"Düşten Güzel"’den “Tuttum Evlendim”e Cahit Sıtkı Tarancı’nın Evlilik Hikâyesi
5 Eylül 2026
Salim Şengil’in hatırasında, evlendikten sonra eski hayatından yavaş yavaş uzaklaşan bir Cahit Sıtkı vardır. Artık akşamları eskisi gibi dışarı çıkamaz, yıllardır uğradığı yerlere gelemez. Bir süre bu yeni hayata, mutluluğu için boyun eğer. Fakat zaman geçtikçe eski mekânlar yeniden çekici gelmeye başlar. Sonunda sabahları evden “çeviri yapacağım” diyerek çıkar, işe gitmeden önce Şükran’da iki kadeh içer.
Bu, bir evliliğin nasıl çatlamaya başladığını gösteren küçük ama çarpıcı bir ayrıntıdır. Fakat Cahit Sıtkı’nın bu dönemdeki ruh hâlini anlamak için asıl söze onun kendisinden kulak vermek gerekir. Yaşar Nabi’ye gönderdiği ve üzerine “Neşredilmek üzere değildir” notunu düştüğü birkaç mısra, ardından yazdığı kısa açıklamayla birlikte okunduğunda, bu evliliğin bütün hikâyesini neredeyse tek başına açar:
“Olacak şey değildi ama
Oldu bir kere
Bahar vurdu başıma
Bir delilik ettim
Tuttum evlendim.”
Bu birkaç dizede alay, pişmanlık ve çaresizlik iç içedir. Fakat hemen ardından gelen cümle, şiirin yönünü değiştirir:
“Şikâyetim yengenden değil evlilik müessesindendir.”
Cahit Sıtkı’nın evlilik hikâyesini ilginç kılan da tam olarak budur. Çünkü mesele, sevdiği kadından yakınan bir şairin hikâyesi değildir. Evlilikten önce bir yuva özleyen, evlendiğinde gerçekten mutluluk bulan ve hatta bu mutluluğu “Düşten Güzel” ile şiire taşıyan Cahit Sıtkı, zamanla aynı hayatın getirdiği sorumluluklar içinde kendi mizacı ve şiiriyle çatışmaya başlamıştır.
“Düşten Güzel”den “Tuttum Evlendim”e uzanan yol, işte bu değişimin hikâyesidir.
Bir dostun gözünden değişen Cahit
Salim Şengil’in anlatısı, bu dönüşümü dışarıdan gören bir dostun tanıklığıdır.
Evlendikten sonra Cahit artık akşamları eskisi gibi çıkamaz, sürekli uğradığı yerlere gelemez olur. Arkadaş çevresinde onun yeri boş kalır. Başlangıçta bu yeni hayatı mutluluğu için kabullenmiş gibidir. Fakat bir süre sonra, yıllarca hayatının parçası olmuş eski mekânlar yeniden çekici gelmeye başlar.
Şengil’in gözlemindeki en önemli ayrıntılardan biri, Cahit’in açık bir isyan geliştirmemesidir. Konulan sınırlara karşı çıkacak bir yaradılışta değildir; “boyun eğer.” Fakat boyun eğmek, eski hayatını özlemesini engellemez.
Sonunda sabahları evden “çeviri yapacağım” diyerek çıkmaya, işe gitmeden önce Şükran’da iki kadeh içmeye başlar.
Şengil, bu davranışın Cahit’in sağlığını bozduğunu düşünür. Bu, onun kişisel değerlendirmesidir ve hastalığıyla arasında kesin bir tıbbi neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru olmaz. Fakat davranışın biyografik anlamı açıktır: Cahit, eski hayatından bütünüyle kopamamaktadır.
Evliliğini terk etmeden önce, evliliğin içinde küçük kaçış alanları yaratmaya başlamıştır.
İşte “Neşredilmek Üzere Değildir” bu noktada anlam kazanır.
