Çile bitmemişti. Ortada olan sadece bir sınamaydı. Çile halinin bittiğine dair bütün işaretler dahi bu sınamanın bir parçasıydı. Son anda kalbin taşıdığı güvensizlik, bu sınavın sona ermesini engellemişti ve bunu, en son kararı veren şeyhin ağzından duymak onun kerametinin bir kanıtından başka bir şey olamazdı. Dergâh üyelerinin vardığı sonuç bundan başka bir şekilde izah edilemezdi. Son sınama olan on sekiz günlük hücre çilesine gerek kalmamıştı ve Yusuf’un kendisiyle olan savaşı yeni baştan olmasa da, eksikliklerin tamamlanacağı ana kadar devam edecekti.
Taş yığınıyla doldurulmuş kuyuların arasındaki büyükçe bir taşın üstünde hırkasına sarılarak oturan Yusuf, gerilerde bırakılan eski dostluk günlerine dalmıştı. Güneş bir kez daha yeryüzünü aydınlatıp, cisimleri görme özgürlüğünü verdiği sırada o, hafızasında peşi sıra akan olayları durduramamanın sıkıntısını yaşıyordu. En iyi seçebildiği bir tek yüz vardı, ancak onu da bir türlü beynindeki akışın içinde donduramıyordu. Aşkın, dostluğun kokusu eski bir konu gibi geliyordu kendisine. Haz veren ne varsa, eski dokunuşlar olmaktan öteye geçemiyordu. Mutluluğun hayatında tek bir yansıması vardı, o da hüzünle biten bir aşktı. Günlerce süren sancıların tek sebebi olan bir aşk. Hapsolunan ruhun içinde bir türlü öldürülemeyen bir aşk. Tutkuyla, yaşamın anlamına kavuşma çabasına girmeden yöneldiği kadının yarattığı sızının ruhunda yayılma anları sürüyordu ve dervişliğine engel olduğuna inandığı yegâne şey bundan başka bir şey olamazdı.
Güneşin karşısına, çılgınca, acemice, öfkeyle, korkuyla geçen aşkla dolu günlerinden, sırlarla dolu bir aşkın ilk basamağındayken çıkıyordu. Kıbleye doğru döndü. İki kuyunun arasındaki toprak alana geçip diz üstü çömeldi. Avuçlarını birleştirerek göğüs hizasına kaldırdı. Başını öne eğdi hafifçe;
“Allah’ım, tüm günahlarımla, yaşamdan kopuşlarımla, ezilmişliğim ve kayboluş günlerimle, tutunamadığım hayatın solmuş yaprakları içinde sana geldiğim gün gibi, aşk ateşinin yüreğime indiği bir anda yine sana yöneldim.”
“Ey evrenin, yeryüzünün, doğunun ve batının, havanın, suyun, ateşin, toprağın tek sahibi; bu ateşin, rüzgârın etkisine girmemesi için bana yardım et,” diye yalvardı.
Hüznün ve özlemin iç içe geçtiği anın pişmanlığına kapılmaksızın yüzüne sürüp, ayağa kalktı. Şehrin bulunduğu yöne doğru döndü. Yiyecek bir şeyler bulduktan sonra, şeyhin misafirine eşlik edecekti. Bu görev dervişliği için yeni bir sınamanın da başlangıcı olabilirdi. Yeni bir sınama ile karşı karşıya olabileceğini hesaba katarak yürümeye devam etti.
Cehennem Benim-s.92-93
A. Vahap Kaya