Bir İlişki Nasıl Olmalıdır? Cem Akaş’ın Birinci Manifestosu Üzerine
28 Ekim 2026
Bir ilişkiyi anlamaya çalışırken insanın kendisiyle, yalnızlığıyla ve karşısındaki insanla kurduğu çelişkili bağlara doğru bir yolculuk…
Bir ilişkinin kullanım kılavuzu olabilir mi?
Cem Akaş’ın Bir İlişki Nasıl Olmalıdır Birinci Manifesto başlıklı metni, adından başlayarak okuru bir beklentinin içine çekiyor. Bir ilişkinin nasıl olması gerektiğini anlatacağını düşündüğümüz bu metin, daha ilk maddelerden itibaren bildiğimiz ilişki anlayışını sorgulamaya başlıyor. Kimi zaman kesin hükümler veriyor, kimi zaman kendi söylediklerini geçersiz kılıyor; bazen son derece ciddi bir düşünceyi gündelik bir nesnenin arkasına saklıyor, bazen de insanın en hassas meselelerinden birini alaycı bir cümleyle önümüze bırakıyor.
Burada karşımızda, ilişkilerin nasıl yürütüleceğini anlatan sıradan bir öğütler dizisi yok. Aksine, ilişki kurmanın ne kadar zor, çelişkili ve kimi zaman da imkânsız olduğunu kabul eden bir metin var. Akaş, insanın bir başkasıyla yakınlaşma arzusuyla kendisini koruma ihtiyacı arasındaki gerilimi görünür kılıyor. Birlikte olmak istiyoruz ama kendimizden vazgeçmek istemiyoruz; anlaşılmayı bekliyoruz ama bütün kapılarımızı açmaya yanaşmıyoruz. Karşımızdakine yaklaşırken bir yandan da aramıza mesafe koyuyoruz.
Manifestonun asıl gücü, bu çelişkileri çözmeye çalışmamasında. Çünkü insan ilişkilerinde her sorunun karşılığını bulmak, her anlaşmazlığı gidermek ve her duyguyu kesin bir tanıma yerleştirmek mümkün değil. Akaş’ın maddeleri, okura hazır cevaplar vermek yerine onu kendi ilişkileri, beklentileri ve hayal kırıklıkları üzerine düşünmeye çağırıyor. Üstelik bunu yaparken mizahı, mantık oyunlarını ve zaman zaman acımasızlaşan bir gerçekçilik anlayışını aynı metinde buluşturuyor.
1. Bir ilişkiye gerçekten katılmak
Cem Akaş’ın 1. maddesi:
Bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. Kıyıya, köşeye, ucuna veya kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez. Üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.
Akaş, ilişki kelimesinin içinde saklanan ilişmek fiilinden hareket ederek söze başlıyor. Birine ilişmek, onun hayatına değmek, çevresinde bulunmak, gerektiğinde yakınlaşıp gerektiğinde uzaklaşmak mümkün. Fakat bütün bunlar, bir ilişkiyi gerçekten yaşamak anlamına gelmiyor. İnsan bazen bir başkasının hayatında bulunur ama oraya bütünüyle katılmaz. Varlığını sürdürürken kendisini geri çeker, sorumluluk almaktan kaçınır, işler zorlaştığında uzaklaşabileceği bir alanı hep açık tutar.
Akaş’ın gemi benzetmesi bu bakımdan önemli. Kıyıya, köşeye ya da kenara oturmakla geminin yürümeyeceğini söylüyor. Buradaki oturmak, bir ilişkinin içine yerleşmeyi, orada gerçekten bulunmayı ve sonuçlarını üstlenmeyi düşündürüyor. Üstelik insanın yalnızca oradaymış gibi yapması da yeterli değil. Bir ilişkinin varlığıyla, o ilişkinin içinde gerçekten bulunmak arasında fark var.
Son cümlede süngünün devreye girmesiyle metnin tonu değişiyor. Bir ilişkiye tam anlamıyla katılmak gerektiğini söylemek başka, bunun için insanın kendisini bir süngünün üzerine oturtmasını istemek başka. Akaş, böylece bağlılık düşüncesini rahatsız edici bir uç noktaya taşıyor. İnsanın ilişki uğruna ne kadar ileri gitmesi gerektiğini sorgulatırken aynı zamanda sınırsız fedakârlık beklentisinin tehlikesini de hissettiriyor.
Ben bu maddeyi okurken, bir ilişkiye emek vermekle o ilişki uğruna kendini incitmek arasındaki sınırı düşünüyorum. Bir ilişkinin gerçekten yaşanabilmesi için insanın orada bulunması gerekir; fakat orada bulunmak, her acıya katlanmayı kabul etmek değildir. Belki de Akaş’ın abartılı ifadesi bizi tam bu ayrım üzerinde düşünmeye zorluyor: İlişkinin kıyısında durmak başka, kendini ilişkinin içinde kaybetmek başka. İnsan birine bütünüyle yaklaşırken kendisine de bir yer bırakabilmelidir.
2. Islaklığın anlamı
Cem Akaş’ın 2. maddesi:
Islak olmayan bir ilişki düşünülemez.
Tek cümlelik bu madde, okurun zihninde hemen bir soru uyandırıyor: Islaklık burada neyin karşılığı? Cinselliğin mi, duygusal yakınlığın mı, gözyaşının mı, yoksa iki insanın birbirine temas etmesiyle ortaya çıkan bütün o belirsiz hâllerin mi?
Akaş, ilk maddede ilişkiye tam anlamıyla katılmayı savunurken ikinci maddede bu katılımın soyut bir düşünce olarak kalamayacağını ima ediyor. İlişki, insanın bedenine ve duygularına dokunur. İnsan bir başkasıyla yakınlaştığında yalnızca düşünceleriyle var olmaz; arzuları, korkuları, kırılganlıkları ve kimi zaman da kontrol edemediği tepkileriyle oradadır. Islaklık, bu bakımdan ilişkinin teoriden çıkıp yaşantıya dönüşmesini simgeleyebilir.
Cümlenin etkisi biraz da açıklanmamış olmasından geliyor. Akaş, ıslaklığın ne anlama geldiğini belirtmiyor. Okurun önüne tek bir görüntü bırakıyor ve geri çekiliyor. Böylece anlam, yazarın kurduğu cümleyle okurun kişisel deneyimi arasında oluşuyor. Kimi okur burada erotik bir çağrışım bulabilir, kimi gözyaşını, kimi de hayatın pürüzsüz ve steril olmayan tarafını düşünebilir.
Bana kalırsa bu cümlenin asıl önemi, ilişkiyi temiz, düzenli ve bütünüyle denetlenebilir bir alan olarak düşünmemize izin vermemesinde. İnsan ilişkileri her zaman biraz dağınıktır. Duygular birbirine karışır, beklentiler değişir, söylenenlerle hissedilenler örtüşmez. Yakınlık bazen mutluluk, bazen utanç, bazen de incinme getirir. Islaklık, bu anlamda, hayatın ve bedenin ilişkiye dâhil oluşudur.
Bir ilişkiyi yalnızca konuşarak, tanımlayarak ve kurallara bağlayarak yaşamak mümkün değildir. Bazı şeyler ancak deneyimlendiğinde anlaşılır. Akaş’ın kısa cümlesi de açıklamaktan çok hissettirmeyi tercih ediyor. Ne var ki ıslaklığın anlamını tek bir karşılığa indirmemek gerekir; cümlenin edebî gücü, tam da farklı çağrışımlara açık olmasında yatıyor.
3. İlişki bir palavra mı?
Cem Akaş’ın 3. maddesi:
Aslında ilişki diye bir şey yoktur; her şey palavradır. İki insan ancak birbirlerine ilişmedikleri sürece birbirlerini yaşatabilir. Birlikte değişim bir ortaçağ yalanıdır.
İlk iki maddede ilişkiye katılmayı ve yakınlığın kaçınılmazlığını konuşurken burada birdenbire ters yönde ilerliyoruz. Artık ilişki diye bir şeyin bulunmadığı söyleniyor. Üstelik mesele yalnızca bir kuşku değil; insanın bir başkasıyla birlikte değişebileceği düşüncesi de tarih dışı, eski bir yalan olarak nitelendiriliyor.
Bu sert çıkışın arkasında, yakınlığın insanı dönüştürdüğüne ilişkin yaygın inanca duyulan bir güvensizlik var. Sevdiğimiz insanın bizi değiştirdiğini, birlikte büyüdüğümüzü, birbirimizi daha iyi anladıkça başka insanlara dönüştüğümüzü söylemeyi severiz. İlişkilerimizi anlamlandırırken çoğu zaman bu anlatıya ihtiyaç duyarız. Birlikte geçirilen zamanın bizi olgunlaştırdığına, yaşanan acıların bizi birbirimize yaklaştırdığına inanmak isteriz. Akaş ise bu inancı bir anda dağıtıyor.
İki insanın birbirine ilişmediği sürece birbirini yaşatabileceği düşüncesi, yakınlığın kendisine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir. İnsanlar birbirlerine yaklaştıkça karşılarındakini kendi beklentilerine göre biçimlendirmeye başlayabilir. Sevgi adı altında müdahale etmek, korumak adına sınırları aşmak, değişmesini istediğimiz insanı olduğundan başka birine dönüştürmeye çalışmak mümkündür. Böyle durumlarda yakınlık, yaşatmak yerine tüketen bir güce dönüşebilir.
Bununla birlikte, Akaş’ın cümlesini mutlak bir hakikat olarak kabul etmek zorunda değiliz. İnsanlar birbirlerini değiştirebilir; bazen bir karşılaşma hayatın yönünü gerçekten değiştirebilir. Fakat değişimin her zaman ortak bir iradeyle gerçekleştiğini söylemek de güçtür. İki insan aynı ilişkinin içinde bulunurken birbirinden farklı şeyler öğrenebilir, farklı yönlere gidebilir ve yaşadıklarına bambaşka anlamlar verebilir.
Maddenin asıl çarpıcı tarafı, kesin bir hüküm vermesinden çok, bu hükmü manifestonun ilerleyen bölümlerinde yeniden tartışmaya açacak olmasıdır. Akaş burada ilişkiyi reddederken aslında onun ne kadar kırılgan bir kavram olduğunu gösteriyor. Birlikte olmak, kendiliğinden birlikte değişmek anlamına gelmez. Yakınlık, anlaşılmayı garanti etmez. Sevgi de iki insanın aynı yönde ilerleyeceğine dair bir sözleşme değildir.
Bu maddeyi okurken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir ilişkiyi gerçek kılan şey nedir? Birlikte geçirilen zaman mı, birbirimizin hayatında bıraktığımız iz mi, yoksa bütün bunlara verdiğimiz anlam mı? Belki de Akaş’ın palavraya benzettiği şey, ilişkinin kendisinden çok, ilişki hakkında kurduğumuz büyük ve rahatlatıcı anlatılardır.
4. Olmuyorsa olmuyor
Cem Akaş’ın 4. maddesi:
Olmuyorsa olmuyor kuralı: kelek kavuna şeker serpmek kadar anlamsız bir hareket daha bulunabilir, ama bu zor olacaktır.
Bu maddede Akaş, büyük bir ilişki meselesini gündelik hayatın içinden seçilmiş basit bir örnekle anlatıyor. Kelek bir kavunun üzerine şeker serpmek, meyvenin özelliğini değiştirmeye yetmeyecektir. Üstelik yapılan müdahale, asıl sorunu ortadan kaldırmadığı gibi insanın kendisini oyalamasına da neden olabilir. İlişkilerde de bazen durum böyledir: Bir şeyin yürümediğini görürüz ama onu yürütmek için yeni yöntemler geliştirmeye devam ederiz.
İnsan, emek verdiği şeyin başarısız olduğunu kabul etmekte zorlanır. Harcanan zaman, paylaşılan hatıralar, verilen sözler ve kurulan gelecek hayalleri, bitmesi gereken bir ilişkiyi sürdürmek için gerekçeye dönüşebilir. Biraz daha sabretmek, biraz daha anlayış göstermek, bir kez daha konuşmak… Bunların her biri kendi başına anlamlı olabilir. Fakat sorun, ne yapılırsa yapılsın değişmeyecek bir noktaya gelmişse çaba göstermekle gerçeği ertelemek birbirine karışır.
Kelek kavuna şeker serpmek benzetmesi, bu bakımdan yalnızca komik değil, aynı zamanda acımasızdır. Çünkü insanın kendisini ikna etmek için yaptığı şeylerin ne kadar anlamsız görünebileceğini ortaya çıkarır. Dışarıdan bakan biri için mesele açık olabilir; fakat ilişkinin içindeki insan, hâlâ kurtarılabilecek bir şey bulunduğuna inanmak ister. Bazen küçük bir iyileşmeyi büyük bir değişimin habercisi sayar, bazen de tek bir güzel günü bütün kötü günlerin telafisi gibi görür.
Elbette bu madde, her zorluğun karşısında vazgeçmek gerektiği anlamına gelmemeli. İlişkiler emek ister ve hiçbir yakınlık sürekli bir uyum içinde ilerlemez. Burada asıl mesele, emek vermekle sonuçsuz bir çabayı sürdürmek arasındaki farkı görebilmektir. İnsan bazen bir şeyi düzeltmek için daha fazla uğraşmaktan çok, artık düzelmeyeceğini kabul etmeye ihtiyaç duyar.
Akaş’ın kesin ve gündelik dili, bu kabulün güçlüğünü hafifletmiyor; tersine, onu daha görünür hâle getiriyor. Çünkü bir ilişkinin bitmesi yalnızca iki insanın ayrılması değildir. Bazen insan, o ilişkinin bir gün dönüşeceğine dair kendi inancından da ayrılmak zorunda kalır. Kelek kavuna şeker serpmek, biraz da bu inancın görüntüsüdür: Elimizdeki şeyin değişmesini ister, değişmediğinde ise kendi çabamızı artırarak sonucu değiştirebileceğimizi düşünürüz.
5. Kavun yerine ayva yemek
Cem Akaş’ın 5. maddesi:
Herkesin kavun yerine ayva yemeye hakkı vardır.
Bir önceki maddede kelek kavunu şekerle kurtarmaya çalışmanın anlamsızlığıyla karşılaşmıştık. Şimdi ise başka bir ihtimal beliriyor: Belki de kavunu kurtarmaya çalışmak yerine ayva yemek mümkündür. İlk bakışta sıradan bir tercih cümlesi gibi görünen bu madde, aslında insanın kendi arzusunu ve karar verme hakkını savunuyor.
İlişkilerde çoğu zaman neyin doğru olduğuna ilişkin ortak ölçütler oluştururuz. Nasıl sevilmesi gerektiği, ne kadar fedakârlık yapılacağı, bir ilişkinin ne zaman sürdürülmesi veya ne zaman bitirilmesi gerektiği konusunda genel geçer hükümler üretiriz. Bu hükümler bazen işe yarasa da insanların farklı ihtiyaçlarını ve beklentilerini açıklamakta yetersiz kalabilir. Bir insanın mutluluk anlayışı, bir başkasının mutluluk anlayışıyla aynı olmak zorunda değildir.
Kavun ve ayva arasındaki tercih, bu farklılığı basit bir gündelik kararın içine yerleştiriyor. Burada önemli olan hangi meyvenin daha iyi olduğu değil, insanın kendisine sunulan seçenekler arasında kendi tercihini yapabilmesidir. Herkesin kavun yemesi gerektiğini söyleyen bir kural yoktur. Kavunu sevmeyen birinin ayvayı tercih etmesi, yanlış bir seçim yaptığı anlamına gelmez.
Bu düşünceyi ilişkiler açısından ele aldığımızda, insanın kendi ihtiyacını tanımasının önemini görüyoruz. Bazen bir ilişki dışarıdan bakıldığında çok iyi görünebilir; iki insan birbirine uygun bulunabilir, çevreleri tarafından birbirlerine yakıştırılabilir. Buna rağmen ilişkinin içindeki insanlardan biri kendisini mutlu hissetmeyebilir. Başkalarının uygun bulduğu şey, kişinin kendi hayatında karşılık bulmak zorunda değildir.
