Bediüzzaman'ın Üç Hayat Devri: Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said

Yeni Said’in (1923-1949) Eski Said’den Farklı Yönleri
1-İhtiyarlık Sabahıyla Uyanışı
Eski Said gençtir; Yeni Said ise ihtiyardır. Eski Said, Bediüzzaman’ın kırk yaşına kadar süren gençlik döneminin ünvanıdır. Yeni Said cismen ihtiyarlamıştır; fakat ruhen yeni bir dirilişi yaşamıştır. Bu yeni dönem Bediüzzaman’ın “gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir an”76 diye tanımladığı yıllardır.
2-Dünyadan çekilmesi ve bütünüyle ahiret ehli olması
Eski Said, vatan ve milletin saadeti için içtimai ve siyasi hayatın içinde aktif bir şekilde bulunuyorken; Yeni Said dünyevi meşguliyetleri bir kenara bırakarak tam bir inziva hayatını tercih etmiştir. Eserlerinin muhtelif yerlerinde geçen “Büsbütün ahiret ehli Yeni Said olarak dünyadan elimi çektim”77, “Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez.”78, “Bütün bütün dünyadan el çekmiş, yetmiş beş yaşına gelmiş Yeni Said”79 gibi ifadeler ahirete yüzünü dönen yeni bir Said Nursi profiline dikkat çekmektedir.
Günde sekiz gazete okuyan Eski Said’in yerini, “sigarayı”, “gazeteleri”, “siyaseti” ve “sohbet-i dünyeviye-i siyasiyeyi” terk eden Yeni Said almıştır.80 Yeni Said dünyevi meşguliyetlerinden ve maddi-manevi her türlü zevklerinden vazgeçmiştir. Hatta “hürmet”, “teveccüh”, “şan”, “şeref” gibi dünyevileştirici hislerden kurtulmak amacıyla inzivayı tercih etmiştir.81
Yeni Said “kendi ruhî âlemine dalan”, “ruhî ve vicdani hazzıyla baş başa kalan” ve “Kur’an-ı Azimüşşanın tetkik ve mütalaasıyla vakit geçiren”82 uhrevi bir insandır.
3-Siyaseti terk edişi
Eski Said –bazen günde yedi, sekiz gazete okuyarak- siyaseti yakından takip etmiştir. Yeni Said ise taraftar bulmaya çok muhtaç olduğu zamanlarda bile siyasete arkasını çevirmiştir. Siyasi meselelerin dünya çapında merakla takip edildiği II. Dünya Savaşı zamanında dahi bu prensibini bozmamıştır.
Yeni Said siyasetten bilinçli bir şekilde “şiddetle tecennüb”83 etmiştir. Büyük bir hassasiyetle siyasetten uzak duruşunu iki temel sebebe dayandırmıştır: Birincisi, ebedi hayatı kazanma azmidir. İkincisi ise, iman ve Kur’an hizmetinin kudsiyetidir. Dünya hayatının her bir senesi, ebedi hayatın milyarlar senelerini netice verebilecek tarla mahiyetindedir. İhtiyarlıkla kabrin yakınlığını hisseden ve kaç yıl daha yaşayacağından emin olmayan Yeni Said’in yüzü ahirete dönmüştür. Zaruret olmadan geçici dünyaya ve siyasi meselelere ayıracak vakti kalmamıştır. Kur’an hizmetinin kudsiyeti adına siyasete arkasını çevirmesinin sebebini ise şöyle izah etmiştir: “Hakaik-i imaniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avam tarafından, ‘Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?’ diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.”84
4- Tamamen Kur’an’a yönelişi
Yeni Said ile Eski Said’in farklarından biri de ders aldıkları “medrese”lerin farklılığıdır. Yeni Said “Kur’an medresesi”nde Risale-i Nur dersini alırken, Eski Said “hayat-ı içtimaî medresesi”nde “Hutbe-i Şamiye ve zeyilleri” dersine muhataptır.85
Eski Said, felsefe ve pozitif bilimlerde uzmanlaşmıştır.86 Eski Said’in düşünce dünyasında bir derece yerleşen Avrupa’nın felsefe, fen ve medeniyetine ait bilgiler, Yeni Said’in manevi yükselişinde kalbi hastalıklara dönüşmüştür. Said Nursi, yaşadığı bu çalkantılı süreci bir eserinde şöyle anlatmıştır: “Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emraz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.”87
Kalbi hastalıklardan kurtulmak isteyen Yeni Said, İmam-ı Rabbani’nin (ra) “tevhid-i kıble et” tavsiyesiyle tümüyle Kur’an’a yönelmiş, Kur’an’ın haricinde her türlü mütalaayı terk etmiş ve Kur’an’ın i’cazına dair kalbine gelen manaları Risale-i Nur’u netice verecek şekilde beyan etmiştir.
