Edward Stachura: Dünyayla Uzlaşamayan Bir Şairin Hayatı, Şiiri ve Son Yolculuğu

Şair: Edward Stachura

Bir şairi ölümünden değil, hayatından başlayarak okumak


Edward Stachura'nın adı Polonya edebiyatında çoğu zaman ölümünün etrafında anılır. 24 Temmuz 1979'da, kırk ikinci yaşına henüz girmeden, Varşova'daki evinde intihar ederek yaşamına son vermesi; bundan birkaç ay önce bir trenin altında kalması; sağ elini kaybetmesi; son haftalarında tuttuğu günlüklerde intiharı açıkça düşünmesi ve ölümünden sonra odasında bulunan List do pozostałychGeri Kalanlara Mektup — bu ölümün etrafında güçlü bir efsane yaratmıştır.

Fakat Stachura'yı yalnızca “intihar eden şair” olarak okumak, onun edebiyatındaki asıl soruyu gözden kaçırır.

Stachura'nın bütün hayatı boyunca sorduğu soru, basitçe “Yaşamalı mıyım?” değildir. Daha derin bir sorudur:

İnsan, dünyada nasıl yaşamalıdır ki kendi varlığını inkâr etmek zorunda kalmasın?

Bu soru, onun şiirinden düzyazısına, şarkılarından günlüklerine kadar uzanır. Son yıllarında ise bu soru dayanılmaz bir biçim alır: Dünya ile nasıl uzlaşılır? İnsan kendisiyle nasıl uzlaşır? “Ben” ortadan kalktığında geriye ne kalır? İyilik neden kötülüğü yenmeye yetmez? Bilinç bir nimet midir, lanet mi? Ölüm yok oluş mudur, dönüşüm mü?

Stachura'nın son metinleri bu sorulara kesin cevaplar vermez. Tam tersine, cevapların çöktüğü noktada yazılmışlardır.


1. Fransa'da doğan Polonyalı

Edward Jerzy Stachura, 18 Ağustos 1937'de Fransa'nın Isère bölgesindeki Charvieu'de, Polonyalı göçmen bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası Stanisław, annesi Jadwiga Stępkowska'ydı. Ryszard, Elżbieta ve Jan adlı kardeşleri vardı. Aile, Fransa'ya çalışmak amacıyla göç etmiş Polonyalılardandı. Stachura çocukluğunu, farklı milletlerden insanların bir arada yaşadığı işçi yerleşimi Reveil'de geçirdi.

Bu çocukluk daha sonra onun edebiyatında önemli bir yer tutacaktır.

Fransa, Stachura için yalnızca doğduğu ülke değildir. Aynı zamanda ilk “dünya”dır: farklı dillerin, milletlerin ve kültürlerin birbirine karıştığı bir dünya.

Daha sonra bu çocukluk ortamını bir çeşit Babil Kulesi olarak düşünecektir.

1948'de, on bir yaşındayken ailesi Polonya'ya döndü ve annesinin memleketi olan Łazieniec'e yerleşti. Stachura'nın kendi biyografisinde de bu dönüş “tatlı Fransa”dan “daha tatlı Polonya”ya dönüş şeklinde romantikleştirilmiştir.

Fakat bu dönüş, onun hayatındaki ilk büyük kopuşlardan biridir.

Çünkü Stachura'nın temel deneyimlerinden biri daha sonra şu olacaktır:

Bir yere ait olmak ister, ama hiçbir yere bütünüyle ait olamaz.


2. “Ne Fransız, ne Polonyalı, ne Meksikalı”

Stachura'nın son dönem günlüklerinden birinde bu kimlik meselesine doğrudan döndüğünü görüyoruz:

“Böylece dünyanın içinde savrulup durdum. Her Şey Şiirdir bunun sarsıcı bir belgesidir. Bütün öteki kitaplarım da öyle. Belki de bu yüzden, sürgün olduğum içindir. Ne Fransız, ne Polonyalı, ne Meksikalı. Ayaklarımın altında toprağı, insanın kendi, ailesinin, vatanının toprağı dediği toprağı hissetmedim.”

Bu cümle, Stachura'nın hayatının merkezindeki paradoksu ortaya koyar.

Fransa'da doğmuştur ama Polonyalıdır.

Polonya'ya döner ama Fransa'yı taşır.

Dünyayı dolaşır ama hiçbir yerde bütünüyle yerleşmez.

Ve sonunda:

“Kendime bir yer bulamıyorum.”

der.

Bu yüzden Stachura'daki yolculuk, yalnızca macera değildir.

Yolculuk aynı zamanda aidiyet sorununa verilmiş bir cevaptır.


3. Baba: İlk otorite, ilk çatışma

Stachura'nın babası Stanisław'ın aile içindeki konumu da önemlidir.

Biyografik kaynaklarda Edward'ın çocukluk ve gençlik yıllarında babasıyla çatışmalar yaşadığı, babasının cezalandırıcı bir tutum sergilediği aktarılır. Evdeki disiplin, Edward'ın ders çalışmak yerine geceleri kitap okuması, ev işlerinden kaçması ve asi davranışları gibi nedenlerle sık sık sorun yaratıyordu. Bazı anlatımlarda Edward'ın babasının öfkesinden kaçmak için evden uzaklaştığı belirtilir.

Bu ayrıntı daha sonraki “Baba” imgesini anlamak bakımından önemlidir.

Çünkü Stachura'nın son dönemindeki Baba, çocuklukta karşısında duran otoriter babayla basitçe aynı değildir.

Hatta tam tersine:

Biyografik baba ile metafizik Baba arasındaki mesafe, Stachura'nın hayatındaki dönüşümlerden biridir.

1952'de ağabeyi Ryszard'ın araya girmesiyle eğitimine devam edebilmiş olması da aile içindeki bu gerilimin önemli bir göstergesidir.


4. Genç Stachura: Kaçış, yol ve başkaldırı

Stachura'nın gençlik yıllarından itibaren belirgin bir başkaldırı duygusu vardır.

Fakat bu, yalnızca siyasal veya toplumsal bir başkaldırı değildir.

Onun asıl başkaldırısı yaşama biçimlerine yöneliktir.

Sıradan hayatın insanı kendisinden uzaklaştırdığına inanır.

Bu nedenle daha sonra kendisini:

“yumuşak, mümkün olanların en yumuşak başkaldıranı”

olarak tanımlayacaktır.

Bu ifade Stachura'yı anlamak için anahtardır.

Çünkü o, sert bir ideolog değildir.

Dünyayı yıkmak istemez.

Dünyayı kurtarmak ister.

Son dönem günlüğünde:

“Bütün talihsizlikleri omuzlamak istedim.”

ve:

“Kötülüğü yenmek istedim.”

der.

Hatta son günlerinde:

“Bütün insanları kurtarmak istedim.”

diyecektir.

Bu, Stachura'nın trajedisinin önemli bir parçasıdır.

Çünkü bir noktadan sonra dünyanın bütün acısını kendi üzerine almaya çalışır.


5. Eğitim, Fransızca ve edebiyat

Stachura lise eğitimini tamamladıktan sonra sanat ve edebiyatla yoğun biçimde ilgilenmeye başladı. Sopot'taki Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nda eğitim alma girişimi başarısız oldu; ardından Toruń'daki Nicolaus Copernicus Üniversitesi'nde sanat derslerini izledi. Daha sonra Katolik Lublin Üniversitesi'nde Romanistik öğrenimi gördü; üniversite eğitimini tamamlamadı.