Akaş’ın cümlesinde dikkatimi çeken, tercih hakkının büyük bir savunma konuşması yapılmadan dile getirilmesi. İnsanların farklı şeyler isteyebileceğini açıklamak için uzun gerekçelere ihtiyaç duyulmuyor. Herkesin ayva yemeye hakkı var. Bu kadar.
Belki de ilişkilerde kendimize ve başkalarına tanımamız gereken özgürlük tam olarak budur: Bir tercihin bize anlaşılmaz gelmesi, onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Bir başkasının mutluluğu bizim seçtiğimiz biçime benzemek zorunda değildir. İnsan, yalnızca başkalarının kendisi için uygun gördüğü hayatı yaşamak zorunda kalmadığında kendi arzusunu daha iyi duyabilir.
6. Duvar çentiklerinin gölgesi
Cem Akaş’ın 6. maddesi:
Duvar çentiklerinin gölgesinin derin olacağı unutulmamalıdır.
Akaş burada açıklamak yerine bir görüntü kuruyor. Duvarın üzerinde çentikler var; ışık belirli bir açıdan geldiğinde bu küçük izlerin gölgeleri derinleşiyor. Cümlenin neyi anlattığı açıkça söylenmediği için okur, görüntünün taşıdığı anlamı kendisi aramak zorunda kalıyor.
Bir duvar çentiği, duvarın yüzeyinde kalmış küçük bir izdir. İlk bakışta önemsiz görünebilir; duvarın bütünlüğünü bozacak kadar büyük değildir. Fakat ışık değiştiğinde, o küçük izin gölgesi olduğundan daha belirgin hâle gelir. İnsan ilişkilerindeki kırgınlıklar da bazen böyle çalışır. Yaşandıkları anda önemsiz görünen bir söz, dikkatsizce yapılmış bir hareket veya karşılıksız bırakılmış bir beklenti, zaman geçtikçe daha derin bir anlam kazanabilir.
İnsanların birbirlerine bıraktıkları izler her zaman büyük olaylardan kaynaklanmaz. Bazen asıl yaralayıcı olan, tekrar tekrar yaşanan küçük ihmallerdir. Birinin söylediğimizi hatırlamaması, ihtiyaç duyduğumuz anda yanımızda bulunmaması ya da bizi ilgilendiren bir konuda sürekli kayıtsız davranması, tek başına büyük bir mesele gibi görünmeyebilir. Fakat bu davranışlar biriktikçe insanın zihninde başka bir hikâye oluşur. Artık yalnızca o gün yaşanan olayı değil, geçmişteki benzer olayları da hatırlamaya başlarız.
Çentiğin gölgesi, iz ile o izin zihnimizde kazandığı anlam arasındaki farkı düşündürüyor. Yaşanan olayın kendisi küçüktür; fakat zaman, hafıza ve beklenti onun gölgesini büyütebilir. Bazen de tam tersine, önemsiz sandığımız bir olay, ilişkide zaten var olan daha derin bir sorunu görünür kılar.
Akaş’ın cümlesini yalnızca kırgınlıklarla sınırlandırmak da doğru olmaz. İnsanların birbirleri üzerinde bıraktıkları olumlu izler de zaman içinde büyüyebilir. Bir zamanlar söylenmiş küçük bir söz, yıllar sonra hatırlandığında beklenmedik bir güç kazanabilir. Birinin zor bir günümüzde gösterdiği incelik, uzun süre hafızamızda kalabilir. Duvar çentiklerinin gölgeleri, bu anlamda, geçmişin bugünkü algımızı nasıl biçimlendirdiğini de anlatıyor olabilir.
İlişkilerde her şeyin yaşandığı anda anlaşılmadığını kabul etmek gerekiyor. Bazen bir olayın anlamı, ancak aradan zaman geçtikten sonra belirginleşir. Akaş’ın kısa ve kapalı cümlesi, bu gecikmiş anlamın üzerinde durmamızı sağlıyor. Duvarın kendisi oradadır; fakat çentiğin ne kadar derin görüneceğini ışığın nereden geldiği belirler.
7. Söylenmeyen söz ağırlaşır
Cem Akaş’ın 7. maddesi:
Söylenmeyen söz ağırlaşır.
Bu cümlede herhangi bir benzetme açıklanmıyor; söze doğrudan bir ağırlık atfediliyor. Söylenmeyen şey, ortadan kaybolmak yerine insanın içinde birikiyor. Dile getirilmeyen düşünce ve duygular, zamanla kendi varlıklarını hissettirmeye başlıyor.
İnsan her şeyi söyleyemez. Bazen karşısındakini kırmamak, bazen kendisini savunmasız bırakmamak, bazen de söyleyeceklerinin yaratacağı sonuçlardan korktuğu için susar. Susmak kimi zaman bir ilişkinin sürmesini sağlar. Bir tartışmanın büyümesini önlemek, karşıdaki insanın hassasiyetini gözetmek veya henüz kendimiz için bile anlamlandıramadığımız bir duyguyu zamana bırakmak için sessiz kalabiliriz.
Fakat suskunluk her zaman huzur getirmez. Söylenmeyen söz, dile getirilmediği için etkisizleşmez. İnsan onu düşünmeye devam eder, farklı biçimlerde yeniden kurar ve zamanla söylemek istediği şeyin yanına yeni anlamlar ekler. Başlangıçta küçük bir kırgınlık olan şey, karşı tarafın hiçbir şeyden haberi olmadığı hâlde büyüyebilir. Böylece bir insanın içinde yaşanan mesele, iki insanın ilişkisini etkileyen görünmez bir ağırlığa dönüşür.
Buradaki güçlük, her suskunluğun yanlış olduğunu düşünmememiz gerektiğidir. Her düşünceyi dile getirmek zorunda değiliz; bazen söylememek, söylemekten daha incelikli bir davranış olabilir. Ancak susmakla bir duyguyu bastırmak arasında fark vardır. İnsan, söylememeyi bilinçli olarak seçtiğinde bu kararın sorumluluğunu üstlenebilir. Bastırdığında ise çoğu zaman kendi içinde çözemediği bir meseleyi taşımaya devam eder.
Akaş’ın cümlesi, sözü yalnızca iletişim kurmanın aracı olarak değil, insanın içinde yer kaplayan bir şey olarak düşündürüyor. Söylenmeyen söz, zamanla bir yük hâline gelebilir; fakat bu yükün ne zaman ve nasıl paylaşılacağı da en az kendisi kadar önemlidir.
Bana kalırsa bu madde, ilişkilerde açık konuşmanın gerekliliğinden çok, insanın kendi sessizliğinin farkına varmasıyla ilgili. Bazen karşı tarafın bizi anlamasını bekleriz ama ne yaşadığımızı ona anlatmayız. Sonra anlaşılmadığımız için kırılırız. Oysa karşımızdaki insanın bilmediği bir duyguyu kendiliğinden keşfetmesini beklemek, ilişkinin üzerine görünmez bir sınav koymaktır. Söylenmeyen söz ağırlaşır; ama her ağırlığı karşıdakinin taşımasını beklemek de ilişkiyi zorlaştırır.
8. Herkesin kendine ait bir karanlığı vardır
Cem Akaş’ın 8. maddesi:
Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
Bu madde, ilişkilerde yakınlık kadar mahremiyetin de gerekli olduğunu düşündürüyor. Bir insanı sevdiğimizde onu bütünüyle tanımak isteriz. Ne düşündüğünü, neden sustuğunu, geçmişinde neler yaşadığını, hangi korkularla mücadele ettiğini bilmek isteriz. Yakınlığın ölçüsünü bazen hiçbir şeyin gizli kalmamasında ararız. Oysa bir insanın hayatına dâhil olmak, onun bütün iç dünyasına sahip olmak anlamına gelmez.
Akaş’ın karanlık sözcüğünü seçmesi önemli. Burada yalnızca kişisel alan veya sır saklama hakkından söz edilmiyor. Karanlık, insanın kendisinin bile bütünüyle açıklayamadığı yanlarını da çağrıştırıyor. Her insanın içinde başkalarına anlatamadığı, anlatmak istemediği ya da henüz kendisinin de anlamlandıramadığı düşünceler ve duygular bulunabilir. Bunların hepsi bir kusurun veya kötü niyetin göstergesi değildir. Bazen insanın kendisine ait bir alanı koruması, kendi varlığını sürdürebilmesinin koşuludur.
Bir ilişkide bütün sınırların ortadan kalkması, ilk bakışta büyük bir yakınlık gibi görünebilir. Fakat iki insanın birbirine bütünüyle açılmak zorunda olduğu düşüncesi, zamanla başka bir baskıya dönüşebilir. İnsan, anlaşılmak uğruna kendisini sürekli açıklamak zorunda kalabilir. Her suskunluğu gerekçelendirmek, her düşüncesini paylaşmak ve her kişisel tercihini karşısındakine anlatmak zorunda hissedebilir.
Bununla birlikte, karanlık düşüncesini gizliliği her koşulda haklı çıkaran bir gerekçe olarak da görmemek gerekir. Bir insanın kendisine ait bir alanının olması başka, karşısındaki insanı doğrudan ilgilendiren konularda onu aldatması başkadır. Mahremiyet ile dürüstlük birbirinin düşmanı değildir. İki insan, birbirlerinin bütün sırlarını bilmeden de güven ilişkisi kurabilir; yeter ki gizlilik, karşı tarafın iradesini elinden alan bir araca dönüşmesin.
Akaş’ın “tartışılmaz bir gerçek” ifadesi, bu düşünceyi kesin bir hüküm gibi sunuyor. Fakat cümlenin üzerinde durduğumuzda, karanlığın yalnızca korunması gereken bir alan değil, insanın varoluşunun doğal bir parçası olduğunu da görüyoruz. Kimse kendisini bütünüyle açıklayamaz. İnsan bazen kendisine bile yabancıdır.
Belki de sevginin olgunlaşması, karşımızdaki insanı tamamen çözmeye çalışmaktan vazgeçtiğimiz yerde başlar. Bir başkasını sevmek, onun bütün kapılarını açmasını istemek değildir. Bazen kapalı kalan bir kapının önünde durmayı, orada bir sınır bulunduğunu kabul etmeyi öğrenmektir.
9. Gerçeğin ağırlığı ölçülebilir mi?
Cem Akaş’ın 9. maddesi:
Bir ilişkide gerçek diye bir şey yoktur. Dolayısıyla kaç kilo ettiği bilinemez.
Üçüncü maddede ilişkinin kendisini bir palavraya benzeten Akaş, burada bir adım daha ileri giderek ilişkinin içinde gerçeğin varlığını da sorguluyor. Ardından son derece gündelik bir ölçü birimini devreye sokuyor: kilo. Gerçeğin ağırlığı ölçülebilseydi kaç kilo gelecekti? Cümle, soyut bir meseleyi fiziksel bir ölçüye bağlayarak hem komik hem de düşündürücü bir etki yaratıyor.
İlişkilerde gerçeği çoğu zaman tek ve değişmez bir şey gibi ele alırız. Bir olayın ne olduğunu, kimin haklı çıktığını, kimin ne hissettiğini ve hangi sözün ne anlama geldiğini kesin olarak belirleyebileceğimizi düşünürüz. Oysa aynı olayın içinde bulunan iki insan, yaşananları farklı biçimlerde hatırlayabilir. Birinin önemsiz gördüğü bir söz, diğeri için derin bir kırgınlığın başlangıcı olabilir. Birinin sevgi göstergesi olarak gördüğü davranış, diğerine müdahale gibi gelebilir.
Bu farklılık, her şeyin uydurma olduğu veya gerçeğin hiç bulunmadığı anlamına gelmez. Yaşanan olaylar gerçektir; fakat onların insanlar üzerindeki anlamı her zaman aynı değildir. İlişkilerde güçlük yaratan şeylerden biri de tam burada ortaya çıkar: İnsan, kendi deneyimini gerçeğin bütünü sanabilir. Kendisinin hissettiği şeyi karşısındakinin de aynı biçimde hissetmesi gerektiğini düşünebilir.
Akaş’ın gerçeği tartılabilir bir nesne gibi ele alması, bu kesinlik arzusunu alaya alıyor. Bir duygunun, kırgınlığın veya hatıranın ağırlığını nasıl ölçeceğiz? İki insanın yaşadıkları karşılaştırıldığında hangisinin daha fazla acı çektiğine hangi ölçüyle karar vereceğiz? Böyle bir tartı yok. Üstelik insanların aynı olay karşısında farklı tepkiler vermesi, duygularından birinin diğerinden daha az gerçek olduğu anlamına gelmez.
Yine de bu maddeyi, ilişkilerde gerçeğin bütünüyle ortadan kalktığını söyleyen bir hüküm olarak değil, gerçek üzerinde kurduğumuz sahiplik iddiasına yönelik bir itiraz olarak okumak daha anlamlı geliyor. Herkes kendi yaşadıklarını bilir; fakat karşısındakinin deneyimini bütünüyle kendi ölçüleriyle değerlendiremez.
Belki de bir ilişkide önemli olan, gerçeğin kaç kilo geldiğini belirlemek değil, karşımızdaki insanın yaşadıklarını kendi ağırlığıyla kabul edebilmektir. Çünkü bazen tartışmanın kendisi, yaşanan olaydan çok, kimin gerçeğinin geçerli sayılacağı üzerine kurulur.
10. Aşk mülkiyet kanunlarına sığar mı?
Cem Akaş’ın 10. maddesi:
Avukatlar ve polisler, sevgiyi mülkiyet kanunlarının hükmüne sokmakta başarısızlığa uğramaya mahkumdur.
Akaş, sevgiyi hukuk düzeninin karşısına çıkarıyor. Avukatlar ve polisler, hakları korumak, kuralları uygulamak ve ihlalleri belirlemek için vardır. Fakat sevgi, sahiplik ve mülkiyet kavramlarıyla bütünüyle açıklanabilecek bir şey değildir. Bir insanın hayatında yer almak, o insan üzerinde hak sahibi olmak anlamına gelmez.
İlişkilerde sahiplenme duygusunun sevgiyle karıştırılması oldukça kolaydır. Birini sevdiğimiz için onunla daha fazla zaman geçirmek isteriz; hayatında özel bir yerimiz olmasını bekleriz. Bunlar anlaşılabilir arzular. Ancak bu arzular, karşı tarafın davranışlarını denetleme, arkadaşlıklarını belirleme veya kararlarını kendi beklentilerimize göre sınırlama hakkı vermez. Sevgi, insanı bir başkasına yaklaştırabilir; fakat o insanı mülkümüz hâline getirmez.
Mülkiyet düşüncesinin temelinde, bir şey üzerinde hak sahibi olmak ve o şeyin kullanımına ilişkin karar verebilmek vardır. İnsan ilişkilerinde bu mantık işlemeye başladığında, sevilen kişi kendi iradesi olan bir insan olmaktan çıkarak korunması, saklanması veya denetlenmesi gereken bir varlık gibi görülmeye başlayabilir. Kıskançlık, hesap sorma ve kısıtlama davranışları da bazen bu sahiplik duygusunun içinden beslenir.
Akaş’ın avukatları ve polisleri anması, cümleye ironik bir kesinlik kazandırıyor. Hukuk, insanların haklarını koruyabilir; ancak bir insanın kimi seveceğini, sevgisinin ne kadar süreceğini veya bir başkasına karşı ne hissedeceğini hükme bağlayamaz. Bir ilişkinin sona ermesi hukuki sonuçlar doğurabilir, fakat sevginin kendisini bir mülkiyet nesnesi gibi korumak mümkün değildir.
Burada sevginin sorumluluktan bağımsız olduğunu da düşünmemeliyiz. İki insanın birbirine verdiği sözler, ortak hayatları ve birbirlerine karşı yükümlülükleri olabilir. Fakat sorumluluk ile sahiplik aynı şey değildir. Bir ilişki içinde olmak, karşımızdaki insanın bütün kararlarını belirleme hakkını bize vermez.
Bu madde bana, sevginin belki de en zor tarafını düşündürüyor: Bir insanı hayatımızda istemek ama onu hayatımızda tutabilmek için iradesini ortadan kaldırmaya çalışmamak. Sevmek, bir başkasının bize ait olmasını sağlamak değil, onun bizden ayrı bir insan olduğunu kabul ederek yakınlık kurabilmektir. Hukukun sınırları içinde düzenlenebilecek şeyler vardır; sevginin kendisi ise o sınırların dışında kalır.
