Aziz Nesin: Genel Yaşam İzlencem
AZİZ NESıİN’İN GÜNCESİ · MUM HALA
Kasım 198
Genel yaşam izlencem
Aylardanberi genel yaşam izlencemi yapmak istiyorum. Ama günlük çalışmalar ve o çalışmaların ayrıntıları içnde boğulduğum için bu izlenceyi bir türlü yapma fırsatı bulamıyorum ve bugün yarın derken aylar geçti.
Genel yaşam izlencesi şu: kaç yıl yaşayabileceğime göre, bu yıllar içinde hangi bikaç yapıtları yazabilirim, yazmam gerekir ve yazacağım. Böyle bir çalışma izlencesini bıkaç olasılığa göre yapmak gerekir. Bıkaç olasılığa göre, yani daha yaşayabileceğim süreler olasılığına göre. Önce en iyimser olarak en uzun ne kadar yaşayabileceğimi varsayıp o yıllara göre bir izlence yapmalıyım, sonra yaşama süresini azaltarak üç-beş yıl sürelik bir izlence yapmalıyım.
Birbuçuk ay sonra 69 yaşıma gireceğim. Türkiye’de bir yazar için uzun bir yaşam sayılır. Yakın arkadaşlarım, dostlarım, biçok çağdaşım yazar, daha benim yaşıma gelmeden öldüler. İşte bikaçı: Adnan Veli, Orhan Veli, Sait Faik, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Mansur Tekin, Esat Adil, Nâzım Hikmet, Emin Eliçin, Kemal Tahir, Fahri Ozansoy, Hüsnü Söylemezoğlu, Babayef ve daha nice niceleri. Bunların çoğunun yaşı benden büyüktü. Şimdi ben hepsinden büyük oldum. Demek bir yaşam izlencesi yapmakta geciktim bile.
Şimdiye dek genellikle yıllık çalışma izlenceleri yaptım. Her yılbaşında kendime bir çalışma izlencesi yaparım. Ama bu izlenceleri tam tamına uyguladığım, yerine getirebildiğim hiç olmadı. Her yeni yıla bir önce[ki] yılın çalışma borçlarıyla girerim.
Yıllık çalışma izlencelerimin dışında, hemen her akşamüstünde “yarınki işler” yazılı kâğıtlara ertesi günün çalışma izlencesini yazarım. Hiçbir gün “yarınki işler”i o gün içinde bitirebilmiş ve rahatlıkla ertesi güne girebilmiş değilim. Yeni güne hep borçlu girmişimdir. Bu neden böyle oldu şimdiye dek? Bunun nedenleri şunlar:
1- Kendimi yaşamın günlük akışına, o akışın rastlantılarına kapıp koyuveriyorum. Çalışmıyor değilim, yine çalışıyorum, ama günlük gelişigüzellik içinde çalışıyorum.
2- Ekonomik zorluklar yüzünden yeni iş (yazı) önerileri olursa, çok doğal olarak çalışma izlencemi bozup yeni yazı önerisini kabul ediyorum. Çok seyrek olarak, gelen iş önerisi benim çalışma izlenceme uyuyor.
3- [Yurt] dışına geziler (ki çoğu mesleğime ilişkin toplantılardır), gelen yerli ve özellikle yabancı konuklar ve bunlardan başka yaşamıma giren kadınlar, sevgilerim de yaşam izlencemi, çalışma izlencemi bozuyor ve aksatıyor. Bu nedenlerle bozulan, aksayan, ertelenen çalışma izlencemi daha hızlı çalışarak sonradan giderebileceğimi düşünüyorsam da, herkese olduğu gibi benim için [de] –ne yazık ki– bir gün 24 saat olduğundan hiçbir zaman çalışma açığımı kapatamıyorum.
4- Bunların dışında yaşamın zorunlu olarak getirdiği zaman [zaman] kaça[ma]klarım ve avareliklerim de oluyor. Bunlar ve daha başka nedenlerle her yarına borçlu olarak giriyor ve bundan dolayı çok tedirgin oluyorum.
Bu borçluluğu zaman zaman yüzüme vuran okurlarım da oluyor. Çoğunu tanımadığım okurlarımla biyerde, bir ilişkiyle karşılaştığımda, hatta hiç ilişkisiz, bir taşıtta yada yolda yanıma gelen okurum, filanca kitabı yada anılarımın arkasını ne zaman yazacağımı soruyor. Müthiş utanıyorum. Nasıl utandığımı anlatamam. Sanki bir alacaklımın ödeyemediğim borcu istemesi, ne zaman ödeyeceğimi sorması gibi utançlı bir duruma düşüyorum.