Fransızca ve İspanyolcayı iyi biliyordu ve bu dillerden çeviriler yaptı. Bu nedenle Stachura'yı yalnızca Polonya edebiyatının içine kapatmak doğru değildir.

Onun dünyası başından beri çok dillidir.

Bu çok dillilik, son dönemindeki “ben” krizine de bağlanacaktır.

Çünkü dil onun için yalnızca iletişim aracı değildir.

Dilin kendisi gerçekliğin sınırıdır.


6. Şiirden düzyazıya: “Her şey şiirdir”

Stachura ilk şiirlerini 1956'da yayımladı. 1958'de düzyazı alanında da görünmeye başladı. 1960'larda ve 1970'lerde şiir, öykü, roman, şarkı, günlük ve çeviri alanlarında üretimini sürdürdü.

Başlıca eserleri arasında:

  • Dużo ogniaÇok Ateş (1963)
  • Przystępuję do ciebieSana Yaklaşıyorum (1968)
  • Po ogrodzie niech hula szarańcza (1968)
  • Cała jaskrawość (1969)
  • Siekierezada (1971)
  • Piosenki (1973, 1974)
  • Opowiadania (1977)
  • Wszystko jest poezjaHer Şey Şiirdir (1977)
  • Się (1977)
  • Dużo ognia i tak dalej (1978)
  • Missa pagana (1978)
  • Fabula rasa (1979)
  • Oto (1979)

bulunur. Ölümünden sonra seçme şiirler ve toplu eserleri de yayımlandı.

Fakat Stachura'nın eserlerini yalnızca türlerine göre ayırmak yanıltıcıdır.

Çünkü onun şiiri düzyazısına, düzyazısı günlüğüne, günlüğü şiirine geçer.

Hayat ile edebiyat arasındaki sınır giderek silinir.

Bu nedenle Stachura hakkında kullanılan “życiopisanie” — kabaca “hayatı yazmak / yazıyla hayat kurmak” — kavramı özellikle açıklayıcıdır.


7. Stachura'nın asıl keşfi: Dünya ile şiirin arasındaki sınırın kalkması

“Her şey şiirdir” Stachura'nın en bilinen düşüncelerinden biridir.

Ama bunu “hayattaki her şey güzeldir” biçiminde anlamamak gerekir.

Onun için şiir, hayatın süslenmiş hali değildir.

Şiir, hayatı gerçekten görme biçimidir.

Bu nedenle sıradan bir yürüyüş, bir tren, bir ağaç, bir kadın, bir işçi, bir köpek, bir yağmur, bir yol, bir kahvehanedeki insan, hatta ölüm bile şiirin konusu olabilir.

Şairin görevi bunları estetikleştirmek değil, onların içindeki varoluşu görmektir.

Bu nedenle Stachura'nın şiiri, gündelik hayatın ayrıntılarıyla metafizik soruları aynı düzlemde buluşturur.


8. “Człowiek-nikt”: Hiç Kimse İnsan

Stachura'nın 1970'lerin sonundaki en önemli kavramı człowiek-nikt, yani Hiç Kimse İnsandır.

Bu kavram Fabula rasa döneminde merkezî hale gelir.

İPSB'nin de belirttiği gibi, Fabula rasa'da klasik “ben”in yerini kişisel olmayan “człowiek-nikt” alır; bu figür Zen, Budizm ve Taoizm gibi Uzak Doğu düşüncelerinden beslenir.

Bu, sıradan anlamda “hiç kimse olmak” değildir.

Tam tersine, Stachura'nın düşüncesinde “ben”in sınırlarından kurtulmakla ilgilidir.

Benlik:

“Ben”

diye kendisini dünyadan ayırdığı anda dünya parçalanır.

“Hiç Kimse İnsan” ise bu sınırın ötesindeki varoluş biçimidir.

Bu nedenle Stachura'nın geç dönemindeki:

“Ben kimim?”

sorusu psikolojik olduğu kadar felsefidir.


9. Fabula rasa: Ben'in terk edilmesi

Fabula rasa — alt başlığıyla “egoizm üzerine” — 1977'den 1979'a kadar üzerinde çalıştığı iki bölümlü büyük bir metindir.

Stachura bu eserle birlikte edebiyatın kendisini de sorgulamaya başlar. Hatta “edebiyatın sonu”ndan söz eder ve yazmayı bırakmayı düşünür. 1978'de Polonya Yazarlar Birliği'nden ayrılması da bu dönemin radikal tavrının bir parçasıdır.

Buradaki mesele şudur:

Şair “ben”i kullanarak benliğin ötesine ulaşabilir mi?

Bu yüzden Fabula rasa, Stachura'nın edebiyatı bırakma isteğiyle edebiyatın en yoğun dönemlerinden birini aynı anda içerir.

Bir paradoks oluşur:

Yazıyı bırakmak isteyen adam, yazıyla kendisini silmeye çalışmaktadır.


10. Missa pagana: Dünyaya ayin

1978'de yayımlanan Missa pagana, Stachura'nın şiirsel ve dinsel düşüncesinin önemli dönemeçlerinden biridir.

Adı “Pagan Ayini”dir.

Fakat bu ayinin merkezinde klasik anlamda kilise Tanrısı yoktur.

Dünya, doğa, çimen, yol, insan ve yaşam kutsallaşır.

Bu yüzden Missa pagana, Stachura'nın dünyaya yönelen bir duası gibi okunabilir. Çalışmalarda da eserin “pagan ayini” biçiminde düzenlenmiş, dünyaya ve doğaya yönelen bir şiir çevrimi olduğu vurgulanır.

Burada önemli bir dönüşüm vardır:

Stachura dünyadan kaçmak istemeden önce dünyayı kutsallaştırmaya çalışır.

Bu yüzden 1979'daki:

“Dünyayla uzlaşmak istiyorum.”

cümlesi, yalnızca son aylara ait değildir.

Bütün eserlerinin içinden geçen bir sorunun son biçimidir.


11. “Dünyayla Uzlaşmak”

Pogodzić się ze światemDünya ile Uzlaşmak — Stachura'nın ölümünden önceki son döneminin en önemli belgesidir.

Bu metin, onun 1979'daki zihinsel çöküşünü doğrudan kendi kaleminden izlememizi sağlar.

Burada artık şiirsel persona ile biyografik kişi arasındaki mesafe neredeyse ortadan kalkmıştır.

Stachura:

“Kendime bu dünyada bir yer arıyorum ve kendime bir yer bulamıyorum.”

der.

Daha sonra:

“İnsan-nobody her yerde iyiydi. Edward Stachura için şurada burada fena değildi. Ben, Edward Stachura'nın gölgesi içinse artık her yer kötü.”

Bu, “Hiç Kimse İnsan” ile biyografik Edward Stachura arasındaki çatışmanın en açık ifadelerinden biridir.

Hiç Kimse İnsan yaşamayı biliyordu.

Edward Stachura ise artık bilmiyordur.


12. 1977: “Büyük Dağ”

Son dönemini anlamak için 1977'de yaşadığı deneyim de önemlidir.