11. Alışmak, anlamak ve küçük mavi cinler
Cem Akaş’ın 11. maddesi:
Bedenlerin birbirine alışması söz konusudur. Bu, beyinler için de geçerlidir. Bu konuyla küçük mavi cinler ilgilenecektir.
Bu maddede Akaş, bedenlerin birbirine alışmasıyla zihinsel alışkanlık arasında bir paralellik kuruyor. Ardından açıklamanın içine küçük mavi cinleri yerleştirerek düşüncenin yönünü değiştiriyor. İlk iki cümle, insanın yakınlık kurdukça bedensel ve zihinsel olarak alışabileceğini düşündürürken son cümle, bu sürecin nasıl gerçekleştiğine dair ciddi bir açıklama yapma beklentisini boşa çıkarıyor.
Alışmak, ilişkilerin en güçlü ve en tehlikeli dinamiklerinden biridir. Bir insanın sesine, hareketlerine, varlığına ve gündelik alışkanlıklarına zamanla uyum sağlayabiliriz. Başlangıçta yabancı gelen davranışlar sıradanlaşır; birlikte geçirilen zamanın kendine özgü bir ritmi oluşur. İnsan, karşısındaki kişinin yanında nasıl davranacağını öğrenir. Bazen bu alışkanlık güven duygusunu besler, bazen de ilişkinin artık sorgulanmadan sürdürülen bir düzene dönüşmesine neden olur.
Akaş’ın bedenlerden beyinlere geçişi, yakınlığın yalnızca fiziksel bir alışkanlıktan ibaret olmadığını gösteriyor. Bir insanla uzun süre birlikte olduğumuzda onun düşünme biçimine, tepkilerine ve dünyayı yorumlama şekline de alışabiliriz. Bazen karşımızdakinin ne söyleyeceğini önceden tahmin eder, hangi durumda nasıl davranacağını biliriz. Bu, birbirimizi tanımamızın bir sonucu olabilir; fakat tanıdığımızı düşündüğümüz insanı artık gerçekten dinlemememize de yol açabilir.
Küçük mavi cinler ise bütün bu açıklamanın içine yerleşen beklenmedik bir müdahaledir. Akaş, beden ve beyin alışkanlıklarını açıklamaya devam etmek yerine meseleyi görünmez, hayalî görevlilere devrediyor. Bu ifade, insanın kendi davranışlarını anlama çabasındaki belirsizliği ve kontrol edemediği süreçleri mizahi bir dille düşündürüyor. Birbirimize nasıl alıştığımızı açıklamaya çalışırken bazen elimizde kesin cevaplar kalmaz. Yakınlık, hafıza, arzu ve alışkanlık birbirine karışır.
Bu cümledeki mizah, ilişkinin mekanizmasını bütünüyle çözebileceğimiz düşüncesini de zayıflatıyor. İnsan kendisini ve karşısındakini anlamak ister; fakat bir ilişkinin nasıl oluştuğunu veya neden sürdüğünü tek bir nedene bağlamak kolay değildir. Bazen sevgi, bazen alışkanlık, bazen yalnızlık korkusu, bazen de ortak hayatın yarattığı bağlar insanları bir arada tutar. Bu etkenlerin hangisinin ne kadar belirleyici olduğunu her zaman bilemeyiz.
Alışmak, anlamakla aynı şey değildir. Birinin davranışlarını ezberleyebilir ama onun iç dünyasını hâlâ anlamayabiliriz. Birlikte uzun yıllar geçirmiş olmak, iki insanın birbirini bütünüyle tanıdığı anlamına gelmez. Belki de küçük mavi cinlerin görevi, tam olarak çözemediğimiz bu karmaşayı üstlenmektir. Akaş, açıklama beklediğimiz yerde mizaha başvurarak bize insan ilişkilerinin bütün sırlarını çözmenin mümkün olmayabileceğini hatırlatıyor.
İlk on bir madde boyunca manifesto, bir ilişkiye gerçekten katılma gerekliliğinden başlayarak yakınlığın sınırlarını, insanın kendisine ait karanlığı, söylenmeyen sözlerin ağırlığını ve sevginin mülkiyetle karıştırılmasının tehlikesini ele aldı. Fakat bunları tutarlı bir öğretiye dönüştürmekten özellikle kaçındı. Bir maddede ilişkiye katılmayı savunurken diğerinde ilişkinin varlığını bile sorguladı; bir yerde kesin hükümler verdi, başka bir yerde anlamı küçük mavi cinlere bıraktı.
Bu çelişkiler, metnin kusuru olmaktan çok, onun düşünsel hareketini oluşturuyor. Çünkü insan ilişkileri de tek bir ilkeye bağlı kalarak yaşanmıyor. Yakınlık istiyoruz ama sınırlarımızı korumak istiyoruz; anlaşılmayı bekliyoruz ama kendimizi bütünüyle açmıyoruz; bir ilişkiyi sürdürmek için çaba gösterirken bazen onu bitirmemiz gerektiğini de biliyoruz. Cem Akaş’ın manifestosu, bu karşıtlıkları ortadan kaldırmak yerine yan yana getiriyor. Okuru, bir ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair kesin bir cevaptan çok, ilişki kurarken insanın kendisiyle ve başkalarıyla yaşadığı çelişkiler üzerine düşünmeye çağırıyor.
12. Acı çektirme sanatı
Cem Akaş’ın 12. maddesi:
Acı çektirme sanatı gün geçtikçe ilerlemektedir. Her ilişkinin amacı, bu sanatı kusursuzluğa ulaştırmak için çabalamaktır.
Bir ilişkinin amacını sevgi, mutluluk, dayanışma veya birlikte yaşlanmak gibi kavramlarla açıklamaya alışığız. Akaş ise bütün bu beklentileri tersine çevirerek ilişkinin amacını acı çektirme sanatında buluyor. Üstelik acı çektirmeyi yalnızca insanların zaman zaman başvurduğu bir davranış olarak değil, her geçen gün gelişen bir sanat olarak sunuyor. Cümlenin asıl sertliği de burada: İnsanın incitme becerisinin, ilişki deneyimiyle birlikte gelişebileceğini ileri sürüyor.
Bu ifadeyi kelimesi kelimesine kabul etmekten çok, ilişkilerin içindeki güç mücadelelerine yönelik karanlık bir ironi olarak okumak gerekiyor. İnsan, kendisine yakın olan kişiyi en iyi tanıyanlardan biridir. Onun nelerden hoşlandığını, neye kırıldığını, hangi sözün canını yakacağını, hangi davranış karşısında savunmasız kalacağını zamanla öğrenir. Bu bilgi sevginin ve anlayışın hizmetinde kullanılabileceği gibi, bilinçli veya bilinçsiz biçimde bir silaha da dönüşebilir.
Yabancı birinin bizi incitmesiyle hayatımıza aldığımız birinin bizi incitmesi aynı şey değildir. Çünkü yakınlık, karşımızdaki insana yalnızca hayatımıza girme imkânı vermez; aynı zamanda zayıf noktalarımızı tanıma fırsatı da sunar. Bir zamanlar güvenerek anlattığımız bir korku, bir tartışma sırasında aleyhimize kullanılabilir. Önemsiz görünen bir ayrıntı, en hassas olduğumuz anda karşımıza çıkarılabilir. İnsan bazen karşısındakini yaralamak için yeni bir yol bulmak zorunda bile kalmaz; onun nereden yaralanacağını zaten biliyordur.
Akaş’ın sanat kelimesini seçmesi, bu davranışın gelişigüzel olmaktan çıkıp ustalık kazanabileceğini düşündürüyor. Bir insan, karşısındakini nasıl cezalandıracağını, ne zaman susacağını, hangi sözle geri çekileceğini veya nasıl bir belirsizlik yaratacağını zamanla öğrenebilir. Böylece ilişki, iki insanın birbirini anlamaya çalıştığı bir alan olmaktan çıkar; kimin daha fazla dayanacağını, kimin önce geri adım atacağını belirleyen bir mücadeleye dönüşür.
Maddenin ikinci cümlesi ise bu karanlık düşünceyi bütün ilişkilere yayıyor. Elbette her ilişki acı çektirmek amacıyla kurulmaz. Fakat Akaş’ın abartısı, insanların kendilerini iyi niyetli gördükleri hâlde birbirlerine ne kadar zarar verebildiklerini sorgulatıyor. İnsan kendisini haklı bulduğunda, karşısındakini incittiğini fark etmeyebilir; bazen de incittiğini bildiği hâlde bunu hak edilmiş bir karşılık olarak değerlendirebilir.
Ben bu maddeyi, sevginin içindeki şiddet ihtimaline yönelik rahatsız edici bir uyarı olarak okuyorum. Birini tanımak, onu incitmenin yollarını öğrenmek anlamına gelmemeli. Yakınlığın gerçek sınavı, karşımızdakinin zayıflıklarını keşfetmek değil, onları bildiğimiz hâlde kullanmamayı seçebilmektir. Akaş’ın karanlık mizahı, bu seçimin ne kadar önemli olduğunu tersinden gösteriyor.
13. Duvarlar, gedikler ve dürüstlüğün ölçüsü
Cem Akaş’ın 13. maddesi:
Her insanın duvarları vardır. Her duvarın gedikleri vardır. İlişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. Orantı sabiti 1.7’dir.
Akaş, insanın iç dünyasını duvarlarla, savunma mekanizmalarını ise bu duvarların üzerindeki gediklerle anlatıyor. Duvarlar, insanın kendisini korumak için oluşturduğu sınırları düşündürüyor. Herkesin başkalarına göstermediği tarafları, kolayca konuşamadığı meseleleri, sakladığı korkuları ve dokunulmasını istemediği hatıraları vardır. Fakat hiçbir duvar bütünüyle kusursuz değildir. İnsan, istemese bile bazı açıklıklar bırakır; kimi zaman bir davranışından, kimi zaman bir suskunluğundan, kimi zaman da beklemediği bir tepkiyle kendisini ele verir.
Bu noktada harita benzetmesi devreye giriyor. Bir ilişki içinde dürüst olmak, bütün duvarları yıkmak anlamına gelmiyor. Daha çok, kendi duvarlarımızın nerede gedikler taşıdığını karşı tarafa ne ölçüde doğru gösterebildiğimizle ilgili. İnsan, kendisini anlatırken yalnızca bildiklerini değil, kendisi hakkında inanmak istediklerini de aktarabilir. Zayıflıklarını saklayabilir, bazı davranışlarını olduğundan farklı gösterebilir veya kendi içinde bile henüz fark etmediği bir yönünü yanlış tarif edebilir.
Harita, burada hem bir açıklama hem de bir temsil biçimidir. Haritanın kendisi arazi değildir; bir yeri anlamamıza yardım eder ama onun bütün ayrıntılarını içermez. Benzer biçimde, bir insanın kendisini anlatması da o insanın bütünüyle kendisi olduğu anlamına gelmez. Karşımızdaki kişiye kendimizi ne kadar açık anlatırsak anlatalım, onun bizi bütünüyle tanımasını garanti edemeyiz. Üstelik kendimizi ne kadar doğru tanıdığımız da her zaman kesin değildir.
Akaş’ın dürüstlüğü bir orantıya bağlaması, metnin ironik matematik dilini yeniden ortaya çıkarıyor. İnsan ilişkilerinin karmaşık ve ölçülmesi güç bir meselesi, sanki bilimsel bir formüle bağlanabilecekmiş gibi anlatılıyor. Ardından gelen 1.7 sayısı ise bu sözde kesinliği daha da tuhaflaştırıyor. Neden 1.7? Neden 2 değil, 1 ya da 3 değil? Cümlenin içinde bu sayıyı açıklayacak hiçbir gerekçe bulunmuyor. Sayının kendisi, insan ilişkilerini matematiksel kesinlikle açıklama iddiasını alaya alıyor.
Yine de bu absürt ayrıntının altında ciddi bir düşünce var: Dürüstlük, yalnızca yalan söylememek değildir. İnsan kendisini eksik, çarpıtılmış veya yanıltıcı biçimde anlatarak da karşısındakini yanlış bir haritaya yönlendirebilir. Öte yandan her şeyi anlatmamak, tek başına dürüst olmamak anlamına gelmez. Kişinin mahremiyetini korumasıyla, karşısındakini yanıltması arasında bir ayrım yapmak gerekir.
Bu madde bana, ilişkide güvenin kusursuz biçimde tanınmaktan değil, birbirimizin kendisini nasıl anlattığına dikkat etmekten doğduğunu düşündürüyor. Haritalarımız hiçbir zaman bütünüyle doğru olmayabilir. Önemli olan, onları karşı tarafı yanıltmak için mi hazırladığımız, yoksa kendimizi gerçekten anlayabilmesi için mi paylaştığımızdır. Akaş’ın 1.7’lik formülü bu soruya cevap vermiyor; tam tersine, kesin bir cevap arayışımızla dalga geçiyor.
14. Duvarlara işemeyiniz
Cem Akaş’ın 14. maddesi:
Duvarlara işemeyiniz.
Bir önceki maddede duvarlar, insanın kendisini koruduğu sınırları ve bu sınırlardaki gedikleri anlatıyordu. Şimdi Akaş, bütün bu düşünsel çerçevenin ardından son derece kaba ve gündelik bir uyarıyla karşımıza çıkıyor. Duvarlara işemememizi söylüyor. Açıklama yok, gerekçe yok, metaforu çözmeye yönelik bir ipucu da yok.
Bu kısa cümle, ilk bakışta manifesto içindeki düşünsel bütünlüğü kesintiye uğratıyor gibi görünebilir. Fakat tam da bu ani geçiş, metnin mizahını kuruyor. İnsan ilişkileri üzerine soyut düşünceler geliştirdikten sonra, karşımıza neredeyse bir kamusal alan uyarısı gibi duran bir cümle çıkıyor. Büyük bir düşüncenin ardından gelen bu sıradanlık, okurun beklediği ciddiyeti boşa çıkarıyor.
Yine de duvar imgesi üzerinden önceki maddeyle bir bağ kurmak mümkün. Duvarlar insanın sınırlarını temsil ediyorsa, duvarlara işememek de başkasının sınırlarını kirletmemek, onun kendisine ait alanını hoyratça ihlal etmemek biçiminde okunabilir. Bu, maddenin kesin olarak yalnızca böyle bir anlam taşıdığı demek değildir; cümlenin önceki maddeyle yan yana gelişinin açtığı bir yorum imkânıdır.
İlişkilerde sınır ihlali her zaman büyük ve dramatik bir olay biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen karşıdaki insanın istemediği bir konuda ısrar etmek, onun özel alanına saygı göstermemek veya kendimize ait olmayan bir mesele üzerinde hak sahibiymiş gibi davranmak da bu ihlalin biçimleridir. İnsan yakınlık kurduğunda karşısındaki kişinin sınırlarının ortadan kalktığını düşünebilir. Oysa birine yakın olmak, onun kişisel alanını dilediğimiz gibi kullanabileceğimiz anlamına gelmez.
Maddenin kaba ifadesini yumuşatıp bütünüyle ahlaki bir öğüde dönüştürmek de metnin mizahi tarafını zayıflatır. Akaş burada büyük ihtimalle okuru bir anlığına düşünsel ciddiyetinden çıkarıyor; duvarların ve gediklerin ardından bizi gündelik hayatın tuhaflığına geri döndürüyor. Böylece manifesto, her cümlesinin mutlaka yüce bir düşünce taşıması gerektiği beklentisini de reddediyor.
Bazen bir metnin anlamı, söylediği şey kadar onu hangi cümlenin izlediğinde saklıdır. Duvarlara işemeyiniz ifadesi, önceki maddenin kurduğu metaforik dünyayı bir anda yere indiriyor. Bu ani düşüş, hem komik hem de akılda kalıcı. Belki de ilişkilerdeki sınırları anlatmak için her zaman incelikli sözlere ihtiyacımız yoktur; kimi zaman kaba bir uyarı, uzun bir açıklamadan daha çarpıcı olabilir.
15. Paspas olmaktan sıkılmak
Cem Akaş’ın 15. maddesi:
Her insanın paspas olmaktan sıkılmaya hakkı vardır.