“Neşredilmek Üzere Değildir”: Şairin kendi itirafı
Cahit Sıtkı’nın Yaşar Nabi’ye gönderdiği ve özellikle yayımlanmaması gerektiğini belirttiği kısa şiir, bu dosyanın merkezindeki belgedir:
Neşredilmek üzere değildir
Sözün doğrusu
Olacak şey değildi ama
Oldu bir kere
Bahar vurdu başıma
Bir delilik ettim
Tuttum evlendim
Ne söylesem az
Çeken bilir
Allah düşmanıma vermesin
Şiirin ilk bakışta yarattığı izlenim oldukça serttir. “Tuttum evlendim” sözü, evliliğin kendisinden duyulan bir pişmanlık gibi görünür. “Allah düşmanıma vermesin” ise bu duyguyu daha da ağırlaştırır.
Fakat şiirin hemen ardından gelen mektup, bu ilk izlenimi değiştirir:
“Şikâyetim yengenden değil evlilik müessesindendir.”
Cahit Sıtkı burada Cavidan’ı özellikle dışarıda bırakır. Onu asıl yoran şeyin evlilik kurumunun beraberinde getirdiği “mesuliyet ve mükellefiyetler” olduğunu söyler. Bu yükümlülüklerin “şiir şevkini erittiğini, âdeta bitirdiğini” belirtir.
Dolayısıyla “Tuttum Evlendim”i yalnızca bir evlilik yakınması olarak okumak eksik kalır.
Şiirin asıl konusu, Cahit Sıtkı’nın üstlendiği hayat ile yaşamak istediği hayat arasındaki çatışmadır.
“Neşredilmek üzere değildir” notu da bu yüzden anlamlıdır. Cahit bunu kamuya açık bir şiir olarak değil, yakın bir dosta açılmış mahrem bir söz olarak yazmıştır. Şairin yayımlamaya cesaret edemediği şey, belki de evliliğin kendisinden çok, kendi hayatı hakkında söylemek zorunda kaldığı acı gerçektir.
Bu nedenle metnin değeri yalnızca şiirsel niteliğinde değil, itiraf niteliğinde oluşundadır.
Evlilikten önce: Cahit ne arıyordu?
“Tuttum Evlendim”e bakarak Cahit Sıtkı’nın başından beri evliliğe karşı olduğunu düşünmek büyük bir yanılgı olur.
Tam tersine, onun evlilik düşüncesi 1951’de başlamamıştır. Yıllar boyunca yalnızlık, bohem hayat ve yuva özlemi arasında gidip gelmiştir.
“Paydos” şiiri bu ruh hâlinin açık belgelerinden biridir. İçkiyi, kumarı, geçici ilişkileri ve eski hayatını geride bırakmak isteyen şair:
“Kişi ev bark edinmeli vakitken.”
der.
Burada yalnızca evlenme isteği yoktur. Dağınık hayatından yorulmuş bir insanın kendisini toparlama arzusu vardır.
Cahit Sıtkı’nın evlilikten beklediği şey başlangıçta son derece olumludur: bir yuva, bir düzen, sevdiği bir insan ve bütün bunların şiirine yeni bir kaynak oluşturması.
Hatta evliliğin şiirini azaltacağından değil, artıracağından emindir.
Ziya Osman’a mektuplar: Gelecekteki kırılmanın ironisi
Ziya Osman Saba’nın bu dosyadaki yeri önemlidir; fakat merkeze yerleşen kişi değil, Cahit Sıtkı’nın evlilik öncesindeki düşüncelerini gösteren bir aynadır.
Cahit’in Ziya’ya yazdığı mektuplarda evlilik konusu geniş yer tutar. 1940’ların başında Ziya’nın evlenme konusundaki tereddütlerine karşı zaman zaman neredeyse bir evlilik danışmanı gibi konuşur.
Bir mektubunda:
“Mesut olmak için adeta naz ediyorsun.”
der.
Başka bir mektubunda:
“Artık evlensen Ziyacığım.”
diye yazar.
