Bizi Yaşatanlar ve Öldürenler...

Şair: Ahmet Cemal

Yıllar önce okuduğum, yabancı bir radyo oyununun adıydı yukarıdakı başlık. Onca yıl sonra yeniden anımsayışıma ise, Elias Canetti'nin Notlarında rastladığım şu satırlar neden oldu: "Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam, bir cinayetten de beter olan bu cinayete yeterince yakınabilecek kadar uzun değildir."

Metnin ikinci kısmına olduğu gibi katılıyorum. Bir sevgiyi, iki insan arasındaki sevgiyi yıkmanın basit bir cinayetten çok öte bir şey olduğunu, belki ancak bir insanlık suçuyla eşanlamlı sayılabileceğini yaşadığım yıllar boyunca çok iyi öğrendim. Epey eski bir şiirimde, belki de aldığım bu hüzünlü dersin etkisiyle şu dizelere yer vermişim: "Kaç kişi kalmış, bir düşün /dünya yüzünde bir sevgiyi öldürmemiş / ve kaç birliktelik, başkalarının yıkmak istemediği!"

Bir insanın sevgisini yıkmanın yıllar aldığı ise her zaman doğru değil. Birkaç sözcük, bir sevgiyi, üstelik nasıl da kök salmış, sapasağlam bir sevgiyi birkaç dakikada da sarsabiliyor. Evet, belki insan uğradığı bu korkunç yitimin bilincine ilk dakikalarda, saatlerde, hatta günlerde ve haftalarda pek varamıyor. Varlığının en derin noktalarında taşıdığı, o sözcüklerin hançerini yemiş sevginin hâlâ canlı olduğunu, hâlâ soluk alıp verdiğini sanıyor. Belki de o sevgi olmaksızın yaşamayı ilk zamanlarda kolay göze alamadığı için. Ama günün birinde bir de bakıyor ki, o sevginin yerini bir sessizlik almış.

Evet, ne tuhaftır ki, öldürülen büyük sevgilerimizden geriye kalan ile ölen sevdiklerimizden geriye kalan en azından bende hep aynı şey.  Sevdiklerimiz bağlamında bunu en yoğun biçimde bundan iki yıl önce, annemi yitirdiğimde algılamıştım. O, hep benim 'Yaşlı Dostum'du, ve bu dostluğun ne demek olduğunu onun ölümünden sonra çok daha iyi anladım. Akşamüstleri eve dönüp de, artık birlikte kahve içecek birini bulamadığımda, daha da önemlisi, o kahve saatimizde onunla konuştuklarımı bir başkasıyla artık bir daha asla onunla konuştuğumuz gibi konuşamayacağımı anladığımda.

Geriye, yaşamımda bir sessizlik, tuhaf bir suskunluk kalmıştı.

Sözcüklerin hançeriyle yara alan sevgilerden geriye kalan da böyle bir sessizlikten başka bir şey değil. Hele içinizdeki büyük bir sevgiyi sözcükleriyle hançerlemiş olanlarla ilişkilerinizi sürdürüyorsanız eğer, bu durum çok daha açık biçimde algılanır. Biliyorsunuz ki onlar, artık sevginize kastedenlerdir ve cinayetlerini her an yineleyebilirler. Çünkü onlar, cinayeti bir kez işleyebilmişlerdir. Çünkü onlar, iki insanın birbirini, hangi sıfatla olursa olsun, gerçek anlamda sevmesine asla katlanamayanlardır. Çünkü onlar, en yüce duyguları bile bilinen kategorilere sokmadan kendinden emin olamayan, erişemediği sıradışılığı ancak yıktığı zaman rahat edebilen, uğursuz bir sıradanlığın temsilcileridir. İşte o zaman, artık bilirsiniz ki onların yanında kendiniz olmanıza zaten izin yoktur. Şimdi yaşamayan bir aziz dostun yazdığı gibi, "renginizi belli etmiş olmanızın bedeli, büyük bir yalnızlıktır," ve geriye yine tuhaf bir sessizlik, bir suskunluk kalır. 