Paspas, üzerine basılan, kirlenen ve başkalarının geçişine hizmet eden bir nesnedir. İnsan ilişkilerinde bu imge, sürekli alttan alan, kendi ihtiyaçlarını geri plana atan, başkalarının taleplerini karşılamak için kendisinden vazgeçen kişiyi düşündürüyor. Akaş’ın cümlesi, böyle bir konumda bulunan insanın bir gün bundan yorulmasını doğal ve meşru kabul ediyor.
İlişkilerde fedakârlık çoğu zaman olumlu bir değer olarak görülür. Sevdiğimiz insan için bazı şeylerden vazgeçebilir, onun ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımızın önüne koyabiliriz. Bu, karşılıklı olduğunda ilişkinin bir parçasıdır. Ancak fedakârlık tek taraflı hâle geldiğinde, sevgi ile kendini tüketmek arasındaki sınır belirsizleşir. Bir taraf sürekli anlayış gösterirken diğer taraf bu anlayışı doğal bir hak gibi görmeye başlayabilir.
Paspas imgesi, bu dengesizliği özellikle sert biçimde anlatıyor. Burada yalnızca yorulmuş bir insan değil, başkalarının üzerinde dolaştığı bir nesneye dönüştürülmüş bir insan var. Kendi istekleri ve sınırları görünmez hâle gelmiş, varlığı başkalarının rahatlığına hizmet eden biri. Bu insanın bir gün durup artık böyle yaşamak istemediğini söylemesi, ilişkideki düzeni bozabilir. Çünkü herkes onun fedakârlığına alışmışsa, kendi hakkını talep etmeye başlaması bencillik olarak yorumlanabilir.
Akaş’ın özellikle hakkı vardır demesi önemli. İnsan, kendisini sürekli geri plana attığı bir ilişkiden yorulduğunda suçluluk duyabilir. Karşısındaki insanın üzülmesinden, ilişkinin bozulmasından veya bencil biri olarak görülmekten korkabilir. Oysa yorulmak bir ahlaki kusur değildir. Bir insanın artık veremeyeceğini fark etmesi, daha önce verdiği her şeyin değersiz olduğu anlamına da gelmez.
Bununla birlikte, bu maddeyi ilişkideki her türlü sorumluluktan kurtulma izni olarak yorumlamamak gerekir. İnsan zaman zaman karşısındakine destek olur, onun ihtiyaçları için kendi rahatından vazgeçer. Sorun, bu davranışın sürekli tek taraflı hâle gelmesi ve kişinin kendi varlığını koruyamayacak noktaya gelmesidir. Bir ilişkinin sağlıklı olabilmesi için iki tarafın da zaman zaman veren, zaman zaman alan olabilmesi gerekir.
Bana kalırsa bu maddenin en güçlü tarafı, insanın kendi yorgunluğunu ciddiye almasına izin vermesidir. Herkesin memnuniyetini sağlamak, her çatışmayı önlemek ve her zaman anlayışlı görünmek zorunda değiliz. Bazen bir ilişkinin değişebilmesi için, o ilişkinin içinde sessizce katlanmaya devam eden kişinin artık katlanmayacağını söylemesi gerekir. Paspas olmaktan sıkılmak, yalnızca bir itiraz değil, insanın kendi varlığını yeniden hatırlamasıdır.
16. Beklemek erdem değil, çaresizliktir
Cem Akaş’ın 16. maddesi:
Beklemek erdem değil, çaresizliktir.
Beklemek çoğu zaman sabırla, sadakatle ve umutla ilişkilendirilir. Birinin dönmesini beklemek, değişmesini beklemek, bizi anlamasını veya verdiği sözü tutmasını beklemek, bazen sevginin bir göstergesi olarak sunulur. Akaş ise bu alışılmış yorumu tersine çevirerek beklemeyi erdem olmaktan çıkarıyor ve çaresizlikle ilişkilendiriyor.
Bu cümle, insanın bekleyişine yüklediği anlamı sorguluyor. Bekleyen kişi, her zaman kendi iradesiyle sabreden biri değildir. Bazen karar verme gücünü karşısındaki insana bırakmıştır. İlişkinin geleceğini, karşı tarafın ne zaman harekete geçeceğine veya ne zaman bir karar vereceğine bağlamıştır. Kendi hayatını sürdürmek yerine, bir başkasının vereceği işareti beklemeye başlamıştır.
Böyle bir durumda beklemek, yalnızca zaman geçirmek değildir; insanın kendi yaşamını askıya almasıdır. Günler geçerken kişi aynı soruların etrafında dolaşabilir: Arayacak mı? Değişecek mi? Beni hâlâ seviyor mu? Bir gün her şey eskisi gibi olacak mı? Bu soruların hiçbirine cevap alamadığında bile beklemeyi sürdürebilir, çünkü beklemek bazen karar vermekten daha kolay görünür. Beklediği sürece bir ihtimal hâlâ vardır; karar verdiğinde ise o ihtimalden vazgeçmek zorunda kalabilir.
Yine de Akaş’ın hükmünü her türlü bekleyişe uygulamak doğru olmaz. Sabır, bazı durumlarda gerçek bir erdemdir. İnsanların birbirine zaman tanıması, zor bir dönemden geçerken yanında olması veya bir kararın olgunlaşmasını beklemesi anlamlı olabilir. Burada belirleyici olan, bekleyişin bir seçim mi yoksa çaresizliğin sonucu mu olduğudur.
İnsan, beklediği şeyi gerçekten istiyor olabilir; fakat istemek, sonsuza kadar beklemek zorunda olmak anlamına gelmez. Bir ilişkinin geleceği yalnızca bir kişinin kararına bağlı hâle geldiğinde, bekleyen taraf kendi hayatı üzerindeki söz hakkını yitirebilir. Kendi isteklerini, ihtiyaçlarını ve zamanını sürekli ertelemek, sevginin büyüklüğünü kanıtlamaz.
Akaş’ın kısa cümlesi, beklemenin romantik anlatılardaki yüceltilmiş yerini sarsıyor. Bizi şu soruyla baş başa bırakıyor: Beklemek, gerçekten istediğimiz şey için sabır göstermek mi, yoksa artık değiştiremeyeceğimizi düşündüğümüz bir durum karşısında hareketsiz kalmak mı? Aradaki fark, insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişkide beliriyor. Çünkü bazen birini beklemekten vazgeçmek, sevgiden vazgeçmek değil, kendi hayatına yeniden başlamaktır.
17. Yalnızlığın üst katları
Cem Akaş’ın 17. maddesi:
İnsan temelde yalnızdır. Üst katlar için kesin bir şey söylenemez.
İlk cümle, insanın yalnızlığına ilişkin oldukça eski ve güçlü bir düşünceyi dile getiriyor. İnsan başkalarıyla yaşayabilir, sevebilir, anlaşılabilir ve hayatını paylaşabilir; fakat kendi deneyiminin merkezinde yine kendisi vardır. Başka bir insanın ne hissettiğini anlayabiliriz, ancak onun yaşadığı duyguyu birebir deneyimleyemeyiz. Birbirimize yaklaşabiliriz ama aramızdaki bütün mesafeleri ortadan kaldıramayız.
Akaş, bu düşüncenin ardından beklenmedik bir ifade kullanıyor: “Üst katlar için kesin bir şey söylenemez.” Yalnızlık üzerine felsefi bir cümle kurulduktan sonra bir binanın katlarından söz edilmeye başlanıyor. Bu geçiş, cümlenin anlamını hem belirsizleştiriyor hem de genişletiyor.
Üst katlar, insanın kendi varoluşunun ötesine uzanan alanları çağrıştırabilir. İnsan temelde yalnızsa, bu yalnızlığın üzerinde başka bir gerçeklik, ortak bir bilinç veya insanın bütünüyle kavrayamadığı bir yakınlık biçimi bulunup bulunmadığını bilmiyoruz. Cümle bunlardan herhangi birini kesin olarak söylemiyor. Tam da bu nedenle, yorumun önünde açık bir alan bırakıyor.
Üst katları daha gündelik bir anlamda da düşünebiliriz. Bir insanın dışarıdan görünen hayatı, onun iç dünyasının yalnızca bir bölümüdür. İnsanlar aynı evde yaşayabilir, aynı yatağı paylaşabilir, aynı olaylara tanıklık edebilir; fakat birbirlerinin zihninde neler olup bittiğini bütünüyle bilemezler. Birlikte yaşamanın kendisi, iç dünyaların bütün katlarını birbirine açmaz.
Bu maddeyi yalnızlığın kaçınılmazlığına ilişkin karamsar bir hüküm olarak okumak mümkün. Ancak ikinci cümle, ilk cümlenin kesinliğini bir ölçüde gevşetiyor. İnsan temelde yalnız olabilir; fakat bu, yakınlığın imkânsız olduğu anlamına gelmez. Yalnızlığımızı bütünüyle ortadan kaldıramasak bile başkalarıyla aramızda gerçek bağlar kurabiliriz. Belki de üst katların belirsizliği, insanın yalnızlığına rağmen başka bir ihtimalin varlığını korur.
Akaş burada kesin bir cevap vermek yerine bir binanın merdivenlerinde bırakıyor bizi. İlk katı biliyoruz, daha yukarıda ne bulunduğunu bilmiyoruz. Bu belirsizlik, ilişkilerin de temel meselelerinden biridir: Birbirimize ne kadar yaklaşabileceğimizi, hangi noktada ayrı kalacağımızı ve yakınlığın insanın yalnızlığı üzerinde ne ölçüde etkili olabileceğini tam olarak bilemeyiz.
18. Yalnızlığın raconu
Cem Akaş’ın 18. maddesi:
Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılırsa raconu kalmaz.
Bir önceki maddede insanın temelde yalnız olduğu söylenmişti. Burada ise yalnızlığın paylaşılmasının mümkün olmadığı ileri sürülüyor. Üstelik bu iddia, felsefi bir açıklamayla değil, gündelik ve hafif kabadayı bir söyleyişle destekleniyor. Racon kelimesi, yalnızlığı sanki kendine özgü kuralları ve bozulmaması gereken bir düzeni olan bir şeymiş gibi gösteriyor.
Yalnızlık, çoğu zaman insanın başkalarından uzak kalmasıyla açıklanır. Oysa insan kalabalıkların içinde de yalnız olabilir; sevildiği hâlde anlaşılmadığını hissedebilir, hayatını biriyle paylaşırken bile kendi içinde çözemediği meselelerle baş başa kalabilir. Bu nedenle yalnızlığın paylaşılması meselesi, yalnızca fiziksel olarak bir arada bulunmakla ilgili değildir. Bir insanın yalnızlığını başka birine anlatması, onun yalnızlığını bütünüyle ortadan kaldırmaz.
Akaş’ın ilk cümlesi bu açıdan anlamlı bir noktaya temas ediyor. Yalnızlık, kişinin kendi deneyimidir ve başkası tarafından bütünüyle devralınamaz. Bir insanın acısını dinleyebilir, ona eşlik edebilir, yaşadıklarını anlamaya çalışabiliriz; fakat onun yerine acı çekemeyiz. Yakınlık, yalnızlığın kendisini ortadan kaldırmak yerine onunla baş etme biçimimizi değiştirebilir.
İkinci cümle ise bu düşünceyi mizahi bir yöne çekiyor. Yalnızlık paylaşılırsa raconu kalmayacaktır. Burada yalnızlık, sanki insanın kendisine ait bir kimlik veya koruması gereken bir ayrıcalıkmış gibi sunuluyor. İnsan bazen yalnızlığını yalnızca yaşamakla kalmaz, onu kendisini başkalarından ayıran bir özellik olarak da benimser. Kimsenin kendisini anlayamayacağına inanmak, bir bakıma yalnızlığı korumak anlamına gelebilir.
Bu durum, yalnızlığın insanın kimliğinin parçasına dönüşmesiyle ilgilidir. Kişi bir başkasıyla gerçekten yakınlaştığında, kendisini bütünüyle anlaşılmaz kılan duvarlardan bazılarını indirmek zorunda kalabilir. O zaman yalnızlık, bir savunma biçimi olmaktan çıkıp paylaşılabilen bir deneyime dönüşür. Fakat bu dönüşüm, yalnızlığın ortadan kalkması anlamına gelmez; insanın onu artık tek başına taşımaması anlamına gelebilir.
Bana kalırsa Akaş’ın cümlesindeki ironi, yalnızlığı hem temel bir gerçek hem de korunması gereken bir alan olarak ele almasında yatıyor. İnsan yalnızdır, ama bazen bu yalnızlığın kendisine ait kalmasını da ister. Çünkü yalnızlık yalnızca acı veren bir durum değil, aynı zamanda insanın kendi dünyasını kurduğu bir alan olabilir.
Yalnızlığın raconunu korumak, belki de insanın kimsenin kendisine bütünüyle ulaşamayacağına inanma arzusudur. Oysa bir başkasına yaklaşmak, bu inançtan bir ölçüde vazgeçmeyi gerektirir. Yalnızlığımızı bütünüyle paylaşamayız; fakat bir başkasının yalnızlığımıza tanıklık etmesine izin verebiliriz.
19. Kahvaltı ütopyası
Cem Akaş’ın 19. maddesi:
Erken kalkanın kahvaltıyı hazırlaması, uzun vadede bir ütopyadan ibarettir.
Bu cümle, ortak hayatın en sıradan ayrıntılarından birini ilişki üzerine düşünmenin merkezine yerleştiriyor. Kahvaltı hazırlamak, ilk bakışta küçük bir ev işi gibi görünür. Fakat uzun süre birlikte yaşayan insanların gündelik düzeninde bu tür ayrıntılar, ilişkinin nasıl işlediğini belirleyen önemli unsurlara dönüşür.
Birlikte yaşamaya ilişkin hayallerimiz çoğu zaman büyük olaylardan değil, küçük gündelik sahnelerden oluşur. Sabah birinin diğerinden önce kalkıp kahvaltıyı hazırlaması, birlikte çay içmek, gün başlamadan birkaç dakika yan yana oturmak… Bu görüntüler, ortak hayatın huzurlu ve düzenli olacağına ilişkin beklentilerimizi temsil eder. Akaş ise bu beklentinin uzun vadede bir ütopyaya dönüşeceğini söylüyor.
Buradaki mesele yalnızca kahvaltının hazırlanıp hazırlanmaması değildir. Birlikte yaşamanın başlangıcında kendiliğinden ve içtenlikle yapılan işler, zaman içinde sorumluluklara dönüşebilir. Bir tarafın sürekli erken kalkması, diğerinin daha uzun uyuması veya ev işlerinin fark edilmeden aynı kişinin üzerine kalması, küçük bir alışkanlığın zamanla eşitsizliğe dönüşmesine neden olabilir. Başlangıçta gönüllü olarak yapılan bir şey, tekrarlandıkça karşı tarafın doğal beklentisi hâline gelebilir.
Akaş’ın ütopya kelimesini kullanması, kahvaltı hazırlamanın imkânsızlığından çok, bu davranışın sürekli ve sorunsuz biçimde devam edeceğine ilişkin beklentiyi sorguluyor olabilir. İnsanlar değişir, yorulur, alışkanlıkları farklılaşır. Her sabah aynı düzeni sürdürebilmek, yalnızca iyi niyetle değil, gündelik hayatın koşullarıyla da ilgilidir.
Bu maddeyi okurken ilişkilerin gündelik emek tarafını düşünmemek mümkün değil. Sevgi çoğu zaman büyük sözlerle ifade edilir; fakat ortak hayat, çoğunlukla küçük ve tekrarlanan işlerle sürdürülür. Birinin kahvaltıyı hazırlaması, diğerinin bulaşıkları yıkaması, evin ihtiyaçlarını takip etmek veya yorucu bir günün ardından ortak sorumlulukları paylaşmak, ilişkinin görünmeyen temelini oluşturur.
Burada önemli olan, kahvaltının her sabah hazırlanması değil, bu emeğin nasıl paylaşıldığıdır. Bir tarafın sürekli veren, diğer tarafın ise bu emeği doğal kabul eden konumda kalması, zamanla ilişkideki dengeyi bozar. Küçük işler, biriktiklerinde büyük kırgınlıkların kaynağı olabilir.