Daha ilginç olan, Ziya’nın ev hayatını şiirleştiren dizelerine verdiği tepkidir. Yatak odası, yemek odası, kiler ve raflardaki reçeller gibi gündelik ayrıntıları “ev hayatının muhabbetle çekilmiş enstantaneleri” olarak görür.
Demek ki Cahit Sıtkı için ev, şiirin karşıtı değildir.
Tam tersine, ev hayatının kendisi şiir olabilir.
Daha da ileri gider. Ziya’ya, evlendiği takdirde eşinin şiir yazmasını kıskanması durumunda şiiri tercih etmesini öğütler.
Bu ayrıntı, Cahit’in kendi evliliği düşünüldüğünde acı bir ironiye dönüşür.
Çünkü yıllar sonra aynı Cahit, kendi evliliğinin getirdiği sorumlulukların şiir şevkini erittiğini söyleyecektir.
Üstelik Cahit evliliğin şiirini öldüreceğini hiç düşünmemektedir. Tam tersine:
“Ne taze, ne duyulmamış, işitilmemiş şiirler yazacağımı şimdiden hazla düşünmekteyim”
der.
Bu cümle ile yıllar sonra söyleyeceği “şiir şevkimi eritti, âdeta bitirdi” sözü arasında büyük bir mesafe vardır.
Cahit’in evlilik hikâyesindeki asıl dramatik dönüşüm de bu iki düşünce arasındadır.
Cavidan Tınaz: Aşkın gerçek başlangıcı
Cahit Sıtkı’nın hayatındaki asıl evlilik Cavidan Tınaz’la başlar.
Çalışma Bakanlığı’nda tanıştığı Cavidan’a evlenme teklifini bir mektupla yaptığı, Cavidan’ın daha sonraki hatıralarından bilinmektedir. Cahit’in bu mektubu verirken telaşlı ve mahcup olduğu aktarılır.
Cavidan’ın tereddüdü ise Cahit’in kişiliğinden çok içki alışkanlığıdır.
Cahit bunun üzerine değişeceğine dair söz verir. Cavidan’ı hayatında çok değerli bir yere koyduğunu belirtir ve alkolü bırakacağına söz verir.
4 Temmuz 1951’de evlenirler.
Burada Cavidan’ın konumunu doğru kurmak gerekir. Sonradan kolayca kurulabilecek “şairi eve kapatan kadın” anlatısı, Cahit’in kendi sözleriyle bağdaşmaz. Çünkü Cahit, şikâyetinin Cavidan’dan değil evlilik kurumundan olduğunu özellikle belirtmiştir.
Cavidan, bu hikâyede şairin özgürlüğünü elinden alan basit bir “engel” değildir. Tam tersine, Cahit’in uğruna değişmeye hazır olduğu ve evliliğinin ilk döneminde mutluluk duyduğu kadındır.
Bir süre gerçekten “Düşten Güzel”
Evliliğin ilk dönemini anlamadan “Tuttum Evlendim”i anlamak mümkün değildir.
Çünkü Cahit Sıtkı evlendiğinde hemen mutsuz olmamıştır.
Yaklaşık bir buçuk yıl boyunca eski dışarı hayatından uzaklaşır ve evinde oldukça mutlu bir hayat sürer. İçkiyi azaltır, eve yönelir, eşine kavuşmanın mutluluğunu yaşar.
Muzaffer Uyguner’in biyografik anlatımında da bu dönemde Cahit’in hayatını değiştirmeye çalıştığı, içkihaneye gitmek yerine evine döndüğü ve düzenli bir hayat kurduğu görülür.
Bu değişim şiire de yansır.
“Düşten Güzel”, evliliğin ilk dönemindeki mutluluğun en güzel belgesidir:
“İlktir baharın gönlümce geldiği
İlktir hem sarhoş hem ayık olduğum…”
Şair artık bir “gerçek” içindedir ve bu gerçek ona göre düşten güzeldir.
