Bir Şehit Mezadı

Oturduğumuz evin karşısında bir küçük kahve vardı; zâbitlerimiz burayı kendilerine mahsus bir kıraathane haline koydular; bütün boş vakitlerini, burada, İstanbul gazetelerini, Ankara’dan gelen ajans haberlerini, kimbilir hangi tarihten kalmış bazı eski risaleleri okumakla geçiriyorlardı. İki muharebe arasındaki fasıla bu ateşli gençler için pek can sıkıcı bir intizar devresidir. Bütün malihulyalar insanı hep bu devrede yakalar; eski hâtıralar hep bu devrede uyanır ve daüsıla denilen bu yumuşak pençeli canavar kalbin içine tam bu devrede yerleşir. O zaman harbin en çetin, en korkunç, en kanlı safhaları bile iştiyak ile özlenir.

Karşımızdaki bu zabitler kıraathanesine arasıra ben de uğrardım; en yenisi on günlük gazeteler üzerine eğilmiş başlar, pencereden dışarıda yağan yağmura dalmış gözler, mütemadiyen çay içen ve mütemadiyen sigara dumanları ile dolup boşalan ağızlar… Her gidişimde gördüğüm manzara bundan ibaretti.

Lâkin, bu sâkin ve bunalmış yerde bazen pek heyecanlı saatler olurdu. Birdenbire kahveci bir hasır iskemlenin üstüne çıkar ve etrafa “Başlıyor!” diye bağırırdı; o zaman bütün oturanlar yerlerinden kalkarlar ve kahvecinin etrafında uğultulu bir halka teşkil ederlerdi. Ben de bunların arasına sokulurdum ve iskemleye tünemiş adamın yanında bir masanın üstünde ya açılmış bir bavul, ya kapağı devrilmiş bir sandık görürdüm. Bunların içi daima karmakarışık bir eşya yığınıyla doludur. Son muharebede şehit düşen zâbitlerden birinin eşyası…

Cephede âdet olduğu üzere sağ kalan arkadaşlarından biri onun nesi var nesi yoksa, toplar, buraya getirir, mezada koyardı.

İlk gördüğüm bu mezatların birinde sormuştum:  “Bu eşya niçin olduğu gibi şehidin ailesine gönderilmiyor?”

“Bu şehitlerin çoğunun ailesi İstanbul’dadır; bir bavulun, bir sandığın veya bir yatak bağının buradan oraya gitmesi için herhalde içindeki eşya bedelinden fazla bir masrafa ihtiyaç vardır. Bu masrafı kim verecek? Bunun nakli ile kim uğraşacak? En iyisi eşyayı burada satıp parasını sahibine gönderiver-mektir.”

Bunun üzerine burada bütün mezatlara iştirake ve eşya parçasına bir pey sürmeye başladım.

Ah, bu ne hazin bir meşgale idi! Sanki ölen genç, açılan sandığın içinden parça parça önümüze çıkıyor ve her parçası bize gamlı sergüzeştinin hikâyesini naklediyor gibiydi. İskemlenin üzerindeki adam ikide bir elinde bir şey sallayarak bağırıyordu.

“Kalpak, ikiyüze, ikiyüz ona, ikiyüz elliye, kalpak…”

İçimizden biri soruyordu: “Kurşun deliği var mı?”

Kahveci, kalpağı eviriyor, çeviriyor, sonra tekrar bağırıyordu. “Var, var ama küçük bir delik. Dışarıdan hiç görünmüyor; yamanır; bir şey değil yepyeni kalpak! İkiyüz elliye, ikiyüz ellibeşe… Haraç, haraç…”

Sonra elinde bir matara sallamaya başlıyordu; daha sonra ya bir kayış, ya bir dolak, ya bir mendil destesi uzatıyordu: “Ala keten mendil, beş tanesi yüz elliye yüz elliye…”

“İki yüz olsun!”

