“Pek Çok iyi adam bir kadın yüzünden köprü altını boylamıştır..”
–Henry Chinaski
Kadınlar tarafından bok çukuruna atılmış oradan çıkamadığınız, ziftlerle dökülmüş sokaklardan geçmiş , o sokaklarda kendi acılarınızı çokça görmüşsünüzdür. Kolay değildir kadınlarla baş etmek, hayatınızın altüst olması kaçınılmazdır. Bir kadın sizi kamyonun altında süründürüp üstünüze balgamı atıp yoluna devam edebilmiştir.
Kadınlarla baş ettiğinizi anladığınız an bok çukuru size doğru açılır, sonrası ise İnandığınız değerleriniz bir süre sonra silinir ve bir daha geri gelmez o değerler ya da başka şeyler. Geriye sadece lağım atıkları kalmıştır.
İnandıklarınız artık geride bir çöp misali olarak kalmıştır. Bir kadın için hayatının geri kalanını siktir edebildiğiniz zamanlara denk gelmişsinizdir. Dünyadaki boklukların farkına varamamış o kadınla bulutların üstüne çıkıp o bulutların üstünden inmek istememişsinizdir.
Ama bir kadın tarafından terk edildiğinizde bataklığa saplanmış, sigara izmaritleri üstünüzde yanmış, bir boksörün sert yumruklarına maruz kalmışsınızdır. O kadar sert bir yumruktur ki sizi alt etmek için sadece bu yeterlidir. Ve geriye dönüşe baktığınız da artık ne geriye gidebilmişinizdir ne de ileriye. .
Umut kapıları bir ,bir kapatılmış, suratınıza gülen insanlar karşısında yüzünüz kırışmıştır..
Kadınlar bazen her yolu denerler mutsuzluk için, duyguları ile mantıkları arasında kısa bir bağlantı vardır. Bu bağlantıyı çözmek ise kestirilemez. Çünkü bir kadın anlaşıldığını anladığı an bütün gizemi sona erer, bu da onlara felaket gibi gözükebilir..
Charles Bukowski..
O’na her şeyi diyebilirsiniz.., Kaybeden numarası yapan, Kadınları düzmek için sırada bekleyen, bar köşesine geçip içki içmekten başka hiçbir işe yaramayan yaşlı osuruk kamyon şoförü, postanede çalışan memur, klasik müzik dinleyerek zamanını geçiren klas bir yazar, kaçık, hapishane hücrelerinde dolanan deli, ya da hiçbiri…
1930-40’lı yıllarda şüphesiz Amerika’nın en klas yazarlarından biriydi Bukowski. 24 yaşına kadar bakir kaldı, sonrasında sefil bir yaşam sürdü. Sokak köşelerinde kaldı, içki içti, kadınlarla düzüştü. Hayatını belki de sıradan yaşadı. 70’li yılların sonuna doğru (1978 yılında) 3.romanı olan “Kadınlar” romanını yayınladı.
Çok tepki çekti . Kitabın içinde ismi olan kadınlar bu durumdan habersizdi. ‘’ . “Kadınlar” nihayet 1978 Aralık’ında yayınlandığında Linda Lee Beighle ile evlenmeden önce yaşamını paylaştığı kadınlar hayli rahatsız oldu.’’
Kitabın Yaşam öyküsünün yazarı Howard Sounes şöyle yazıyor; “ Bukowski’nin eski kız arkadaşlarından pek çoğu, kendilerini kitaplarına malzeme yaptığından habersizdi. Seks hayatlarını bütün açıklığıyla anlatırken onların iznini almadığı da ortadaydı. “
Böyle bir ortamda Charles Bukowski’nin ‘’ Kadınlar ‘’ kitabı çıkmış oldu. Bukowski her zaman olduğu gibi rahat ve serbest anlatımıyla dikkat çekiyor. Kitaptaki kahramanımızın adı “ Henry Chinaski(Hank) “ . Diğer kahramanımız ise Chinaski’nin (Hank) belalısı Lydia Vance.
Lydia Vance: Tam bir kaçık, ruh hastası, dans etmeyi seven, heykeltıraş diğer erkeklerle düzüşmeyi, flört etmeyi, tepki çekmeyi seven bir hatun. Lydia, Chinaski’ye göre çok enerjik, çok hareketli. Her gece düzüşmekten zevk alan biri. Chinaski ise yaşlı osuruğun teki. Arıza bir ilişkileri var
Henry Chinaski; fazla konuşmayı sevmeyen, Kalabalıklardan hoşlanmayan , daktilosuyla beraber kaldı mı her şeyi başkalaştıran , klasik müzik dinleyen, geceleri puro tüttüren, yazarken her gece içkinin dibine vuran, altılık biraları elinden düşmeyen, ‘’kadınımı al arabamı asla ‘’ diyen , tabiri caizse yaşlı osuruktur..
Türlü türlü kadınla birlikte oldu Chinaski. Bazen anladı onları, bazen anlamadı. Anlaması da gerekmiyordu . Bazen anlamamakta onun işine yarıyordu. Lydia çok fazla düzüşmek istiyordu kendisiyle, ama Chinaski bu düzüşmelere göre oldukça yaşlıydı ve bu kendisine zarar veriyordu. Düzüştüğü kadınlar arasında sevdiği kadınlarda da oldu, düzüştüğünde ölüden farksız olduğunu düşündüğü kadınlar da . Hepsi bir kutuda toplanmıştı.
Hangi kadınla birlikte olursa olsun Chinaski aklına Lydia geliyordu. Deliriyordu. Delirmektense Bir tımarhaneye kapatılması gerekiyordu. Lydia ile çok kavga ediyor, bir süre yerini değiştiriyor sonrasında başka kadınlara gidiyordu. Lydia’dan sonra ilk adres Dee Dee’nin eviydi.
Dee Dee, arka arkaya gelen başarısız ilişkilerle kendini mahvetmiş biriydi. Vücudunun çekiciliği Chinaski tarafından Dee Dee’nin sevilen bir yanıydı.. “ İşlerin yolunda gitmediğinde insanın sığınabileceği bir yeri olması olması hoştu.’’ Dee Dee’den hoşlanıyordu Chinaski, ne derse desin evet diyen bir hatun vardı karşısında. Nihayetinde Dee Dee’nin karşısında da Kadınlara karşı başarısız bir adam vardı..
Dünya umrunda değildi Chinaski’nin. Hiç bir şey yapma isteğiydi bu. Beş parasız kalıp ,duvarlarla konuşmak, işsiz güçsüz kalmak, kadının tarafından acımasız şekilde terkedilmekti bütün sorun..
Chinaski, kendini zeki ve üstün gören bütün ipnelerden nefret ediyor ve iğreniyordu. Dünyanın çevresinde dolanan bir bok ağına takılmış gereksizler yığınıydı hepsi.. Chinaski’nin de dediği gibi
‘’ Bir yazar için en kötü şey başka bir yazarla görüşmek, ondan da kötüsü, çok sayıda yazar tanımaktır. Aynı bok parçasına konmuş sinekler misali..’’
Dee Dee, Aynı zamanda uzun yolculuklara çıkmayı seven biriydi. Chinaski’yi götürmeyi ihmal etmiyordu. Beş parasızdı Chinaski..
Dee Dee, Chinaski’nin İyi olmasını, iyi hissetmesini, iyi düzüşmesini, güzel şeyleri arzulamasını istiyordu .. Bunu başarıyordu, bu nedenle Chinaski ondan hoşlanıyordu. Lydia’ya aşık olsa da Lydia onu kazıklayıp gitse de bir süre Dee Dee ile takılmıştı ama Dee Dee nasıl olsa bir gün kafayı yiyeceğini biliyordu, sonrasında haplar atıp kendini kaybetmiş, kusmaya başlamıştı.
Chinaski, Dee dee’yi görmenin iyi olacağını düşündü, ama Lydia bu işte bir bokluk var diyerek Chinaski’ye sert çıkıştı.. Dee Dee’yi görmek istediğinde Dee Dee acılar çekiyordu, gitmemesi için yalvarıyordu Chinaski’ye. Yatağında acılar içinde yatıyordu, yalvarıyordu, kusuyordu ve tek istediği Chinaski’nin kadını olmasıydı. Artık Chinaski’nin kendisinin erkeği olamayacağını anlamıştı ve doğrulup onu yumruklamaya başlayarak ‘’orospu çocuğu senden nefret ediyorum ‘’ dedi.
Chinaski eve döndüğünde Lydia, onu Dee Dee’yi düzmekle suçlamıştı.. Kadınlar böyleydi yapmadığınız şeyler konusunda yaptınız gibi muamele görüyordunuz, bundan kaçış yoktu..
Chinaski’ye hayran duyan kadınların sayısı azalmak bilmiyordu. Bu kadınlardan biri de Nicole idi. Her kadın gibi o da beğenmişti Chinaski’nin yazılarını. Sonrasında Chinaski’yi evine davet etmişti. Chinaski için Nicole klas bir hatundu, mizahi yönü fazlaydı. Nicole Kendi yaşamından bahsetti Chinaski’ye, babasının kominist olduğundan annesinin terzi olduğundan ,bir adamla on yıl evli kaldığından sonrasında boşandığında ve nafakayla geçindiğinden, kendisinin yazış biçimini sevdiğinden ve her şeyden…
Her hatun gibi Nicole de içiyordu. Chinaski memnun kalmıştı Nicole’dan. Anlattığı öykülerde zeka ve mizah olması kendisini Nicole’yi daha da yakınlaştırmıştı ,aynı zamanda endişelendirmişti. Bir adam bir kadını becermediği halde kadınların ‘’evet onu düzdün’’ demeleri her zaman kaçınılmazdır. Bundan kurtulmanızsa zordur. Kadınlarla anlaşmanın yolu yoktur, sadece anlaşır gibi gözükürsünüz. Bir yerde yollarınız ayrılır. Her yerden bir sorun çıkarabilirler. Gömleğinizin kokusu, geç gelmeleriniz, yapmadıklarınız yaptı gibi göstermeleri ve bir çok şey..
Tekrardan Nicole’nin evine gitmişti Chinaski. Ama kafası güzel bir şekilde taksiye binmişti, ama sonrasını hatırlamıyordu. Bu da kendisi için alışagelir durumlardan biriydi. Nicole ile sadece zaman öldürüyordu Chinaski. Ne yaptığını o da anlamamıştı. Kendi tarzında Lydia’ya sadıktı, aynı zamanda Lydia hangi cehennemde yaşıyor diye söyleniyordu..
Nicole’den hoşlansa da çok uzun süreli gitmeyecekti ilişkileri. Sevişiyorlar, konuşuyorlar, şarap içiyorlardı. Yaptıkları bundan ibaretti.. Lydia ile ara ara barışsa da sonra döneceği yer hep aynı oluyordu. Elinde viski ,bira adresi belliydi. Nicole’nin evinde kalmaya karar vermişti. Beklenmedik bir gelişme olmuştu, arkadan koşan Lydia idi.. Nicole ‘yi alt etmeye çalıştı, dövdü, ‘o benim erkeğim ‘diyerek çıkıştı. O kadar kaçık biriydi ki Lydia her şeyi yapabilirdi, sonrasında Chinaski’nin aldığı bira şişelerini cama fırlatmaya başladı. Kafayı yemişti.. Ve Hank ile Lydia beraber bulundukları yerden topuklamışlardı..
Bir süre sonra Chinaski başka bir hatundan mektup almaya başladı. Bu defa aldığı mektup Mindy adında bir hatundandı. Yazarlık konusuna hiç değinmemesi Chinaski’nin en sevdiği yanıydı. Bazı hatunlar sadece Hank’ın yazarlığına değiniyor,sonrasında Hank bu durumdan oldukça rahatsız oluyordu.
Mindy tatile çıkmış, Chinaski ‘de ne olursa olsun ona gelmenin sözünü vermişti. İnsanları, dans etmeyi, televizyonu, kirli oyunları, can sıkıcı tipleri, partileri sevmiyordu Chinaski. Lydia , Chinaski’nin suratına kusar gibi küfür ediyordu. Sonrasında Chinaski sert bir şekilde kapıyı vurup Mindy’nin yanına doğru topukladı. Havaalanında oturup beklemişti.
Neden bunları yaptığının farkına varamıyordu. Yeni ilişkiler heyecan verici olsa da ilk öpüş, ilk düzüşme her zaman dram içeriyordu. Kötü yaşlanmak istemiyordu, daha heyecanlı ilişkiler yaşamak istese de yaşı bunun için oldukça geçti. Kendini sergilemişti Chinaski. Kadınlar, Chinaski’yi öyle ya da böyle yazdıklarından tanıyordu. Bir fikir ediniyorlardı, ama kadınlar hakkında fikir edinmek kumar oynamak gibiydi. Risk aldığınızda fazla seçenek kalmıyordu geriye..
Yaşlı bir herifti Chinaski , çokça düzüşüyordu ilerleyen yaşınca çok kadınla düzüşmesi kendisini yoruyordu. Lydia’ya yetemediğini düşündüğü zamanlar da olmuştu. Ama seks manyağı Lydia’ya anlatmak bunu çok zordu. Seks Lydia’nin dini gibi ama Chinaski için durum böyle değildi. Hatunlar Chinaski’ye çıplak fotoğraflı mektuplar yolluyor, Chinaski bunların aralarında beğendiklerini düzüyordu.
Gayet klas hatunlarla birlikte oluyor, Ama sonra yine Lydia’ya dönüyordu. Ne kadar arızalı bir ilişkileri olsa da Lydia’dan kopamıyordu. Çıplak fotoğraf yollayan hatunlardan biri Mindy. Yukarda da bahsedildiği gibi her şey böylece gelişiyor Mindy ile Chinaski arasında.