Akaş’ın cümlesi, romantik ortak hayat hayalinin gündelik gerçeklik karşısındaki kırılganlığını gösteriyor. Belki de ütopya olan kahvaltının kendisi değil, iki insanın hiçbir şeyi konuşmadan, hiçbir şeyi paylaşmak zorunda kalmadan ve hiçbir zaman yorulmadan kusursuz bir düzen kurabileceği düşüncesidir. Birlikte yaşamak, güzel alışkanlıklar edinmek kadar bu alışkanlıkların değişebileceğini kabul etmeyi de gerektirir.
20. Uzun vadede hepimiz hayattayız
Cem Akaş’ın 20. maddesi:
In the long run we are all alive.
İngilizce kurulan bu cümle, önceki maddelerdeki Türkçe ifadelerin arasına farklı bir ses gibi giriyor. Türkçeye “Uzun vadede hepimiz hayattayız” diye çevrilebilecek söz, ekonomik düşünceyle de ilişkilendirilen ünlü bir ifadeyi hatırlatıyor: “Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız.” Akaş, bu karamsar önermenin yerine hayatta kalmayı yerleştirerek cümlenin yönünü değiştiriyor.
İlişkiler üzerine yazılmış bir manifestoda böyle bir cümleyle karşılaşmak ilk anda şaşırtıcı. Önceki maddelerde alışkanlıkların, yalnızlığın ve gündelik hayatın zorlukları üzerinde durulurken burada birdenbire yaşamın devamlılığı öne çıkıyor. Uzun vadede hepimizin hayatta olduğu söyleniyor; sanki bütün sorunlar, kırgınlıklar ve anlaşmazlıklar karşısında hayatın kendisi daha güçlü bir cevapmış gibi.
Bu cümleyi yalnızca iyimser bir söz olarak okumak eksik kalır. Çünkü bir ilişkinin sürmesiyle insanın yaşamaya devam etmesi aynı şey değildir. Bir ilişki bitebilir, bir insan hayatımızdan çıkabilir, birlikte kurduğumuz gelecek tasarısı ortadan kalkabilir. Bunlar yaşandığında hayatımızın bütün anlamını kaybettiğini düşünebiliriz. Fakat zaman geçtikçe, o ilişkinin sona ermiş olmasıyla bizim hayatımızın sona ermiş olması arasında bir fark bulunduğunu yeniden görürüz.
Akaş’ın cümlesindeki vurgu, uzun vadede her şeyin yoluna gireceği garantisini vermiyor. İnsanların mutlaka mutlu olacağını, bütün acıların unutulacağını veya kayıpların telafi edileceğini söylemiyor. Yalnızca hayatta olduğumuzu belirtiyor. Bu, büyük bir teselli olmaktan çok, hayatın sürmekte olduğuna ilişkin yalın bir tespit.
İngilizce kullanımı da bu düşünceye ayrı bir ton kazandırıyor. Cümle, bir ekonomik ilke veya bilimsel önerme gibi kurulmuş. Fakat ölümden söz eden karamsar formülün yerine yaşamı koyması, hem ironik hem de umut verici bir etki yaratıyor. Belki de Akaş, ilişkiler üzerine konuşurken sürekli geleceği hesaplamaya çalışan insanın karşısına hesaplanamayan bir gerçeği çıkarıyor: Hayat devam ediyor ve biz de onun içindeyiz.
Bu madde bana, ilişkilerde yaşanan her şeyin hayatın tamamı olmadığını hatırlatıyor. Bir insanı kaybetmek, onunla kurduğumuz dünyanın yıkılması gibi gelebilir. Bazen gerçekten de bir dönem kapanır ve geride kalan insanın kendisini yeniden kurması gerekir. Fakat ilişkinin sona ermesi, insanın yaşamının da sona ermesi değildir. Uzun vadede hayatta olmak, her şeyi geride bırakmak demek değil; yaşadıklarımızla birlikte yaşamaya devam edebilmektir.
21. Tek başına sıkılabilmek
Cem Akaş’ın 21. maddesi:
İnsan tek başına da sıkılabiliyorsa bu becerisini geliştirmelidir.
Sıkılmak genellikle kaçınmak istediğimiz bir durumdur. Boş zamanlarımızı doldurmak, dikkatimizi dağıtmak ve kendimizi sürekli bir şeylerle meşgul etmek isteriz. Yalnız kaldığımızda telefonumuza uzanır, birini arar, bir şeyler izler veya sessizliği ortadan kaldıracak bir uğraş buluruz. Akaş ise tek başına sıkılabilmeyi bir beceri olarak görüyor ve bu becerinin geliştirilmesini öneriyor.
Cümlenin mizahi tarafı, sıkılmak gibi olumsuz bir deneyimi bir yetenek olarak sunmasında. Normalde insanın sıkılmaktan kurtulmak için bir şeyler yapması gerektiğini düşünürüz. Akaş ise sıkılmanın kendisini ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onunla baş başa kalabilmeyi öneriyor. Böylece mesele, boş zamanı nasıl değerlendireceğimizden çok, boşluğa ne kadar dayanabildiğimiz hâline geliyor.
İnsan tek başına kaldığında yalnızca çevresindeki insanların yokluğuyla karşılaşmaz; kendi düşünceleriyle de baş başa kalır. Gün içinde ertelenen meseleler, cevaplanmamış sorular ve insanın kendisi hakkında düşünmek istemediği şeyler, sessizlikte daha görünür hâle gelebilir. Sürekli meşgul olmak, bazen bunlarla yüzleşmekten kaçınmanın bir yolu olabilir.
Tek başına sıkılabilmek, bu bakımdan insanın her boşluğu doldurmak zorunda hissetmemesi anlamına geliyor. Her anın verimli geçmesi, her dakikanın bir amaç taşıması veya her sessizliğin başka bir sesle bastırılması gerekmiyor. İnsan bazen hiçbir şey yapmadan da var olabilir. Bu, yalnızca dinlenmek değil, kendi varlığıyla baş başa kalmaya alışmaktır.
İlişkiler açısından bakıldığında, bu madde daha farklı bir anlam kazanıyor. Kendi başına kalmaya tahammül edemeyen insan, yalnızca canı sıkıldığı için de bir başkasının varlığına ihtiyaç duyabilir. Böyle bir durumda ilişki, iki insanın birbirini gerçekten istemesinden çok, yalnızlığın yarattığı boşluğu doldurmanın aracına dönüşebilir. Karşıdaki insan, kendi hayatı ve arzuları olan biri olmaktan çıkarak sıkıntıyı gideren bir işleve indirgenebilir.
Elbette başkalarına ihtiyaç duymak yanlış değildir. İnsan toplumsal bir varlıktır; yakınlık, paylaşım ve sohbet hayatımızın önemli parçalarıdır. Burada savunulan, insanın kimseye ihtiyaç duymaması değil, kendi başına kaldığında da hayatını sürdürebilmesidir. Tek başına sıkılabilmek, her zaman eğlenceli olmak zorunda olmadığını kabul etmektir.
Bence bu maddenin asıl düşündürücü yanı, sıkıntıyı bir eksiklik olarak görmememizi sağlamasında. Bazen insanın hayatında hemen giderilmesi gereken bir boşluk yoktur. Yapılacak bir şey bulunmaması, hayatın yanlış gittiğini göstermez. İnsan kendi başına kalabildiğinde, başkalarıyla kurduğu ilişkinin de bir zorunluluktan çok bir tercihe dönüşmesi mümkün olur. Birini yalnızlıktan kaçmak için değil, onunla gerçekten birlikte olmak istediğimiz için aramak, yakınlığın niteliğini değiştirebilir.
22. İlişki gerçekten var mı?
Cem Akaş’ın 22. maddesi:
Aslıda ilişki diye bir şey vardır. Her şeyin palavra olması hiçbir şeyi değiştirmez. Aşk her ilişkide bir olasılıktır. Yaşam da her ilişkide bir olasılıktır. Dolayısıyla aşkın ne olduğu bilinmemekle birlikte yaşam aşktır. Bu madde, 3. maddeyle çelişmez.
Üçüncü maddede ilişki diye bir şeyin bulunmadığı, her şeyin palavra olduğu söylenmişti. Şimdi ise Akaş, ilişki diye bir şeyin gerçekten var olduğunu ilan ediyor. Üstelik yalnızca ilişkinin varlığını kabul etmekle kalmıyor; aşkın ve yaşamın her ilişkide birer olasılık olduğunu ileri sürüyor. Ardından bütün bu düşünceleri, aşkın ne olduğu bilinmese bile yaşamın aşk olduğu sonucuna bağlıyor. Son cümlede de bu maddenin üçüncü maddeyle çelişmediğini özellikle belirtiyor.
Metnin en ilginç noktalarından biri burada ortaya çıkıyor. Çünkü ilk bakışta üçüncü ve yirmi ikinci maddeler açıkça birbirine karşı çıkıyor. Birinde ilişkinin varlığı reddedilirken diğerinde kabul ediliyor. Birinde her şey palavra sayılırken diğerinde aşk ve yaşam için olasılık kapısı açılıyor. Üstelik Akaş, bu çelişkinin farkında değilmiş gibi davranmıyor; tam tersine, son cümlede okurun dikkatini özellikle bu noktaya çekiyor.
Bu nedenle son cümleyi bir açıklamadan çok, metnin düşünme biçimini gösteren bir ironi olarak okumak mümkün. Akaş, kendi önermeleri arasında tutarlı bir sistem kurmak zorunda olmadığını hatırlatıyor. Bir ilişki hem var olabilir hem de onun hakkında kurduğumuz anlatılar palavradan ibaret olabilir. İnsanların birbirleriyle kurduğu bağlar gerçektir; fakat bu bağları açıklamak için geliştirdiğimiz kavramlar, beklentiler ve romantik hikâyeler her zaman gerçeğin kendisi değildir.
Bu ayrım önemli. Bir ilişkinin varlığını kabul etmek, onun anlamını kesin olarak bildiğimiz anlamına gelmez. İki insan birbirini sevebilir ama sevginin ne olduğunu bütünüyle açıklayamayabilir. Birlikte yaşayabilir, birbirlerinin hayatını değiştirebilir, birbirlerine destek olabilirler; yine de bütün bunların neden gerçekleştiğine dair tek ve kesin bir cevap bulamayabilirler. İlişki yaşanır, fakat onun anlamı her zaman bütünüyle çözülemez.
Akaş’ın aşkı bir olasılık olarak sunması da bu belirsizliğin içinde anlam kazanıyor. Aşk, her ilişkinin zorunlu sonucu değildir; her yakınlığın kendiliğinden aşka dönüşeceği söylenemez. Ancak ilişkinin içinde aşkın ortaya çıkma ihtimali vardır. Aynı şekilde yaşam da bir olasılık olarak beliriyor. İlişki, iki insanın yalnızca mevcut hâllerini sürdürdüğü bir düzen değil, yeni bir hayatın başlayabileceği bir alan olabilir.
“Aşkın ne olduğu bilinmemekle birlikte yaşam aşktır” cümlesi ise daha büyük bir iddia ortaya koyuyor. Aşkın kesin bir tanımı verilemiyorsa, belki de onu tanımlamak yerine yaşananların içinde aramak gerekir. Yaşamın kendisi, belirsizliği, değişimi, karşılaşmaları ve kayıplarıyla aşkın gerçekleşebileceği bir alan oluşturur. Bu yorum, aşkı yalnızca romantik bir duygu olarak değil, insanın hayatla kurduğu bağın bir biçimi olarak düşünmemize imkân tanıyor.
Bununla birlikte, bu cümleyi aşk ile yaşamı bütünüyle özdeşleştiren kesin bir felsefi önerme olarak görmek zorunda değiliz. Akaş’ın metni, böyle bir iddiayı ortaya atarken bile kendisini ironiden uzak tutmuyor. Bir önceki maddelerde insanın yalnızlığını, ilişkilerin acı veren taraflarını, beklemenin çaresizliğini ve gündelik hayatın yıpratıcı alışkanlıklarını gördük. Şimdi ise aşk ve yaşam yeniden ihtimal olarak beliriyor. Bu dönüş, manifestonun karamsarlığını ortadan kaldırmıyor; karamsarlığın içinde başka bir ihtimalin de bulunduğunu gösteriyor.
Benim için bu maddenin en güçlü yanı, üçüncü maddeyi ortadan kaldırmaya çalışmaması. Akaş, önceki düşüncesini yanlış ilan etmiyor; onun yanında başka bir düşüncenin de var olabileceğini söylüyor. İnsan ilişkilerinde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Bir ilişkinin gerçekliğine inanabilir, aynı zamanda onun hakkında kendimize anlattığımız hikâyelerden kuşku duyabiliriz. Birini sevebilir, sevginin ne olduğunu tam olarak açıklayamayabiliriz. Yaşadıklarımızın anlamlı olduğunu hissedebilir, bu anlamı kesin bir tanıma sığdıramayabiliriz.
Bu madde, manifestonun ilk bölümünde biriken çelişkileri bir sonuca bağlamıyor. Aksine, onların birlikte var olabileceğini ileri sürüyor. İlişki vardır; ama onun hakkında söylenen her şey doğru değildir. Aşk mümkündür; ama tanımı kesin değildir. Yaşam aşkla ilişkilendirilebilir; fakat bu ilişki bir formülle açıklanamaz. Üçüncü maddeyle çelişmediğini söyleyen son cümle de okura bir cevap vermekten çok, çelişkinin içinde düşünmeye devam etmesini öneriyor.
Belki de Akaş’ın asıl meselesi, ilişkiyi kesin hükümlerle açıklamak değil, onun hakkında kesin hükümler verme arzumuzla oynamaktır. İnsan bir ilişkiye hem inanabilir hem ondan kuşku duyabilir. Birlikte olmanın değerini kabul ederken yakınlığın insanı incitebileceğini de bilir. Bütün bunlar birbirini bütünüyle geçersiz kılmak zorunda değildir. Hayat, bazen birbiriyle çelişen düşüncelerin aynı anda doğruymuş gibi hissedildiği bir alandır. Manifestonun bu maddesi, en azından şimdilik, bizi tam da bu alanın içinde bırakıyor.
23. Bok temizlemek ve aşkı temize çıkarmak
Cem Akaş’ın 23. maddesi:
Diğerinin bokunu temizlemek, aşkın varlığını kanıtlamaz. Diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.
Akaş, aşk gibi romantik bir kavramı gündelik hayatın en kaba gerçekliğiyle yan yana getiriyor. Üstelik bunu yalnızca şaşırtıcı bir benzetme yapmak için değil, sevginin hangi davranışlarla kanıtlanabileceğine ilişkin alışılmış düşünceyi sorgulamak için yapıyor. Bir başkasının pisliğini temizlemek, onun için fedakârlıkta bulunmak veya zor zamanlarında sorumluluk üstlenmek, tek başına aşkın varlığını kanıtlamaz. İnsan bunları sevdiği için yapabileceği gibi alışkanlık, zorunluluk, suçluluk duygusu veya başka nedenlerle de yapabilir.
Burada önemli olan, bir davranışın dışarıdan nasıl göründüğüyle o davranışın hangi duygudan kaynaklandığı arasındaki farktır. İlişkilerde fedakârlık çoğu zaman sevginin ölçüsü olarak kabul edilir. Bir insanın bizim için ne kadar çaba gösterdiğine bakarak bizi ne kadar sevdiğine karar vermeye çalışırız. Oysa aynı davranışın arkasında birbirinden farklı duygular bulunabilir. Birinin sorumluluğunu üstlenmek, onunla kurduğumuz bağın niteliği hakkında tek başına kesin bir bilgi vermez.
İkinci cümle ise ilk cümlenin kurduğu anlamı tersine çeviriyor. Bu kez diğerinin aşkını temizlemekten söz ediliyor ve bunun, ortada bir bok bulunduğunu kanıtladığı söyleniyor. Cümlenin kaba mizahı, aşkı kutsal ve dokunulmaz bir duygu olarak ele almamıza izin vermiyor. Aşkın kendisi de temizlenmesi gereken bir şeye dönüşebiliyor. İnsan, sevdiği kişinin duygularını düzeltmeye, onun sevgisini kendi beklentilerine uygun hâle getirmeye veya ilişkinin sorunlarını sevginin adı altında ortadan kaldırmaya çalışabiliyor.