Aylardanberi kendime bir genel yaşam izlencesi yapmayı düşünüyor ve her gece iyice uykum geldikten sonra yattığım ve her sabah günün yeni işlerine daldığım için bu genel yaşam izlencesini yapamıyordum.
69 yaşın da artık alargaya, dalga geçmeye dayancası yok. Artık yıllık, aylık, günlük izlenceler değil, genel bir yaşam izlencesi yapmalıyım, yapmak zorundayım.
Nasıl yapmalıyım bu izlenceyi?
Önce en iyimser kestirimle en uzun kaç yaşıma dek yaşayacağımı düşünüp ona göre çalışma izlencesi yapmalıyım. Sonra yaşam süremi kısalta kısalta, örneğin iki yıl daha yaşayacağıma göre, değişik olası ölüm tarihlerime göre izlenceler yapmalı yada genel çalışma izlencemi bu değişik ölüm tarihlerime göre düzenlemeli yada yoğunlaştırmalıyım.
Biyanda yaşayacağım süreler, biyanda da yapacağım, yapmam gereken, yapmayı tasarladığım, hatta notları, çalışılmış yazbozları, dosyalar dolusu çalışmaları olan işlerim: şiirlerim, öykülerim, romanlarım, denemelerim, oyunlarım, anılarım… Bu tasarı çalışmalarımın da önce gelişigüzel dökümünü yapmalıyım. Sonra bunları değerine, önemine, ivediliğine göre sıralamalıyım. Sonra da bu işleri (yapılması gereken işler, yazılması gereken kitaplar) yaşayabileceğimi umduğum yıllara, sıralarına göre (değer, önem ve ivedilik sırasına göre) yerleştirmeliyim.
Bu gece sabaha karşı uyanıp da bunları yazamasaydım, kim[bilir] daha nice zaman bu genel yaşam izlencemi yapamayacaktım.
Dün gece nedense erken uykum geldi. Öyle ki saat 21’de çalışamaz oldum uykudan. Erken yatınca gecenin bir zamanı uyanıp kalkıyorum. Çalışma odama girip çalışmaya başlıyorum. Bu gece de öyle yaparım diye düşündüm. Erkenden yatağıma girdim. Yatağıma girince uykum kaçtı. Geceleri okuduğum romanı (Arguedas, Derin Irmaklar) okumaya başladım. Beni çekmeyen bir roman. Galiba roman değil de otobiyografi. Bitirince anlayacağım ne olduğunu. Lambayı söndürüp uyudum sonra.
Geceleyin uyandım. Saate baktım: 02.30. 31 Ekim 1983, saat 02.30. Kalkıp herzamanki gibi büyük yapıya gidip çalışmayı düşündüm. Ama hava soğuk. Yatağımın içinde ne yapabilirim diye düşündüm. Yatağımın içinde çalışmanın şöyle bir yararı var: uykum gelince hemen uyurum. Romanı okumayı sürdürmek en iyisi. İçim çekmedi.
Ne yapsam diye düşünürken aylardanberi yapmayı tasarladığım genel yaşam izlencemi, hiç değilse onun yazbozunu (müsveddesini) yapmayı düşündüm. İşte öylece bu yazıya başladım.
1- Herşeyden önce, neler yapmayı (yazar olarak elbet), neler yazmayı tasarladığımı, istediğimi düşünüp önce onları gelişigüzel yazmalıyım.
2- Sonra dökümünü yaptığım yapılacak işleri (yazılacak yapıtları) önem, değer ve ivediliklerine göre sıraya koymalıyım.
3- Daha sonra değişik ölüm tarihlerime göre, ayrı ayrı, saptadığım ve sıraladığım yapılacak işlerimi yerleştirmeliyim.
Daha ne kadar yaşarım? İşin içinde bu yataktan sabah çıkamamak da var. Ama ben işte en iyimser kestirimden başlamalıyım ve gittikçe en kötü olana doğru gelmeliyim.
Ölüm tarihim için en iyimser kestirim şu:
Babam 83 yaşında öldü. Hekime muayeneye gidip soyunduğunda üşütmemiş olsaydı daha da yaşardı. Ben de 85 yaşıma dek yaşayabileceğimi sanıyor ve umuyorum. Elbet daha uzun yaşamayı istiyorum her insan gibi. Ama genel çalışma izlencemi 85 yaşıma göre yapmam, hem iyimser hem de azçok gerçekçi olur. Ancak yaşamımın sonuna doğru, yaşlanmaktan ötürü gittikçe çalışma hızımın, azalacağını, gücümün her yıl tükeneceğini, yavaşlayacağımı da düşünerek buna göre yapacağım. Yapmam gereken işlerimi yıllarıma yerleştirmeliyim.