Mindy ile beraberken hatunun duygularını incitmek istemiyor, sadece boşalmak istiyordu. Tek istediği buydu.. Boşalamasa da Mindy’nin umursamaz bir havası vardı.. Her zaman olduğu gibi kaçık Lydia yine basmıştı Chinaski’nin olduğu yeri. Nicole’ye yaptığının aynısını bu defa Mindy’e yapmıştı Lydia. Lydia , Nicole’ün evine bira şişesi atıyor,kafayı yiyor, Sonrasında Ev polisler tarafından basılmıştı. Her zaman olduğu gibi yine Lydia ile Chinaski tekrardan baş başa kalmıştı . Chinaski’nin Tercihi hep Lydia ‘den yanaydı.. Bir erkek bağlı olduğu kadın kimse eninde sonunda ona giderdi.
‘Gece azgın Lydia ile sevişiyor, sabah dairesine gidip otuz bir çeken bir adamdı Chinaski’ ve her boşaldığında ahlaklı olan her şeyin yüzüne patlatıyormuş duygusuna kapılırdı. Ne zaman farklı bir kadınla beraber olsa Lydia olay çıkarmaya geliyordu. Chinaski her defasında başka kadınları düzse de sonunda döneceği yer Lydia’nın yanı oluyor.
Chinaski , Lydia’yı yatıştırmak için Utah’a kampa gidiyor . Altılık birası elinden eksik olmuyor. Lydia’nın bir kız kardeşi var Glendoline o da Chinaski gibi roman yazan bir tip. Muhtemelen kaçık olmalı. Küçük çadırda geçinip gidiyorlar, ilk geceleri dehşet şekilde geçiyor. Kamp da yapılacak olanlar bellidir. Kamp ateşinin etrafında oturulur, kahvaltılar bitirilir, altılık biralar içilmeye başlanır, sonra muhabbet akar gider.
Glendoline romanını Chinaski’ye okur. Chinaski’nin bulunduğu ortamda kızlar biraya karşıydı. Tiksindirici bir durum. Ve bir süre Glendoline’in romanını tartışırlar. Bunların hepsi Chinaski’nin ağzından çıkanlar.. Sonrasında muhabbetler başka taraflara kaymaktadır. Kızlar; erkeklerden, partilerden, danstan, cinsellikten konuşmaya başlarlar. Chinaski Glendoline’yi kendisine benzetir, ‘’ kendisi gibi çirkin’’.
Cinsellik konuşmayı seven, Chinaski karşısında da fazlasıyla konuşunca chinaski bu durumdan sıkılmıştı. Sonra Chinaski’ye dönüp aptalca şöyle bağırdı Glendoline ‘’ Dağların vahşi kadınıyım ben! Hani nerde bana sahip olacak o gerçek erkek’ Chinaski bu durumdan sonra oldukça sıkılmış, kafayı yemişti. Lydia ile yürüyüşe çıkmak istedi ama Lydia kitap okuyordu. Tek başına ormana doğru yol aldı Chinaski.. Chinaski’nin Ormana çıkarken dediği gibi;
‘’İki kaçık kadınla dağlarda, ormanın ortasında sıkışıp kalmıştım. Süreklik düzüşmekten söz ederek sikişin tadını kaçırıyorlardı. Ben de seviyordum düzüşmeyi, ama dinim değildi. Çok fazla saçma ve trajik unsur söz konusuydu cinsellikte. İnsanlar cinselliği nasıl kullanacaklarını bilemiyorlar, bu yüzden de oyuncağa çeviriyorlardı. İnsanları mahveden bir oyuncuğa..’’
Orman yolunda kaybolmuştu. Ağaç ve çalılıklar arasındaydı. Yardım edecek kimse yoktu. Korku hissetti. Orman da yürürken şiir yazdı, şelaleyi seyretti, buzlu suya girdi. Ve ormanda kaybolurken kendisinin de dediği gibi ‘’İkinci sınıf şair Henry Chinaski, Utah ormanında ölü bulundu ‘’. İpleyen yoktu. Chinaski’yi ormanda bırakırsanız iki seçenek vardır. ‘Ya ölür, ya içer’ bundan başkası düşünülemez.
Kaybolduğu yerde Lydia ve kız kardeşini arıyordu, hüzünlü sesiyle ‘Lydia’ diye bağırdı, ama ses veren yoktu. Ormanın ortasında ‘alkolik yaşlı osuruk’. ‘’Kız kardeşiyle dans ve partiler hakkında konuştuklarını, Lydia’nın uzun saçlarına ellerini götürdüğünü’’ düşünüyordu. En sonunda bir çıkış yolu buldu. Bataklıklara girdi, çıktı bir çiftliğinde ortasında öyle kaldı. Kurtulmak için yeniden yol arıyordu Chinaski. Chinaski başlığını görebiliyordu, şöyle yazıyordu
” Henry Chinaski, ikincil şair yumuşak Los Angeles kıçını kurtarmak için Utah civarında sel baskınına neden oldu”
Şiir dinletileri sayesinde meşhur olma yolunda ilerliyor Chinaski. Farklı farklı yerlerde şiir dinletileri veriyor, sarhoş oluyor, sarhoş olarak dinleyicileri eğlendiriyor hem de şiirini okuyor. Aldığı paranın hakkını veriyor birnevi. Şiir dinletisine uçmadan önce bataklıklar içinde yara bere içinde kalan yaşlı osuruğun evine Bobby geliyor.
Bobby daha önce karısını Chinaski’ye sunan biri. Bobby’de ne bulursa onla yetinen biri, aynı Chinaski gibi.. Ama Chinaski bu konuda bazen seçici davranıyor.
Bobby eve geldiğinde Chinaski kanlar içinde acı çekiyor. Chinaski, Lydia’ya kan kaybından öleceğini söylüyor, Lydia Chinaski’yi iplemiyordu, yalan söylediğini düşünüyordu, ama sonrasında olayın ciddiyetini anlıyordu. Houston’a sarılı bacakla gidiyor chinaski. Şiir dinletisine kardeşi Efram’ı yolluyor, olaylar öylece gelişiyor. O ara antibiyotik alıyordu Chinaski, bunu sonrasında şiir dinletisinde olanlara itiraf ediyor..
Şiir dinletisi bitmiş, bir kafede yemekli bir parti düzenlenmişti. Chinaski orada sıkı bir hatun keşfediyor, gözlerini ondan alamıyordu. Chinaski, hatuna ‘Katherine Hepburn ’ diye hitap ediyordu, asıl ismi o değildi bunu da konuştukça fark etmişti. Ün meraklısı bir hatunda değildi chinaski’nin dediğine göre. Yazdığı şiirlerle o ihtiyarlığa rağmen eline düşürdüğü hatunları bir şekil düzüyordu. Elinden kaçan çok nadirdi. Kendisinin de dediği gibi;
“ Aslında ürkütüyordu beni. Ne işi vardı benimle yatak odasında? Ün meraklısı kızlardan birine benzemiyordu. Banyoya gittim, döndüm, ışığı söndürdüm. Yatağa girdiğimi hissettim. Onu kollarıma aldım, öpüşmeye başladık. İnanamıyordum talihime. Ne hakkım vardı? Birkaç şiir kitabı bunu nasıl sağlıyordu bunu? Gel de anla “
Yine Lydia vakasıyla karşı karşıyaydı Chinaski. Havaalanında Lydia karşılamıştı kendisini, Lydia’nın abazan manyağın teki olduğunu belirtmemize gerek yok. Ne de olsa chinaski sıradan yaşlı bir osuruk. Onu fazla kaldıramıyor.. Lydia, Chinaski’nin düzüşebilecek durumda olmadığını duyunca çılgına dönüyor. Sekse aç olan Lydia , Chinaski’nin yanına hiç bu kadar abazan gelmemişti belki de. Her şeye seks gözüyle bakan sevişmekten çıldıran Lydia’nin iyice tepesi atmıştı artık, Chinaski’nin bir boka yaramadığını söyledi. Lydia, çekip gittikten sonra yine Katherine’ye döndü.
Katherine; Yattığı üçüncü erkek Chinaski idi. Katherine değişik değişik heriflerle birlikte olmuş. Kafası kıyak adamlar, Kokaine saranları, alkoliği, zengini, eğitimli ve kaçık olanları vs… Katherine’nin Eski kocası Arnold kokaine dadanmış biriydi. Kokaine dadanınca birden değişivermiş Arnold.
Katherine fazla iş yapmıyordu, sadece personele kahve götürdüğü için maaş ödüyordu Arnold ona, sevişmek için çıldıran bir tip değildi Arnold, arada yemeğe çıkıyorlardı o kadar. Boşansalar da Arnold, Katherine’ya ihtiyaç duyuyordu, ama kokain onu baştan çıkarmıştı artık..
Mevzular bu çerçevede dönüyor, ama kadınların sayısı olaylar oldukça artıyordu. Kavgalar artıyor, içkilerin dozu artıyor, şiirler okunuyor, yeni kadınlarla tanışılıyordu.. Bu defa Chinaski’yi tanıyan Monty Riff kapıyı çalmıştı . İlk başta tanıyamadı, sonra Dee Dee ismini fısıldayınca hatırladı. Monty yanında Joanna adında bir hatun getirmişti.
Joanna, zengin bir hatuna benziyordu, Chinaski’ye çek yazmıştı, kendisiyle yaşamasını istedi. Seyahat etmekten sıkılan, kalabalıkların arasına girmekten nefret eden bir herife ‘Paris’e götürmek’ oldukça sıkıcı bir şeydi. Sonrasında yatağa girdiler. Hipodrom, seks, alkol arası geçiyordu Chinaski’nin hayatı, hayatına sığdırabilecek küçük şeylerdi bunlar.
“ Soyunup yatağa girdik . 1.80 boyundaydı. Ufak tefek kadınlarla birlikte olmuştum hep. Tuhaftı–elimi nereye atsam kadın geliyordu. Isındık. Üç-Dört dakika yaladım onu, sonra girdim. İyiydi, gerçekten iyiydi. Temizlendik, giyindik, sonra beni akşam yemeğine Malibu’ya götürdü. Teksas’ın Galveston kasabasında yaşadığını söyledi bana. Telefon numarasını , adresini verdi, ziyaretine gelmemi söyledi. Geleceğimi söyledim. Paris ve birlikte yaşama konusunda samimi olduğunu söyledi. İyi bir düzüşme olmuştu, yemek de mükemmeldi
“Üzgünüm Katherine. Keşke olmasaydı. Söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Kapattı. Aramayacak, diye geçirdim içimden. Hayatımda karşıma çıkan en iyi kadındı ve çuvallamıştım. Hak ediyordum yenilgiyi, bir akıl hastanesinde tek başıma ölmeyi hak ediyordum “
Çuvallamış vaziyetteydi. Kendisinde dediği gibi Katherine’nin aramayacağını biliyordu sonrasında Katherine’dan telefon geldi. Yola koyuldu. O güzel saçları,o gözleri, kahkahasını ve dahasını düşündü…
“Bardan çıkıp varış tabelasına baktım. Gecikme söz konusu değildi. Katherine havadaydı . bana doğru uçuyordu. Oturup bekledim. Tam karşıma iyi giyimli bir kadın oturmuştu, roman okuyordu. Elbisesi kalçalarına kadar çıkmıştı, naylon çorapların içindeki bacaklarını cömertçe sergiliyordu. Neden yapıyordu bunu? Gazete okurken arada sırada gazetenin üzerinden elbisesinin içini dikizliyordum. Nefisti bacakları. Kim götürüyordu o bacakları? Aptal gibi hissediyordum kendimi bacaklarını dikizlediğim için, ama elimde değildi. Müthişti vücudu. Bir zamanlar küçük bir kızdı, bir gün ölecekti, ama şimdi bana kıçını sergiliyordu. Lanet olası fahişe , ikiye yarardım onu! Bacak değiştirdi, eteği iki santim daha yukarı çıktı. “
Katherine’in uçağı inmişti. Chinaski beklemeye başladı.
“ Katherine rampadan çıkıp yürümeye başladı; harikulade kızıl kestane saçlar, süşün gibi bir vücut, yürürken üzerine yapışan mavi bir elbise, beyaz ayakkabılar, zarif bilekler, gençlik. Geniş kenarlı beyaz bir şapka vardı başında, kenarı hafiften aşağı kıvrık. İri, kahverengi, gülen gözleriyle şapkanın altından baktı. Klas hatundu. Bir havalimanını bekleme salonunda kıçını sergilemezdi. Ve ben , yüz kilo , kafam sürekli karışık ve yitik, kısa bacaklı, gorilimsi, sırf göğüs, boyun yok, koca kafa, gözler bulanık ,saçlar taranmamış, 1.80 boyunda bir bok çuvalı onu bekliyordum. Katherine bana doğru geldi. O uzun, pırıl pırıl kızıl saçlar. Ne kadar rahat , ne kadar doğaldı Teksaslı kadınlar. Dudaklarına bir öpücük kondurup bagajı olup olmadığını sordum. Bara uğramayı önerdim. Garson kızlar fırfırlı külotlarını sergileyen kısacık kırmızı elbiseler giymişlerdi. Elbiselerin yakaları göğüsleri görünecek kadar dekolteydi. Maaşlarını hak ediyorlardı, bahşişi hak ediyorlardı, hem de her kuruşunu . Banliyölerden geliyor, erkeklerden nefret ediyorlardı. Anneleri ve erkek kardeşleriyle yaşıyorlardı ve psikiyatrlarına aşıktılar. “
“ Güzel kadınların çoğu halkın içinde bir erkeğe ait olduğunu belli etmekten hoşlanmazlar. Bunu fark etmeye yetecek kadar kadın tanıdım. Kadınları oldukları gibi kabul ediyordum, aşk ise zor ve nadiren geliyordu. İnsan sonunda aşkı geri püskürmekten yoruluyor,izin veriyordu, çünkü aşkın da bir yere gitmeye ihtiyacı vardı. O zaman da başına alıyordun genellikle.”
