Louis Aragon’un bu şiiri , ilk bakışta bir taşın sonsuz bir derinliğe düşüşünü anlatıyor gibi görünse de, şiirin asıl hareketi fiziksel bir düşüşten çok insanın kendi varoluşunun içine doğru düşüşüdür. Taş, şiir boyunca yalnızca bir nesne değildir; zamanın, aşkın, ölümün, hafızanın ve insanın dünyadaki yerinin giderek derinleşen bir simgesine dönüşür. Şiirin başındaki “bir yıldız derinliğine” sözü bu nedenle son derece önemlidir. Taş aşağı doğru düşerken aslında karanlığa değil, ölçüsüz bir kozmik boşluğa doğru ilerler. Aşağısı ile yukarısının birbirine karıştığı bir evrende, düşüş artık yönünü kaybetmiş bir varoluş hâlidir.
Şiirin ilk bölümünde sevgiliye yöneltilen “hiçbir şey söyleme” çağrısı, sessizliği şiirin temel atmosferlerinden biri hâline getirir. Sözcüklerin bile söylenmeden önce sessizliğin içine bırakılması istenir. Burada aşk, konuşmayla değil, birlikte susabilme hâliyle kurulmaktadır. Şairin avuçlarında uzun zaman parlatılmış bir taş vardır. Bu taşın “hızlı ve gösterişli” olması, ona neredeyse bir göktaşı niteliği kazandırır; fakat hayatın içine düşerken vardığı yer uçurumdur. İnsan hayatı da böyledir: uzun bir yol kat eder, anlam arar, güzelleşir, parlar; sonunda kendisini bekleyen şeyin ne olduğunu tam olarak bilemeden derinliğe bırakır kendisini.
Bu düşüşte en ürpertici olan şey, sesin yokluğudur. Taşın suya çarpması beklenir, duvardan duvara vurması, yankılanması beklenir. Fakat hiçbir şey olmaz. “Yankılanması yok düşüşün” sözü, şiirin varoluşsal korkusunu yoğunlaştırır. Çünkü insanın en büyük korkularından biri yalnızca düşmek değil, düştüğünde hiçbir iz bırakmamaktır. Bir ses çıkarmadan, kimsenin duymadığı bir derinliğe çekilmek… Aragon’un şiirindeki uçurum bu anlamda ölüm kadar sessiz, evren kadar kayıtsızdır.
Burada “evren bir bekleyiştir” sözü şiirin merkezindeki düşüncelerden birini açığa çıkarır. Evren hareket hâlinde görünür; yıldızlar, taşlar, insanlar, geceler vardır. Fakat insan açısından bütün bu hareketin altında bir bekleyiş bulunur. Neyi beklediğimizi bilmeden bekleriz. Şair bu kozmik bekleyişin içinde sevgilisinin elini tutar. Bu küçük hareket, şiirin bütün büyüklüğü karşısında şaşırtıcı derecede yalındır. Evren sonsuzdur, uçurum ölçüsüzdür, zaman kavranamazdır; buna karşılık bir insanın başka bir insanın elini tutması somut ve gerçek bir karşılıktır.
Şiir burada aşka yaklaşır ama aşkı romantik bir kurtuluş olarak sunmaz. Tam tersine, aşkın kendisinde de ertelenmiş bir felaket ihtimali vardır. “Belki aşkta öyledir” denildikten sonra hemen geri çekilen “ya da öyle değil” ifadesi çok önemlidir. Şair kesinlikten özellikle kaçınır. Aşkın ne olduğunu bildiğini sanırken kendi hükmünü bozar. Çünkü aşk henüz sona ermemiştir; dolayısıyla onu ölüm, kayıp veya azapla özdeşleştirmek de mümkün değildir. Fakat “ölçüsüz ve çekilmez mühlet” ve “kaçınılmaz bir azap” ifadeleri, aşkın içinde ertelenmiş bir ayrılık duygusunun bulunduğunu gösterir.