Dışarıdan gelen bir darbeyle ölmemişseniz eğer, iyileşebilirsiniz. Bir yara izi kalsa bile, bunu içselleştirmezsiniz. Ama beslediğiniz büyük bir sevgiye hançer gibi saplanmış sözcüklerle gelen ölüm çok farklı. Kolay işlenebilmeleri, belki de bu tür cinayetlerin en korkunç yanı. Çünkü sözcüklerle acımasızca, çoğu zaman kendinizi savunma hakkı bile tanınmaksızın ve aslında yalnızca birini en soylu duygularla çok yönlü ve karşılıksız sevdiğiniz için, yargılanabiliyorsunuz ya da bir anda harcanabiliyorsunuz.

Kısa süre önce, çok genç yaşında yitirdiğimiz bir arkadaşımızın cenazesinde, bu acı gerçekleri sanki yeniden yaşadım. Ölmek, doğmak kadar doğal ve kaçınılmazken, sevgileri öldürmeye kalkmanın anlamını bir kez daha sorguladım. Ve anladım ki, başkalarının öldürmeye çalıştıkları sevgileri içimizde canlı tutma savaşımı, bazen bu savaşımın en güç anlarında tek başımıza kalsak bile, insanlığımızı yitirmemenin tek yolu.

Bizi yaşatan sevgilerin artık onca az olduğu bir dünyada, sözcükleri cinayet aletine dönüştürmenin lüksünü kavrayabilmek, gerçekten güç!

Ahmet Cemal 


Ahmet Cemal'in bu yazısı, yalnızca "sevginin yıkılması" üzerine bir deneme değildir. Aynı zamanda dilin ahlakı, yas, yalnızlık ve insanın iç dünyasının kırılganlığı üzerine yazılmış en güçlü metinlerinden biridir. Metnin merkezindeki iddia şudur:

Bir insanı öldürmekten daha ağır suçlar vardır; bunlardan biri de bir insanın sevgisini öldürmektir.

Bu düşünceyi adım adım inşa ediyor.

Canetti'den başlayan yolculuk

Yazı, Elias Canetti'nin şu cümlesiyle açılır:

"Bir insanın sevgisini yıkmak için yıllar gereklidir, ama hiçbir yaşam... buna yakınmaya yetmez."

Ahmet Cemal, Canetti'ye hem katılır hem de itiraz eder.

Katıldığı nokta şudur:

Bir sevgiyi öldürmek gerçekten bir cinayettir; hatta sıradan bir cinayetten daha ağırdır. Çünkü öldürülen yalnızca bir duygu değil, insanın dünyaya açılan en saf kapısıdır.

İtiraz ettiği nokta ise çok önemlidir:

Sevgiyi öldürmek her zaman yıllar almaz.

Bazen yalnızca birkaç cümle...

Birkaç sözcük...

Birkaç dakika...

İnsan uzun süre sevginin yaşadığını sanır. Oysa aslında sevgi çoktan ölmüştür; geriye sadece alışkanlık kalmıştır.

Bu psikolojik gözlem metnin en güçlü yanlarından biridir.

Sözcüklerin hançeri

Metindeki en etkileyici metafor budur.

Ahmet Cemal sözcükleri yalnızca iletişim aracı olarak görmez.

Onlar:

  • iyileştirebilir,
  • yaşatabilir,
  • ama öldürebilir de.

Üstelik fiziksel şiddetten farklı olarak, sözcüklerle işlenen cinayet görünmezdir.

Kan yoktur.

Yara izi yoktur.

Hukuk bununla ilgilenmez.

Ama insanın içinde yıllarca süren sessizlik bırakır.

Bu yüzden "sözcüklerin hançeri" ifadesi yalnızca şiirsel değildir; aynı zamanda etik bir uyarıdır.

Sessizlik

Metinde en çok tekrar eden kavram "sessizlik"tir.

İlginç olan, Ahmet Cemal sessizliği huzur anlamında kullanmaz.

Sessizlik burada kaybın sesidir.