Bu ifadeyi, bir başkasının sevgisini kendi istediğimiz biçime sokma çabası üzerinden de okuyabiliriz. Karşımızdaki insanın bizi sevdiğini bilmek bazen yeterli gelmez; sevgisini belirli biçimlerde göstermesini, bizim anladığımız şekilde davranmasını ve beklentilerimize uygun bir ilişki kurmasını isteriz. Böylece sevginin kendisini olduğu gibi kabul etmek yerine onu sürekli düzenlemeye, arındırmaya veya yeniden biçimlendirmeye çalışırız.
Akaş’ın burada yaptığı şey, sevginin değerini bütünüyle reddetmek değil, onu kanıtlamaya çalışırken başvurduğumuz ölçütleri kuşkulu hâle getirmektir. Bir insanın bizim için yaptıklarının sayısı, ilişkinin gerçekliğini kesin olarak göstermez. Aynı şekilde, sevginin varlığı da ilişkideki bütün sorunları ortadan kaldırmaz. Sevgi ile kusursuzluk arasında zorunlu bir bağ yoktur.
Maddenin dili özellikle önemli. Akaş, aşkı temize çıkarmaya çalışmıyor; aksine, onun da insanın gündelik hayatındaki kirli, yorucu ve kimi zaman gülünç gerçekliklerden ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyor. Birini sevmek, onun her davranışını haklı bulmak veya bütün sorunlarını üstlenmek değildir. Bazen sevgi, karşımızdaki insanın sorumluluğunu kendimizinkinden ayırabilmeyi de gerektirir.
Bu maddeyi okurken bana en anlamlı gelen soru şu: Bir ilişki içinde yaptığımız şeyleri gerçekten sevdiğimiz için mi yapıyoruz, yoksa yaptıklarımızın sevgimizin kanıtı sayılmasını mı istiyoruz? Bu iki durum birbirine benzeyebilir, ama aynı değildir. Akaş’ın sert mizahı, sevginin kendisiyle sevginin kanıtı olarak sunduğumuz davranışlar arasındaki mesafeyi görünür kılıyor.
24. İlişkinin metal yorgunluğu
Cem Akaş’ın 24. maddesi:
Metal yorgunluğu, uzun süre sıkılı kalan bir vidanın ya da bükülü duran bir levhanın yorulup kırılması gibi bir şeydir. Aynı paralelde ilişki yorgunluğundan söz edilebilir.
Bu maddede ilişki, insanın duygularıyla sınırlı bir alan olmaktan çıkarak fiziksel bir nesneye benzetiliyor. Uzun süre aynı gerilim altında kalan bir vida veya bükülü duran bir levha, zamanla dayanıklılığını kaybedebilir. Başlangıçta taşıyabildiği yükü artık taşıyamaz ve sonunda kırılır. Akaş, bu fiziksel durumu ilişkilerin yıpranmasıyla yan yana getiriyor.
Benzetmenin gücü, yorgunluğun bir anda ortaya çıkmadığını göstermesinde. Bir metal parçası çoğu zaman tek bir hareketle değil, tekrarlanan gerilimlerin etkisiyle dayanıklılığını kaybeder. İlişkilerde de benzer bir süreç yaşanabilir. Birbirini izleyen küçük anlaşmazlıklar, ertelenen konuşmalar, sürekli tekrarlanan davranışlar ve çözümsüz kalan sorunlar zamanla birikerek ilişkinin taşıma kapasitesini azaltır.
İnsanlar çoğu zaman bir ilişkinin neden bozulduğunu anlamak için belirli bir olaya odaklanırlar. Son tartışma, söylenen son söz veya alınan son karar, ayrılığın asıl nedeni gibi görünür. Oysa bazen ilişkiyi bitiren şey, o son olaydan çok önce birikmeye başlamıştır. Son tartışma, yalnızca artık taşınamayan yükün görünür hâle geldiği an olabilir.
Metal yorgunluğu benzetmesi, bu birikimi anlamak açısından oldukça açıklayıcı. Ancak insanlar metal parçaları değildir. Bir ilişkinin yıpranması, yalnızca dışarıdan uygulanan kuvvetlerin sonucu olarak değerlendirilemez. İnsanların yaşadıklarını nasıl yorumladıkları, birbirlerine ne kadar alan tanıdıkları ve sorunlarla nasıl baş ettikleri de önemlidir. Aynı güçlüklerle karşılaşan iki ilişki farklı sonuçlara ulaşabilir. Birinde gerilim giderek artarken diğerinde taraflar yaşananları konuşarak yeni bir denge kurabilir.
Dolayısıyla Akaş’ın benzetmesi, ilişkinin mutlaka kırılacağına ilişkin mekanik bir yasa olarak değil, yıpranmanın görünmeyen birikimini anlatan bir düşünce olarak okunabilir. İlişki yorgunluğu, insanların birbirlerinden artık hiçbir şey istememeleri anlamına gelmeyebilir. Bazen tam tersine, çok uzun süre aynı şeyleri istemekten ve karşılık bulamamaktan doğar.
Burada bir başka mesele de yorgunluğun fark edilmesidir. İnsan, ilişkinin sürmesi için çaba gösterirken kendi dayanıklılığını sınırsız sanabilir. Biraz daha sabretmenin, biraz daha anlayış göstermenin veya bir kez daha denemenin her şeyi değiştireceğini düşünebilir. Fakat çaba göstermek, yıpranmanın hiç yaşanmadığı anlamına gelmez. İlişkinin devam etmesi de onun mutlaka iyi durumda olduğunu kanıtlamaz.
Bu madde bana, bir ilişkinin ne zaman yorulduğunu anlamanın neden zor olduğunu düşündürüyor. Çünkü yorgunluk çoğu zaman sevginin sona ermesiyle aynı anda gerçekleşmez. İnsan hâlâ sevebilir, fakat aynı ilişkiyi sürdürmekte zorlanabilir. Birlikte geçirilen zamanın anlamı devam ederken ilişkinin taşıdığı gerilim de artabilir. Belki de önemli olan, kırılmayı kaçınılmaz bir son olarak görmekten önce, bizi o noktaya getiren yüklerin farkına varabilmektir.
25. İlişki bir iş değildir
Cem Akaş’ın 25. maddesi:
İlişki, il-İŞ-ki değildir. Fazla mesai ücrete tabi değildir. Görev bilincinizi götünüze sokunuz.
Akaş, ilişkinin içinde bulunan iş kelimesini öne çıkararak bir kelime oyunu kuruyor. Ardından fazla mesai ve ücret kavramlarını devreye sokuyor, son cümlede ise düşünceyi kaba ve sert bir ifadeyle tamamlıyor. Bu ani geçiş, ilişkiyi görevler ve sorumluluklar üzerinden değerlendiren anlayışa yönelik bir itiraz olarak okunabilir.
İlişkilerde emek vardır. İnsanlar birbirleri için zaman ayırır, sorunları çözmeye çalışır, ortak hayatın gerektirdiği işleri üstlenir ve zaman zaman kendi rahatlarından vazgeçerler. Fakat emek ile görev bilinci aynı şey değildir. Bir ilişkiyi sürdürmek için yapılan her şeyi yapılması gereken işler listesine dönüştürdüğümüzde, yakınlık giderek bir yükümlülükler toplamı gibi görünmeye başlayabilir.
Birlikte olmak, her zaman istekli ve neşeli olmak anlamına gelmez. İnsan bazen yorgun olduğu hâlde karşısındaki kişiye destek olur, bazen kendi ihtiyaçlarını erteleyerek ortak bir sorumluluğu üstlenir. Ancak bütün bunlar sürekli bir görev anlayışıyla yürütülmeye başlandığında, ilişkinin içindeki gönüllülük zayıflayabilir. İnsan, karşısındakiyle birlikte olduğu için değil, yerine getirmesi gereken sorumlulukları bulunduğu için orada kalıyor gibi hissedebilir.
Fazla mesai benzetmesi, ilişkinin görünmeyen emeğini de düşündürüyor. Bir insan sürekli anlayış göstermek, sorunları çözmek, ortamı yumuşatmak veya ilişkinin devamını sağlamak için uğraşıyorsa, zamanla kendisini bitmeyen bir işin içinde bulabilir. Üstelik bu emeğin karşılığında ücret alınmadığı gibi, bazen takdir bile görülmez. Yapılanlar bir süre sonra karşı tarafın doğal beklentisine dönüşür.
Yine de Akaş’ın son cümlesini bütün sorumlulukları reddeden bir çağrı olarak okumak doğru olmaz. İlişki kurmak, bir başkasına karşı hiçbir yükümlülük taşımamak demek değildir. Verilen sözler, ortak kararlar ve birlikte yaşamanın gerektirdiği sorumluluklar vardır. Burada eleştirilen şey, sorumluluğun kendisinden çok, ilişkinin bütünüyle görev bilinci üzerinden yürütülmesidir.
Maddenin kaba dili, bu eleştiriyi yumuşatmadan ortaya koyuyor. Akaş, ilişkiyi bir işyerine benzeten anlayışa karşı neredeyse bir isyan dili kullanıyor. Çünkü bazı ilişkilerde insanlar birbirlerine yakın olmaktan çok, ilişkinin devam etmesini sağlamak için çalışmaya başlarlar. Birlikte olmaktan alınan haz, yapılması gerekenleri tamamlamanın gerisinde kalır.
Bana kalırsa bu maddenin önemli sorusu, bir ilişki için ne kadar emek harcandığından önce, bu emeğin nasıl bir hayat yarattığıdır. İlişkinin devam etmesi için sürekli çalışmak zorunda kalıyorsak, birlikte yaşamanın kendisine ne kadar yer kalıyor? Sevgi, bütün sorumlulukları ortadan kaldırmaz; fakat sorumlulukların arasında kaybolduğunda insanın neden o ilişkide bulunduğunu yeniden düşünmesi gerekir.
26. Aynı dağa farklı açılardan bakmak
Cem Akaş’ın 26. maddesi:
İlişkilerde eşzamanlılık olanaksızdır. Herkesin zamanı kendine göre işler. Ortada tek bir dağın olması, değişik açılardan bakıldığında değişik şeylerin görüldüğü gerçeğini değiştirmez.
Bu maddede Akaş, iki insanın aynı ilişkiyi yaşıyor olmasının aynı deneyimi paylaştıkları anlamına gelmediğini söylüyor. Birlikte geçirilen zaman, her iki insan için de aynı biçimde ilerlemez. Aynı olayın içinde bulunabilir, aynı konuşmayı yapabilir ve aynı kararı alabiliriz; ancak yaşadıklarımızın anlamı, kişisel geçmişimize, beklentilerimize ve o sırada içinde bulunduğumuz ruh hâline göre değişebilir.
Eşzamanlılık düşüncesi, bir ilişkinin iki tarafının aynı noktada bulunmasını beklediğimizde önem kazanıyor. Bazen iki insanın aynı anda yakınlaşmasını, aynı anda konuşmaya hazır olmasını veya aynı anda geleceğe ilişkin kararlar vermesini isteriz. Bir taraf ilişkiyi ilerletmek isterken diğer taraf hâlâ geçmişte yaşananları anlamaya çalışıyor olabilir. Birinin bitmiş saydığı bir tartışma, diğeri için henüz kapanmamış bir mesele olarak kalabilir.
Akaş’ın zaman vurgusu, bu farklılıkları yalnızca düşünce ayrılığı olarak değil, yaşantının ritmi olarak ele alıyor. Herkesin zamanı kendine göre işler. Bir olayın üzerinden bir ay geçmiş olması, iki insanın o olayı geride bıraktığı anlamına gelmez. Takvimde aynı noktada bulunmak, duygusal olarak aynı yerde bulunmayı garanti etmez.
Dağ benzetmesi ise bu düşünceyi daha görünür hâle getiriyor. Ortada tek bir dağ vardır; fakat dağın farklı yönlerinden bakan insanlar farklı görüntülerle karşılaşırlar. Birinin gördüğü yamaç, diğerinin görüş alanında olmayabilir. Birinin fark ettiği ayrıntı, diğerinin dikkatinden kaçabilir. İkisi de aynı dağa bakmaktadır, ama gördükleri manzara aynı değildir.
İlişkilerde anlaşmazlıkların bir bölümü, insanların aynı olay hakkında farklı şeyler söylemesinden kaynaklanır. Taraflardan biri kendi gördüğü manzaranın tek gerçek olduğunu düşündüğünde, diğerinin anlatımını yanlış veya samimiyetsiz bulabilir. Oysa farklı bakış açıları her zaman bir tarafın yalan söylediği anlamına gelmez. Bazen iki insan, aynı yaşantının farklı yönlerini hatırlamakta ve farklı sonuçlara ulaşmaktadır.
Bu durum, her yorumun eşit derecede doğru olduğu anlamına da gelmez. İnsanlar yanılabilir, bazı ayrıntıları çarpıtabilir veya kendi çıkarlarına uygun bir anlatı kurabilirler. Fakat bir anlaşmazlığı çözebilmek için önce herkesin aynı şeyi görmediğini kabul etmek gerekir. Karşımızdakinin neden farklı düşündüğünü anlamaya çalışmak, kendi deneyimimizi inkâr etmek değildir.
Bu madde bana, ilişkide uzlaşmanın her zaman aynı düşünceye ulaşmak anlamına gelmediğini düşündürüyor. Bazen iki insanın birbirini anlaması, aynı manzarayı görmeleriyle değil, birbirlerinin neden başka bir manzara gördüğünü kabul etmeleriyle mümkün olur. Aynı dağın çevresinde bulunmak, aynı yerde durmak değildir.
27. Rüyalar ve anılar
Cem Akaş’ın 27. maddesi:
Rüyalar, anılar kadar önemlidir. Tabiri caizdir.
Akaş, rüyalarla anıları aynı cümlede buluşturarak insanın geçmişiyle hayal dünyası arasındaki sınırı sorguluyor. Anılar, yaşandığını bildiğimiz olaylardan oluşur; rüyalar ise uyku sırasında ortaya çıkan görüntüler, duygular ve çağrışımlarla kurulur. Birini gerçekliğin, diğerini hayalin alanına yerleştirmek kolaydır. Ancak insanın iç dünyasında ikisi de güçlü izler bırakabilir.
Bir anı, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayın zihinde saklanması değildir. Zaman geçtikçe hatırladığımız şeyler değişebilir; bazı ayrıntılar silinir, bazıları büyür, bazıları ise sonradan edindiğimiz bilgilerle yeniden anlam kazanır. Bu nedenle anılarımızı geçmişin eksiksiz kayıtları olarak değerlendiremeyiz. Onlar, yaşadıklarımızla bugün kim olduğumuz arasındaki ilişkinin de bir parçasıdır.
Rüyalar da benzer biçimde, insanın duygusal dünyasında bir karşılık bulabilir. Bir rüyada görülen kişi, gerçek hayatta tanıdığımız insanla bütünüyle aynı olmayabilir; fakat onunla ilgili korkularımızı, arzularımızı veya çözemediğimiz meseleleri çağrıştırabilir. Rüyanın önemi, geleceği haber vermesinde ya da gizli bir gerçeği kesin biçimde ortaya çıkarmasında değil, insanın kendisi hakkında düşünmesine imkân tanımasında olabilir.
Akaş’ın sonuna eklediği “Tabiri caizdir” ifadesi, bu düşünceye ayrı bir katman kazandırıyor. Bu söz, genellikle bir ifadeyi mecazi anlamda kullandığımızı belirtirken karşımızdakinden anlayış beklediğimizde veya söylediğimiz şeyi biraz esnettiğimizde kullanılır. Burada ise rüyaların anılar kadar önemli olduğu iddiasının hemen ardından gelerek, sanki bu benzetmenin de bir açıklamaya veya hoşgörüye ihtiyaç duyduğunu söylüyor.