Güzeldi kadınlar, hepsi birer birer. Aşkın kollarına düştüğünde bir kobra gibi sizi sarıyordu, sonrasında kafayı yeme noktasına geliyordunuz. Beyin hücrelerimiz iptal oluyordu, zihnimiz bir kasanın içinde kilitli kalıyordu. Bazen fiziksel ,bazen ruhsal..
Masumiyetin geri alındığında onu tekrar kazanmak zor oluyordu. Hepsi bundan ibaretti..
Chinaski , Sık sık Lydia’yı aklından geçiriyordu. Belalıydı Lydia. Kendisinden uzak durmasını istediği zamanlar da oluyor, sonrasında yine Lydia diye aklından geçiriyordu..
Katherine temizliğe düşkündü, beyaz et yiyen bir hatundu.
“ Talih benden yanaydı yine, tanrılar gülümsüyordu, Öpüşler giderek hararetlendi. Elini kamışımın üzerine yerleştirdim, geceliğini çıkardım. Yarığını okşamaya başladım. Yarıklı Katherine? Bızırı kabardı, usulca okşadım. Sonunda girdim. Yarısı içindeydi. Gidip geldim sonra kökledim. Muhteşemdi. Sıktı kamışımı. Kımıldadım, sıkmaya devam etti. Kendime hakim olmaya çalıştım. Ara verip heyecanımın yatışmasını bekledim. Öptüm onu, dudaklarını aralayıp alt dudağını emdim. Saçları yastığa yayılmıştı. Sonra onu memnun etme kaygısını bir kenara bırakıp sikmeye başladım, sert, acımasız . Cinayetten farksızdı. Umursamıyordum; kamışım çıldırmıştı. Saçları, genç ve harikulade yüzü. Bakire Meryem’in ırzına geçmek gibiydi. Boşaldım. İçine boşaldım, ruhunun ve bedeninin ta köküne püskürttüm belimi , tekrar tekrar …” –sf 105
“ Sonra uyuduk . Ya da Katherine Uyudu. Arkadan sarıldım ona. Hayatımda ilk kez evliliği düşündüm. Katherine’in henüz su üstüne çıkmamış kusurları olduğundan emindim. İlişkinin başı her zaman en kolay kısmıydı. Sonra örtüler kalkmaya başlıyordu, sonu gelmecesine. Olsun, yine de evliliği düşündüm. Bir ev,bir köpek ve bir kedi, markette alışveriş. Henry Chinaski taşşaklarını yitiriyordu. Ve umurunda değildi” –sf 105
“ Ya boks maçına götürüyordum kadınları ya da hipodroma. O Perşembe akşamı Olympic salondaki boks maçına götürdüm Katherine’i. Daha önce boks maçına gitmemişti. İlk dövüşten önce oradaydık, ring kenarına oturduk. Bira ve sigara içerek bekledim.Tuhaf dedim. İnsanlar buraya geliyor ve iki kişinin şu ringe çıkıp birbirlerini yere sermelerini seyretmek için bekliyorlar. Korkunç bence
Çok eskidir bu salon dedim eski salonu inceleyerek sadece iki tuvaleti var, biri erkekler, biri de kadınlar için, ikisi de küçük. Bu yüzden aradan önce ya da sonra gitmeye çalış.
-Olur “ sf 106
“ Genellikle Meksikalılar ve alt tabakadan insanlar gelirdi Olympic’e , film yıldızları ve ünlülerin de geldiği olurdu. Çok iyi, yürekleriyle dövüşen Meksikalı boksörler çıkardı ringe. Sadece beyazların ve zencilerin dövüşleri zekvsiz geçerdi, özellikle ağır siklette. Tuhaf bir duyguydu Katherine’le orada olmak. İnsan ilişkileri tuhaftı. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyor,onunla yiyor , yatıyor,sevişiyor, konuşuyor, geziyor, hayatını paylaşıyordun, sonra bitiyordu. Bir süre kimseyle birlikte olmuyordun, sonra düzüşüyordun ve her şey çok doğal görünüyordu; siz hep onu, o da hep sizi beklemiş gibi. Hep eksik hissettim kendimi yalnızken; iyi hissettiğim de oldu, ama hep eksik” –sf 106
“İlk dövüş sıkıydı, bol kan ve cesaret. Boks maçlarına ve hipodroma giderek yazmak hakkında bir şeyler öğrenebiliyordum. Mesaj açık değildi ama bana yararı oluyordu. Önemli olan da buydu zaten; Mesajın açık olmayışı. Sözsüzdü, yanan bir ev gibi, deprem gibi,sel gibi, arabadan inerken bacaklarını sergileyen bir kadın gibi. “ –sf 106
“Başka yazarların neye gerekensendiklerini bilmiyordum; merak da etmiyordum, okuyamıyordum onları zaten. Kendi alışkanlıklarımın ve önyargılarımın tutsağı olmuştum. Nedeni sadece kendi cehaletinizse hiç de fena değildi aptal olmak. Bir gün Katherine hakkında yazacağımı ve kolay olmayacağını biliyordum. Fahişeler hakkında yazmak kolaydır,ama iyi bir kadın hakkında yazmak zor..” -Sf 107
“ İkinci dövüş de sıkıcıydı. Seyirci bol bira içti, bağırdı, çağırdı kükredi. Bir süre için de olsa fabrikaları, atölyeleri, mezbahaları, araba yıkamaya servislerini unutmuşlardı; ertesi gün yine esarete döneceklerdi, ama şimdi özgürlük çılgınıydılar. Yoksulluğun tutsaklığını düşünmüyorlardı. Ya da işşizlik sigortasının ve yemek karnelerinin esaretini. Yoksullar bodrumlarında atom bombası yapmayı öğreninceye kadar hepimiz güvencedeydik..” – Sf 107
“ Bütün dövüşler sıkıcıydı. Kalkıp tuvalete gittim. Döndüğümde çok durgun buldum Katherine’i. Bir bale resitalinde ya da konserdeymiş gibi daha çok. Öyle narin görünüyordu ki, oysa yatakta müthişti.” –sf 107
“ İçmeye devam ettim. Dövüş fazla sertleştiğinde Katherine elimi tutuyordu. Nakavt seviyordu seyirci. Boksörlerden biri yığılacak gibi olduğunda sevinç çığlıkları atıyorlardı. Yumrukları atan onlardı sanki. Patronları a da karılarını yumrukluyorlardı belki. Kim bilir? Kimin umurunda? Biraz daha bira “ –sf 107
“ Bir deyişim vardır; “ Kadınımı al, arabamı elleme.” Kadınımı çalan birini asla öldürmem, ama arabamı çalan birini öldürebilirim. “ sf-108
“ İki üç gencin mavi bebeğimle otobanda yarıştıklarını, esrar içip kahkahalar atarak gaz pedalını sonuna kadar köklediklerini hayal ettim. Sonra Santa Fe Bulvarı’ndaki araba hurdalıklarını düşündüm. Dağ gibi yığılmış tamponlar, ön paneller, kapı kolları, silecek motorları, motor parçaları, lastikler, direksiyonlar, kaputlar, krikolar, koltuklar, fren balataları, radyolar, pistonlar, supaplar, karbüratörler, miller, vites kuyuları, akslar– yakında benim arabamda bir aksesuar yığınına dönüşecekti.” –Sf 108
“ O gece Katherine’e sarılıp uyudum, ama yüreğim kederli ve soğuktu. “ Sf 108
Chinaski’de At yarışı manyaklığı sınır tanımıyordu, hatunlarının bazılarını at yarışına götürüyordu. Kafayı iyice atla bozmuş bir manyaktı Chinaski.
“ -Sen oynamak istemiyor musun? Belki hepimiz kazanırız.”
-Yo, hayır ,hiçbir şey bilmiyorum.”
– Basit ; sen onlara bir dolar verirsin onlar da sana seksen dört dolar iade ederler. Buna ‘ kesinti’ deniyor. Hipodrom ve devlet yarı yarıya kırışır. Yarışı kimin kazandığı onları ilgilendirmez, onlar paylarını toplam gelirden alırlar “ –Sf 109
“ Güzel kadınlara çok kazandıklarını söyleyip onlarla yatağa girmeyi düşleyen en az bir düzine adam gelir her gün hipodroma. O kadar uzun boylu düşünmezlerdi de belki; ne olduğundan çok da emin olmadıkları bir şey için umutlanırlardı sadece. Yere iki seksen serilmiş, hakemin ona kadar saymasını bekleyen kuş beyinli, aptal tiplerdir bunlar. Kim onlardan nefret edebilirdi ki? Büyük kumarbazlar; ama oynarken görmelisiniz onları, 2 dolarlık gişelere giderler genellikle; ayakkabıların topukları aşınmış, üst baş dökük. Aşağılık heriflerdir hepsi “
“ Gerçekten kazananlar hava basmazlar, otoparkta öldürülmekten korkarlar. “ –Sf 110
“ O gece yarım şişe kırmızı şarap içti, kaliteli kırmızı şarap, yine de kederli ve sessizdi. Beni boks maçlarındaki ve hipodromlardaki insanlarla özdeşleştirdiğini biliyordum ve doğruydu. Onlarla birdim, onlardan biriydim. Sağlıklı insanların olduğu anlamda sağlıklı biri olmadığımın farkındaydı Katherine” – Sf 110
“ Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siyasetim yoktu, fikirlerim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında ve bunu kabullenmiştim. Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. Tek isteğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma , rahatsız edilmeden yaşamaktı. Diğer taraftan ,içince nara atıyor, sapıtıyor, kontrolden çıkıyordum. Genel halimle sarhoş halim çelişiyordu. Umursamıyordum. “
“ O gece çok güzel seviştik, ama o gece kaybettim onu. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Yana devrilip silinirken o banyoya gitti. Hollywood’un üzerinde bir polis helikopteri dolanıyordu.”
Bobby, Chinaski’nin porno dükkanı olan bir dostu. Bobby ve Valerie beraber takılıyor. Valerie’da sıkı hatun. 22’lik çıtır. Chinaski’nin 2 blok ötesinde oturuyor. Bobby kadınlara yazan bir tip chinaski’den farkı yok. Chinaski’ye karısını sunuyor. Bobby bir kadınla konuştuğunda bütün dikkatini o kadına veriyor, gözü başka şeyi görmüyor. İkisinin de birbirinden farkı yok, varsa da ikisinden birinin daha fazla kadını düzmüş olmasıdır.
“ Dört beş gün daha kaldı Katherine. Katherine için cinsel ilişkinin riskli olduğu döneme girmiştik. Prezervatifle tahammülüm yoktu. Hamileliği önleyici köpük satın aldı katherine” sf 113
“ O akşam içmeye başladım. Kolay olmayacaktı Katherine’siz. Geride bıraktığı birkaç şey buldum-bir çift kolye, bir kolye. Daktiloma dönerim diye geçirdim içimden. Sanat disiplin gerektirir. Götün teki de etek peşinde koşabilir. Bu düşüncelerle içtim.”
Tammie kızıl saçlı sıkı hatundu. Hep klas hatunlarla birlikte oluyordu Chinaski. Erkeklerin attığı mailere cevap vermiyordu. Bir şekilde yolunu buluyordu. Bir süre sonra Chinaski şilte almaya çıktı. Bunlarda kitapta geçen muhabbetlerden. (spoiler veriyor gibi oluyor böyle kitaptan bölümler vermek ama bu okumayanlar için yararlı olabilir)
Bir süre Lydia ortalıktan kaybolmuştu sonradan tekrardan ortaya çıktı. Hamile kalıyor Lydia. Erkeklerle düzüşmeyi seven bir tip, başını da belaya sokuyor. Lydia bütün sorunlarından bahsetti. Evli bir heriften hoşlandığından, cigaralık içtiğinden ve her boktan. Chinaski için durum o kadar da parlak gözükmüyordu. At ,alkol arası geçiyordu hayatı. Lydia geri gelse de takılacak bir hatun buluyordu, hayatı da böyle geçiyordu. Lydia, “ Chinaski’nin kadınlarından nefret ediyordu” bunu duymak bile kendisini tiksindiriyordu. Her defasında Lydia arıza çıkarıyor, her defasında polis geliyordu.
“ Düzdüğüm kadınların bazıları ölüden farksızdı” sf-126
“ Joanna parka girdi. Çok hızlı sürüyordu, ama yasaları çiğnemek için değil. En doğal hakkıymış gibi. Bir fark vardı, ben bunu takdir ediyordum. Kalabalıktan uzak bir masaya oturduk. Serin, sessiz ve loştu içerisi. Sevmiştim. Ben ıstakozda karar kıldım. Joanna tuhaf bir şey istedi. Fransızca vermişti siparişi. Görmüş geçirmiş, gezmiş biriydi. Aslında, her ne kadar ben hoşlanmasam da , mönüye bakarken ya da iş ararken eğitimin yararı oluyordu, özellikle mönüye bakarken. Garsonların yanında aşağılık duygusuna kapılmışımdır hep. Çok geç ve çok az öğrenmiştim. Bütün garsonlar Truman Capote okuyorlardı. Bense yarış sonuçlarını” – sf 135
“ Yemek lezizdi. Körfezde karides tekneleri,sahil güvenlik ve korsanlar vardı. Istakozun tadına doyum olmuyordu, kaliteli şarapla mideye indiriyordum. Aziz dostum. Seni hep sevdim pembemsi kırmızı kabuğunun içinde , tehlikeli ve yavaş” sf- 135
“
– Hank?
– Efendim
– Buraya gelmenin nedeni bir kadın mı
– Evet
– Bitti mi?