Stachura'nın kendi anlatımına göre 1977'nin başlarında “Her Şey”ini kaybetmiş, kısa süre sonra yeni bir “Her Şey” edinmiş ve iki yıldan uzun süre bir “Büyük Dağ” deneyimi yaşamıştır.

Sonra 1979'un mart sonu ve nisan başında her şey değişir:

“Yine Her Şeyimi kaybettim ama bu kez tarif edilemeyecek kadar acı verici.”

Bu nedenle 1979'daki kriz yalnızca bir depresyon dönemi gibi okunamaz.

Stachura'nın kendi deneyiminde bu, varoluşsal dünyanın tamamen değişmesidir.


13. 30 Mart: Evden kaçış

Mart sonunda başlayan olayların ilk belirtilerinden biri 30 Mart gecesidir.

Stachura kardeşinin evine gider ve:

“Sizin yanınızda yatabilir miyim, çünkü benim evimde biri var?”

der.

Evinde kimse yoktur.

Ama onun yaşadığı deneyimde biri vardır.

Bu, birkaç gün sonra seslerin ve korkuların yoğunlaşacağı dönemin başlangıcıdır.

Aile tanıklığına göre Stachura o gece çok huzursuzdur. Saçını kestirdiği sırada ağır biçimde solur, gecenin ilerleyen saatlerinde evden çıkar.

Birkaç gün sonra Bednary'deki olay gerçekleşir.


14. 3 Nisan 1979: Tren

3 Nisan'da Stachura Varşova–Toruń trenine biner.

Annesine göre amacı Aleksandrów'a, babasının mezarına gitmektir.

Burada çok önemli bir cümle vardır:

“Babam dirilecek ve birlikte dünyayı dolaşacağız.”

Bu cümleyi onun son dönemindeki bütün “Baba” meselesinin başlangıç noktalarından biri olarak görmek gerekir.

Çünkü burada baba henüz soyut Tanrı değildir.

Ölmüş gerçek babadır.

Ve ölüm onunla oğul arasındaki ayrılığı sona erdirecek bir olay olarak düşünülmektedir.

Dahası, baba dirildikten sonra birlikte dünyayı dolaşacaklardır.

Bu, Stachura'nın bütün hayatındaki yolculuk tutkusunu ölüm sonrası bir buluşma düşüncesiyle birleştirir.


15. Bednary: Ölümle ilk gerçek karşılaşma

Stachura'nın trende insan sesleri ve konuşmalarından giderek daha fazla rahatsız olduğu, kafasının patlayacak gibi olduğunu söylediği ve trenden indiği aktarılır.

Ardından Bednary'de lokomotifin önüne düşer.

Kendisinin daha sonra anlattığına göre lokomotifin altında kalır; bacakları ve kolları demire sıkışır. Ölümün geleceğine kesin olarak inanır.

Fakat tam o sırada bir ses ona Fransızca:

“Doucement; rien ne vaut la moderation; doucement.”

der.

Yani:

“Yavaşça; hiçbir şey ölçülülükten daha değerli değildir; yavaşça.”

Bu ses, Stachura'nın son dönemindeki en ürpertici unsurlardan biridir.

Bir yandan gerçeklik ile hayal arasındaki sınırın çöktüğünü gösterir.

Öte yandan, Stachura'nın daha sonra bu deneyimi yazıya dökmesi, yaşadığı şeyi edebiyatın içine yeniden yerleştirme çabasıdır.

Kaza sonucunda sağ elinin başparmağı dışındaki parmaklarını kaybeder ve omurga dahil çeşitli yaralanmalar geçirir.


16. Sağ elin kaybı: Yazarı ve müzisyeni yaralayan beden

Stachura için bu kayıp yalnızca fiziksel değildir.

O bir yazardır.

Aynı zamanda gitar çalan, şarkılar söyleyen bir sanatçıdır.

Dolayısıyla sağ elinin kaybı onun üretim araçlarından birinin yok olmasıdır.

Fakat burada Stachura'nın olağanüstü direnci ortaya çıkar.

23 Nisan'da günlüğüne sol eliyle yazar:

“Bundan böyle adım:

Yoksul Edward – Zengin Stachura.

Ve ardından:

“Sağ elimde başparmağım kaldı. Bunu bir mucize olarak görüyorum. Çünkü belki yeniden gitar çalabilirim.”

Sonra:

“Sol elim tamamen duruyor. Bunu da mucize olarak görüyorum. Sol elimle yazıyorum ve seviniyorum.”

Ertesi gün:

“Belki hayata dönebileceğim.”

Bu cümle, Stachura'nın son döneminin en önemli umut anlarından biridir.

Henüz bitmemiştir.


17. Drewnica: Hastane ve gerçekliğin parçalanması

Stachura kendi isteğiyle Drewnica Psikiyatri Hastanesi'ne gider.

Aile için bu sarsıcıdır.

Çünkü onun akıl hastası olabileceği düşüncesi aile açısından kabul edilmesi zor bir durumdur.

Hastane doktorlarından birinin değerlendirmesine göre Stachura'da psikotik yaşantılar, sesler ve hayal ile gerçeklik arasındaki sınırın kırılması görülmüştür.

Bu noktada önemli olan, onun yaşadıklarını romantikleştirmemektir.

Stachura'nın son dönemindeki mistik dil, yalnızca “derin bir şairin metafizik düşünceleri” değildir.

Aynı zamanda çok ağır bir psikolojik krizle iç içedir.

Sesler duymuş, uykusuz kalmış, gerçeklik algısı bozulmuş ve intihar düşünceleri yaşamıştır.

Bu nedenle son metinleri okurken şiirsel metafizik ile ruhsal hastalık deneyimini birbirinden bütünüyle ayırmak mümkün değildir.


18. Sol elle yeniden yazmak

Drewnica'daki en çarpıcı sahnelerden biri, Stachura'nın yeniden yazmayı öğrenmesidir.

On altı sayfalık bir defterde alfabenin harflerini çalışır.

Birinci sınıf öğrencisi gibidir.

Bu görüntü, onun bütün edebî hayatının ironik bir özeti gibidir:

Yazıyla hayat kurmuş adam, yeniden harf öğrenmek zorundadır.

Yazmak onun için yalnızca meslek değildir.

Daha önce:

“Yazmak beni ağır üzüntülerden defalarca kurtardı.”

demiştir.

Fakat 1979'da yazı da onu kurtaramaz.

Bu yüzden kriz yalnızca bedensel değildir.

Daha önce kurtarıcı olan şey artık kurtaramamaktadır.


19. “Belki hayata dönebileceğim”

Nisan ve mayıs günlüklerinde küçük umutlar belirir.

Kendi başına giyinmeye başlar.

Gezilere katılır.

Annesinin yanına dönmeyi düşünür.

Sol eliyle yazmayı öğrenir.

Gitar çalabilme ihtimalinden söz eder.

“Belki hayata dönebileceğim.”

Fakat bu iyileşme çizgisi kalıcı olmaz.

Mayıs sonunda annesinin yanına döndüğünde dünya yeniden küçülür.


20. Anne: Dünyayla uzlaşmanın yaşayan örneği

Łazieniec'teki anne, son Stachura dosyasının belki de en önemli figürüdür.

Jadwiga Stachurowa'nın dünyası çok basittir.