Ardından taş ile yürek birbirine yaklaştırılır:
“bir taş yada bir yürek kusursuz birşey
sonlanmış birşey ve canlı bununla birlikte”
Bu dizeler şiirin en güçlü paradokslarından birini kurar. Taş cansızdır ama tamamlanmıştır; yürek canlıdır ama tamamlanmamıştır. Taş düştükçe daha az taşa benzer. Çünkü derinlik, nesnenin kimliğini değiştirmektedir. İnsan da yaşadıkça başlangıçtaki hâlinden uzaklaşır. Sevgi, kayıp, korku, zaman ve ölüm insanı dönüştürür. Dolayısıyla “kusursuz” olan şey aynı zamanda “sonlanmış” olandır. Yaşayan ise kusursuz değildir; çünkü hâlâ değişmektedir.
“Kuyu” imgesi burada şiirin en karanlık ve en gizemli görüntülerinden birine dönüşür. Kuyu sıradan bir derinlik değildir; “ters” bir kuyudur. Yani aşağıya indikçe yukarıya, karanlığa indikçe ışığa, ölüme yaklaştıkça yaşama ilişkin bir şeylere rastlanan bir mekândır. Derinlik artık yalnızca yok oluş değildir. Tam tersine, insan kendisini en karanlık yerde bulabilir.
Bu yüzden kuyunun derinliklerinden yükselen “belli belirsiz” ışık şiirin yönünü değiştirir. Bir çığlık değildir, çarpışma değildir, kırılma değildir. Yani beklenen dramatik işaretlerden hiçbirisi gerçekleşmez. Bunun yerine solgun ve saf bir ışık ortaya çıkar. Çocuk masallarındaki bir yaratığa benzetilen bu ışığın “kendimizden bir renk” olması özellikle çarpıcıdır. Şair, kuyunun dibinde dışarıdan gelen bir mucize bulmaz. Karanlığın içinden yükselen ışık yine insanın kendisine aittir.
Buradan sonra şiirde ani bir değişim yaşanır. “Başa gelen her şey yeniden olabilirmiş gibi” ifadesi, ölümcül görünen bir sürecin bir anda geri döndürülebilirlik duygusuna kavuşmasını sağlar. Perdeleri birisinin içeriden çekmiş olması da dış dünyayla ilişkiyi kesen bir hareket gibidir. Fakat taş düşmeye devam eder. Yani umut ortaya çıkmış olsa bile düşüş sona ermez. Aragon burada çok önemli bir şeyi kabul eder: İnsan, bir anlam bulsa bile faniliğinden kurtulamaz.
“Taş devam ediyor düşmeye bir yıldız derinliğine” dizesinin tekrar edilmesi bu nedenle yalnızca nakarat değildir. İlk söylendiğinde taşın düşüşü belirsizlik ve korku yaratırken, ikinci söyleyişinde şair artık bu düşüşün farkındadır. Taşın düşüşü şiirin kaderine dönüşmüştür.
Sonraki bölümde kişisel varoluş sorusu doğrudan ortaya çıkar:
“biliyorum şimdi dünyaya neden geldiğimi”
Bu cümle şiirin en iddialı cümlesidir. Şair sonunda hayatının anlamını bulduğunu söyler gibi görünür. Fakat hemen ardından bu kesinliği de bozar: Anlatılacak olan hayat öyküsünün “bir kışkırtma”, “bir aldatmaca” olabileceğini söyler. Sanki insanın hayatına sonradan bir anlam verilmesi, geriye dönük olarak bir hikâye kurulmasıdır. İnsan yaşarken anlamı kesin olarak bilemez; öldükten sonra başkaları onun hayatından tutarlı bir öykü çıkarmaya çalışır.
“Bir çiçek buketi gönderilmiş bir fakirhaneye bir akşamlığına” benzetmesi bu düşünceyi olağanüstü bir biçimde somutlaştırır. Dünya insana kısa süreliğine verilmiş bir güzellik gibidir. Çiçekler gelir, odayı güzelleştirir, fakat buket orada kalıcı değildir. Hayatın kendisi de böyle bir armağan olabilir: güzel, fakat geçici.