Sevdiği kadın yanı başındadır. Hayatın nihayet kendisine istediğini verdiğine inanır. Ölüm düşüncesiyle kuşatılmış şiir dünyasında bir süreliğine umut ve yaşama sevinci öne çıkar.
Dolayısıyla Cahit Sıtkı’nın evliliği başından itibaren bir hata değildir.
Bir süre gerçekten mutludur.
Bu ayrıntı, bütün hikâyenin anlaşılması için vazgeçilmezdir.
Sorun Cavidan değil, hayat biçimiydi
Kırılmanın altında Cahit Sıtkı’nın hayatla kurduğu ilişki vardır.
Şiir onun için yalnızca bir uğraş değildir. Bir teselli, sığınak ve kurtuluş alanıdır. Yıllarca kendi ritmiyle yaşamış, gecelerini arkadaşlarıyla, edebiyat çevresinde ve içki sofralarında geçirmiştir.
Evlilik ise yalnızca hayatına sevdiği bir insanı katmamıştır.
Bir hayat düzeni getirmiştir.
Akşamları dışarı çıkmak, dostlarla oturmak, içmek, yalnız kalmak ve günün ritmini kendi istediği gibi belirlemek artık eskisi kadar kolay değildir.
Salim Şengil’in “boyun eğer” sözü bu noktada yeniden anlam kazanır. Cahit açık bir isyan geliştirmez; fakat kendi mizacının gerektirdiği özgürlüğü de bütünüyle kaybetmeye dayanamaz.
Çatışma böylece dışarıdan çok içeride oluşur.
Cahit’in asıl sorunu evlenmiş olmak değil, evliliğin gerektirdiği insan olmaktır.
Yaşar Nabi’ye yazdığı mektuptaki “mesuliyet ve mükellefiyetler” sözü tam da bunu anlatır.
Şiirin geri çekilişi
Kırılmanın en önemli göstergesi şiirdir.
Tarancı, evlendikten sonra Yaşar Nabi’ye yazdığı mektupta “sebepli sebepsiz bir isteksizlik” içinde olduğunu, bazen bir tek satır yazmanın bile kendisine “muazzam bir külfet” gibi geldiğini söyler.
Cahit Sıtkı için bu, sıradan bir verimsizlik değildir.
Çünkü şiir onun hayatının merkezindedir.
Evliliğin ilk döneminde hayatındaki değişim “Düşten Güzel” olarak şiire dönüşmüştür. Fakat zamanla aynı hayat biçimi şiirin ihtiyaç duyduğu özgürlükle çatışmaya başlamıştır.
Böylece evlilik önce şiiri besleyen bir kaynakken, daha sonra şiirin önündeki yükümlülükler bütünü olarak hissedilmeye başlanır.
Ve bu kırılmanın en doğrudan ifadesi “Neşredilmek Üzere Değildir” olur.
“Tuttum Evlendim”: Bir kadına değil, bir hayata söylenmiş söz
Şiirin başlığındaki mahcubiyet ve mizah, Cahit Sıtkı’nın kendisine de gülebilen tarafını gösterir.
“Bahar vurdu başıma
Bir delilik ettim
Tuttum evlendim”
derken hem kendisiyle dalga geçer hem de yaşadığı sıkıntıyı hafifletmeye çalışır.
Fakat “Ne söylesem az / Çeken bilir” dediğinde mizahın altındaki sıkıntı belirginleşir.
Ardından gelen “Allah düşmanıma vermesin” ise yaşadığı sıkışmışlığın derecesini gösterir.
Fakat hemen ardından eşini dışarıda bırakan açıklama gelir:
“Şikâyetim yengenden değil evlilik müessesindendir.”
Böylece şiirin gerçek yönü ortaya çıkar.
Cahit Sıtkı burada Cavidan’a saldırmamakta, kendi mizacıyla hayatın kendisinden beklediği rol arasındaki uyuşmazlığı dile getirmektedir.