75-80-83-85 yaşımda öleceğime göre kendime dört ayrı genel yaşam izlencesi yapacağım. Daha kısa bir deadline koymuyorum kendime. İçimden gelmiyor daha kısa yaşamak. 75 yaşımdan erken ölürsem her yıl sırada ne varsa onları yapmış olacağım.
Şimdiye dek olduğumdan daha ciddi olarak, hiç kaytarmadan, dalga geçmeden bu genel çalışma izlencesini uygulamaya çalışmalıyım, çalışmalı değil uygulamalıyım.
Önce neler yazmayı kurduğumun, eldeki dosyalarıma, çalışmalarıma, notlarıma göre gelişigüzel bir dökümünü yapayım.
Daha altı ciltlik Böyle Gelmiş Böyle Gitmez
Şu on oyun: “Bir Küçümencik Kişi”, “Battaniye” …
Romanlar: “Sevdası Geçmiş Adam”
“Güneş Yanlış Doğmaz”
(Şu anda canım çay istiyor. Müthiş bir istek. Yataktan kalkıp da çalışma odasına mı gideyim ta… Öteki yapıda. Bahçeyi geçmek gerekir. Hava soğuk. Şu Dereboyu’ndaki evime bir yerleşsem, daha rahat çalışacağım.)
Çocuk romanı: “Mutluluk Zinciri”
Üç çocuk öykükitabı
Şiir Kitabı: Sondan Başa
• Benim Delilerim
• Sevi Üzre öykü kitabı
• Denemelerim
• Tiyatro Yazılarım
• Dört gülmece öykü kitabı
• Büyüklere masallar kitabı
• Nasrettin Hoca çalışması
• Gülme ve taşlama kitabı
• Nâmık Kemal’in yazıları
• Mum Hala
• Bir yazara gelen mektuplar
• Alamanya Alamanya
• Öteki ülkelerin gezi kitapları
Düzeltilecek romanlar ki, yeniden yazmaktan bin zor
• Saçkıran
• Kadın Olan Erkek
• Erkek Sabahat
• Monologlar
• Leyla ile Mecnun başına (araştırma inceleme)
• Gazete
• Yedi Gün şair ve yazarları
• Evimdeki Dünyam
• Vakıf Günlüğü
Daha şu anda kırk kitap… Oysa daha neler var, dolapları karıştırmalıyım. İlk elde aklıma gelen kırk kitap. Yıllara bölelim, en iyimser kestirime göre 1984’ten başlayarak.
85 yaşıma dek yaşarsam 2000 yılında öleceğim. 1984’ten 2000 yılına dek 16 yıl var. Demek 16 yılda kırk kitap, yılda iki buçuk kitap… Olmaz bişey değil… Ama zor. Neden zor? Çünkü yazar yaşlandıkça sorum duygusu da artıyor, korkusu da artıyor: İyi yazamamak korkusu (bu yazar korkusudur). Gençliğin yürekliliğiyle, gözü pekliğiyle, kendini beğenmişliğiyle, meydan okuyuşuyla yazamıyor yaşlı yazar. Vara yazabilseydim yine öyle. Kendimi daha zor beğenir oldum, daha çok özeleştirimi yapıyorum. Daha kaygılıyım, yazarlık korkum arttı ve gittikçe de artıyor.
Saat şimdi dört… Sabah olacak nerdeyse. Artık uyuyamam. Kalkıp bisüre bahçede gezinmeli, sonra çalışma odasına gidip çalışmalıyım.
Pencereden baktım: Gece zifir karanlık, tek yıldız bile yok.
Bugün yazdım: 3 Ocak 1984 Salı, saat 20.45
Aşağıdaki şiir notlarımı yazdığım o Pazar sabahı… Ne korkunç şey olmuştu.
Elim ayağım tutuyor
Gözüm görüyor kulağım duyuyor
Ayrımsıyorum yaşadığımı
Ve bilincindeyim yaşamın
Ne güzel başladı bu sabah
Bir sevgilim var güzelden güzel
İnceden ince
Tadını duyumsuyorum var olmanın
İşte bu şiir notlarını yazmıştım. 24 Aralık 1983 Pazar sabahı. Saat 9 sularıydı. Ocağa çaydanlığı koydum. Masaya oturdum çalışmak üzere. İşte o korkunç durum var başladı. Tıpkı ilk inme indiği zamanki gibi. Üstelik bu kez beynimde de uyuşma var. Kolumu büyük zorlukla oynatıyorum. Kımıldamam da zorlaşıyor gittikçe. Bu kez heryanıma birden inme iniyor. “Genel paraliz” diye düşündüm. Evde yalnızım. Pazar sabahı olduğundan kimse de gelmeyecek. Ne yapabilirim? Üst katta doktor Güngör oturuyor ama çıkamam ki… Telefon numarasını da almamışım.