“İki yüz, iki yüz…”

Bunlar da satılıyor, sıra bir gömleğe, bir dona, bir diş fırçasına, bir tarağa, bir tıraş takımına, bir bilek saatine, bir küçük cep aynasına geliyordu. Bütün bu hususî eşyanın şekline, nevine, rengine göre ölenin hüviyeti gözümün önünde teressüm ediyordu. Kâh “Tuvalete düşkün bir genç!” diyordum. Kâh “İntizam ve ihtimamı seven bir adam!” diyordum. Kâh “Mütevazı, fakir bir küçük zabit!” olduğuna hükmediyordum. Bir gün Mülazım Sani Cevdet Efendi isminde bir şehidin mezadı oldu. Bunun eşyasının büyük bir kısmını Fransızca, Türkçe bir siirti edebî kitaplar ve resimli risaleler teşkil ediyordu. Marcel Prevost’nun “Kadın Mektuplarından tutun da, Bourget’nin Hervieu’nün eserlerine kadar bir roman koleksiyonu. Bunların arasında, Tevfik Fikret’in “Rübab-ı Şikeste”si; çok okunmadan parça parça olmuş bir “Zavallı Necdet”, bir eylül şehit Cevdet Efendi’nin İstanbul’dan tâ Sakarya kıyılarına kadar taşıdığı kitaphanenin, şimdi hatırlayabildiğim, en şayanı dikkat parçalarını teşkil ediyordu. Bunlar meyanında kendi eliyle doldurulmuş birkaç defter ve bir solmuş kurdela ile sıkı sıkıya bağlanmış bir tomar mektup da vardı. Sıra bunlara gelince, mezada nezaret eden arkadaşı yüzü kızararak kahveciye yaklaştı:

“Bunları geç; bunlar olmaz!” dedi ve defterle tomarı alıp yavaşça paltosunun ceplerine yerleştirdi.

Ben; kitapları, mahiyetini tayin edemediğim bir heyecan ile ellerim arasında evirip çeviriyordum ve gözlerimin tevakkuf ettiği her sahifede solgun benizli, mahzun bakışlı bir İstanbul çocuğunun ince ve narin çehresini görüyordum. Onun ile konuşuyordum. İşitilmeyen bir dille ona diyordum ki: “Gördün mü? Bütün bu okuduğun şeyler, bütün bu tadına doyamadığın sözler, bütün bu tiryakisi olduğun edebiyat hep yalanmış! Sen kendini daima bunların içinde zannetmişsin; ruha sun’i bir hassasiyet veren ve hayatı hep şiir ve sevişmeden ibaret gibi gösteren bir sahte havada düşünmüşsün, tahayyül etmişsin, takdirin sana neler söylediğini hiç işitmemişsin! Lâkin günün birinde o müthiş ateş yağmuruna tutulur tutulmaz bütün arkanda kalan yolu unutmuşsun. O yolda seni muhayyel maşuka, bekliyordu; yazın tüllere, kışın kürklere bürülü o muhayyel maşuka ki, tebessümleri kadar bakışları da tatlı idi. Sana, ‘Gel’ diyordu; ‘Kurşunlar niçin, toplar ve süngüler niçin? Biz vatandan daha güzel ve harpten daha ateşli değil miyiz?’ Sen bu sesleri işiterek günlerce, gecelerce sendeliyordun. Lâkin, günün birinde seni bekleyen her türlü visalden daha tatlı şehadeti asla hatırına getirmiyordun!”

Ben kitapların sahifelerinde bu çehre ile böyle hasbıhal ederken yanıma arkadaşı geldi:

Merhum hep bunları okurdu ve beynini mütemadiyen hayal ile doldururdu. Fakat, son zamanlarda çok değişmişti; hakikî bir asker olmuştu!..

Dövüşürken ve ölürken yanında idim, tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Allah, Allah!’ diyerek döğüştii ve tıpkı bir Anadolulu nefer gibi ‘Anacığım!’ diyerek can verdi. Onu kollarım arasına aldığım zaman, yüzünde bütün okuduklarını unutmuş ve yeni yeni sırlara agâh olmuş gibi bir hal vardı.”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.