Su taşır.

Tavuklar için ısırgan toplar.

Gökyüzüne bakar ve yağmur bekler.

Mezarlıkları bilir.

Ölümü kabullenir.

Hayatın küçük işlerini sürdürür.

Stachura onun karşısında kendi kitaplarını yetersiz bulur:

“Söylediği neredeyse her şey bana bütün kitaplarımdan daha bilgece geliyor.”

Bu cümle çok önemlidir.

Çünkü Stachura'nın hayatı boyunca aradığı “yaşama bilgisi”, annesinin sıradan hayatında bulunmaktadır.

Oysa Stachura bütün dünyayı dolaşmış, yüzlerce kitap yazmış, felsefe ve dinleri araştırmış, “insan-nobody”yi düşünmüş ve sonunda şunu fark etmiştir:

Belki yaşamanın sırrı, bütün bunları bilmekte değil, hayatı olduğu gibi sürdürebilmektedir.


21. “Ben de annemin sahip olduğu yaşama becerisini istiyorum”

Stachura'nın annesinin yanında yazdığı en önemli cümlelerden biri şöyledir:

“Belki de hiçbir arzuya sahip olmamaya, yalnızca annemin ve diğer sıradan, gerçekten basit insanların sahip olduğu bu yaşama becerisine sahip olmaya susamışım.”

Bu, dosyanın merkezine konulabilecek bir cümledir.

Çünkü Stachura burada artık şiir yazma becerisini değil, yaşama becerisini aramaktadır.

Ve hemen ardından korkar:

“Belki bu beceriyi öğrenmek için artık çok geç.”

Bu, onun bütün yaşamının trajik özeti gibidir.


22. “Dünyayla Uzlaşmak” tam olarak ne demek?

Başlığın kendisi önemlidir.

Pogodzić się ze światem:

Dünyayla uzlaşmak.

Ama Stachura'nın uzlaşmak istediği dünya, yalnızca toplum değildir.

Dünya:

  • beden,
  • ölüm,
  • yalnızlık,
  • acı,
  • aşk,
  • aile,
  • Tanrı,
  • doğa,
  • benlik,
  • bilinç

demektir.

Dünya ile uzlaşmak, var olmakla uzlaşmaktır.

Fakat Stachura bunu başaramaz.

12 Haziran'da bir arkadaşı ona:

“Kendi tek bir hayatını taşımak bile ne kadar ağır bir görev.”

der.

Bu cümle Stachura'nın bütün son dönemindeki temel soruna dokunur.

O, tek bir hayatı taşımak yerine bütün insanlığın acısını taşımaya çalışmıştır.


23. “Bütün insanları kurtarmak istedim”

11 Haziran'daki günlükte art arda:

“Benim suçum mu?”

diye sorar.

Gökyüzüne bakıp sonsuzluğu düşünmesi onun suçu mu?

Bütün talihsizlikleri omuzlamak istemesi onun suçu mu?

Kötülüğü yenmek istemesi onun suçu mu?

Bütün insanları kurtarmak istemesi onun suçu mu?

Söz üzerinde çalışması onun suçu mu?

Bu soruların tamamı aynı yere çıkar:

Stachura kendisini kendi iyiliğinin de sorumlusu olarak değil, dünyanın iyiliğinin sorumlusu olarak görmüştür.

Ve bu yük taşınamaz hale gelmiştir.


24. 16 Haziran: Bütün kitaplar dua

Stachura'nın 16 Haziran kaydı:

“Bütün kitaplarım, şiirlerim ve düzyazılarım Tanrı'ya edilmiş dualardı.”

Bu cümle, onun bütün edebiyatını yeniden okumamızı sağlar.

Şiir onun için edebiyat değildir yalnızca.

İtiraf.

Dua.

Arayış.

Tanrı'ya yönelme biçimi.

Bu yüzden Stachura'nın şiirindeki “yol”, “manzara”, “çıkmaz yol”, “lokomotif”, “yeryüzü”, “ölüm” gibi imgeler yalnızca edebî süs değildir.

Bunlar onun Tanrı arayışının kelimeleridir.


25. Tanrı'nın isimleri

Stachura Tanrı'yı doğrudan adlandırmakta zorlanır.

Bu yüzden ona kendi şiirinden isimler verir:

Harikulade Çıkmaz Yollar.

Manzaraların Manzarası.

Gerçek Hayalet.

Beyaz Lokomotif.

İpsilonun Üzerindeki Nokta.

Bunların ortak noktası, Tanrı'nın tanımlanamaz olmasıdır.

Tanrı:

Bilinmeyen'dir.

Bu nedenle Stachura'nın mistisizmi, kesinlikten çok arayışa dayanır.

Ve son günlerinde bu arayış daha da acı verici hale gelir:

“Belki Tanrı'nın önüne geçtim.”

Tanrı'nın önüne geçmek, onun kendi arayışını Tanrı'nın kendisinin önüne koyması anlamına gelebilir.

Başka bir ifadeyle:

Stachura Tanrı'yı ararken kendi benliğini araya sokmuş olabilir.

Bu nedenle kendisini Tanrı tarafından terk edilmiş hisseder.


26. Baba: biyografik kişiden metafizik figüre

Burada babasına geri dönmek gerekir.

Babası Stanisław gerçek bir insandır.

Çocuklukta otorite ve çatışmayla ilişkilidir.

1972'de ölür.

Ama 1979'da Stachura annesinin anlatımına göre babasının mezarına gitmektedir ve:

“Babam dirilecek ve birlikte dünyayı dolaşacağız.”

demektedir.

Son şiirde ise:

“Baba beni çekti.”

der.

İki cümle arasında yedi yıl vardır.

Biyografik baba artık metafizik Baba'nın içinde erimiştir.

Fakat “babam Tanrı oldu” demek fazla basittir.

Daha doğru olan şudur:

Ölmüş babanın imgesi, ölümden sonra yeniden birleşme düşüncesiyle Stachura'nın Tanrı arayışının duygusal alanına girer.

Gerçek baba artık yalnızca geçmişte kalmış bir kişi değildir.

O, dönüşün mümkün olduğuna ilişkin bir imgenin taşıyıcısıdır.


27. Baba'nın çekişi

List do pozostałychın son cümlesi bu nedenle son derece önemlidir:

“Çünkü başlangıçta durdum, çünkü Baba beni çekti ve sonda duracağım ve ölümü tatmayacağım.”

Burada Baba:

öldüren kişi değildir.

Çeken kişidir.

Baba Stachura'yı kendisine doğru çeker.

Başlangıç ile son arasında bir hareket yaratır.

Bu nedenle ölüm, Stachura'nın son şiirinde yalnızca son değildir.

Başlangıca dönüşün kapısıdır.


28. “Başlangıçta duran kişi”

8 Temmuz'da Stachura:

“Hiç Kimse İnsan ortadan kayboldu. Büyük Tesellicim ortadan kayboldu. Korkusuz olan ve her şeyi bilen o kişi ortadan kayboldu. Başlangıçta duran kişi ortadan kayboldu.”

der.

Buradaki “başlangıç” kavramı Fabula rasa döneminin bütün felsefesiyle bağlantılıdır.

İnsan “ben”den önce neydi?

Benlikten önce ne vardı?

Adlardan önce?

Dilden önce?