Şair ardından taşı bu kez “nebülözlerin arasından” düşürür. Mekân artık dünya değildir; şiir kozmik ölçekte genişlemiştir. İnsan yaşamı yıldızlar, nebülözler ve sonsuz boşluk karşısında küçülür. Fakat hemen ardından gelen:
“yukarı neresiyse aşağı da orasıdır bu sıradan gökyüzünde”
dizesi bütün yön kavramlarını ortadan kaldırır. Artık yukarı ve aşağı yoktur. Böylece şiirin başından beri devam eden düşüş, fiziksel anlamını kaybeder. Eğer evrende mutlak bir yukarı ve aşağı yoksa, taşın “düşmesi” aslında insanın kendi varoluşu içinde hareket etmesidir.
Son bölümde şiir yeniden dünyaya, insana ve zamana döner. “Söylediğim her şey, tüm yaptıklarım, öyle olduğumu sandığım hâlim” derken şair kendi kimliğinin bile kesin olmadığını kabul eder. İnsan kendisini bildiğini düşünür ama aslında kendisi hakkında kurduğu anlatının içinde yaşar. Yaprakların kuruması ve ağacın üzerinde yalnızca “kollarının kımıltısı”nın kalması, yaşlanmanın ve yaklaşan kışın görüntüsüdür. Dünya bütün fazlalıklarını yitirir; geriye çıplak bir hareket, yani yaşamın son belirtileri kalır.
Ve şiirin en güzel düşüncelerinden biri burada gelir:
“bir kıvılcımdır her insanın kaderi”
İnsan sonsuzluk karşısında küçücük bir kıvılcımdır. Fakat kıvılcımın küçüklüğü onun değersizliği anlamına gelmez. Tam tersine, karanlığın içinde görünür olmasını sağlayan şey o küçücük ışığıdır. Şair kendisini de bundan ayrı görmez: “ben de neyim ki zaten bir insandan başka”. Bütün kozmik görkemin ardından yeniden sıradan insanın sınırına dönülür.
Ve şiir son noktada bütün o uçurumları, yıldızları, taşları, kuyuları, zamanı ve ölümü aşan tek bir cümleyle kapanır:
“sevmiş olmaktır gururum
sevmekten yalnızca”
Bu son, şiirin geriye dönük olarak bütün anlamını değiştirir. Şair dünyaya neden geldiğini kesin biçimde bildiğini söylerken aslında cevabı sonunda bulur: Sevmek. Fakat bu sevgi dünyayı kurtaran büyük, metafizik bir güç olarak sunulmaz. İnsan yine düşer. Taş yine düşer. Gece yine hızlanır. Dünya yine kışa girer. Ölüm yine oradadır. Buna rağmen insanın elinde kalan şey sevmiş olmaktır.
Bu nedenle şiirin en derin hareketi taştan yüreğe doğrudur. Başlangıçta taş düşer; sonra taş yüreğe benzetilir; en sonunda insan, kendisini yalnızca bir insan olarak kabul eder ve bütün varoluşunun içinden sevme eylemini çıkarır. Taşın derinliklere düşüşü sona ermez ama şiir, düşüşün anlamını değiştirir. Artık mesele taşın nereye düşeceği değildir. Düşerken ne yaşadığıdır.
Aragon’un şiiri bu yüzden ölüm üzerine kurulmuş gibi başlayıp aşk üzerine biten bir şiir değildir yalnızca. Daha incelikli bir şey yapar: Ölümün kaçınılmazlığını kabul ettikten sonra hayatın değerini arar. Evren kayıtsız olabilir, zaman geri döndürülemez olabilir, insan kaderinin ne olduğunu önceden bilemeyebilir. Fakat bütün bunların içinde bir insanın başka bir insanın elini tutması mümkündür. Şairin gururu da tam olarak burada yatar.
Taş düşmeye devam eder. Yıldızlar uzaklaşır. Kış yaklaşır. İnsan bir kıvılcım kadar kısa bir süre parlar. Ama o kısa süre içinde sevmişse, varoluşu yalnızca bir düşüşten ibaret değildir.