Bu küçük ek, maddenin ciddiyetini hafifletiyor ama düşüncesini ortadan kaldırmıyor. İnsan yalnızca gerçekten yaşadıklarının toplamı değildir; yaşamadığı hâlde hayal ettiği şeyler, kurduğu ihtimaller ve zihninde tekrar tekrar canlandırdığı görüntüler de kimliğini etkiler. Bir insanı özlerken onunla yaşadıklarımız kadar, onunla yaşayabileceğimizi düşündüğümüz hayatı da özleyebiliriz. Gerçekleşmemiş bir ihtimal, bazen gerçekleşmiş bir anı kadar güçlü olabilir.
İlişkilerde bu ayrım özellikle önemlidir. İnsan, karşısındaki kişiyi yalnızca olduğu hâliyle değil, zihninde onun için kurduğu hikâyeyle de sevebilir. Bazen geçmişteki bir anıyı bugünkü ilişkinin kanıtı sayar, bazen de gelecekte yaşanmasını umduğu bir şeyi sanki çoktan gerçekleşmiş gibi hisseder. Bu durum, duyguların gerçekliğini ortadan kaldırmaz; ancak duygularımızın dayandığı görüntüyle yaşanan hayat arasındaki mesafeyi fark etmemizi gerektirir.
Akaş’ın cümlesi, rüyalarla anıları birbirine eşitleyerek geçmişin ve hayalin insan üzerindeki etkisini aynı çerçevede düşünmeye çağırıyor. İnsan, yalnızca başından geçenlerle değil, zihninde taşıdıklarıyla da yaşar. Bazen bir rüya bize bir anıyı hatırlatır; bazen bir anı, hiç gerçekleşmemiş bir ihtimali yeniden kurmamıza neden olur. İlişkiler de bu iç içe geçmiş zamanların içinde anlam kazanır.
28. Kendi efsanesini kurmak
Cem Akaş’ın 28. maddesi:
Herkes kendi efsanesini kurmak ve yaşatmakla yükümlüdür. Ancak bireysel efsaneler var olduğunda ortak bir efsane oluşturulabilir.
Efsane kelimesi, insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi düşündürüyor. Her insanın geçmişini yorumlama, yaşadıklarına anlam verme ve nasıl biri olduğuna ilişkin bir anlatı oluşturma ihtiyacı vardır. Kendimizi yalnızca olayların içinde bulmayız; aynı zamanda o olayların ne anlama geldiğini de belirlemeye çalışırız. Başımıza gelenleri bir hikâyenin parçaları hâline getirir, bazı anları öne çıkarır, bazılarını geride bırakırız.
Akaş’ın burada kullandığı yükümlüdür sözcüğü dikkat çekici. Kendi efsanemizi kurmak, yalnızca bir hak veya kişisel tercih olarak değil, yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olarak sunuluyor. Bu ifade, insanın kendisini başkalarının anlatıları içinde kaybetmemesi gerektiğini düşündürüyor. Eğer kişi kendi hayatına ilişkin bir anlam oluşturamazsa, başkalarının ona verdiği anlamları benimsemek zorunda kalabilir.
İlişkilerde bu mesele daha karmaşık bir hâl alır. İki insan birlikte bir hayat kurduğunda, yalnızca ortak alışkanlıklar edinmez; aynı zamanda ilişkilerinin ne anlama geldiğine dair ortak bir hikâye de geliştirir. Nasıl tanıştıklarını, hangi zorlukları aştıklarını, birbirleri için neler yaptıklarını ve gelecekte nasıl bir hayat istediklerini anlatırlar. Bu ortak hikâye, ilişkinin kimliğini oluşturabilir.
Fakat Akaş’ın vurguladığı önemli bir koşul var: Ortak efsanenin oluşabilmesi için önce bireysel efsanelerin var olması gerekir. Başka bir deyişle, iki insanın birlikte bir hikâye kurabilmesi için her birinin kendisine ait bir hayatının, geçmişinin ve anlam dünyasının bulunması gerekir. Bir tarafın kendi kimliğini diğerinin içinde eritmesi, gerçek anlamda ortak bir hikâye oluşturmakla aynı şey değildir.
Bu düşünce, ilişkilerde kendinden vazgeçmekle birlikte değişmek arasındaki ayrımı gündeme getiriyor. İnsan, sevdiği kişiyle birlikteyken değişebilir; yeni alışkanlıklar edinebilir, daha önce düşünmediği meseleleri önemsemeye başlayabilir. Ancak bu değişimin, kendi hayatına ait bütün anlamları terk etmesiyle sonuçlanması gerekmez. İki insanın ortak bir hayat kurması, ayrı ayrı var olmaktan vazgeçmeleri anlamına gelmez.
Öte yandan efsane sözcüğü, bu ortak hikâyenin ne kadarının gerçek, ne kadarının sonradan oluşturulmuş bir anlatı olduğunu da düşündürüyor. İnsanlar geçmişlerini anlatırken olayları seçer, bazı ayrıntıları unutur ve yaşadıklarına bugünkü bakışlarıyla yeni anlamlar verirler. İlişkiler de kendileri hakkında bir hikâye kurar. Bu hikâye, yaşananların tamamını kapsamayabilir; fakat tarafların birlikte neyi anlamlı bulduğunu gösterebilir.
Akaş’ın maddesi, bireyselliği ortaklığın karşısına koymuyor. Tam tersine, gerçek bir ortaklığın iki ayrı insanın varlığını gerektirdiğini ileri sürüyor. Bana kalırsa burada savunulan şey, herkesin kendi hayatının merkezinde kalabilmesi ve buna rağmen bir başkasıyla ortak bir dünya kurabilmesidir. Birlikte yazılan hikâyenin değerli olabilmesi için iki insanın da o hikâyeye kendi hayatından bir şey getirmesi gerekir.
29. Dilin sınırları ve konuşmanın zorunluluğu
Cem Akaş’ın 29. maddesi:
Dil, iletişim kurmak için başvurulacak son amaçlardan biri olmalıdır. Bir çelişki gibi görünse de konuşmak şarttır. Bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
Akaş, iletişim üzerine konuşurken dilin önemini azaltıyor gibi görünüyor. İnsanların birbirleriyle anlaşabilmek için başvurdukları en temel araçlardan biri olan konuşmanın, son seçeneklerden biri olması gerektiğini söylüyor. Hemen ardından ise konuşmanın şart olduğunu belirtiyor. İlk bakışta birbiriyle çelişen bu iki ifade, iletişimin yalnızca kelimeler aracılığıyla kurulamayacağını düşündürüyor.
İnsanlar bazen uzun uzun konuştukları hâlde birbirlerini anlamakta başarısız olurlar. Sözcükler çoğalır, açıklamalar uzar, aynı mesele farklı biçimlerde tekrar tekrar dile getirilir; buna rağmen taraflar birbirlerine yaklaşamaz. Çünkü iletişim, yalnızca ne söylediğimizle değil, nasıl dinlediğimizle, karşımızdaki insanın durumunu ne ölçüde fark ettiğimizle ve söylenenlerin arkasındaki duyguyu anlayıp anlayamadığımızla da ilgilidir.
Bazen bir insanın sessizliği, kurabileceği bütün cümlelerden daha anlamlı olabilir. Bir bakış, bir duraksama, ses tonundaki değişiklik veya hiç beklenmeyen bir anda gösterilen küçük bir ilgi, kelimelerin anlatamadığı bir şeyi ortaya çıkarabilir. Akaş’ın koklaşma ve telepatiyi anması, bu sözel olmayan iletişim biçimlerini mizahi bir dille hatırlatıyor. İnsanlar yalnızca söyledikleriyle değil, varlıklarıyla ve birbirlerine verdikleri tepkilerle de iletişim kurarlar.
Ancak bu durum, konuşmanın gereksiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, Akaş’ın konuşmanın şart olduğunu özellikle belirtmesi, dilin bütün sınırlılıklarına rağmen vazgeçilmez olduğunu gösteriyor. Çünkü karşımızdakinin ne hissettiğini yalnızca bakışlarından anlayabileceğimizi varsaymak, yanlış anlamalara yol açabilir. Sessizlik bazen yakınlık, bazen kırgınlık, bazen de yalnızca yorgunluk anlamına gelir. Bir davranışın ne anlama geldiğini her zaman kendiliğimizden bilemeyiz.
İlişkilerde sık karşılaşılan sorunlardan biri, karşı tarafın bizi kendiliğinden anlamasını beklemektir. Bizi seviyorsa neye ihtiyaç duyduğumuzu bilmesi, söylediklerimizin arkasındaki gerçek anlamı hemen kavraması ve hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadan duygularımızı fark etmesi gerektiğini düşünebiliriz. Oysa bu beklenti, iletişimi kolaylaştırmak yerine zorlaştırabilir. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça bazı şeyleri sezebilir; fakat sezgi, konuşmanın yerini bütünüyle tutmaz.
Akaş’ın maddesi, dil ile dil dışı iletişim arasında bir tercih yapmıyor. Bir yandan kelimelerin yetersizliğini hatırlatıyor, diğer yandan konuşmayı zorunlu görüyor. Bu yaklaşım, ilişkinin tek bir iletişim biçimine indirgenemeyeceğini düşündürüyor. Bazen konuşmak gerekir, bazen susmak; bazen bir cümle açıklık getirir, bazen de o cümlenin arkasındaki davranış her şeyi değiştirir.
Burada önemli olan, iletişimin yalnızca sözcüklerden oluşmadığını bilmek ama sözcüklerin sorumluluğundan da kaçmamaktır. Bir insanı anlamak için onu dinlemek kadar, anlamadığımızda soru sormak da gerekir. Yakınlık, her şeyi sezebilmek değil, sezemediklerimizi konuşabilecek bir alan kurabilmektir.
30. Yolların uzunluğu ve yolculuğun zorunluluğu
Cem Akaş’ın 30. maddesi:
Yolların uzun ve ince olması, üzerlerinde gündüz-gece gidilmesini gerektirmez.
Bu madde, yolculuk imgesi üzerinden ilişkilerdeki süreklilik beklentisini sorguluyor. Uzun ve ince yollar, insanın önünde uzanan hayatı, bir ilişkiyi sürdürmek için kat edilmesi gereken mesafeyi veya birlikte alınan yolu çağrıştırabilir. Fakat Akaş, yolun uzun olmasının üzerinde sürekli ilerlemek zorunda olduğumuz anlamına gelmediğini söylüyor.
İnsanlar bir ilişkiye başladıklarında, çoğu zaman onun kesintisiz biçimde ilerlemesini beklerler. Birlikte geçirilen zamanın artması, ilişkinin de sürekli gelişmesi gerektiği düşüncesini doğurabilir. Her gün daha fazla yakınlaşmak, her sorunu çözmek, her anlaşmazlıktan sonra daha güçlü bir bağ kurmak isteriz. Oysa hayat böyle düzenli bir ilerleyişe sahip değildir. Bazen durur, bazen yön değiştirir, bazen de insanın dinlenmeye ihtiyacı olur.
Yolun üzerinde gece gündüz ilerlemek, ilişkinin sürekli çalışılması gereken bir meseleye dönüşmesini düşündürüyor. İnsan, ilişkiyi korumak adına her boşluğu doldurmaya, her sorunu hemen çözmeye ve her uzaklaşmayı bir tehlike olarak görmeye başlayabilir. Birlikte geçirilen zamanın azalmasını, konuşmaların seyrekleşmesini veya bir süre kendi başına kalma ihtiyacını ilişkinin bozulduğuna ilişkin işaretler olarak yorumlayabilir.
Oysa bir yolculukta durmak, yolun sonuna gelindiği anlamına gelmez. İnsan dinlenebilir, çevresine bakabilir, nerede olduğunu anlamaya çalışabilir. Bazen ilerlemek için durmak gerekir. İlişkilerde de benzer biçimde, iki insanın sürekli aynı yoğunlukta yakınlık kurması beklenemez. Herkesin kendi hayatı, sorumlulukları ve değişen ihtiyaçları vardır.
Bu madde, önceki bölümlerde karşılaştığımız görev bilinci eleştirisiyle de ilişkilendirilebilir. Bir ilişkiyi sürekli ayakta tutmak için çalışmak, zamanla insanın hayatını bütünüyle işgal edebilir. Birlikte olmanın kendisi, sürekli bir çaba gösterme zorunluluğuna dönüşür. Böyle bir durumda ilişki, insanın hayatına eşlik eden bir bağ olmaktan çıkarak hayatın tamamını belirleyen bir göreve dönüşebilir.
Akaş’ın cümlesi, ilişkinin uzun vadeli olmasını sürekli ve kesintisiz bir hareketle eşitlemememiz gerektiğini düşündürüyor. Uzun bir yol, her an yürünmek zorunda değildir. Bazen dinlenmek, bazen ayrı yönlere bakmak, bazen de bir süre sessiz kalmak mümkündür. Bunların her biri, yolculuğun sona erdiğini göstermez.
Yine de durmakla ilerlemekten vazgeçmek arasında fark vardır. Bir ilişkiyi sürekli ertelemek, sorunları konuşmamak veya sorumluluklardan kaçmak da durmak gibi görünebilir. Burada belirleyici olan, verilen aranın neye hizmet ettiğidir. Dinlenmek, yeniden devam edebilmek için alan açabilir; kaçınmak ise çözülmesi gereken sorunları daha da büyütebilir.
Belki de bu maddenin asıl söylediği, bir ilişkinin uzunluğunun onun ne kadar yoğun yaşandığıyla ölçülemeyeceğidir. İnsanlar her zaman aynı hızla ilerlemezler. Bazen birlikte yürür, bazen durur, bazen de kendi yollarında bir süre ayrı ilerlerler. Önemli olan, yolun uzunluğunu bir mecburiyete dönüştürmeden, o yol üzerinde nasıl yaşadığımızı fark edebilmektir.
31. Sonun başlangıçta bilinmesi
Cem Akaş’ın 31. maddesi:
Her son’un nasıl olacağı en başından bellidir.
Akaş, ilişkinin sonunu daha başlangıçta belirlenmiş bir gerçek gibi sunuyor. Bu ifade, insanın geleceği bilip bilemeyeceği sorusunu gündeme getirirken aynı zamanda ilişkilerin başlangıcında gözden kaçırılan işaretleri de düşündürüyor. Bir ilişkinin nasıl biteceğini gerçekten önceden bilebilir miyiz, yoksa sona ulaştığımızda geçmişe dönerek başlangıçtaki olaylara yeni anlamlar mı yüklüyoruz?
Bir ilişki sona erdiğinde insanlar çoğu zaman geriye dönüp bakar. İlk karşılaşmayı, başlangıçta yaşanan anlaşmazlıkları, söylenmiş sözleri ve görmezden gelinen ayrıntıları yeniden değerlendirirler. Daha önce önemsiz görünen bir davranış, ayrılıktan sonra bir işaret gibi görünmeye başlayabilir. İnsan, sonucun bilgisiyle geçmişi yeniden okur ve sanki her şey en başından beri o sona doğru ilerliyormuş gibi düşünür.
Bu durum, geçmişin kendisinden çok onu hatırlama biçimimizle ilgilidir. Sonucun ne olduğunu bildiğimizde, geçmişteki olaylar arasından o sonucu destekleyen ayrıntıları seçebiliriz. İlişkinin iyi giden dönemlerini küçümseyebilir, ilk günden beri var olan sorunları olduğundan daha belirgin görebiliriz. Böylece ayrılık, yalnızca ilişkinin sonu olmaktan çıkar; geçmişin bütün anlamını yeniden düzenleyen bir noktaya dönüşür.
Akaş’ın cümlesi, bu geriye dönük anlamlandırmayı kesin bir hükme dönüştürüyor. Sanki her ilişkinin içinde, en başından beri saklı duran bir son var ve insanlar yalnızca o sona doğru ilerliyor. Bu düşünce, kaçınılmazlık duygusu yaratıyor. Ancak hayatın gerçekten böyle işlediğini söylemek güç. İnsanlar kararlarını değiştirebilir, sorunlarını çözebilir, birbirlerini yeniden tanıyabilir veya başlangıçta mümkün görünmeyen bir ortak hayat kurabilirler.
Bu nedenle maddeyi bir kehanet olarak değil, insanın sonradan kurduğu anlatılara yönelik bir ironi olarak okumak daha anlamlı olabilir. Bir ilişkinin sonu geldiğinde, başlangıçta bulunan bazı işaretler daha görünür hâle gelir. Fakat bu, sonucun en başından beri kesin olduğu anlamına gelmez. Belki de son, geçmişin içinde hazır bekleyen bir kader değil, zamanla oluşan kararların ve koşulların sonucudur.