Toplumdan önce?

Ölümden önce?

Stachura bu sorularla ilgilenir.

Ve son şiirinde “başlangıç” artık felsefi bir kavram olmaktan çıkıp kişisel bir hedefe dönüşür.

Baba onu oraya çekmektedir.


29. “Noli me tangere”: ölümden sonra dokunulamaz olan

List do pozostałychta:

“çünkü noli me tangere

der.

Bu ifade İsa'nın dirilişinden sonra Mecdelli Meryem'e söylediği sözle ilişkilidir.

Dolayısıyla şiirde:

çarmıh

Baba

diriliş çağrışımı

noli me tangere

ölümü tatmamak

aynı sembolik alan içinde buluşur.

Stachura burada doğrudan bir Hristiyan dogması kurmaz.

Ama Hristiyanlığın diriliş dilini kendi mistik deneyimiyle birleştirir.

Bunun yanında Budizm ve Taoizm gibi Uzak Doğu düşüncelerinden de yoğun biçimde etkilenmiştir. Fabula rasa'daki “Hiç Kimse İnsan” bunun en açık örneklerinden biridir.

Dolayısıyla Stachura'nın son metafiziği:

Hristiyanlık + Budizm + Taoizm + kişisel mistisizm + kendi şiirsel mitolojisi

gibi farklı damarların birbirine karıştığı özgün bir yapı oluşturur.


30. “Tohum ölürse meyve verir”

List do pozostałychın önemli bir dizesi:

“eğer tohum ölürse meyve vereceğine dair küçücük bir güven kıvılcımı”

Bu imge ölümün yok oluş olmadığını düşündürür.

Tohum ölür.

Ama başka bir biçimde hayat verir.

Bu, Stachura'nın “dönüşüm” fikriyle birleşir:

“dönüşebilme imkânı”

Dolayısıyla onun son şiirinde ölüm:

yok oluş değil, biçim değiştirme

olarak düşünülmektedir.

Fakat burada trajik bir problem vardır:

Stachura'nın metafizik düşüncesi ölümün anlamını değiştirebilir, fakat yaşadığı acıyı ortadan kaldırmaz.


31. “Her şey beni korkunç biçimde acıtıyor”

Şiirde:

“çünkü her yanım korkunç biçimde ağrıyor”

der.

Bu, yalnızca metaforik bir acı değildir.

Bednary'deki kazanın fiziksel sonucu vardır.

Sağ el yoktur.

Omurga yaralanmıştır.

Beden artık eskisi gibi değildir.

Psikiyatrik kriz vardır.

Sesler vardır.

Uykusuzluk vardır.

İlaçların uyuşturuculuğu vardır.

Dolayısıyla şiirdeki “beden” meselesi, soyut felsefeden ibaret değildir.

Beden gerçekten acımaktadır.


32. “Bu kafeste boğuluyorum”

Son şiirde:

“çünkü bu kafesin içinde boğuluyorum”

der.

Kafes aynı anda birkaç şeydir:

beden,

hastalık,

dünya,

benlik,

yalnızlık,

hayat.

Stachura'nın bütün yaşamı boyunca özgürlük arayan bir gezgin olması nedeniyle “kafes” imgesi özellikle anlamlıdır.

Yolcu için dünya bir zamanlar yoldu.

Şimdi dünya kafestir.


33. “Yazmak artık beni kurtarmıyor”

1 Temmuz günlüğü bu dönüşümün en acı cümlelerinden birini taşır:

“Yazmak beni ağır üzüntülerden o kadar çok kez kurtardı ki, ama bu kez hiçbir işe yaramıyor.”

Bu cümle Stachura'nın trajedisinin merkezindedir.

Çünkü onun en büyük kurtuluş aracı yazıdır.

Fakat yazı artık kurtaramamaktadır.

Daha önce şiirle dünya arasında bağ kurabiliyordu.

Şimdi dünya ile arasındaki bağ kopmuştur.

“Bu tatsızlık, beni bütünüyle ele geçiren bu tatsızlık en korkuncu.”

Bu “tatsızlık” yalnızca depresif bir duygu değildir.

Dünyanın artık duyularla anlam taşımamasıdır.


34. Duyuların kaybı

Łazieniec'te şöyle yazar:

“Gördüğümü, duyduğumu, dokunduğumu, yediğimi, şimdi burada yazdığımı tatmayı öğreniyorum.”

Danuta Pawłowska da onu ziyaret ettiğinde Stachura'nın:

“hiçbir tat hissetmediğini, havanın kokusunu artık alamadığını, ağaçların güzelliğini göremediğini”

söylediğini aktarır.

Bu, Stachura'nın dünyayla ilişkisini anlamak bakımından çok önemlidir.

Çünkü Stachura'nın şiiri duyusal bir şiirdir.

Dünya onun için:

ışık,

ses,

koku,

rüzgâr,

toprak,

yol,

ağaç,

su,

kadın,

hayvan,

şehir

ve insan demektir.

Bunların duyusal anlamı kaybolduğunda, dünya da anlamını kaybeder.


35. 22 Haziran: İntihar artık açıkça yazıya giriyor

22 Haziran'da:

“İntiharı cehennemimden kurtulmak olarak sık sık düşündüğümü söylemesem yalan söylemiş olurum.”

der.

Fakat hemen ardından:

“Ama bu benim için apaçık değil.”

diye ekler.

Bu ikinci cümle çok önemlidir.

Çünkü Stachura ölüm konusunda kesin değildir.

Yaşamak ile ölmek arasında hâlâ bir tereddüt vardır.

14 Temmuz'da da:

“Keşke bu benim için apaçık olsaydı! Ama hâlâ sonuna kadar değil.”

diyecektir.

Dolayısıyla son dönem metinleri, kesin bir ölüm kararından çok giderek daralan bir tereddüt alanını gösterir.


36. 8 Temmuz: Hiç Kimse İnsan'ın ölümü

8 Temmuz'da:

“Hiç Kimse İnsan ortadan kayboldu.”

der.

Bu, belki de Stachura'nın son krizinin en önemli cümlesidir.

Çünkü onun için “Hiç Kimse İnsan”, daha önce korkusuz olan, her şeyi bilen ve başlangıçta duran kişidir.

Şimdi o yoktur.

Ve Stachura:

“Kim kaldı? Ben kimim?”

diye sorar.

Bu noktada artık yalnızca “Edward Stachura” kalmıştır.

Ve onun ifadesiyle:

“Edward Stachura'nın gölgesi.”


37. “Ben Edward Stachura'nın gölgesiyim”

Bu ifade son döneminin özünü taşır.

Stachura'nın eserlerinin büyük kısmı “ben”in aşılması üzerine kuruludur.

Ama şimdi ironik biçimde, “ben”den kurtulmak isteyen kişi kendisinin gölgesine dönüşmüştür.

Eskiden:

Ben → Hiç Kimse İnsan

hareketi vardı.

Şimdi:

Hiç Kimse İnsan → kayboluş → Edward Stachura'nın gölgesi

hareketi vardır.

Bu nedenle List do pozostałych yalnızca fiziksel ölümden önce yazılmış bir metin değildir.

Aynı zamanda bir kimliğin ölüm belgesidir.


38. Anne ile oğul arasındaki en büyük fark

Stachura'nın annesi ölümün kaçınılmaz olduğunu kabul eder.