5-Ehl-i dünya ile konuşmayı manasız görmesi
Yeni Said dünyevi meşguliyetleri terk ettiği gibi, aynı zamanda “ehl-i dünya ile konuşmayı manasız görüyor.”88 Bunun sebebini ise bir mektubunda şöyle açıklamıştır: “Yeni Said dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl-i dünya ile konuşmayı, müdafaat-ı kat’iye mecburiyeti olmadan yapmıyor, lüzum görmüyor.”89 Ehl-i dünya ile konuşmak mecburiyetinde kaldığında ise –geçici olarak- sözü Eski Said’e vermiştir.
6-Eski Said’e mecburen söz hakkı vermesi
Yeni Said, birçok yönden eskisinden farklı olduğu halde bir kısım eserlerinde Eski Said’in “kafa”sına ve “lisan”ına müracaat etmiştir. Mesela, “âlem-i İslamın siyasetine ve hayat-ı içtimaiyesine”90 dair meselelere Yeni Said lisanıyla cevap vermemiştir. Çünkü Yeni Said siyaseti –şeytandan kaçarcasına– terk etmiştir. Fakat İslam âlemi ve Müslümanların geleceğine dair konularda susmamıştır ve “mecburiyetle, emaneten istiare ettiği Eski Said’in kafası”91 ile konuşma ihtiyacı hissetmiştir. Dikkate şayandır ki, “Eski Said lisanıyla” verilen cevaplarda “Yeni Said’in kalbiyle” müdahil oluşu sözkonusudur.92
Yeni Said’in Eski Said’e söz hakkı verdiği ilk mektup hâl ve istirahati, vesika için müracaat etmemesi ve siyasete uzak duruşu hakkında bilgiler verdiği On Üçüncü Mektup’tur. Yine, On Altıncı Mektup’ta siyasetten çekilmesinin, her türlü sıkıntılara ve hakaretlere tahammül etmesinin, çalışmadığı halde nasıl geçindiğinin ve yaşam ve giyinme tarzını değiştirmemesinin sebeplerini Eski Said diliyle izah etmiştir. Benzer şekilde Yirmi İkinci Lem’a’da da Yeni Said’in sessiz kaldığı sorulara, Eski Said lisanıyla cevaplar verilmiştir. Yeni Said, kendiyle ilgili meselelerde Eski Said’i konuşturmuştur.
Eski Said lisanına müracaat ettiği yerlerde parça parça niçin Yeni Said lisanını kullanmadığına dair ipuçları da verir, Bediüzzaman. Mesela On Altıncı Mektup’ta Eski Said diliyle konuşmasının sebebini şu cümlelerle izah etmiştir: “Şu cevabı vermek benim için hoş değil; arzu etmiyorum. Her şeyimi Cenab-ı Hakkın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi halimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecburiye Eski Said lisanıyla, şahsım için değil, belki dostlarımı ve Sözlerimi ehl-i dünyanın evham ve eziyetinden kurtarmak için, hakikat-i hali hem dostlarıma, hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme beyan etmek için, Beş Noktayı beyan ediyorum.”93 Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere yüzünü ahirete çeviren ve bütünüyle Kur’an’a odaklanan Yeni Said, özel hayatında rahat bırakılmadığı ve zorunlu olarak nazarı dünyaya çevrildiği için Eski Said lisanına müracaat etmiştir. Yine aynı mektubun zeylinde, Yeni Said’in kendisine eziyet edenlerle hesaplaşmasını bile ahirete bıraktığı ve tümüyle dünyevi konuşmalardan kendisini soyutladığı şu cümlelerden anlaşılmaktadır: “Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl-i dünya ile konuşmayı manasız görüyor. ‘Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar; mahkeme-i kübrâda onlarla muhakeme olacağız’ der, sükût eder. “94
Bediüzzaman mahkeme müdafaalarında da sözü Eski Said’e vermiştir. Çünkü çok gururlu ve inatçı iftiracılara karşı bir nebze olsun benlik ve enaniyet göstermek gerekmektedir. Her ne kadar Eski Said’e emaneten söz vermiş olsa da, Yeni Said, onun mecburi enaniyetini ve temeddühünü sahiplenmemiştir. Eskişehir Mahkemesi’nde yaptığı savunmada Eski Said lisanıyla söz istemesinin sebeplerini şöyle izah etmiştir: “‘On üç senedir beni konuşturmadınız. Şimdi madem beni nazara alıp, sizi ittiham altına alıyorlar ve sizden korkuyorlar; elbette benim onlarla konuşmam lazım geliyor. Gerçi benlik, enaniyet çirkindir; fakat mağrur ve muannit enaniyetlilere karşı, haklı bir surette ve sırf kendisini müdafaa ve muhafaza etınek için benlik göstermek lazım geliyor. Onun için, Yeni Said gibi, mahviyetle, mülayimane konuşamayacağım.’ Ben de ona söz verdim; fakat enaniyetlerine, temeddühlerine iştirak etmiyorum.”95