Bununla birlikte, bazı ilişkilerin başlangıcında ciddi uyumsuzluklar bulunabilir. İnsan, karşısındaki kişinin davranışlarını görmesine rağmen bunların zamanla değişeceğine inanabilir. Kendisini rahatsız eden durumları görmezden gelebilir veya ilişkinin gelecekte farklı olacağına ilişkin bir umut geliştirebilir. Sonunda yaşananlar, başlangıçta fark edilen ama önemsenmeyen sorunları hatırlatabilir.
Akaş’ın cümlesi bu ihtimali düşündürürken, insanın kendi hikâyesini nasıl anlattığına da dikkat çekiyor. Bazen bir sonun kaçınılmaz olduğunu söylemek, yaşananların karmaşıklığını anlamaktan daha kolaydır. Çünkü kaçınılmazlık düşüncesi, kararların ve sorumlulukların ağırlığını azaltabilir. Eğer her şey başından beri belliyse, kimsenin başka türlü davranması mümkün değilmiş gibi görünür.
Oysa ilişkilerin geçmişini anlamakla onları kaderin önceden yazılmış bir parçası saymak aynı şey değildir. Bir son, başlangıçtaki bazı işaretleri görünür kılabilir; fakat yaşanan her şeyin yalnızca o sona hizmet ettiğini söylemek, ilişkinin içinde var olmuş diğer ihtimalleri silmek anlamına da gelebilir.
32. Bitmesi mümkün olan ilişki
Cem Akaş’ın 32. maddesi:
Eğer bir ilişkinin bitmesi mümkünse bitecektir.
Bir önceki maddede her sonun nasıl olacağının başlangıçta belli olduğu ileri sürülmüştü. Burada ise daha kesin bir hükümle karşılaşıyoruz: Bir ilişkinin bitmesi mümkünse, bitecektir. Bu cümle, ihtimali kaçınılmazlığa dönüştürüyor. Bir ilişkinin sona erme ihtimalinin bulunması, sanki onun mutlaka sona ereceğinin kanıtıymış gibi sunuluyor.
Bu ifade, insanın ilişkilerde aradığı güvenceyi sorguluyor. Birlikte olduğumuz insanla geleceğimizin garanti altında olmasını isteriz. İlişkinin süreceğine, karşılıklı sevginin değişmeyeceğine ve bugün kurduğumuz hayatın yarın da aynı biçimde devam edeceğine inanmak bize güven verir. Fakat hiçbir ilişki, geleceği bütünüyle kontrol edebileceğimiz bir alan değildir. İnsanlar değişir, koşullar değişir, beklentiler dönüşür. Birlikte kalmak, yalnızca bir kez verilmiş kararın sonsuza kadar geçerli olacağı anlamına gelmez.
Akaş’ın cümlesi, bu belirsizliği kabul etmekle yetinmiyor; onu karamsar bir kesinliğe dönüştürüyor. Bir ilişkinin bitebileceğini biliyorsak, onun biteceğini de kabul etmemiz gerektiğini söylüyor gibi görünüyor. Fakat burada önemli bir mantık sıçraması var. Bir şeyin mümkün olması, onun mutlaka gerçekleşeceğini göstermez. Bir ilişkinin sona erme ihtimalinin bulunması, ilişkinin sona ereceği anlamına gelmez.
Bu nedenle maddeyi doğrudan bir ilişki yasası olarak kabul etmek yerine, kayıp ihtimalinin ilişkiler üzerindeki etkisini düşünmek daha anlamlı. İnsan bir ilişkinin bitebileceğini bildiğinde, bazen kendisini korumak için duygusal mesafe koyar. Çok bağlanırsa daha fazla acı çekeceğini düşünerek yakınlıktan kaçınabilir. Gelecekte yaşanabilecek bir kaybı önlemek için bugünkü mutluluğunu sınırlayabilir. Böylece ilişkinin sona erme ihtimali, henüz gerçekleşmeden ilişkinin içinde etkili olmaya başlar.
Bir başka ihtimal de bu düşüncenin insanı gerçekçi olmaya çağırmasıdır. İlişkinin sonsuza kadar süreceğine dair kesin bir güvence yoktur. İnsan, sevdiği kişiyi kaybetme ihtimalini tamamen ortadan kaldıramaz. Fakat bu belirsizliği kabul etmek, ilişkinin zaten biteceğini varsaymakla aynı şey değildir. Bir ilişkinin sona erebileceğini bilmek, onun içinde yaşamaktan vazgeçmeyi gerektirmez.
Akaş’ın manifestosu boyunca gördüğümüz ironi, burada yeniden beliriyor. Bir yandan aşkın ve yaşamın her ilişkide bir olasılık olduğu söylenirken diğer yandan bitmesi mümkün olan ilişkinin mutlaka biteceği ileri sürülüyor. Metin, okuru bu iki düşünce arasında bırakıyor. İlişki bir ihtimaldir; sona ermek de bir ihtimaldir. Fakat bu ihtimallerden hangisinin gerçekleşeceği, yalnızca onların var olmasına bakılarak belirlenemez.
Bana kalırsa bu madde, ilişkilerin kırılganlığını hatırlatırken aynı zamanda bir tehlike de taşıyor: Kaçınılmaz son düşüncesi, insanı bugünün içinden çekip çıkarabilir. Bir gün bitebileceği için hiçbir şeye bütünüyle bağlanmamak, insanın kendisini koruma yöntemlerinden biri olabilir. Ancak böyle bir korunma, yaşama ve sevme ihtimalini de daraltır.
Bir ilişkinin bitebileceğini bilmek, onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Bazı şeyler sonsuza kadar sürmedikleri hâlde hayatımızda önemli bir yer tutarlar. Bir ilişkinin anlamı, yalnızca ne kadar sürdüğüyle değil, yaşandığı süre içinde insanların birbirlerine ve kendi hayatlarına ne kattıklarıyla da ilgilidir.
33. Birinci manifesto ve ikinci ihtimal
Cem Akaş’ın 33. maddesi:
Bunun birinci manifesto olması, ikinci bir manifestonun olmayacağı anlamına gelmez.
Manifestonun son maddesi, başlığındaki birinci kelimesine geri dönüyor. Başlangıçta bir ilişkinin nasıl olması gerektiğini açıklayacağı izlenimini veren metin, otuz üç madde boyunca kesin hükümler, çelişkiler, mizahi çıkışlar ve beklenmedik benzetmeler arasında ilerledi. Sonunda ise kendisini tamamlanmış bir öğreti olarak sunmak yerine devam ihtimalini açık bırakıyor.
Birinci manifesto ifadesi, baştan itibaren bir devam beklentisi yaratmıştı. Bir şeyin birinci olması, ardından başka bir şeyin gelebileceğini düşündürür. Ancak bu ihtimal bir güvence değildir. İkinci bir manifesto yazılabilir de yazılmayabilir de. Akaş, son cümlesinde bu basit ayrımı hatırlatırken metnin kendi yapısına da işaret ediyor: Söylenenler son söz değildir.
Bu yaklaşım, manifestonun önceki maddeleriyle uyumlu. Metin boyunca ilişki hakkında kesin hükümler verildi, sonra bu hükümlerin sınırları sorgulandı. Bir yerde ilişkinin varlığı reddedildi, başka bir yerde var olduğu söylendi. Sevgi bir ihtimal olarak sunuldu; yalnızlık, acı, alışkanlık ve yorgunluk da ilişkinin ayrılmaz parçaları olarak ele alındı. Bütün bu düşüncelerin sonunda kesin bir tanıma ulaşılmaması, metnin başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Belki de asıl amaç, ilişkinin tek bir tanıma sığdırılamayacağını göstermekti.
Manifesto biçimi normalde kesinlik çağrıştırır. Bir manifesto, bir düşünceyi ilan eder, ilkelerini ortaya koyar ve okurdan bu ilkeleri ciddiye almasını bekler. Akaş ise bu biçimi kullanmasına rağmen onun otoritesini sürekli sarsıyor. Kimi maddeleri büyük bir kesinlikle kuruyor, kimilerini gündelik bir şakaya dönüştürüyor; kimi zaman felsefi bir düşünce ortaya atıyor, kimi zaman da kendi söylediklerinin karşısına başka bir düşünce yerleştiriyor.
Bu nedenle son madde, yalnızca yeni bir metnin yazılabileceğini söylemiyor. Aynı zamanda bir düşüncenin devam edebilmesi için kendisini tamamlanmış saymaması gerektiğini de düşündürüyor. İlişkiler üzerine söylenebilecekler bitmiş değildir; insanın kendisi ve başkalarıyla kurduğu bağlar değiştikçe bu sorular da yeniden ortaya çıkar. Bugün doğru görünen bir düşünce, başka bir deneyimin ardından yetersiz kalabilir. Yeni bir ilişki, önceki ilişkilerden çıkarılan sonuçları yeniden değerlendirmeye zorlayabilir.
Akaş’ın son cümlesindeki mizah da bu açıklığı koruyor. İkinci manifestonun mutlaka yazılacağını söylemiyor; yalnızca yazılmayacağının garanti olmadığını belirtiyor. Böylece geleceği kesin bir hükme bağlamak yerine ihtimali açık bırakıyor. Bu tavır, ilişkinin kendisi hakkında kurduğu düşünceyle de örtüşüyor: Bir şeyin mümkün olması, onun gerçekleşeceği anlamına gelmez; fakat gerçekleşmeyeceğini de kesin olarak söyleyemeyiz.
Manifesto bu noktada sona eriyor, ama ilişkinin ne olduğu sorusu kapanmıyor. Belki de birinci manifestonun asıl işlevi, bize bir ilişkinin nasıl olması gerektiğini öğretmekten çok, ilişkiler hakkında sahip olduğumuz kesinlikleri sorgulatmaktır. Birlikte olmak, ayrılmak, alışmak, yorulmak, sevmek ve yalnız kalmak… Bunların her biri başka bir deneyimde farklı bir anlam kazanabilir.
Son cümle, bu yüzden bir kapanıştan çok kapının açık bırakılması gibi okunabilir. Birinci manifesto tamamlanmıştır; fakat düşünme işi bitmemiştir. İnsan ilişkileri de böyledir: Bir konuşma sona erebilir, bir ilişki bitebilir, bir dönem kapanabilir. Ancak yaşananların anlamı, bazen olayların kendisinden çok sonra bile değişmeye devam eder.
Sonuç: Bir ilişkiyi açıklamak mı, onun çelişkileriyle yaşamak mı?
Cem Akaş’ın Bir İlişki Nasıl Olmalıdır Birinci Manifesto metni, adının vaat ettiği kesinliği vermekten özellikle kaçınan bir yazı. İlişkinin nasıl olması gerektiğini açıklayacakmış gibi başlıyor; fakat ilerledikçe insanın yakınlık kurarken yaşadığı çelişkileri, kendi sınırlarıyla başkalarının beklentileri arasında sıkışmasını ve sevginin kesin bir tanıma sığmayan yanlarını görünür kılıyor. Maddeler bazen birer hüküm gibi kuruluyor, bazen gündelik hayatın içinden gelen bir şakayla dağılıyor, bazen de birbirinin karşısına yerleştirilen düşüncelerle okuru yeniden başa döndürüyor.
Metnin mizahı, yalnızca anlatımı hafifletmek için kullanılmıyor. Kimi zaman insanın kendisini fazla ciddiye almasını engelliyor, kimi zaman da ciddi meselelerin ne kadar kolay biçimde birer klişeye dönüşebildiğini gösteriyor. Aşk, fedakârlık, dürüstlük, yalnızlık ve bağlılık gibi kavramlar çoğu zaman hazır tanımlarla ele alınır. Akaş ise bu tanımları alıp gündelik hayatın içine bırakıyor. Bir ilişkinin gerçekliğini tartışırken karşımıza kavun, ayva, duvar, paspas, metal yorgunluğu veya kahvaltı çıkıyor. Bu nesneler ve durumlar, soyut düşünceleri insanın yaşadığı hayatın içine geri taşıyor.
Manifestonun temel gerilimi, insanın hem yakınlık istemesi hem de kendi varlığını korumaya çalışmasıdır. Birine yaklaşmak isteriz ama onun tarafından bütünüyle belirlenmek istemeyiz. Anlaşılmayı bekleriz ama kendimizi her zaman açıklayamayız. Sevginin sürmesini isteriz ama hiçbir ilişkinin sonsuza kadar süreceğine dair kesin bir güvence yoktur. Birlikte yaşamanın ortak bir dünya kurabileceğine inanırız, fakat her insanın kendi yalnızlığı ve kendine ait bir iç dünyası bulunduğunu da biliriz.
Akaş bu çelişkileri çözmek için bir ilişki formülü sunmuyor. Hatta formül kurma arzumuzla alay ediyor. Dürüstlüğün orantı sabitini 1.7 olarak belirlemesi, ilişkinin kendi içinde bir iş olmadığını söylemesi veya üçüncü maddede ilişkiyi reddettikten sonra yirmi ikinci maddede varlığını kabul etmesi, bu yaklaşımın parçaları. Metin, kendi hükümlerinin mutlaklığına bile güvenmiyor. Okura düşünmesi için bir alan açıyor ama o alanı kesin cevaplarla doldurmuyor.
Bana kalırsa bu manifestonun en değerli tarafı, ilişkiyi yalnızca aşkın gerçekleştiği bir alan olarak görmemesi. İlişki aynı zamanda yorgunluğun, alışkanlığın, güç mücadelesinin, yanlış anlamaların ve gündelik sorumlulukların da yaşandığı bir yer. Sevgi, bu gerçekleri ortadan kaldırmıyor. İnsanlar birbirlerini severken de incitebilir, birbirlerine alışırken birbirlerini anlamaktan uzaklaşabilir, bir arada yaşarken yalnız kalabilirler. Bunları kabul etmek, sevginin değerini azaltmak zorunda değil; aksine, onu romantik bir idealin ötesinde düşünmemizi sağlayabilir.
Metnin sonunda kesin bir sonuca ulaşmıyoruz. Bir ilişkinin ne olduğu, nasıl sürdürülmesi gerektiği veya ne zaman bitmesi gerektiği konusunda herkes için geçerli bir cevap bulamıyoruz. Fakat belki de asıl mesele, böyle bir cevabın bulunup bulunamayacağıdır. İnsan ilişkileri, önceden belirlenmiş kuralların uygulanmasıyla bütünüyle açıklanabilecek kadar basit değildir. Her insan kendi geçmişi, korkuları, arzuları ve beklentileriyle ilişkiye katılır. İki insan bir araya geldiğinde, yalnızca birbirleriyle değil, kendi iç dünyalarıyla da karşılaşırlar.
Bu yüzden Bir İlişki Nasıl Olmalıdır Birinci Manifestoyu bir kullanım kılavuzu olarak değil, ilişkiler hakkında düşünmeye çağıran ironik bir metin olarak okumak daha anlamlı geliyor. Buradaki maddeler, uyulması gereken kurallardan çok, insanın kendisini ve başkalarını anlamaya çalışırken karşılaştığı sorular gibi duruyor. Bazılarına katılabilir, bazılarına itiraz edebilir, bazılarının karşısında duraksayabiliriz. Metnin bizi götürdüğü yer de tam olarak burası: Kesin hükümlerden uzaklaşıp kendi deneyimlerimizi yeniden düşünmeye başladığımız yer.
Belki de bir ilişkiyi anlamak, onun bütün sırlarını çözmek değildir. Bir başkasının bizden ayrı bir insan olduğunu, sevginin sahiplik anlamına gelmediğini, yakınlığın bütün yalnızlıkları ortadan kaldırmayacağını ve her ilişkinin kendi içinde başka ihtimaller taşıdığını kabul etmektir. Cem Akaş’ın manifestosu bu ihtimalleri bir araya getiriyor; onları tek bir sonuca bağlamak yerine açık bırakıyor. Çünkü ilişki üzerine söylenebilecekler bitse bile, insanların birbirleriyle kurduğu bağların anlamı bitmiyor.