Stachura ise ölümün anlamını çözmek ister.

Annesi:

“Bana ne kadar ömür biçildiyse o kadar yaşayacağım.”

der.

Stachura ise:

“Ölümü tatmayacağım.”

der.

Bu iki cümle yan yana getirildiğinde iki farklı dünya görüşü ortaya çıkar.

Anne:

Ölüm hayatın parçasıdır.

Oğul:

Ölümün ötesinde başka bir anlam olmalı.

Stachura'nın trajedisi belki de burada yatar.

Annesinin basitçe kabul ettiği hayatı, o metafizik olarak çözmek istemiştir.


39. “Dünyayla uzlaşmak” neden başarısız oldu?

Stachura dünyayla uzlaşmak ister.

Fakat bunun önündeki engel dünya değildir yalnızca.

Kendi beklentileridir.

Dünyadan çok şey istemiştir.

İnsanların acısını taşımak istemiştir.

Kötülüğü yenmek istemiştir.

Bütün insanları kurtarmak istemiştir.

İyiliği mutlak hale getirmek istemiştir.

İnsanların birbirini incitmediği bir dünya istemiştir.

Bu nedenle “dünyayla uzlaşmak” aslında:

Dünyanın kusurlu olduğunu kabul etmek

anlamına gelir.

Stachura bunu yapabilmek için uzun süre mücadele eder.

Ama son dönemde:

“Ben artık ne isyancıyım ne dünyayla barışmış.”

der.

Tam anlamıyla iki arada kalmıştır.


40. “Yumuşak başkaldıran”

Stachura'nın:

“Ben yumuşak, mümkün olanların en yumuşak başkaldıranıydım ama sonuna kadar gittim.”

sözü bu nedenle önemlidir.

O, kötülüğe karşı başkaldırır.

Ama şiddetle değil.

Sevgiyle.

İyilikle.

Şiirle.

İnsanlara yardım ederek.

Dünyayı güzelleştirerek.

Fakat bu “yumuşak başkaldırı” giderek radikal bir beklentiye dönüşür:

Bütün kötülük ortadan kalkmalıdır.

Bu gerçekleşmeyince Stachura kendisini başarısız hisseder.


41. “Benim suçum mu?”

Son dönem günlüklerinde sürekli tekrarlanan:

“Benim suçum mu?”

sorusu, onun kendi hayatını yargılama biçimidir.

Sonsuzluğu düşünmesi onun suçu mu?

İyilik istemesi onun suçu mu?

İnsanları kurtarmak istemesi onun suçu mu?

Şair olması onun suçu mu?

Başka türlü yaşamak istemesi onun suçu mu?

Bu soruların altında daha büyük bir soru vardır:

“Dünyaya uyamadığım için mi suçluyum?”

Stachura'nın cevabı kesin değildir.

Ama doktorun tanımladığı “uyumsuzluk” ile kendi “başkaldırısı” arasında çok ince bir çizgi vardır.


42. Hastalık ve şiir arasındaki tehlikeli sınır

Stachura'nın son dönemini değerlendirirken romantik bir hata yapmamak gerekir:

Deliliği şiirsel deha ile özdeşleştirmek.

Stachura gerçekten olağanüstü bir şairdir.

Ama yaşadığı psikotik deneyimler de gerçektir.

Sesler duymuştur.

Gerçeklik ile hayal arasındaki sınırın kırıldığı dönemler yaşamıştır.

Günlerce uyumamıştır.

İntihar düşünceleri yaşamıştır.

Bu yüzden son metinleri hem büyük bir edebî değer taşır hem de ciddi bir hastalık deneyiminin belgesidir.

Bu ikisini birbirinden ayırmadan okumak gerekir.


43. Son üç kayıt

10 Temmuz:

“Ben, tek bir sol elle, ne yapabilirim? Yalnızca engel oluyorum.”

14 Temmuz:

“O tek adımı atmak ne kadar zor.”

19 veya 20 Temmuz:

“Dün Bay Fedecki ile birlikte Drewnica Hastanesi'ndeki doktora gittim.”

Son kayıt burada kesilir.

20 Temmuz ile 24 Temmuz arasında Stachura'nın günlükleri susar.

24 Temmuz 1979'da Varşova'daki evinde ölü bulunur. Resmî biyografik kaynaklar, intiharın 20–24 Temmuz arasında gerçekleştiğini belirtir.


44. “Geri Kalanlara Mektup”

Ölümünden sonra bulunan el yazması şiir, daha sonra “List do pozostałych” — “Geri Kalanlara Mektup” adıyla yayımlanır.

Başlığın Stachura tarafından konulmadığı, metnin yayımlanması sırasında başlığın editoryal olarak verildiği belirtilmektedir. Şiir ölümünden kısa süre sonra Radar'da yayımlanmış, daha sonra Twórczość'te de yer almıştır.

Bu ayrıntı önemlidir.

Çünkü “Geri Kalanlara Mektup” başlığı, metni doğrudan bir intihar mektubu çerçevesine sokar.

Oysa Stachura'nın metni bundan daha karmaşıktır.

Metin:

itiraf

dua

şiir

varoluş muhasebesi

Tanrı'ya yöneliş

ve

ölümün anlamlandırılmasıdır.


45. “Ölüyorum”

Şiirin ilk kelimesi:

“Umieram” — “Ölüyorum.”

Ama hemen ardından nedenler gelir.

“Suçlarım için.”

“Suçsuzluğum için.”

“Eksiklik için.”

“Bilinmeyen'le birleşme imkânı için.”

“Yeni bir gün için.”

“Harikulade çıkmaz yollar için.”

“Manzaraların manzarası için.”

“Gerçek hayalet için.”

“İpsilonun üzerindeki nokta için.”

Bu liste ölümün nedenlerini açıklamakla kalmaz.

Stachura'nın bütün hayatını özetler.

Çünkü şiirde ölüm:

suçtan

suçsuzluktan

eksiklikten

arayıştan

Tanrı'dan

dünyadan

yalnızlıktan

dönüşümden

aynı anda kaynaklanmaktadır.


46. “Eksiklik”

Şiirin en önemli kelimelerinden biri brak — eksikliktir.

Stachura:

“bedenimin her zerresinde ve ruhumun her zerresinde hissettiğim eksiklik”

der.

Bu eksiklik onu parçalar.

Gazete gibi yırtar.

Burada onun hayatının temel temalarından biri yeniden karşımıza çıkar:

İnsan tamamlanmamıştır.

Stachura bütün hayatı boyunca tamamlanmayı arar:

aşkta,

dostlukta,

yolda,

Tanrı'da,

şiirde,

insanlarda.

Ama hiçbir yerde tamlık bulamaz.

Bu nedenle son şiirde “Baba”ya yöneliş, aynı zamanda tamamlanma arzusudur.


47. “Dönüşüm”

Şiirde:

“dönüşebilme imkânı”

vardır.

Bu, Stachura'nın ölüm düşüncesini anlamak açısından merkezîdir.

Ölüm yalnızca bitiş değildir.

Dönüşüm ihtimalidir.

Tohum ölür ve meyve verir.

İsa çarmıha gerilir ve dirilir.

İnsan ölür ama “ölümü tatmayabilir”.

Baba oğulu kendisine çeker.