– Bittiğini umuyorum. Ama hayır dersem…
– Öyleyse bilmiyorsun
– Emin değilim
– İnsan emin olabilir mi
– Sanmıyorum
– Her şey bu yüzden o kadar iğrenç
– İğrenç gerçekten
– Sevişelim
– Fazla içtim
– Yatağa girelim
– Biraz daha içmek istiyorum
– Ama o zaman…
– Biliyorum . Dört-beş gün kalmama izin verirsin umarım
– Performansına bağlı
– Adil ” Sf 136
“ Sabah uyandığımda banyoya gidip Joanna’nın diş fırçasını kullandım, iki bardak su içtim, elimi yüzümü yıkayıp yatağa girdim yine. Joanna bana doğru döndü ve ağzım ağzını buldu. Sertleşmeye başladım. Elini kamışımın üzerine yerleştirdim. Saçından kavradım, başını geriye çekip vahşice öptüm onu. Yarığıyla oynadım. Uzun süre bızırını okşadım. Sulanmıştı. Girdim ve Kökledim. Tuttum içinde. Karşılık verdiğini hissedebiliyordum. Uzun süre boşalmadan sevişebildim. Sonunda daha fazla tutamadım. Terden sırılsıklamdım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki duyabiliyordum. “ – Sf 136
“ Resim yapmaya başladım. Joanna müzik setini açtı. Tuhaf bir müzik çalıyordu, ama hoşuma gitti. Tuhaf bir müzik çalıyordu, ama hoşuma gitti. Etrafa bakındım, Joanna gitmişti. Umursamadım. Yeni intihar etmiş bir adamın resmini yaptım, kendini çatı kirişine asmıştı. Bir sürü sarı kullandım, parlak ve güzeldi ölü adam.” Sf 137
“ Resim yapmaya başladım yine. Bu sefer gerçekten kaptırdım. Kocaman, yeşil bir kurt kızıl saçlı bir hatunu düzüyordu, kurt kadının havaya kalkmış bacaklarının arasında köklerken kadının kızıl saçları geriye doğru uçuşuyordu. Çaresiz ve teslim olmuş bir hali vardı kadının. Başlarının üstünde gece yanıyordu, açık havadaydılar, uzun kollu yıldızlar ve ay onları seyrediyordu. Alev alev yanan rengarenk bir resim. “ sf 138
“ Ev her zamanki gibi görünüyordu-her yerde boş şişeler ve çöp. Biraz temizlemek gerekecekti. Biri evin bu halini görse beni akıl hastanesine kapattırabilirdi.” Sf 139
Şiir dinletisi için bu defa farklı bir yere uçtu Chinaski. Nereden teklif gelirse oraya gidiyordu dinleti için. Kafasına göre takılıyor, içiyor, sıçıyor, düzüşüyordu. Tammie’yi de götürmek istiyordu, cebinde beş kuruş yoktu. Neyse ki editörle işi bağlamıştı.
“ Adamımız bizi bekliyordu, Gary Benson. O da şiir yazıyor, ayrıca taksi şoförlüğü yapıyordu. Çok şişmandı, ama şaire benzemiyordu hiç olmazsa, North Beach ya da East Village öğretmenlerine de benzemiyordu, bunun da yararı oluyordu, çünkü çok sıcaktı o gün New York, kırk derece civarında. Bavulları alıp arabasına bindik, taksiye değil, bize New York’ta araba sahibi olmanın neden anlamsız olduğunu izah etti. Bu yüzden bu kadar çok taksi vardı. Bizi havalimanından çıkardı, arabayı sürerken bir yandan da konuşmaya başladı. New York şoförleri de Los Angeles Şoförleri gibiydiler-kimse kimseyi umursamıyor,hayatta yol vermiyordu. Ne nezaket gösteriyor, ne de merhamet ediyorlardı; tampon tampona sürüyorlardı arabalarını. Anlıyordum: birine yol vermek trafik tıkanıklığına, rahatsızlığa, cinayete sebebiyet verebilirdi. Kanalizasyondaki bok parçaları gibi kesintisiz akıyordu trafik. Bunu gözlemlemek harikuladeydi ,kimse sinirlenmiyordu, herkes durumu kabullenmişti.” Sf 147
Bukowski “ Kadınlar” kitabında sadece kadınlardan bahsetmiyor. Düzene , göt büyüten yazarlara, modanın peşinden sürtenlere, büyük yazar gibi görünüp milyonları götürenlere inceden ayarı veriyor.
“ Kim olduğunu biliyorlardı dedi Tammie. Bazı yerlerde kıkırdadım. Mahçup oluyor insan. Hem de nasıl biliyorlardı kim olduğunu. Şehvet akıyordu her yerinden. Karafatmalar, karıncalar, sinekler bile onu düzmek için yanıp tutuşuyorlardı. “ sf 149
“ Şöyle bir sorunu vardı yazarların; yazdıkları basılır ve çok satarlarsa kendilerini büyük yazar sanıyorlardı; yazdıkları basılır ve orta satarsa kendilerini yine büyük yazar sanıyorlardı; yazdıkları hiç basılmazsa ve kendi kitaplarını bastıracak kadar paraları yoksa kendilerini gerçekten büyük yazar sanıyorlardı. İşin gerçeği şu ki, büyüklük azdır. Yok denecek kadar az. Ama en kötü yazarlar özgüvenleri en yüksek olan, kendilerinden en az kuşku duyanlardır. Neyse uzak durulacak insanlardır yazarlar, ben de onlardan uzak durmaya çalışırım, ama neredeyse imkansızdır bu. Bir tür kardeşlik hülyası içindedirler. Bütün bunların yazmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Daktilo başına geçince hiç yararı olmaz.” – Sf 149
“ Kırıta kırıta bir kaldırımdan ötekine geçiyordu Tammie. Hollywood’da olsa arabalar durur, zenciler teklifte bulunurdu. Serenat yapanlar, alkışlayanlar çıkardı. New York farklıydı; yorgundu, yılgındı, teni hor görüyordu.
“ Birkaç bira alıp asansörle yukarı çıktım. Soyundum, duş yaptım., yatağın baş kısmına birkaç yastık yerleştirdim, uzanıp bira içmeye başladım. Şiir dinletileri iflahımı kesiyorlardı. Ruhunu emiyorlardı insanın. Birayı bitirip bir şişe daha açtım. Şiir dinletileri iyi bir parçayla yatağa girmenizi de sağlıyordu bazen. Rock yıldızları götürüyordu malı asıl; yükseltmekte olan boksörler götürüyordu, büyük boğa güreşçilerine bakirelersunuluyordu. Sadece boğa güreşçileri hak ediyordu kolay yarığı bana sorarsanız.” – sf 152
“ Telefonu kapatıp Tammie’ye döndüm. Sertliğimi yitirmemiştim. Saçından kavrayıp sertçe öptüm yine. Gözleri kapalıydı, ağzında hayat yoktu. Soktum yine. Dışarıda insanlar yangın merdivenlerinde oturuyorlardı. Güneş batıp gölgeler belirmeye başlayınca dışarı çıkıyorlardı serinlemek için. New Yorklular dışarıda oturup bira, maden suyu ve buzlu su içiyor, dayanmaya çalışıyor, sigara tüttürüyorlardı. Hayatta kalmak bile bir zaferdi. Yangın merdivenlerini saksılarla süslemişlerdi. Olanla idare ediyorlardı..” – sf 154
“ – Fazla içme , Hank. Sarhoş olduğunda sözcükleri yuvarlayıp dizelere unutuyorsun
-Nihayet dedim aklı başında bir laf ettin
Dinleyicilerden korkuyorsun değil mi
Evet ama sahne korkusu değil. Kurbanlık koyun gibi çıkıyorum oraya. Kendi bokumu yiyişimi seyretmeye geliyorlar. Ama elektrik faturasını ödeyip hipodroma gitmemi mümkün kılıyor, başka mazeretim yok.” – Sf 156
“ Yıkılıyordu ortalık. Bir şey yapmana gerek yoktu. Onlar yapacaklardı her şeyi. Yine de dikkatli olmak gerekiyordu. Ne kadar sarhoş olurlarsa olsunlar yapaylık içeren her hareketi, her sözü hemen fark ederlerdi. Seyirci asla küçümsenemez. Para ödemişlerdi içeri girmek için, içkiler için para ödemişlerdi; karşılığını almaya kararlıydılar, alamazlarsa okyanusa kadar kovalarlardı seni..” –Sf 158
Seyirciler hep bir şey isterlerdi. Futbol seyircileri, bar seyircileri, şiir dinleti dinleyenler, boğa güreşini takip edenler, hipodroma takılanlar ve her biri. Parası neyse karşılığını almak zorundaydılar, almadıkları zaman çılgına dönebilirlerdi. Döndüler mi de bunun geri dönüşü olmazdı. Oradan saçma sapan davranışlarda bulunup paranın hakkını vermeyenlere küfürler saydırırdı. Seyircinin işi buydu..
“ Oturdum, mikrofonu ayarladım ve ilk şiiri okumaya başladım. Sustular. Arenada boğayla yalnızdım artık. Korku hissettim. Ama yazmıştım şiirleri. Okumak da neydi? Hafif, alaycı bir şiirle başlamak en iyisiydi. Şiiri bitirdim, duvarlar sarsıldı. Alkış sırasında dört-beş kişi kavgaya tutuştu. İşler yolunda gidiyordu. Tek yapmam gereken sahnede kalmaktı. Onları küçümseyemezdin, kıçlarını da yalayamazdın. Ortalarda bir yerde dengeyi sağlamak zorundaydın.” –Sf 159
“ O gece telefon çaldı. Venice Beach’de verdiğim bir şiir dinletisinde tanımıştım onu. Yirmi sekiz yaşındaydı. Vücudu hoş, bacakları biçimli, bir yetmiş boyunda mavi gözlü bir sarışın. Saçları uzun ve hafif dalgalıydı, sürekli sigara içerdi. Muhabbeti sönük, kahkahası genellikle abartılı yapmacıktı. Dinletiden sonra evine gitmiştim. Sahilde, kaldırımın gerisinde bir apartmanda oturuyordu. Ben piyano çalmıştım, o bongo. Bir testi Red Mountain şarabımız vardı. Ve cigaralığımız. Eve dönemeyecek kadar sarhoş olmuştum. O gece orada kalmış ertesi sabah, eve dönmüştüm. “ sf 168
“ Sonunda soyunup yatağa girdik, önce Mercedes, sonra ben. Öpüşmeye başladık, yarığını okşadım. Kamışımı tuttu. Üstüne çıktım. Mercedes kamışımı tutup yarığına soktu. İyi kavrıyordu, daracıktı. Bir süre oynadım onunla, neredeyse çıkarır gibi yapıp başını ileri geri hareket ettiriyordum. Sonra dibine kadar soktum, yavaşça, miskince. Sonra birden dört beş kez vurdum, başı yastığın üzerinde sıçradı. “ Ouff “ dedi. Sonra yavaşlayıp bir ritim tutturdum.”