Annesini kaybettikten sonra yaşadığı kahve saatleri bunu olağanüstü anlatır.

Eskiden aynı masada konuştuğu insan artık yoktur.

Eksik olan yalnızca bir kişi değildir.

Eksik olan, yalnızca onunla kurulabilen konuşmadır.

Bu çok ince bir ayrımdır.

Çünkü her insanın bizim içimizde açtığı yer başkasınca doldurulamaz.

Dolayısıyla ölümün bıraktığı boşluk da eşsizdir.

Aynı şey öldürülen sevgiler için de geçerlidir.

Geriye kavga değil...

Öfke değil...

Sessizlik kalır.

Neden "cinayet" diyor?

Burada Ahmet Cemal bilinçli olarak ağır bir sözcük seçiyor.

Çünkü ona göre sevgi:

insanı insan yapan en temel varoluş biçimidir.

Birinin sevgisini yok etmek, onun yaşama biçimlerinden birini öldürmektir.

Bu nedenle şöyle der:

"Onlar cinayeti bir kez işleyebilmişlerdir."

Buradaki "onlar" yalnızca sevgiliyi inciten insanlar değildir.

Aynı zamanda:

  • kıskanç insanlar,
  • sevgiye tahammül edemeyenler,
  • insanların birbirini özgürce sevmesini tehdit görenler,
  • farklılığı yıkan sıradanlık temsilcileri.

Yani yazı bireysel olduğu kadar toplumsaldır.

"Renginizi belli etmiş olmanızın bedeli"

Bu cümle yazının ikinci büyük eksenidir.

Gerçek sevgiyi yaşayan insan kendini saklayamaz.

İçindeki rengi gösterir.

Ama dünya çoğu zaman bunu ödüllendirmez.

Tam tersine cezalandırır.

Çünkü samimiyet kırılgandır.

Kötülük ise çoğu zaman örgütlüdür.

Bu yüzden sevginin doğal sonucu bazen yalnızlıktır.

Yazının sonunda neden umut var?

Metin karanlık görünür.

Ama final bütünüyle umutsuz değildir.

Ahmet Cemal sonunda şunu söyler:

Başkalarının öldürmeye çalıştığı sevgileri içimizde yaşatmak, insan kalmanın tek yoludur.

Bu çok önemli.

Çünkü mesele artık sevilen kişiyi korumak değildir.

Kendi insanlığını korumaktır.

Başkalarının nefreti seni sevgisizleştirememelidir.

Asıl direniş budur.

Üslup

Ahmet Cemal'in dili dikkat çekici biçimde yavaştır.

Okuyucuyu sarsacak kısa cümleler yerine uzun, nefes alan paragraflar kurar.

Bu nedenle metin konuşur gibi ilerler.

Yargı dağıtmaz.

İkna etmeye çalışmaz.

Hatırlar.

Düşünür.

Sonra bizi de düşünmeye zorlar.

Şiirselliği mecazlardan değil, ritminden gelir.

Sonuç

Bu yazının en unutulmaz cümlesi bence Canetti'nin alıntısından bile çok, Ahmet Cemal'in kendi bulduğu şu düşüncedir:

"Öldürülen büyük sevgilerimizden geriye kalan ile ölen sevdiklerimizden geriye kalan aynı şeydir: sessizlik."

Bu, metnin kalbidir.

Çünkü Ahmet Cemal sevginin ölümünü bir ayrılık olarak değil, yas olarak tanımlar. Sevgi gerçekten öldüğünde insan artık öfkelenmez, hesap sormaz, hatta çoğu zaman nefret de etmez. İçinde yalnızca bir zamanlar konuşmalarla, kahkahalarla, güvenle dolu olan yerin yankısız boşluğu kalır. İşte bu yüzden metin, sevginin sonunu bir bitiş değil, içimizde ömür boyu taşınan bir sessizlik olarak anlatır. Bu sessizlik de Ahmet Cemal'e göre, fiziksel ölümün bıraktığı boşluk kadar gerçek ve o kadar derindir.