Bu yüzden son şiirin metafiziği, yok oluş metafiziği değildir.

Dönüşüm metafiziğidir.


48. “Çarmıha gerildim”

Stachura:

“çarmıha gerildim”

der.

Bu ifade onun Bednary kazasıyla da ilişkilendirilebilir.

Çünkü lokomotif altında ezilen beden, gerçekten bir çeşit fiziksel çarmıha gerilme görüntüsü taşır.

Fakat Stachura bununla yetinmez.

Bedeninin acısını dinsel bir sembole dönüştürür.

Böylece:

lokomotif → beden → çarmıh → ölüm → diriliş

aynı imgesel hatta birleşir.


49. “Beyaz Lokomotif” yeniden ortaya çıkıyor

Burada “Beyaz Lokomotif” adı ayrıca önem kazanır.

Çünkü Stachura Tanrı'yı daha önce “Biała lokomotywa” — Beyaz Lokomotif diye adlandırmıştır.

Sonra gerçek bir lokomotif onun bedenini parçalar.

Bu iki lokomotif imgesi arasında doğrudan özdeşlik kurmak doğru olmaz.

Fakat sembolik olarak son derece sarsıcı bir karşılaşma vardır:

Stachura'nın Tanrı'ya verdiği adlardan biri “Beyaz Lokomotif”tir; hayatının son dönemindeki en büyük travma ise gerçek bir lokomotifin altında kalmasıdır.

Bu durum, onun şiirsel sembollerinin hayatıyla ne kadar tehlikeli biçimde iç içe geçtiğini gösterir.


50. Ölümün karşısında “yaşasın Hayat”

Şiirin en çarpıcı ifadelerinden biri:

“ve artık yalnızca bir adım kaldı ve yaşasın Hayat.”

Bu cümle, şiirin bütün karanlığı içinde birden ortaya çıkar.

Ölümün hemen yanında:

Hayat!

vardır.

Bu yüzden şiir yalnızca ölüm şiiri değildir.

Ölüm ile hayatın birbirine dönüştüğü bir eşiktir.


51. “Kim bu dünyada kalabiliyorsa — kalsın”

Şiirin başka bir bölümünde:

“Kim bu dünyada kalabiliyorsa — kalsın ve ben ona sağlık diliyorum…”

der.

Bu çok önemli.

Stachura başkalarını ölümüne çağırmaz.

Kendi kaderini başkalarının kaderi haline getirmez.

Hatta:

“Ben ona sağlık diliyorum.”

der.

Dolayısıyla şiirin temel tonu, dünyadan nefret etmek değildir.

Dünyada kalabilenlere karşı hâlâ sevgi vardır.


52. “Benim için artık burada bir şey yok”

Fakat kendisi için:

“burada artık bana ihtiyaç yokmuş gibi görünüyor”

der.

Bu cümle, son dönem psikolojik durumunun özüdür.

Dünya başkaları için hâlâ yaşayabilir bir yerdir.

Ama kendisi için değildir.

Bu nedenle onun ölümü, dünyaya karşı genel bir hüküm değil, kendi varoluşuna ilişkin bir hükümdür.


53. “Baba beni çekti”

Şiirin sonunda bütün bu temalar tek noktada birleşir:

“çünkü başlangıçta durdum, çünkü Baba beni çekti ve sonda duracağım ve ölümü tatmayacağım.”

Burada Stachura'nın bütün hayatını okumaya yarayan bir anahtar vardır.

Başlangıç: çocukluk, Fransa, baba, doğa, sonsuzluk.

Yol: dünya, seyahat, şiir, kadınlar, insanlar, dil, arayış.

Hiç Kimse İnsan: benliğin aşılması.

Büyük Dağ: bütünlük deneyimi.

Kayıp: 1979 krizi.

Baba: Tanrısal çağrı.

Son: ölüm.

Fakat Stachura sonu yine başlangıca bağlar.

Bu nedenle şiirin sonu bir daire gibi kapanır.


54. Baba ile Tanrı arasındaki son bağ

Babasının dirileceğini ve birlikte dünyayı dolaşacaklarını söyleyen Stachura'nın son şiirinde artık:

“Baba beni çekti.”

demesi, biyografik baba ile Tanrısal Baba arasında kesin bir özdeşlik kurmamıza izin vermez.

Ama güçlü bir dönüşümü düşündürür.

Gerçek baba → kayıp → mezar → diriliş arzusu → Baba → Tanrı → başlangıç → ölümün aşılması.

Baba önce geçmişte kalmış bir insandır.

Sonra ölümden sonra yeniden karşılaşılabilecek kişidir.

Sonunda ise oğlunu kendisine çeken metafizik güç haline gelir.

Bu nedenle “Baba”, Stachura'nın son döneminde kaybedilmiş aidiyetin, ölümden sonra yeniden birleşmenin ve Tanrı'ya dönüş arzusunun ortak sembolü haline gelir.


55. Son metin gerçekten bir “veda” mı?

Evet.

Ama yalnızca veda değildir.

List do pozostałych bir veda metni olduğu kadar bir anlamlandırma girişimidir.

Stachura kendi ölümünü anlamlandırmaya çalışır:

“Niçin ölüyorum?”

“Bu neden oldu?”

“Bende suç var mı?”

“Dünya neden böyle?”

“Tanrı beni neden terk etti?”

“Baba beni neden çekiyor?”

“Ölüm nedir?”

“Dönüşüm mümkün mü?”

Bunların hiçbirine kesin cevap vermez.

Sonunda yalnızca:

“ölümü tatmayacağım”

diyebilir.

Bu, bir inanç cümlesinden çok son umudun cümlesi gibi okunabilir.


56. Stachura'nın dünya görüşü

Stachura'yı tek bir “izm” içine yerleştirmek mümkün değildir.

Onun dünya görüşü birkaç büyük damarın kesişmesinden oluşur.

İnsancılık

İnsanların acısına karşı olağanüstü duyarlıdır.

Kötülüğe karşı çıkar.

İyiliği yalnızca ahlaki bir görev değil, insan olmanın özü olarak görür.

Varoluşçuluk

İnsanın yalnızlığı, özgürlüğü, ölüm karşısındaki sorumluluğu ve anlam arayışı sürekli gündemdedir.

Hristiyanlık

Çarmıh, Baba, dua, günah, diriliş ve “ölümü tatmamak” gibi kavramlar özellikle son dönemde önem kazanır.

Budizm ve Taoizm

“Ben”in ortadan kaldırılması, “Hiç Kimse İnsan”, eylemsizlik, benlikten arınma ve bütünlük düşüncesi bu damarla ilişkilidir. Fabula rasa'nın Uzak Doğu düşüncesiyle ilişkisi biyografik kaynaklarda açıkça belirtilmektedir.

Doğa mistisizmi

Çimen, gökyüzü, yağmur, yol, orman, hayvanlar ve toprak sıradan nesneler değil, varoluşun doğrudan deneyimlendiği alanlardır.

Bu nedenle Stachura'nın dünya görüşünü tek bir din veya felsefeye indirmek mümkün değildir.

O, sürekli arayan bir mistiktir.


57. Şiirin Stachura'daki anlamı

Stachura için şiir, “güzel söz söylemek” değildir.