Bu nedenle “Tuttum Evlendim”, bir aşkın bitişinden çok bir hayat biçiminin taşınamamasının şiiridir.
Cavidan’ın trajedisi
Bu hikâyenin hüzünlü taraflarından biri de Cavidan’ın konumudur.
Cahit onunla evlenmek için değişmeye hazırdır. İçkiyi bırakacağına söz verir. Evliliğin ilk döneminde mutludur. Daha sonra sorunlar ortaya çıktığında ise kendi ifadesiyle şikâyetinin Cavidan’dan olmadığını söyler.
Bu nedenle Cavidan’ı “şairin şiirini engelleyen kadın” olarak göstermek doğru değildir.
Daha karmaşık bir durum vardır.
Cavidan, Cahit’in hayatında hem mutluluğun hem de yeni düzenin temsilcisidir. Cahit’in yaşadığı sorun, sevdiği kadınla birlikte olmak istememesi değil, bu beraberliğin gerektirdiği hayat biçimine uzun süre uyum sağlayamamasıdır.
Burada iki kötü insanın hikâyesi yoktur.
Birbirini seven iki insan vardır; fakat kurdukları hayat, zamanla birinin mizacıyla bağdaşmamaya başlamıştır.
Eski hayatın küçük dönüşleri
Şengil’in anlattığı Şükran hikâyesi bu açıdan önemlidir.
Cahit artık eski hayatına açıkça dönememektedir. Fakat o hayatın küçük parçalarını yeni hayatının içine taşımaya başlar.
Sabahları evden “çeviri yapacağım” diyerek çıkıp iki kadeh içmesi, yalnızca içki alışkanlığının geri dönmesi değildir. Aynı zamanda eski hayatına açılan küçük bir kapıdır.
Bu davranışın ardından şiir de zayıflar.
Evlilik birkaç yıl içinde sona erer.
1954: Evliliğin sonu ve hayatın kırılması
Cahit Sıtkı ile Cavidan Tınaz’ın evliliği 1954’te sona erer.
Ayrılığın bütün ayrıntılarını ve hukuki gerekçesini ortaya koyan güvenilir birincil belgeler sınırlıdır. Bu nedenle boşanmanın tek nedenini belirlemek doğru olmaz.
Eldeki malzeme bir süreç göstermektedir: Başlangıçtaki mutluluk, zamanla hayat biçimi uyuşmazlığına dönüşmüş; eski alışkanlıklar yeniden kendini göstermiş; şiir şevki azalmış ve sonunda evlilik sona ermiştir.
Fakat 1954, Cahit’in hayatında yalnızca evliliğin bittiği yıl değildir.
Aynı yıl, hayatının geri kalanını değiştirecek ağır bir hastalık başlayacaktır.
Hastalık: Hayatın bütün dengelerini değiştiren felaket
18 Ocak 1954’te ağır bir kriz geçirerek hastaneye kaldırıldığı aktarılır.
Sağ tarafı felç olur ve konuşma yetisini kaybeder.
Bundan sonra hayatı başka bir düzleme geçer. Evlilikteki sorunların, boşanmanın ve eski hayatına dönüşün yerini çok daha ağır bir mücadele alır.
Hastalığın sebebini evlilikle açıklamak mümkün değildir. Aynı şekilde içkiye dönüş ile felç arasında kesin bir tıbbi neden-sonuç ilişkisi kurmak da doğru olmaz.
Evlilikteki kırılma, eski hayat biçimine dönüş ve ağır sağlık çöküşü aynı dönemde üst üste gelmiştir; fakat bunların birbirine doğrudan neden olduğunu söylemek mümkün değildir.
Asıl büyük trajedi ise şudur:
Cahit Sıtkı konuşma yetisini kaybetmiştir.
Kelimelerden sessizliğe
Cihad Baban’ın tanıklığı bu dönemin en sarsıcı belgelerindendir.
Cahit görmektedir, anlamaktadır, düşünmektedir; fakat konuşamamaktadır. Ziyaretçilerine gülümsemeleri ve el hareketleriyle karşılık verir.