“ Çok sıcak bir geceydi, ikimiz de ter içinde kalmıştık. Mercedes epey bira ve ot çekmişti. İşini havalı bir şekilde bitirmeye, bir-iki numara çekmeye karar verdim. Hiç ara vermeden pompaladım. Beş dakika. On dakika daha. Boşalamadım. Yumuşamaya başlamıştım. Mercedes endişelendi “ boşal” dedi. “ hadi boşal sevgilim!” Hiç yararı olmadı bunun. İndim üzerinden. Sıcak dayanılır gibi değildi. Çarşafı alıp terimi sildim. Gümbür gümbür atıyordu kalbim. Hüzün vardı atışında. Mercedes’in ne düşündüğünü merak ettim. Ölüme uzandım orada, kamışım sönük. Başını bana doğru çevirdi Mercedes. Öptüm onu. “
“ Öpüşmek düzüşmek daha mahremdi. Sevgililerimin başka erkekleri öpmelerinden bu yüzden hiç haz etmemişimdir. Onları düzmelerini yeğlerdim.” Sf-168
“ Mercedes’le öpüşmeye devam ettim, öpüşmeyi çok sevdiğim için sertleştim yine. Onu hayatımın son saatini yaşıyormuşum gibi öperek üzerine çıktım. Kamışım içeri kaydı. Bu kez boşalacağımı biliyordum.Hissediyordum mucizeyi. Yarığına patlayacaktım kancığın. Belimi içine akıtacaktım, beni durdurmak için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Benimdi. Fetheden bir orduydum, bir tecavüzcü, onun efendisi,ölümü. Çaresizdi. Başı yuvarlandı, bana sıkıca sarıldı, derin bir soluk alıp sesler çıkarmaya başladı. “ Ouff… ssss, ah ,ah.. offf!” Kamışımı besliyordu bu sesler. Tuhaf bir ses döküldü gırtlaığımdan sonra da boşaldım. Beş dakika sonra horluyordu. İkimiz de horluyorduk.” Sf- 168
“ Koltukta karar kıldım. Sabahın dördüydü. Sokağın ortasına park edip dörtlü flaşörleri yakmıştım. Sulu votkayı bitirdim. Giderek sarhoş oluyor, gücümü yitiriyordum. Kaldırdım koltuğu, gerçekten ağırdı. Arabaya taşıdım. Yere koyup ön kapıyı açtım. Zorladım lanet koltuğu içeri. Sonra kapıyı kapatmaya çalıştım. Kapanmadı. Koltuğun ayağı dışarda kalmıştı. Çekip çıkarmaya çalıştım lanet şeyi. Sıkışmıştı. Sövdüm, daha da içeri itmeye çalıştım. Koltuğun bacaklarından biri ön camdan dışarı çıkıp gökyüzünü işaret etti. Hala kapanmıyordu kapı. Kapanmak üzere bile değildi. Kapıyı kapatabilmek için koltuğun ayağını ön camdan biraz daha dışarı çekmeye çalıştım. Acayip sıkılmıştı koltuk, kımıldamadı bile. Çaresizlik içinde çektim,ittim,çektim. Polis gelse hapı yutmuştum. Sürücü koltuğuna atladım. Tek bir park yeri bile yoktu sokakta. Arabayı pizzacının otoparkına çektim, kapanmayan kapı bir ileri bir geri sallanıp duruyordu. Kapısı açık ve tavan lambası yanar durumda öylece bıraktım orada. ( Tavan lambası sönmüyordu.) Ön camım kırılmış, koltuğun ayağı y ışığında camdan dışarı fırlamıştı. Edepsizce, delice bir manzara. Cinayet ve suikast kokuyordu. Benim güzel arabam. Eve yürüdüm. Kendime sulu bir votka daha hazırlayıp Tammie’ye telefon ettim. “ sf-170
“ Sabahın altısında uyandım, giyindim ve pizzacıya yürüdüm. Araba oradaydı hala. Güneş yükseliyordu. Uzanıp yapıştım koltuğa. Kımıldamadı. Kuduruyordum öfkeden, çektim, sövdüm,ittim. O direndikçe ben çıldırdım. Birden bir tahta çatırtısı geldi. Ümitlendim, enerji doldum. Küçük bir tahta parçası kırıldı elimde. Baktım, yere fırlattım ve işime döndüm. Bir parça daha kırıldı. Fabrika günleri, yük trenlerini boşalttığım günler, donmuş balık kasaları kaldırdığım günler, sığır ölüsü omuzladığım günler; işe yarıyorlardı şimdi. Her zaman güçlü ama bir o kadar da tembel olmuştum. Şimdi o koltuğu parçalıyordum. Sonunda çekip çıkardım koltuğu arabadan. Saldırdım lanet şeye otoparkta. Paramparça ettim. Sonra parçaları güzelce toplayıp birilerinin ön bahçesine istifledim. Vosvos’a bindim, eve yakın bir yerde park yeri buldum. Bütün yapmam gereken Santa Fe’de bir hurdacıya gidip kendime yeni bir ön cam almaktan ibaretti. Şimdilik bekleyebilirdi. Eve girdim, iki bardak buzlu su içip yattım” Sf- 172
“ Üzerimde ölmüş babamın bana gelen büyük paltosu vardı. Pantolonum fazlasıyla uzundu, paçaları ayakkabılarımın üzerine dökülüyordu ve bu yararımaydı, çünkü ayağımda iki farklı çorap vardı ve ayakkabılarımın topukları aşınmıştı. Berberlerden nefret ettiğim için saçımı kesecek bir kadın bulamadığım zaman kendim keserdim. Traş olmayı ve uzun sakalı sevmediğim için de iki-üç haftada bir makası alıp sakalımı kırpardım. Gözlerim bozuktu ama sadece okurken gözlük takardım. Dişlerim kendimindi ama sayıca fazla değillerdi. Yüzüm ve burnum içkiden kızarmıştı ,ışık gözlerimi rahatsız ettiği için gözlerimi sürekli kısıyordum. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir Sefilhane’de hiç yadırganmayacağım şüphe götürmezdi”-sf 179
“ O gece mektupları ve şiirleri kadar ilginçti Keesing. Birkaç istisna dışında muhabbete edebiyat karıştırmayacak kadar da sağ duyulu. Başka şeylerden söz ettik. Mektupları ve şiirleri iyi olan şairlerle bile şansım pek yaver gitmemişti o güne kadar. Douglas Fazzick’le karşılaşmam tam bir fiyasko olmuştu mesela. Yazarlardan uzak durup işini yapmak en iyisiydi, ya da işini yapmamak. “-sf 179
Hiç kimse tam olarak yazar değildi. Herkes farklı işlerle ilgileniyordu. Kimi bir demir fabrikasında, kimi lastik fabrikasında, kimi postane memuru. Chinaski postane memurdu o aralar, sık sık iş değiştiriyordu. Patronların dediklerine karşı çıkan bir tiplemeydi. William Kessing de arıza bir tipti. Uyuşturucudan tutuklanıp Üniversitede geçici öğretmenlik işi bulmuştu. Her birinin hayatı farklıydı. Kitabın dillerden düşmeyen sözü ise şöyle
“ Kadın senden soğumuşsa , unut gitsin. Seni severler, sonra içlerinde bir şey döner. Bir lağım çukurunda ölmek üzere olduğunu, ya da bir arabanın altında kaldığını görseler bile üzerine tükürürler.”-sf 181
Cecelia’ da diğer kadınlar gibi harikulade bir kadındı. İlk başta öyle görünürdü kadınlar, içlerini okuma fırsatı vermezlerdi, içinizi kemirirlerdi.
“ O gece kötü bir dinleti daha sundum. Umurumda değildi. Umurlarında değildi. John Cage sahneye çıkıp bir elma yemek için bin dolar alabiliyorsa, ben de çuvallamak için beş yüz dolar artı uçak bileti alabilirdim. “ sf- 182
“ Sonrası her zamanki gibiydi. Hazırlık sınıfında okuyan genç kızlar şehvetli bedenleri ve çakmak çakmak yanan gözleriyle gelip benden ellerindeki kitapları imzalamamı istediler. Bir gece beşini birden sikip onları sistemimden sonsuza dek atmak isterdim.” Sf- 183
Cecelia kocasından boşanıp genç bir adamla birlikte olsa da Bill’i seviyordu. Ölüm haberini alması herkeste bir şaşkınlık yaratmıştı. Soluğu Chinaski’nin yanında almıştı Cecelia.
“ İçmenin sorunu bu, diye geçirdim içimden kendime bir içki koyarken. Kötü bir şey olduğunda unutmak için içiyordun, iyi bir şey olduğunda kutlamak için içiyordun, hiçbir şey olmazsa bir şeyler olsun diye içiyordun.” Sf- 184
“ Hasta ve mutsuz olmasına rağmen ölecek birine benzemiyordu Bill. Çok ölüm vardı böyle ve ölümü bilmemize, hemen hemen her gün düşünmemize rağmen, sıradışı ve sevilen birinin ani ölümüyle karşılaştığımızda zordu ölümü kabullenmek. “ –Sf 184
“ Hayvan katliamına karşıydı, et yemiyordu. Yeterince etliydi zaten. Her şey harikuladeydi bana söylediğine göre, dünya güzelliklerle doluydu ve bütün güzellikler bizim içindi, yeter ki uzanıp ona dokunalım” –sf 186
“ Nereden geliyordu bütün bu kadınlar? Tükenmek bilmeyen bir stok. Her biri kendine özgüydü, farklıydı. Yarıkları farklıydı, öpüşmeleri farklıydı, göğüsleri farklıydı, ama hiçbir erkek hepsinin tadına bakamazdı, sayıca çok fazlaydılar, bacak bacak üstüne atıyor, erkekleri delirtiyorlardı. Ne şölen! “ –sf 186
“ İçmekle düzüşmek arasında bir tercih yapmak zorunda kalsaydım düzüşten vazgeçerdim herhalde.” –sf 189
“
– Düzüşmek insanın başına iş açabilir dedi Valerie
– Karım dışarda başkasıyla sikiştiğinde ben pijamamı giyer yorganı başıma çeker, uyurum dedi Bobby
– Serikanlıdır kocam dedi valerie
– Hiçbirimiz cinselliği nasıl kullanacağımızı, onunla ne yapacağımızı bilmiyoruz, dedim. Çoğu insan için cinsellik – kur çalışsın.
– Ya aşk dedi Valerie
– Ruhsal yükün altından kalkabilenler için güzeldir aşk. Deli gibi akan bir idrar nehrini sırtında ağzına kadar dolu bir çöp bidonuyla aşmaya çalışmak gibi.
– O kadar da kötü değildir
– Bir önyargı biçimidir aşk. Benim yığınla önyargım var zaten “
“ Şişemi alıp odama gittim. Şortuma kadar soyunup yatağa girdim. Hiçbir şey asla uyum içinde değildi. İnsanlar buldukları her şeyi körü körüne benimsiyorlardı: Kominizm , sağlıklı beslenme, zen, sörf, bale, ipnotizma, grup terapi , toplu seks, bisiklet, otlar, Katoliklik, halter, seyahat, inziva, vejetaryenlik, Hindistan, resim, yazmak, yontmak, beslemek , orkestra yönetmek, sırt çantasıyla yollara düşmek, düşüp kalkmak, kumar oynamak, içki içmek, takılmak, yoğurt, Beethoven, Bach, Buda , isa, TM, Eroin, havuç suyu, intihar, ısmarlama takım elbiseler, uçakla seyahat, New York; sonra her şey buharlaşıp uçuyordu. Ölmeyi beklerken yapacak şey arıyordu insanlar. Seçim sahibi olmak da güzeldi.” – sf 190
“ Kapı açıldı Cecelia girdi içeri. Yere yakın ve güçlü bedeniyle hayli hoş görünüyordu. Amerikan kadınlarının çoğu ya çok inceydi ya da dayanıksız. Biraz sert kullandığında içlerinde bir şey kırılıyor, nevrozlu bir hal alıyorlardı; erkekleri de spor manyağı , alkolik ya da araba delisi oluyorlardı. Norveçliler, İzlandalılar, Finlandiyalılar biliyorlardı bir kadının nasıl olması gerektiğini; geniş ve sağlam, iri bir kıç, dolgun kalçalar, iri beyaz böğür, iri baş, iri ağız, iri memeler, gür saçlar, iri gözler, geniş burun delikleri, ve aşağısı- iri ve yeterince dar.” Sf- 190
“ Et yiyordum. Tanrım yoktu. Düzüşmekten hoşlanıyordum. Doğa ilgimi çekmiyordu. Oy kullanmıyordum, savaş seviyordum, uzay beni sıkıyordu. Beysbol beni sıkıyordu, tarih beni sıkıyordu, hayvanat bahçeleri beni sıkıyordu.” –sf 195
Kitapta William Burroughs’u içeren bir bölüm var. Kendisini anlatmaya gerek yok, o dönemin taşşaklı Beat yazarlarından.
“ Joe Washington döndü. ‘Burroughs’a yan dairede senin kaldığını söyledim. ‘Burroughs,’ dedim, ‘Henry Chinaski yan dairede.’
‘Oo,’ dedi, ‘Öyle mi?’ Seninle tanışmak isteyip istemediğini sordum. ‘Hayır,’ dedi.” Sf- 198
Chinaski bir süredir 30 yaşında taş bir hatunla mektuplaşıyordu. Fotoğraf yollamamıştı hatun. Mektup konusuna şöyle değiniyor Chinaski;
“ Oturup onu bekledim. Hep huzursuzlanıyordum bu durumlarda, geldiklerinde, keşke onları görmesem duygusuna kapılıyordum. Liza güzel olduğunu yazmıştı ama hiç fotoğrafını görmemiştim. Bir keresinde yazışmalar sonucunda hiç görmediğim bir kadınla evlenmiştim. O da zekice mektuplar yazmıştı, ama iki yıl süren evliliğim tam bir fiyasko olmuştu. İnsanlar mektuplarına hayatlarında olduklarından çok daha iyiydiler genellikle. Şairlere benziyorlardı bu anlamda. “ –sf 201
“ Tamamen örtülü bir kadın heyecan vericidir, bence. Vücudunun nasıl olduğunu bilemezsin elbette, ama bazı tahminlerde bulunur insan.” –sf 201
“ Kadınlar hakkında ne düşünüyorsun? diye sordu
Düşünür değilim ben. Her kadın farklı. Temel olarak en iyi ile en kötünün bir karışımı gibi görünüyorlar bana. Hem büyüleyici hem de korkunç. İyi ki varlar ama
Kadınlara nasıl davranırsın
Onlar bana benim onlara davrandığımdan daha iyi davranırlar
Adil mi bu sence?
Adil değil, ama öyle
Dürüstsün
Tam da değil “ – sf 203
“ Onu düzmemekle hata etmiştim belki. Nasıl bilecekti erkek ne yapması gerektiğini? Karşındaki insana karşı bir şeyler hissediyorsan beklemek daha iyidir genellikle diye karar verdim. Görür görmez nefret ettiysen en iyisi hemen düzmektir; düzememişsen bekle , daha sonra nefretle düzersin. “ –sf 204
“ Liza yatak odasına döndü. Sonra yeşil kırmızı, yer yer yaldızlı bir elbiseyle çıktı. Orta uzunlukta, göbeği açık bir elbiseydi. Önümde yürürken özel bir biçimde gözlerimin içine bakıyordu. Ne mahcup ne de seksi, mükemmel. Kaç kıyafet sergilediğini hatırlamıyorum, ama sonuncusu en güzeliydi. Vücudunu eldiven gibi sarmıştı, eteğinin iki yanı da yırtmaçlıydı. Yürürken önce bacaklarından biri görünüyordu, sonra diğeri. Siyahtı elbise, parlak kumaştan ve dekolte. Önümde geçerken kalkıp belinden kavradım. Tutkuyla öptüm onu, belini geriye bükerek. Onu öpmeye devam ederken uzun elbisesini yukarı kaldırdım. Elbisenin arkasını tamamen yukarı kaldırdım ve külotunu gördüm, sarıydı. Elbisenin ön tarafını da kaldırıp kamışımı dayadım. Dilini ağzıma kaydırdı- buzlu su içmişçesine serindi. Geri geri yürütüp yatak odasına soktum, yatağa itip biraz hırpaladım. Önce sarı külotunu çıkardım, sonra da pantolonumu. Hayal gücümü kendi akışına bıraktım. Bacaklarını boynuma doladı. Bacaklarını iyice açtım, biraz yukarı çıktım ve içine daldırdım. Oynadım bir süre, değişik hızlar, sonra öfkeli vuruşlar , sonra aşk vuruşları, sonra da köklemece. Zaman zaman dışarı çıkarıyor, sonra yine başlıyordum. Sonunda kaptırdım, boşaldım ve yanına yığıldım. Liza beni öpmeye devam etti. Orgazm olup olmadığından emin değildim. Ben olmuştum.” – sf 206
“ Bir kadınla kendi mekanımda olmaktansa onun mekanında olmayı yeğlemişimdir. Onların mekanındaysam istediğim zaman kalkabiliyordum” –sf 208
“ Böyleydi insan ilişkileri. Onları tanıdıkça tuhaflıkları açığa çıkıyordu. Bazen gülünçtü bu tuhaflıklar- önceleri.” – sf 208
Fante , Charles Bukowski’nin tanrısıydı, en azından o öyle görüyordu. Tanrıların rahatsız edilmeyeceği söz konusuydu. Kitapta da Celine’den ,fante’den bahsediyor Chinaski.