Şiir:

yaşamak,

görmek,

itiraf etmek,

dua etmek,

arama yapmak,

başkasının acısını taşımak

ve bazen

hayatta kalmak

demektir.

Bu yüzden 16 Haziran'da:

“Bütün kitaplarım, şiirlerim ve düzyazılarım Tanrı'ya edilmiş dualardı.”

diyebilir.

Fakat son dönemin trajedisi şudur:

Daha önce onu hayatta tutan şiir, sonunda onu kurtaramaz.


58. Şair, insan ve efsane

Stachura hayattayken bile bir efsane haline gelmişti.

Gezgin şair.

Gitarıyla dolaşan adam.

Dünyayı reddeden bohem.

Aşık.

Yalnız.

İsyankâr.

Tanrı arayan.

Kendini “Hiç Kimse İnsan” olarak silen yazar.

Ve sonunda intihar eden şair.

Bu imgenin bir kısmını Stachura'nın kendisi de yaratmıştır.

Fakat efsane ile gerçek kişi arasında mesafe vardır.

Gerçek Stachura:

  • hastalanan,
  • korkan,
  • para ve geçim sorunları yaşayan,
  • ilişkilerinde kırılan,
  • ailesine ihtiyaç duyan,
  • ilaçların yan etkilerinden yakınan,
  • yalnızlıktan korkan,
  • annesinin yanında huzur bulan,
  • bazen kendi kitaplarını annesinin sözlerinden daha değersiz gören,
  • yeniden yürümeyi ve yazmayı öğrenmeye çalışan

bir insandır.

Bu insan, efsanevi “Sted” figüründen çok daha kırılgandır.


59. Ölümünden sonra

Edward Stachura 24 Temmuz 1979'da Varşova'daki evinde ölü bulundu.

28 Temmuz'da Varşova'daki Wólka Węglowa Mezarlığı'na gömüldü.

Fakat ölümünden sonra Stachura'nın ünü azalmadı.

Tam tersine, 1980'lerde Utwory zebraneToplu Eserler — yayımlandı ve eserleri geniş bir okur kitlesine ulaştı.

Poezja i proza adıyla hazırlanan beş ciltlik toplu külliyat da 1982'de yayımlandı ve sonraki yıllarda yeniden basıldı.

Günlükleri ise daha sonraki yıllarda yeniden yayımlandı:

  • Dzienniki. Zeszyty podróżne 1
  • Dzienniki. Zeszyty podróżne 2

Böylece Stachura'nın ölümünden önceki düşünce dünyası, şiirlerinden daha açık biçimde görünür hale geldi.


60. Stachura neden hâlâ okunuyor?

Çünkü onun temel soruları güncelliğini kaybetmiyor.

İnsan nasıl yaşar?

Dünyaya nasıl ait olur?

İyilik neden bazen yetmez?

İnsan neden kendi acısını başkasının acısından ayıramaz?

Benlikten kurtulmak mümkün müdür?

Tanrı'ya ulaşmak ile kendini yok etmek arasındaki sınır nerede başlar?

Ölümden korkmak ile ölümün anlamını aramak arasındaki fark nedir?

Stachura'nın büyüklüğü, bu sorulara hazır cevaplar vermemesinde yatar.

O, sorularını sonuna kadar götürür.

Hatta bazen kendisini parçalayacak kadar ileri götürür.


61. Sonuç: “Dünyayla uzlaşamayan” değil, uzlaşmayı sonuna kadar deneyen şair

Edward Stachura'yı yalnızca “dünyayla uzlaşamayan şair” olarak adlandırmak eksik olur.

Çünkü hayatının son döneminde bile:

“Dünyayla uzlaşmak istiyorum.”

demektedir.

Demek ki mesele dünyayı reddetmek değildir.

Dünya ile barışmanın yolunu bulamamaktır.

Stachura'nın trajedisi, dünyayı çok fazla sevmiş olmasıyla dünyada yaşamayı başaramaması arasındaki çelişkide yatar.

İnsanların acısını çok fazla üzerine almıştır.

İyiliği çok fazla ciddiye almıştır.

Sevgiyi çok fazla ciddiye almıştır.

Özgürlüğü çok fazla ciddiye almıştır.

Tanrı'yı çok fazla aramıştır.

Ve belki de en önemlisi, yaşamın anlamını sıradan hayatın kaldırabileceğinden daha büyük bir soruya dönüştürmüştür.

Annesinin hayatı ise ona başka bir cevap gösterir:

“Bana ne kadar ömür biçildiyse o kadar yaşayacağım.”

Stachura bu sadeliğe ulaşamaz.

Onun yerine “başlangıç”ı arar.

Ve son şiirinde:

“Baba beni çekti.”

der.

Bu cümle, bütün Stachura dosyasının belki de en yoğun cümlesidir.

Çünkü burada çocukluğundaki baba, mezardaki baba, dirileceğine inandığı baba, bütün eserlerinin yöneldiği Tanrı ve son şiirindeki “Baba” aynı kelimenin çevresinde birbirine yaklaşır.

Ama birbirinin aynısı olmaz.

Gerçek baba geçmiştedir.
Anne ölümle barışı temsil eder.
Hiç Kimse İnsan kaybolmuştur.
Edward Stachura'nın gölgesi kalmıştır.
Tanrı uzaklaşmıştır.
Baba ise onu kendisine çekmektedir.

Ve Stachura'nın son cümlesi bütün bu kayıpların içinden çıkar:

“Çünkü başlangıçta durdum, çünkü Baba beni çekti ve sonda duracağım ve ölümü tatmayacağım.”

Bu nedenle Stachura'nın son şiirini yalnızca bir intihar notu olarak okumak, onun metnindeki en önemli şeyi eksiltir.

Bu metin aynı zamanda bir insanın ölümü anlamlandırma girişimidir.

Ve belki de Stachura'nın bütün hayatı boyunca yazdığı şeyin son biçimidir:

Dünyayı anlamaya çalışan bir adam, sonunda kendi ölümünü anlamlandırmaya çalışmaktadır.

Onun edebiyatındaki yolculuk da burada tamamlanır.

Fransa'daki çocukluktan Polonya'ya.

Polonya'dan dünyaya.

Dünyadan şiire.

Şiirden “Hiç Kimse İnsan”a.

Hiç Kimse İnsan'dan boşluğa.

Boşluktan Tanrı arayışına.

Ve sonunda:

Baba'ya doğru.

Bu yüzden Stachura'nın ölümü, eserinin dışında duran bir olay değildir.

Eserinin son sorusuna dönüşmüştür.

Ve o sorunun cevabı, ölüm değil:

ölümün ötesinde bir başlangıç ihtimalidir.

Başlıca kaynaklar

  • Internetowy Polski Słownik Biograficzny, Edward Jerzy Stachura (1937–1979).
  • Culture.pl, Edward Stachura – życie i twórczość.
  • Histmag, Edward Stachura: ostatnie tygodnie.
  • IBL, Słownik Pisarzy i Badaczy XX i XXI w. – Edward Stachura.
  • ZPE, Edward Stachura – wieczny wędrowiec, buntownik i kontestator.
  • Marian Buchowski, Buty Ikara. Biografia Edwarda Stachury. Eserin bibliyografik ve biyografik verileri.
  • Edward Stachura, Pogodzić się ze światem ve Dzienniki. Zeszyty podróżne.