Hayatını kelimeler üzerine kurmuş bir şair, artık kelimelerini kullanamamaktadır.
Fakat zihni hâlâ oradadır.
Çevresindeki konuşmaları takip eder, insanlara bakar, tepkiler verir. Şiirle kurduğu ilişki bütünüyle yok olmamıştır.
Bedeni susmuştur; zihni ise hâlâ konuşmaktadır.
Ziya Osman’ın hastane ziyareti
Cahit Sıtkı’nın en eski dostu Ziya Osman Saba’nın hastane ziyaretleri, bu sessizliğin en dokunaklı belgelerindendir.
Ziya hastaneye giderken yıllar önce Cahit’le birlikte yürüdüğü sokaklardan geçer. Bir zamanlar yan yana yürüyen, şiirden, hayattan ve gelecekten konuşan iki genç şairin görüntüsü zihnindedir.
Şimdi aynı yollar onu konuşamayan, ağır biçimde hastalanmış dostuna götürmektedir.
Hastaneye vardığında Cahit’in annesi de odadadır.
Cahit Ziya’yı görür. Onu tanır. Fakat konuşamaz. Duygulanır, hıçkırır, anlaşılması güç sesler çıkar.
Ziya ona sarılır.
Sevinç ile çaresizlik aynı anda yaşanır.
Yıllarca birbirleriyle mektuplar ve şiirler aracılığıyla konuşan iki dost, şimdi kelimelerin olmadığı bir iletişim içindedir.
Ziya’nın sonraki ziyaretlerinden birinde Cahit’in şiir üzerine yapılan konuşmayı dikkatle izlediği görülür. Konuşmaya katılamaz; fakat bakışları tartışmayı takip etmektedir. Ziya onun gözlerinde sıkıntı ve kararma fark eder ve konuşmayı sürdürmekten vazgeçer.
Bu küçük ayrıntı çok şey anlatır.
Cahit’in dili kaybolmuştur; fakat anlama ve düşünme yetisi hâlâ oradadır.
Son ziyaretlerinden birinde ise iletişim tamamen kelimelerin dışına çıkar.
Ziya, dostunun yüzünden ve gözlerinden öper.
Sonra odadan ayrılır.
Cahit konuşamaz.
Fakat dudaklarıyla öpücük hareketleri yapar, öpücük sesi çıkarır.
Ziya uzaklaşırken Cahit onu öpücükleriyle uğurlar.
Bir zamanlar birbirlerine şiirler gönderen iki dostun son iletişimlerinden biri artık kelimelerle değil, bir öpücük sesiyle gerçekleşmektedir.
Bu sahne, Cahit Sıtkı’nın hayatındaki büyük ironiyi tamamlar:
Hayatı boyunca kelimelerle kendisini anlatan şair, hayatının sonunda kelimelerin dışında konuşmaktadır.
Viyana: Son umut
Türkiye’deki tedavilerden sonuç alınamayınca Cahit Sıtkı’nın Viyana’ya götürülmesine karar verilir.
6 Eylül 1956’da kardeşi Halit Tarancı refakatinde Viyana’ya gönderilir.
Salim Şengil’in hafızasında kalan görüntü son derece dokunaklıdır: Tekerlekli sandalyede oturan, dizlerinin üzerinde battaniyesi bulunan, yüzünde çocuksu bir ifade ve gözlerinde yaşlar taşıyan Cahit Sıtkı.
Bir zamanlar Ankara gecelerinde dolaşan, dostlarıyla şiir ve hayat konuşan adam artık tekerlekli sandalyededir.
Ama hâlâ umut vardır.
Viyana bu yüzden yalnızca bir tedavi yolculuğu değil, hayatının son umududur.
Ölüm: “Otuz Beş Yaş”tan sonra
Cahit Sıtkı Tarancı Viyana’da tedavi görmekteyken Ekim 1956’da hayatını kaybeder. Kaynakların bir bölümü ölüm tarihini 12 Ekim, bazıları ise 13 Ekim 1956 olarak verir. TDV ve TEİS 12 Ekim tarihini esas almaktadır.