“ Kalabalık aynıydı, ama aklım işimdeydi. Giderek ısındılar, coştular, heyecanlandılar. Bazen onlar sırtlıyordu gösteriyi, bazen sen. Genellikle sen boks ringine çıkmak gibiydi; onlara borçlu olduğun duygusunu taşımalısın, onlar olmasa sen orada olmazdın çünkü. Direklerimi konuşturdum, çapraz kroşeler çıkardım, dans ettim ve son rauntta iyice açılıp hakemi yere serdim. Gösterinin iyisi kötüsü olmaz. Bir gece önce çuvalladığım için tuhaflarına gitmişti mutlaka. Benim tuhafıma gittiği kesindi” –sf 217
“ Şairlerin çoğu kuralcı ve boktan tiplerdir” –sf 218
“ Ölünceye dek yaşamak bile çok zahmetli iş. “ –sf 221
“ Bazen işimi yparken iyice huysuzlaşıyorum. Ama sonra kendimi toparlıyorum, onlar da bana tahammül ediyorlar. Allahın cezası avukatların ne iğrenç tipler olduklarını bir bilsen! Her şeyini isterler, işi hazırlamanın ne kadar zaman aldığı onları hiç ilgilendirmez. “ – sf 225
“ Avukatlar ve doktorlar içinde yaşadığımız toplumun hak ettiğinden fazla kazanan en şımarık fertleridir. Sonra araba tamircileri gelir. Dişçileri de listeye dahil edebiliriz. “ –sf 225
“ Debra bacak bacak üstüne attı eteği yukarı çıktı.
Çok güzel bacakların var Debra. Giyinmeyi de biliyorsun. Annemin zamanındaki kızları anımsatıyorsun bana. Kadınların kadın olduğu günler
Ağzın iyi laf yapıyor Henry
Ne demek istediğimi anladın. Özellikle Los Angeles civarı için geçerli bu. Uzun zaman önce kentten ayrılmıştım, döndüğümde nasıl fark ettim döndüğümü biliyor musun?
Yo , hayır…
Sokakta yanımdan geçen ilk kadınla. Eteği o kadar kısaydı ki apış arası görünüyordu. Külotunun önünden, özür dillerim ama kılları seçiliyordu. İşte o zaman farkına vardım Los angeles’a döndüğümün. “ – sf 225 “
“ Üzerimde sadece şortumla yatak odasına girdim. Şortumun üzerine sarkan beyaz göbeğimden utanıyordum. Karnımı içeri çekmek için çaba sarf etmedim ama. Yatağın yanında durdum, şortumu indirip çıkardım. Birden daha fazla içmek istedi canım. Yatağa girdim , çarşafın altına. Sonra Debra’ya döndüm. Ona sarıldım vücudunu vücuduma bastırdı. Öptüm onu. Islak bir yarıktan farksızdı ağzı. Hazırdı. Hissediyordum. Isınmaya gerek yoktu. Öpüşürken dilini ağzıma sokup çıkarıyordu. Dişlerimle dilini yakalayıp tuttum. Sonra üstüne çıkıp soktum. Onu düzerken başını yana çevirme biçimiyle ilgiliydi sanırım. Tahrik etti beni. Başını yana çevirmişti ve her vuruşta sıçrıyordu başı yastıkta. Zaman zaman başını kendime doğru çevirip o kan kırmızı ağzı öpüyordum. İntikam saatim gelmişti nihayet. Paranız ( ya da umudunuz) varsa iki dolara bir fahişeyle yatabileceğiniz 1937 yılında Los Angeles kaldırımlarında gezinirken gördüğüm, arkalarından arzuyla baktığım bütün kızları ve kadınları düzüyordum. Çok uzun zaman beklemiştim bunun için. Vurdum, pompaladım, kökledim. Kıpkırmızı ve yararsız bir düzüşmenin içindeydim. Debra’nın başını bir kez daha kavradım, kırmızı ayağına yumulup içine patlattım, diyaframına. “ –sf 227
“ Bardağı dipledim, şişede kalan son şarabı koydum. Playa Del Ray’deydim. Soyunup elbiselerimi kanepeye fırlattım. Hiçbir zaman iyi giyinen biri olamadım. Gömleklerim soluk ve küçüktü, beşaltı yıllık,paçavra. Pantolonlarım da öyle. Alışverişten nefret ediyordum, tezgahtarlardan nefret ediyordum; sizi küçümser, hayatın sırrını keşfetmiş gibi davranırlardı. Benim sahip olmadığım bir özgüvene sahiptiler. Ayakkabılarım her zaman eski ve buruşuktu, ayakkabı mağazalarından da nefret ederdim. Elimdeki kullanılmaz gelinceye dek hiçbir şey satın almazdım, araba dahil. Bir satıcıya gereksinimi olan bir alıcı olamadım hiçbir zaman; özellikle satıcı bu kadar yakışıklı, soğuk ve üstünken. Hem zaman alıyordu bütün bunlar, ayaklarını uzatıp içmek varken. “ –sf 227
“ Biz, Batı Hollywood sakinleri için tuvaletler hiçbir zaman gerektiği gibi çalışmaz, ev sahiplerinin ikinci sınıf tesisatçıları onları bir türlü tamir edemezlerdi. Rezervuar kapaklarını açık bırakır, evde mutlaka pompa bulundururduk. Musluklar damlardı, karafatmalar yaşamın bir parçasıydılar, köpekler her yere pislerlerdi, tel kapılardaki deliklerden sinek ve havada uçuşan envai çeşit böcek girerdi içeri. “ –sf 229
“ Herkes bir şekilde beklemek zorundaydı. Bekle, bekle– hastaneyi, doktoru, tesisatçıyı, akıl hastanesini, kodesi, ölüm babayı. Önce kırmızı yandı , sonra yeşil. Dünyanın vatandaşları yemek yiyor, televizyon seyrediyor, beklerken işlerinden ya da ahlak eksikliğinden kaygı duyuyorlardı.” Sf- 230
“ O kırmızı kısa eteği ve naylon bacaklarıyla Tessie kancığı diye geçirdim içimden adama ödemeyi yaparken. Hiç düşünmeden bir düzine adamın altına yatmıştı mutlaka. Onun sorununun düşünmeme olduğuna karar verdim. Sevmiyordu düşünmeyi. Bu da sorun sayılmazdı, çünkü düşünmek zorunda olduğunu söyleyen bir yasa ya da kural yoktu. Birkaç yıl sonra ellisine merdiven dayayınca düşünmek zorunda kalacaktı ama.” – sf 231
“ – Kitaplarında içmekten söz ediyorsun sürekli. İçmenin sanatına katkısı oldu mu sence?”
- Hayır yazarlığı öğlene kadar uyuyabilmek için seçmiş bir alkoliğim ben” – sf 240
Sara saçları kızıl-sarı restoran işleten ince bir hatundu. Zaman geçtikçe Chinaski’ye daha da güzel gelmeye başlamıştı. Kaldığı evde Ron diye ev arkadaşı gelmişti. Sonra diğer tipler. Evdeki kişi sayısı çoğalmıştı, teker teker topukladılar.
“ İlerde karşılacağımız sorunları görebiliyordum. Bir münzevi olarak insan trafiğinden nefret ederim. Kıskançlıkla filan ilgisi yoktu, insanları sevmiyordum, kendi şiir dinletilerimi saymazsak kalabalığa tahammülüm yoktu. İnsanlar yoruyorlardı beni, ruhumun iliğini kurutuyorlardı. İnsanlık baştan kokuşmuştun zaten.” – sf 241
“ Karanlıkta öpüştük. Öpüşme manyağıydım zaten, hem Sara o güne kadar tanıdığım kadınların içinde en iyi öpüşenlerden biriydi. Onunla kıyaslayabileceğim birini bulmak için Linda’ya kadar geri gitmek zorundaydım.” Sf- 241
“Her kadın farklıydı yine de, her biri farklı öpüşüyordu. Lydia orospu çocuğunun tekini öpüyordu o anda muhtemelen, daha da kötüsü yalıyordu.” Sf- 241
“ Sara kamışımı eline alıp okşamaya başladı. Sonra yarığına sürttü. Bir aşağı bir yukarı sürtüyordu, bir aşağı bir yukarı. Tanrı’ya itaat ediyordu. Drayer Baba’ya. Yarığına dokunmadım. Drayer Baba’ya ters gitmek istemiyordum. Öpüşmeye devam etti, kamışımı içine sokmasını bekliyordum. Sürtmekle yetiniyordu ama. Kıllar kamışımı yakmaya başladı. Çekildim. “ sf- 242
“ Hayal kırıklığına uğradım neredeyse, çünkü stres ve delilik ortadan kalktığında yerine koyabileceğim güvenilir bir şey yoktu hayatımda” – sf 244
Ayrılıklar.. Korkunuzdan ödünüz bokuna karışmıştır. Beyniniz iflasın eşiğine gelmiş çareyi duvarlara bakmakta bulmuşsunuzdur.
