fazlalığına değil, bilgilerin kesinlik derecelerinin birbirine karıştırılmasına da maruz kalır.
İnsan Neye Maruz Bırakılıyor?
İnsan sürekli tepki vermeye çağrılıyor: öfkelenmeye, korkmaya, taraf olmaya, birini savunmaya, diğerini mahkûm etmeye.
Oysa düşünmek çoğu zaman tepkinin tersidir.
Düşünmek için olayın biraz uzağına çekilmek gerekir. Aynı görüntüyü yirminci kez izlememek, aynı cümleyi farklı ağızlardan dinleyip bunu yeni bilgi sanmamak, ilk kanaatin verdiği heyecanla hüküm vermemek gerekir.
Çünkü insanın muhakemesi, sürekli uyarılan bir zihin içinde sağlıklı çalışmaz.
Bu düzen içinde insanın elinden alınan şey yalnızca dikkati değildir.
Muhakeme süresi elinden alınır.
Olaylar birbirine bağlanamadığında toplumun hafızası da parçalanır. Dün yaşanan bugün unutulur; bugün yaşanan yarın başka bir görüntünün altında kalır. Böylece her skandal kendi başına parlar ve söner.
Baker’in “tekdüzeleştirmek” dediği şey tam da budur:
Her şey olağanüstü görünür; sonunda hiçbir şey üzerinde gerektiği kadar durulmaz.
Direnmenin İlk Şartı: Akıştan Çıkmak
Buna karşı yapılacak ilk şey daha fazla haber tüketmek değildir.
Akışı kesmektir.
Aynı haberi on farklı kanaldan izlememek. Aynı görüntünün yirminci tekrarını bilgi sanmamak. Bir kişinin geçmişine ilişkin gereksiz ayrıntılarla asıl dosyanın yer değiştirmesine izin vermemek.
Sonra tek bir soruya dönmek:
Bütün bu gürültünün altında aslında neyi anlamamız gerekiyor?
Çünkü medyaya direnmek haberlerden kaçmak değildir.
Haberin kurduğu akışa teslim olmamaktır.
Bazen gerçeği gizlemek için onu saklamak gerekmez.
Gerçeğin etrafını yeterince bilgiyle doldurmak yeterlidir.