46 yaşındadır.
Fakat onun ölümü, yaşından dolayı değil, “Otuz Beş Yaş” şiirinin ardından bıraktığı hayat hesabı nedeniyle ayrıca çarpıcıdır.
Tarancı o ünlü şiirinde:
“Dante gibi ortasındayız ömrün”
diyerek otuz beş yaşını hayatın ortası olarak görür.
Şiirin bütün duygusu, insanın hayat yolunun yarısına geldiği ve bundan sonra ölümün giderek daha fazla hissedileceği düşüncesi üzerine kuruludur.
Oysa Cahit Sıtkı öldüğünde 46 yaşındadır.
Yani “Otuz Beş Yaş”ta ömrün ortasında olduğunu düşünen şair, yolun yarısını çok da geçemeden hayata veda etmiştir.
Bu, onun biyografisindeki en acı ironilerden biridir. Ölüm korkusunu şiirlerinin merkezine yerleştiren, yaş hesabını şiire dönüştüren Cahit Sıtkı, kendi şiirindeki hesapla bile düşündüğünde hayatının “ikinci yarısını” tamamlayamamıştır.
Üstelik hayatının son iki yılında yaşadığı felç, onun için yalnızca ölümün yaklaşması anlamına gelmemiş; kelimelerle kurduğu dünyadan da mahrum kalması anlamına gelmiştir.
Cenazesi Ankara’ya getirilir ve Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedilir.
Düşten Güzel’den “Tuttum Evlendim”e nasıl gelindi?
Cahit Sıtkı’nın evlilik hikâyesinin asıl çarpıcılığı, başlangıç ile son arasındaki farkta ortaya çıkar.
Başlangıçta evlilik onun için bir kaçış değil, kurtuluştur.
Bohem hayattan yorulmuştur. “Paydos” der. Ev ve bark ister. Evliliğin kendisine yeni bir hayat ve yeni şiir ufukları açacağına inanır.
Cavidan’a âşık olduğunda değişmeye hazırdır. İçkiyi bırakacağına söz verir. Evlendiğinde de bir süre beklediği şey gerçekleşir: Mutludur, evine döner, içkiyi azaltır ve sevdiği kadının yanı başında şiir yazar.
O dönemin adı “Düşten Güzel”dir.
Fakat zamanla aynı hayat, onun alıştığı özgürlüğü sınırlamaya başlar. Dışarı çıkmak, dostlarla görüşmek, kendi ritmiyle yaşamak ve şiirin gerektirdiği iç dünyaya çekilmek zorlaşır.
Cahit Sıtkı bu yeni hayatın sorumlulukları karşısında giderek sıkışır.
Şiir geri çekilir.
Eski hayatın bazı parçaları geri döner.
Sonra:
“Bir delilik ettim
Tuttum evlendim.”
der.
Bu nedenle “Düşten Güzel” ile “Tuttum Evlendim” arasındaki mesafe yalnızca iki şiir arasındaki mesafe değildir.
Bir insanın hayal ettiği hayat ile yaşayabildiği hayat arasındaki mesafedir.
Cahit Sıtkı’nın asıl trajedisi
Cahit Sıtkı’nın hikâyesini yalnızca “şair evlendi, mutsuz oldu, boşandı” diye anlatmak, bu hayatı fazla basitleştirmek olur.
Çünkü o bir yandan yuva arayan, yalnızlıktan yorulmuş bir insandır; bir yandan da kendi özgürlüğünden ve kendi hayat ritminden vazgeçemeyen bir şairdir.
Evliliğin ilk döneminde aradığı mutluluğu gerçekten bulmuştur.
Sonra aynı mutluluğun gerektirdiği düzen içinde kendisi olarak kalmakta zorlanmıştır.
Bu yüzden sorun yalnızca karı-koca ilişkisi değildir.