“ Ayrılıkları düşündüm, ne kadar zor olduklarını, ama bir kadından ayrılmadan başka bir kadınla ilişkiye giremiyordun. Kadınları gerçekten tanımak, içlerine nüfuz etmek için onların tadına bakmak gerekiyordu. Erkeği kafamda tasarlayabiliyordum, çünkü ben de erkektim; ama kadınları yeterince tanımadığım için onlar hakkında yazamıyordum. Bu yüzden onları elimden geldiğince araştırıyor, içlerinde insani şeyler keşfediyordum. Yazma faslı unutulmalıydı. Yaşanan tamamlanmadan hakkında yazmak yazıyı yaşananın gölgesinde bırakmak demektir. Yazmak işin tortusuydu sadece. Bir erkeğin kendini hissedebilecek kadar sahici hissetmesi için bir kadın tanıması gerekmiyordu, ama birkaç tane tanımanın da zararı yoktu. Böyle ilişki bittiğinde kendini gerçekten yalnız ve delirmek üzere hissetmenin ne olduğunu öğreniyor, sonun geldiğinde neyle yüzleşeceğine dair fikir sahibi oluyordun.” –sf 245
“ O kadar çok şey vardı ki beni duygulandıran; yatağın altında bir kadın ayakkabısı, etajerin üstünde unutulmuş saç tokası; “ çişim geldi” deyişleri, saç kurdeleleri, öğlenin bir buçuğunda onlarla çıkılan bulvar yürüyüşleri; içki, sigara ve muhabbet dolu o uzun geceler, tartışmalar, intiharlar, birlikte yiyip kendini iyi hissetmek, nerden geldiğini anlamadığın şakalar ve kahkahalar, havadaki mucize duygusu, arabayı park edip içinde oturmak, sabahın üçünde eski sevgilileri kıyaslamak; horladığının söylenmesi, onun horladığını duymak, anneler, çocuklar, kediler, köpekler, bazen ölüm ve boşanma, ama hep sürdürerek, halletmeye çalışarak çalışarak bir sandviç büfesinde tek başına gazete okurken onun şimdi zeka seviyesi 95 olan bir dişçiyle evli olduğunu düşünüp efkarlanmak; hipodromlar, park gezintileri, piknikler, kodesler bile; onun sıkıcı arkadaşları; senin içkin, onun dansı, senin onu boynuzlaman, onun seni boynuzlaması, onun hapları, senin aldatmaların, onun aldatmaları, birlikte uyumak…” sf -245-246
“ Varılacak bir hüküm yoktu, bir seçim yapmak zorundaydın. İyiliğin ve kötülüğün ötesinde fikri teoride iyiydi, ama yaşamı sürdürmek için seçim yapmak zorundaydın: kimi diğerlerinden daha müşfikti, kimi seninle daha ilgili; bazen de dış görünü harikulade ama içi buz gibi olanlar da gerekebiliyordu; sırf eğlence olsun diye, iki paralık boktan filmler gibi. Daha müşfik olanlar daha iyi düzüşüyorlardı gerçekten; onlarla bir süre takıldıktan sonra gözüne harikulade görünmeye başlıyorlardı, çünkü harikuladeydiler gerçekten. Sara’yı düşündüm, o fazladan şey vardı onda. Şu lanet Drayer Baba ‘ DUR’ levhasıyla karşımıza dikilmese her şey güllük gülistanlık olacaktı. “ –sf 246
“ Sara beni kaygılandırıyordu. Cinselliğin onun için evlilik anlamına geldiğini söylemişti. Şaka etmiyordu, ciddiydi. Kesinlikle bakir bir yanı vardı, ama birçok farklı şeyden de zevk alıyordu; kamışı kıllarına sürtülen tek erkek ben değildim herhalde. Benim tahminin onun kafasının da herkes kadar karışık olduğu yönündeydi. Bu koşullar altında onunla görüşmeye devam etmem gerçek bir muammaydı benim için. Onun direncini kırma çabası içinde filan değildim. Fikirlerine katılmıyor, ama ondan yine de çok hoşlanıyordum. Seksten usanmıştım belki. Nihayet yaşlanıyordum belki.” –sf 247
“ Hep nefret etmişimdir müzik setlerinden. Yoksul semtlerde yaşayanalar sürekli birbirlerinin sesini duyarlar, düzüşme sesleri dahil, ama en rahatsız edici olanı onların müziğini, o kusmuğu, üç saat kadar sonuna kadar açılmış olarak dinlemek zorunda kalmaktır. Üstelik genellikle pencerelerini açık bırakırlar, onların hoşuna gidenin senin de hoşuna gideceğinden emin. “ –sf 248
“ Şiir okuduğun için sana para ödeyecekleri bir yere gitmek saçmalığın daniskasıydı. Hoşlanmıyordum, abuk sabuk buluyordum. Elli yaşına kadar anlamsız, aşağılık işlerde katır gibi çalıştıktan sonra, birden , ülkenin bir yerinden bir yerine uçarken bulmak kendini, elinde votka bir atsineği misali. “ –sf 250
“ Seattle’da McIntosh bekliyordu beni, arabasına atladık. İkimiz de fazla konuşmadığımız için yolculuk iyi geçti. Dinletiyi özel bir kuruluş destekliyordu, ki üniversite destekli dinletilere bin kere yeğlerim. Üniversiteler korkuyorlardı; en çok da sefil şairlerden, ama öte yandan pas geçemeyecek da meraklıydılar. “ –sf 250
“ İşin ehli birini bulmak zordu ama insanlar o kadar beceriksizdiler ki..” –sf 254
“ Kendimi giderek daha kötü hissediyor, evin içinde dolanıp duruyordum. Eve gitmek yerine orada kaldığım için kötü hissediyordum kendimi beki de. Istırabı uzatmaktan farksızdı. Ne bok heriftim ben? Gerçekten kötü, gerçekdışı oyunlar oynayabiliyordum. Neyin peşindeydim? Bir şeylerin intikamını mı almaya mı çalışıyordum? Kendime sürekli bunun aslında bir araştırma, dişiye dair bir inceleme olduğunu daha ne kadar telkin edebilirdim? Ne yaptığımı hiç düşünmeden rüzgara kapılmış gidiyordum. Kendi bencil ve bayağı zevkimden başka bir şey düşünmeden. Şımarık bir lise öğrencisinden farkım yoktu. En adi fahişeden daha adiydim; bir fahişe sadece paranızı alır. Başkalarının hayatlarıyla oyuncaklarımla oynar gibi oynuyordum. Nasıl erkek dedim kendime? Nasıl şiir yazardım? Özüm neydi? İkinci ligde oynayan bir Sade’ydim, onun zekasından yoksun. Bir katil bile benden daha dürüst ve açıktı, ya da bir tecavüzü. Ben kendi ruhumla oynanmasını, onunla alay edilmesini istemiyordum; bu kadarından emindim en azından. “ –sf 256
“ Sapıma kadar kötüydüm. Halının üzerinde bir aşağı bir yukarı gezinirken hissedebiliyordum bunu. Kötü. İşin en berbat yanı aslında olmadığım gibi davranıp insanları kandırmamdı- iyi biri gibi. Bana duydukları güven yüzünden girebiliyordum başkalarının hayatlarına. Kirli bir işi kolayına kaçarak yapıyordum. Sırtlanın Aşk Hikaye’sini yazıyordum. Düşüncelerimin verdiği şaşkınlıkla odanın ortasında kalakaldım. Sonra yatağın kenarında otururken buldum kendimi, ağlıyordum. Parmaklarımla dokunabiliyordum gözyaşlarıma. Beynim dönüyordu, ama aklımın başında olduğunu biliyordum yine de. Başıma geleni anlamakta güçlük çekiyordum. “ –sf 256
“ Hayatıma olanları anlamakta güçlü çekiyordum. Bilgeliğimi,dünyeviliğimi , o kalın ve sert kabuğumu yitiriyordum. Başkalarının sorunlarına bulaşarak mizah duygumu yitirmiştim. Geri istiyordum hepsini. Hayatım tatlı bir pınar gibi aksın istiyordum. Ama geri gelmeyeceklerini de biliyordum bir şekilde, yakında değil en azından. Hayatımı suçluluk duygusu çekerek yaşamaya sürdürmeye mahkumdum. “ – sf 258
“ Kendimi suçluluk duygusunun bir tür hastalık olduğuna ikna etmeye çalıştım. Suçluluk duygusundan yoksun insanlar ilerleme kaydediyorlardı bu dünyada. Yalan söyleyebilen, kandırabilen, bütün kestirmeleri bilen insanlar. Cortez. Şakası yoktu. Vince Lombardi’de öyle. Ama bütün telkin çabalarıma rağmen kötü hissediyordum kendimi. Bu işi halletmeye karar verdim. Hazırdım. Günah çıkarma hücresi. Katolik’tim bir kez daha. Gir ,çık ve bağışlanmayı bekle.” – sf 258
“ Güzel bir bahar temizliği yapmaya niyetlenmiş, ama başaramamıştım. Giderek daha kötü hissediyordum kendimi. Bunalım ve intihar kötü beslenmenin bir sonucudur genellikle. Son zamanlarda iyi besleniyordum ama. Eski günleri düşündüm, günde bir parça çikolatayla beslendiğim. Atlantic Monthly ve Harper’s a elle yazılmış öyküler yolladığım günleri. Yemekten başka bir şey düşünmezdim. Vücut beslenmeyince , zihin de aç kalıyordu. Ama son zamanlarda fevkalede besleniyor, çok güzel şaraplar içiyordum. Bu da düşüncelerimin doğru olduğunu kanıtlıyordu. Herkes kendinin özel, ayrıcalıklı, müstesna olduğunu düşünüyordu. Balkonundaki saksıları sulayan kocakarı bile. Ben müstesna olduğumu düşünüyordum çünkü elli yaşında fabrikalardan çıkıp şair olmuştum. İyi bok yemiştim! Çaresizlik içinde olduğum günlerde patronlar ve müdürler nasıl üzerine işemişse, şimdi de ben herkesin üzerine işiyordum. Aynı kapıya çıkıyordu. Kıytırık bir ün sahibi, köküne kadar çürümüş götün tekiydim “ –sf 259
“ Çarşamba akşamı havalimanında Iris’i beklerken buldu beni. Oturup kadınları seyrettim. Hiçbiri- birkaçı hariç- Iris’la kıyaslanamazdı. Yolunda olmayan bir şey vardı ben de. Cinselliği çok fazla düşünüyordum. Gördüğüm her kadınla yatağa girdiğimi hayal ediyordum. Havalimanlarında beklerken zaman öldürmenin iyi bir yoluydu. Kadınlar; elbiselerinin renklerini seviyordum; yürüyüşlerini seviyordum; kimilerinin yüzündeki acımasızlığı seviyordum; ender de olsa başka bir yüzdeki saf güzelliği, bütünüyle ve büyüleyici biçimdeki dişiliği seviyordum. Üstündüler bizden; planlama ve organizasyonda bizden çok daha yetkindiler. Erkekler futbol seyreder, bira içip bowling oynarken onlar , kadınlar bizim hakkımızda düşünüyor, bizi inceliyor, karar vermeye çalışıyorlardı- bizi bıraksalar mı , atsalar mı, değiştirseler mi, öldürseler mi, yoksa sadece terk mi etseler? Uzun vadede fark etmiyordu, ne yaparlarsa yapsınlar yalnızlık ve delilikti sonumuz. “ – sf 261
Birçok hatun Chinaski ile düzüşmek için fırsat kolluyordu. Güzel olduklarından, kendilerini düzmesi için mektup atıyorlardı. Chinaski’de pek numara yoktu, sıradan yaşlı bir osuruktu. Tek yaptığı içmek, yazmak biraz da Mizahtı. Elbette sağ da solda çalışıyordu. Ne varsa onunla idare ediyordu. Yaşlı osuruk olmasına rağmen hatunlarla arası iyiydi.
Iris çok soru soran bir kadındı. Her bokunu inceliyordu. Kafa siken hatun tiplemelerinden biriydi Chinaski için. Chinaski gerektiğinde soru sorardı, lafı düzüşmeye getirirdi.
“ – Bu kadar çok kadınla birlikte olmak niye
-Çocukluğumla ilgili. Sevgi ve şefkat eksikliği. Yirmili ve otuzlu yaşlarında da durum pek farklı değildi.
-Telafi etmeye çalışıyorum.
– telafi ettiğini nasıl anlayacaksın
– büyük palavracısın
– bu yüzden yazıyorum ya” – sf 264
“ Gençken sürekli bunalırdım. Ama intihar hayatımda bir olasılık olmaktan çıkmıştı artık. Benim yaşımda öldürülecek pek az şey kalmıştır. İyiydi yaşlı olmak, kim ne derse desin. Bir tür berraklığa ulaşabilmek için bir yazarın en az elli yaşına gelme gerekliliği son derece mantıklıydı. Ne kadar çok nehir aşarsan o kadar çok şey öğrenirdin nehirler hakkında- deli gibi akan suya ya da gizli taşlara yenik düşmediğini varsayarak. Azgın akar bazen nehirler.” – sf 264
“ Sıradan Amerikan kadını değildi, bu da ona kestirilmesi güç bir görünüm kazandırıyordu. Sapına kadar kadındı, ama bunu insanın yüzüne fırlatmıyordu. Amerikan kadını pazarlığa gelince çetin cevizdi, ama sonunda kazıklanmış çıkıyordu alışverişten. Doğal bir Amerikan kadını bulmak için Teksas’a ya da Louisiana’ya gitmek gerekiyordu artık. “ – sf 265
“ Öğleden sonrayı içerek geçirdik, beş-altı sularında sıra hindiye geldi. Yemek bizi ayılttı biraz. Bir saat kadar sonra içmeye başladık yine. Yatağa erken girdik, on buçuk gibi. Uzun bir düzüşmeyi garanti edebilecek kadar ayıktım. Vurmaya başladığım andan itibaren işi kıvıracağımdan emindim. Ben boşalırken o da orgazm oldu sanki. Emin olamıyordum elbette. Yanına uzandım. Hep bayılmışımdır Kanada pastırmasına.” – sf 266
Tanya adında bir hatundan mektup almıştı Chinaski. Hatun neler yaptığından bahsediyordu. Küstah heriflerin ilgisini çektiğinden, kabinde kıçını ellediğinden, öpüştüklerinden bahsediyordu tanya mektubunda. Chinaski buna farklı cevap vermişti. Yazarlardan dem vurdu. Celine muhabbeti geçti. Editörler, doktorlar,eğitimliler, dişçilerden bahsetmeyi unutmadı.
Yeniden Iris’e dönmüştü Chinaski. Erkeklerin başını döndüren bir vücudu olmalıydı Chinaski’nin anlattığına göre. Bu işi iyi biliyordu. Erkekleri nasıl tahrik edeceğini, onların hangi giysiler karşısında büyüleneceğini vb… “ Hep ıslaktı Iris” cümlesi Iris’in ne denli ateşli bir hatun olduğunu gösteriyordu bir yandan.