Gittikçe ağırlaşıyorum ve daha çok da başım… Dolu bir bidon ağırlığında başım. Doktor Gencay’ın yada Coşkun’un telefonları var ama yatak odasında yazılı. Oraya gidip gelemem. Hem onları Pazar sabahı tedirgin etmek de istemiyorum. Koşup gelirler de ya az sonra düzeliverirsem. Boşu boşuna yormuş olacağım.
Ah tam bu sırada Üçgül telefon ediverirse. Sanki Üçgül’ün sesi beni sağaltacak. İyi ki telefon defterim yanımda.
Bikez daha ölümle burun buruna geldim ve bikez daha ölümden korkmadığımı anladım. Ölümden değil, ölümle yaşamın arasında kalıp ölmemekten korkuyorum. Ölmekle ölmemek arasında bir canlı, ama yaşayamayan bir canlı olmaktan, kendi gözümde onursuz düşmekten korkuyorum. Ödeyemeyeceğim, karşılığını çoğuyla geri veremeyeceğim bir yardım dilemekten ödüm kopuyor. Böyle bir yardım dilemek herkesten önce beni kendi gözümde küçültecek, kendi gözümde aşağılanacağım.
İyi ki telefon defterim önümde… Telefon defterime abece sırasıyla bakarım; en yakınım, en dostum, en nazım geçen, beni seven birini yardımıma çağırırım.
Telefon defterimi bile zorlukla açabiliyorum. A harfinde çağırabileceğim kimseyi bulamadım. B harfinde Şahap Balcıoğlu var ama o Anadolu yakasında oturuyor, oradan kalkıp gelmesi zor, çok zahmetli.
C’de Demirtaş Ceyhun’u buldum. Onu çağırabilirim. Hastalığımda başındanberi o denli çok yardım etti, koşuştu[rdu] ki…
Ah, telefon etmek, ne zormuş… Oysa sabahleyin ne keyifli, ne neşeli ve sağlıklı kalkmıştım yataktan. Şimdi telefon numaralarını bile ne zorlukla çevirebiliyorum. Her parmağıma onar, bileğime de yüz kiloluk kurşun bağlanmış sanki…
Sonunda çevirdim Demirtaş’ın telefon numarasını. Kızı Asya çıkmaz mı! Ben hastanedeyken Asya bana çizip boyadığı renkli çiçeklerle bezenmiş güzel bir mektup göndermişti. Bunun için daha önceden Asya’ya teşekkür etmek istiyordum. Kız telefonda karşıma çıktı, ama teşekkür edecek dermanım yok.
– Babanı evde mi Asya?
– Evde.
– Babamı çağır kızım. Ben Aziz Nesin!
Bu konuşmama şaşırmıştır çocuk.
Demirtaş geldi telefona.
– Demirtaş, ben pek iyi değilim. Bana gelebilir misin biraz?
Demirtaş’ın yanıtı çok kısa, ama çok coşkuluydu:
– Şimdi geliyorum Ağabey.
Yatağa dek gidebilsem bir… Ama önce sokak kapısını açmalı ve açık bırakmalıyım. Genel bir paralizi gelecek gibi. Kalkıp kapıyı açamam.
Zorlukla yürüyebiliyorum ve güçsüzlük bütün gövdeme yayılmakta. Kapıyı açtım. Üstünde çaydanlık olan ocak da yanıyor. Büyük zorlukla mutfağa gidip ocağı söndürdüm. Kendimi yatağa attım.
Beni ençok korkutan beynimin uyuşmakta oluşu. İnmenin ilk gelişinde beynimde böyle bir uyuşukluk olmamıştı.
Yatağa uzandım sırtüstü. Bir genel inmeye kendimi teslim etmemek için, ilk inmede yaptığım gibi bütün gücümü –nice varsa– kullanarak kolumu bacağımı kaldırıp indirip oynatıyorum. Sonunda hiç gücüm kalmadı, kımıltısız uzandım. Nice zaman öylece kaldığımı bilemiyorum, ama en [fazla] yirmi yirmibeş dakika sonra korkulu bir coşkuyla bikaç kez,
– Ağabey! diye bağıran Demirtaş apartmanın açık bıraktığım kapısından girdi.
– Buradayım Demirtaş…
Demirtaş yatak odasına girdi, sandalyeyi çekip başucuma oturdu.
Olup biteni anlattım.
– Gittikçe iyileşiyorum, seni boşuna yordum… dedim.
Gerçekten de yavaş yavaş kendime gelmekteydim. Kırk dakika filan sonra kalktım. Çalışma odasındaki masaya oturdum. Başka arkadaşlarım da geldi eksik olmasınlar. Demirtaş ikindiüzeri gitti.
Aziz Nesin
Mum Hala (Sayfa 466-472)