Hayat biçimi ile mizaç arasındaki uyuşmazlıktır.
Cavidan’ı suçlamak bu karmaşık tabloyu basitleştirir. Cahit’in kendi sözleri buna zaten izin vermez:
“Şikâyetim yengenden değil evlilik müessesindendir.”
Bu cümlede hem eşini koruyan hem de kendisini ele veren bir taraf vardır. Çünkü Cahit evliliği eleştirirken aslında kendi mizacını da tarif etmektedir.
Sevdiği kadınla birlikte olmak istemiştir.
Fakat o beraberliğin gerektirdiği hayat biçimi içinde uzun süre kendisi olarak kalamamıştır.
Son söz: Bir mutluluğun içinde kendine yer bulamamak
Cahit Sıtkı Tarancı’nın Cavidan Tınaz’la evliliğine geriye dönüp bakıldığında, ortada ne basit bir mutluluk hikâyesi ne de basit bir başarısızlık hikâyesi vardır.
Cahit evlenmeden önce yuva istemiştir. Evliliğin kendisine yeni bir hayat ve yeni şiir ufukları açacağına inanmıştır. Cavidan’a âşık olmuş, onun için değişmeye çalışmış ve evliliğinin ilk döneminde gerçekten mutlu olmuştur.
“Düşten Güzel” bu mutluluğun şiiridir.
Sonra aynı hayatın sorumlulukları ağırlaşmış, Cahit’in alıştığı özgürlük ile evliliğin gerektirdiği düzen arasındaki mesafe açılmıştır. Şiir şevki azalmış, eski hayatının bazı parçaları geri dönmüş ve nihayet evlilik sona ermiştir.
Cahit’in “Tuttum Evlendim” sözü bu yüzden bir kadına yöneltilmiş öfkeden çok, kendi hayatıyla yaptığı acı bir hesaplaşmadır.
Fakat hikâyenin asıl trajedisi evliliğin bitmesiyle tamamlanmaz.
1954’te hastalık gelir. Cahit konuşma yetisini kaybeder. Hayatını kelimelerle kurmuş olan şair, artık kelimeleri olmadan yaşamaya başlar.
Ve yıllarca şiirlerini, mektuplarını ve duygularını paylaştığı Ziya Osman Saba’nın ardından gönderdiği öpücükler, hayatının son dönemindeki en dokunaklı görüntülerden biri olarak kalır.
Bir zamanlar “Dante gibi ortasındayız ömrün” diyerek otuz beş yaşında hayatının yarısına geldiğini düşünen Cahit Sıtkı, 46 yaşında ölürken kendi hesabıyla bile yolun yarısını tamamlayamamıştır.
Böylece hayatının büyük ironileri birbirine bağlanır:
Yuva arayan adam evliliğin içinde sıkışır.
Evlilikten şiir bekleyen şair şiirden uzaklaşır.
Ölümden korkan şair, beklediğinden çok daha genç ölür.
Ve hayatını kelimelerle anlatan şair, hayatının sonunda kelimelerini kaybeder.
Ama son anda bile her şey bütünüyle kaybolmuş değildir.
Cahit dostunu tanır.
Onu sever.
Ve konuşamadığı için ardından öpücük gönderir.
Belki de “Düşten Güzel”den “Tuttum Evlendim”e uzanan hikâyenin gerçek sonu budur: İnsan bazen aradığı mutluluğu gerçekten bulur; fakat o mutluluğun içinde yaşayacağı hayatı taşıyamaz.
Cahit Sıtkı’nın trajedisi, mutluluğu hiç bulamamış olması değil; bulduğu mutluluğun içinde kendisi olarak kalabileceği yeri bulamamış olmasıdır.
Ve sonunda geriye, bir şairin bütün hayatını anlatabilecek kadar küçük ama bütün hayatının acısını taşıyabilecek kadar büyük iki dize kalır:
“Bir delilik ettim
Tuttum evlendim.”