“ Iris’in bende kaldığı günler boyunca kayda değer bir şey olmadı. İçtik,yedik ve düzüştük. Hiç tartışmadık. Sahil boyunca uzun gezintilere çıktık, deniz ürünleri yedik. Hiç yazmadım. Daktilodan uzak durmayı gerektiren zamanlar vardır. İyi bir yazar ne zaman yazacağını bilir. Herkes daktilo kullanabilir. İyi bir daktilo yazdığımdan değil; imlam ve gramerim de berbattır ayrıca. Ama ne zaman yazacağımı biliyordum. Düzüşmek gibiydi. Arada sırada aleti dinlendirmek zorundaydın. Bana zaman zaman mektup yazan Jimmy Shannon adında eski bir arkadaşım vardı. Yılda altı roman yazıyordu, hepsi ensest üzerine. Açlıktan ölmek üzere olmasında da şaşılacak bir şey yoktu tabii ki. “ –sf 270
“ Benim sorunum cinsel aletimi yazı aletimi dinlendirdiğim gibi dinlendirememekti. Dinlendiremiyordum, çünkü kadınlar sadece dalgalar halinde geliyorlar, başkasını aleti devreye girmeden sen malı kaldırmak istiyordun. On yıl kadar bir süre yazmaya ara vermek hayatımın en talihli olaylarından biridir diye düşünüyorum. ( Bazı eleştirmenler okurun hayatının da en talihli olaylarından biri olduğunu söyleyeceklerdir şüphesiz) İki taraf için de on yıllık bir dinlenme süreci. On yıl içmeyi bıraksaydım neler olurdu kim bilir. “ – sf 270
“ Iris Duarte’yi uçağa bindirme saati geldi çattı. Sabah uçuşu olduğu için biraz çetrefilliydi benim için. Öğle saatlerinde uyanmaya alışıktım; akşamdan kalmalık için çok iyi bir tedaviydi, ömrüme beş yıl katacaktı. Hiç hüzünlemedim onu havalimanına götürürken. Harikulade bir cinsellik yaşamıştık; kahkaha da eksik olmamıştı. Daha uygarca zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum, birbirimizden hiçbir şey talep etmedik, ama samimiydik; duyguan yoksun, ölü etin ölü etle çiftleşmesi değildi. Nefret ediyordum o tür cinsellikten; Los Angeles, Hollywood, Bel air, Malibu, Laguna Beach düzüşmeleri. İki yabancı olarak başlar, iki yabancı olarak bitirirdin- birbirlerini mastürbe eden adsızlar topluluğu.” – sf 270
“ Ahlaki değerlerden yoksun insanlar sık sık başkalarından daha özgür oldukları sanısına kapılırlar, ama aşk ve sevgi duyguları körelmiştir. O yüzden de zamparalık yaparlar. Ölülerin düzüşmesi. Ne kumar ne de mizah vardır oyunlarında- cesetlerin düzüşmesi. Ahlak değerleri kısıtlayıcıdır, ama yüzyıllardan beri birikmiş insan deneyiminin üzerine inşa edilmişlerdir. Bazı ahlak değerleri insanların fabrikalarda köle gibi çalışmalarını, kiliseye gitmelerini, Devlet’e sadık kalmalarını savunur. Diğerleri ise sağduyuya seslenir. Zehirli ve zehirsiz otların yetiştiği bir bahçe düşünün. Hangilerinin yeneceğini, hangilerinden uzak durmak gerektiğini öğrenmek zorundasın” – sf 271
“ Iris ile deneyimim son derece zevkli ve doyurucu olmuştu, oysa ne ben ona aşık olmuştum ne de o bana. Karşındaki insana özen göstermek kolay, göstermemekse çok zordu. Ben özen gösterdim.” – sf 270
“ Park etmek üzereyken kırmızı elbise giymiş zenci bir hatun geçti yanımdan. Kıçını kendine özgü , harikulade bir biçimde çalkalıyordu, nefes bir salınım. Sonra bina görüşümü kesti. Nasıl yürüneceğini biliyordu yosma; hayat birkaç kadına zarafet bağışlamış, diğerlerini reddetmişti sanki. O tarifsiz zarafet vardı bu kızda.” – sf 272
“ Iris’in bende kaldığı günler boyunca kayda değer bir şey olmadı. İçtik,yedik ve düzüştük. Hiç tartışmadık. Sahil boyunca uzun gezintilere çıktık, deniz ürünleri yedik. Hiç yazmadım. Daktilodan uzak durmayı gerektiren zamanlar vardır. İyi bir yazar ne zaman yazacağını bilir. Herkes daktilo kullanabilir. İyi bir daktilo yazdığımdan değil; imlam ve gramerim de berbattır ayrıca. Ama ne zaman yazacağımı biliyordum. Düzüşmek gibiydi. Arada sırada aleti dinlendirmek zorundaydın. Bana zaman zaman mektup yazan Jimmy Shannon adında eski bir arkadaşım vardı. Yılda altı roman yazıyordu, hepsi ensest üzerine. Açlıktan ölmek üzere olmasında da şaşılacak bir şey yoktu tabii ki. “ –sf 270
“ Benim sorunum cinsel aletimi yazı aletimi dinlendirdiğim gibi dinlendirememekti. Dinlendiremiyordum, çünkü kadınlar sadece dalgalar halinde geliyorlar, başkasını aleti devreye girmeden sen malı kaldırmak istiyordun. On yıl kadar bir süre yazmaya ara vermek hayatımın en talihli olaylarından biridir diye düşünüyorum. ( Bazı eleştirmenler okurun hayatının da en talihli olaylarından biri olduğunu söyleyeceklerdir şüphesiz) İki taraf için de on yıllık bir dinlenme süreci. On yıl içmeyi bıraksaydım neler olurdu kim bilir. “ – sf 270
“ Iris Duarte’yi uçağa bindirme saati geldi çattı. Sabah uçuşu olduğu için biraz çetrefilliydi benim için. Öğle saatlerinde uyanmaya alışıktım; akşamdan kalmalık için çok iyi bir tedaviydi, ömrüme beş yıl katacaktı. Hiç hüzünlemedim onu havalimanına götürürken. Harikulade bir cinsellik yaşamıştık; kahkaha da eksik olmamıştı. Daha uygarca zaman geçirdiğimi hatırlamıyorum, birbirimizden hiçbir şey talep etmedik, ama samimiydik; duyguan yoksun, ölü etin ölü etle çiftleşmesi değildi. Nefret ediyordum o tür cinsellikten; Los Angeles, Hollywood, Bel air, Malibu, Laguna Beach düzüşmeleri. İki yabancı olarak başlar, iki yabancı olarak bitirirdin- birbirlerini mastürbe eden adsızlar topluluğu.” – sf 270
“ Ahlaki değerlerden yoksun insanlar sık sık başkalarından daha özgür oldukları sanısına kapılırlar, ama aşk ve sevgi duyguları körelmiştir. O yüzden de zamparalık yaparlar. Ölülerin düzüşmesi. Ne kumar ne de mizah vardır oyunlarında- cesetlerin düzüşmesi. Ahlak değerleri kısıtlayıcıdır, ama yüzyıllardan beri birikmiş insan deneyiminin üzerine inşa edilmişlerdir. Bazı ahlak değerleri insanların fabrikalarda köle gibi çalışmalarını, kiliseye gitmelerini, Devlet’e sadık kalmalarını savunur. Diğerleri ise sağduyuya seslenir. Zehirli ve zehirsiz otların yetiştiği bir bahçe düşünün. Hangilerinin yeneceğini, hangilerinden uzak durmak gerektiğini öğrenmek zorundasın” – sf 271
“ Iris ile deneyimim son derece zevkli ve doyurucu olmuştu, oysa ne ben ona aşık olmuştum ne de o bana. Karşındaki insana özen göstermek kolay, göstermemekse çok zordu. Ben özen gösterdim.” – sf 270
“ Park etmek üzereyken kırmızı elbise giymiş zenci bir hatun geçti yanımdan. Kıçını kendine özgü , harikulade bir biçimde çalkalıyordu, nefes bir salınım. Sonra bina görüşümü kesti. Nasıl yürüneceğini biliyordu yosma; hayat birkaç kadına zarafet bağışlamış, diğerlerini reddetmişti sanki. O tarifsiz zarafet vardı bu kızda.” – sf 272
Pornocu dostu Bobby’den kadınını bazen ödünç alıyordu Chinaski. O bölümü okuduğunuzda oldukça kahkaha atacaksınız.
Yapışık tiplerden hoşlanmazdı chiaski. Valencia onlardan biriydi. Muhabbeti iyi değildi. Daha Chinaski ile tanışmadan ona hayranlık beslemişti. Çalıştığı yere Chinaski’nin resmini asmıştı.
“ Tipim değildi Valencia. Hoşlanmamıştım ondan. Böyle insanlar vardır- tanır tanımaz antipati duyarsınız. “ – sf 279
Valencia hakkında “ Onu memnun etme arzusu duymuyordum. Kutusu dardı Valencia’nın. İyice kaptırmıştım ama karşılık alamıyordum. Umurumda değildi. Pompaladım. Bir kez daha. Araştırma,şiddet duygusu hiç yoktu. Yoksulluk ve cehalet kendi gerçeğini üretir . Benimdi. Ormanda iki hayvandık ve onu öldürüyordum. Bir şeyler hissetmeye başlar gibi olmuştu Valencia. Öptüm, dudakları aralandı nihayet. Kökledim. Mavi duvarlar bizi seyrediyordu. Küçük iniltiler dökülüyordu Valencia’nın dudaklarından. Bu da beni kamçılıyordu. “ –sf 282
Her zaman kadınlara önceliğini verirdi Chinaski, diğerleri umrunda olmazdı. Onunla kafa bulmaya çalışan, içmek için can atanlar da vardı ama onun umrumda olmazdı.
“ -Henry Chinaski sen misin? Genç bir erkek sesi
-Evet
-Yazar Henry Chinaski sen misin
-Evet
-Gerçekten mi
-Evet
-Biz bel air’den bir grup genciz ve senin kitaplarını çok seviyoruz moruk. O kadar çok seviyoruz ki seni ödüllendirmeye karar verdik!
-Yok ya
-Evet, birkaç altılık paket bira alıp sana geliyoruz
-Kıçına sok sen o biraları
-Ne? O biraları kıçına sok dedim
-Kapattım “ – sf 290
“ Yılbaşı geceleri aşılması güç bir başka berbat geceydi benim için. Annem ve Babam pek severlerdi yılbaşı gecelerini; radyodan gelişini dinlerlerdi, kent be kent, Los Angeles’a varıncaya kadar. Sonra havai fişekler patlar, klaksonlar öttürülür, amatör içiciler kusar, erkekler başka erkeklerin karılarıyla , kadınlar da kimi bulurlarsa onlarla flört ederlerdi. Herkes öpüşüp banyoda, dolapta ve bazen açıkta birbirini götürürdü, özellikle gece yarısı ve ertesi gün korkunç kavgalar çıkardı, Gül Festivali’ne ve Rose Bowl maçına hiç girmeyelim. “ –sf 295
“ Sara ile kutlamaya ve içmeye başladık, dünyanın yarısı sarhoş olmak için kıçını yırtarken kolay değildi sarhoş olmak. “ –sf 295
” -Hey , moruk senin dinletinden önce sahne aldığım gece… o kadar kötü müydüm Hank?
– Gerçeği söyle
-Bak Dinky kalbini kırmak istemiyorum, ama ben dinlemekten çok içiyordum. Sahneye çıkıp onlarla nasıl yüzleşeceğini düşünmekten başka bir şey yapamıyordum, gerçekten kusturur beni.
-Ama ben bayılıyorum seyirci önüne çıkmayı, hele şarkılarımı sevmişlerse cennetteyim
-Yazmak farklıdır. Yalnız yapılır, seyirciyle ilgisi yoktur.”
Chinaski– sf 296
“ Gel gör ki, sırf karşında oturduğu için bir adamın yeteneğini pohpohlamak bütün yalanların en bağışlanmazıydı; çünkü bu onu yüreklendirmek demekti, gerçek yetenekten yoksun birini yüreklendirip hayatını harcamasını telkin etmekti. Çok insan yapar bunu, dostlar ve arkadaşlar özellikle. “ – sf 297
“ Ahizeyi beşiğine koydum. Sara’yı düşündüm. Sara ile evli değildik ama. Erkeğin hakkı vardı. Ben bir yazardım. Pis bir moruktum. İnsan ilişkileri yürümüyordu zaten. İlk iki hafta bir şeye benziyor, taraflar daha sonra heyecanlarını yitiriyorlardı. Maskeler düşüyor, gerçek yüzler belirmeye başlıyordu: çatlaklar, gerizekalılar, sapıklar, kinciler, sadistler, katiller. Modern toplum kendi türlerini yaratmıştı ve hepsi birbirlerinden besleniyorlardı. Ölümüne bir düello lağım çukurunda . İnan ilişkilerinden umulabilecek en uzun sürenin iki buçuk yıl olduğuna karar vermiştim. “ – sf 299
“Banyoya gidip aynada yüzüme baktım. Korkunç görünüyordu. Sakalımdan ve kulaklarımdan birkaç beyaz kıl yoldum. Selam, Ölüm. Ama neredeyse altmış yıldan beri hayattayım. Beni o kadar kadar çok siper dışında yakaladın ki şimdiye kadar çoktan haklamış olman gerekirdi. Hipodroma yakın gömülmek istiyorum… son düzlükteki koşuyu duyabilecek kadar.” –sf 300
“Ne kadar hüzün vardı her şeyde, işler yolunda gittiği zaman bile.” -sf 310
Sara’ya geri döndü Chinaski yeniden. Tanya’ya göre farklı bir kadındı Sara.
“Gerçekten iyi bir kadındı Sara. Bir Tanya için öyle bir kadını kaybetmek salaklığın daniskasıydı. Ama Tanya da bir şeyler getirmişti bana. Sara daha iyi muameleyi hak ediyordu. Evli olmadıklarında bile insanların birbirlerine sadık olmaları gerekebiliyordu. Hatta, yasayla onaylanmış olmadığı için güven duygusu daha güçlü olmalıydı.” –sf 313
“İçki satın aldığım yeri sık sık değiştirmeyi severim, gece gündüz yüklü alışveriş yaptığında tezgahtarlar alışkanlıklarını öğreniyorlardı. Hala nasıl hayatta olduğuma hayret ettikleri duygusuna kapılıyordum, bu da beni rahatsız ediyordu. Böyle bir şey düşündükleri filan yoktu, muhtemelen ama yılda üç yüz akşamdan kalmalık yaşayan biri bir süre sonra paranoyaklaşabiliyor.” –sf 313
“İyi kadındı Sara. Kendime çekin düzen vermeliydim. Bir erkek sadece iyi bir kadın bulamadığında çok fazla kadına ihtiyaç duyuyordu. Erkek çok fazla düzüşerek kimliğini yitirebiliyordu. Sara ona verdiğimden çok daha fazlasını hak ediyordu.” –Sf 316
Not: Yaklaşık 5-6 ay üstünde çalıştığım, 4-5 defa okuduğum, sıkça kitabın içinden yararlandığımı okuyucunun bilmesini isterim. Bazı kitap eleştirileri kısa oluyor, bazıları uzun. Henry Chinaski’nin kadınlarını değerlendirmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bu kadar uzun neden yazdım bilmiyorum ama Charles Bukowski kesinlikle buna değer biri. Çok uzun yazıldığı için okuyacağınızı sanmam zaten ” okuyacağınızı sanmam” cümlesi de alt paragraflarda oraya kadar okursanız yine kendiniz adına iyi bir iş yapmış olursunuz.
Bol kamışlı, bol yarıklı bir Bukowski romanıyla karşı karşıyasınız. Kendisinin de dediği gibi
“Pek Çok iyi adam bir kadın yüzünden köprü altını boylamıştır..”
Yazan:Charles Bukowski
Yayın Yönetmeni: Metin Celal
Kapak Düzeni Nurcan Zamur
Kitabın Orjinal Adı ” Women”
Türkçesi: Avi Pardo
Baskı: Üçüncü Baskı 2009
Yayınevi: Parantez
Sayfa: 320