Bediüzzaman’ın Eski Said’in şiddetli lisanıyla konuşmasının sebeplerinden biri de –Risale-i Nur’un hakkaniyetine dair otuz üç Kur’an ayetinin müjdelerinin yer aldığı Birinci Şua’yı hazmedemeyen, ihtiyar bir âlimin gıybet meselesidir.Yeni Said’in “terk-i enaniyet” mesleğine rağmen Eski Said’e söz hakkı tanımaya ve herkese meydan okumasına mecburiyetle izin verişine tanık olunmaktadır: “Bu mesele yalnız şahsıma taallûk etseydi, ben cidden nefs-i emmaremi tam kırmak için ona minnettar olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enaniyetle olabileceğini kat’î kanaatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs-i emmarem ister istemez o mesleğe itaate mecbur olmuş. Risale-i Nur ve mukaddematları, buna bir hüccet-i katıadır. Fakat garaz ve inat ve bir nevi taassub-u meslekiyeyi ihsas eden ve esrar-ı mestûreyi işaa suretinde gelen itiraz ve ayıplara karşı Eski Said lisanıyla derim: İşte meydan! En mutaassıp ulemadan ve en büyük velîden tut, tâ en dinsiz filozoflara ve müdakkik hükemalara, Risale-i Nur’daki davaları ispat etmeye hazırım ve hem de ispat etmişim ki, benim mahvıma ve idamıma mütemadiyen çalışan zındık filozoflar ve mülhidler, o davaları cerh edemiyorlar ve edememişler.”96
Ayrıca Bediüzzaman’ın mahkemedeki Eski Said diliyle konuşmaları –kendi nefsi adına değil– Risale-i Nurları ve masum Nur talebelerini müdafaa etmek içindir. Afyon Mahkemesi’nde Yeni Said’in sessizliğine ve “her şeye tahammül etme”97 prensibine rağmen masum rençber ve esnaf talebelerini müdafaa etmek mecburiyetiyle Eski Said’e söz vermiştir: “Yeni Said dünyadan yüzünü çevirdiği için, ehl-i dünya ile konuşmayı, müdafaat-ı kat’iye mecburiyeti olmadan yapmıyor, lüzum görmüyor. Fakat bu meselede çok masum rençber ve esnaf adamlar, bize az bir münasebetiyle tevkif edilerek, iş zamanında, çoluk çocuklarına nafaka tedarik edemediklerinden, şiddetli rikkatime dokundu. Derinden derine beni ağlattı. Kasem ederim, eğer mümkün olsaydı, onların bütün zahmetlerini kendime alırdım. Zaten bir kusur varsa benimdir. Onlar masumdurlar. İşte bu elim halet için, Yeni Said’in sükûtuna rağmen, ben diyorum…”98
Eski Said’in iftihar ederek söylediklerine Yeni Said hiçbir zaman iştirak etmemiştir. Yirmi İkinci Lem’a’da –enaniyetli insanlara hadlerinin bildirilmesi zaruretinden– sustur(a)madığı Eski Said’den, Yeni Said olarak şöyle yakınmıştır: “Şu makamda Eski Said’in iftiharkarane söylediği şu sözlere ben iştirak etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enaniyetlilere karşı bir parça enaniyetini göstersin diye sükût ediyorum.”99
Bediüzzaman’ın Eski Said kafasıyla konuştuğu konular arasında milliyetçilik ve Vehhabilikten bahseden Yirmi Altıncı Mektub’un Üçüncü Mebhası ile Yirmi Sekizinci Mektub’un Altıncı Meselesi de vardır. Yeni Said siyaseti tamamıyla terk edip bakmadığı için, İslam âleminin siyasetini ve sosyal hayatını ilgilendiren Milliyetçilik ve Vehhabilik vb. meselelere de Eski Said kafasıyla ve lisanıyla cevaplar vermiştir.
7-İlmin izzetini Risale-i Nur’la muhafaza etmesi
Eski Said’in en dikkat çekici özelliklerinden biri de –ilmin izzetini korumak adına–her türlü haksızlığa boyun eğdirmeyen cesaretidir, asabiliğidir. Dört büyük komutan karşısında pervasızca duruşu bunun en çarpıcı misalleridir. Eski Said’in bu dört komutan karşısındaki izzetli duruşu, hukukunu savunuşu ve inancının gereğini yapması başlı başına ibret tablolarıdır. Eski Said’in bu yönünü bilenler, Yeni Said döneminde ona haksız bir şekilde zulmetmişler, hiddetini tahrik ederek zulümlerini sürdürmek ve haklı göstermek istemişlerdir. Fakat Yeni Said iman ve Kur’an hizmetinin hatırı için bu tür tacizlere azami derecede tahammül etmiş ve müspet hareketinden asla taviz vermemiştir.
Bir mektubunda bu meseleye dair şunları söylemiştir: “Ehl-i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatleri bilmedikleri için, şerefli, izzetli Eski Said’i düşünüp mütemadiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkis etmekle meşgul oluyorlar. Bazı mutaassıp enaniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar, güya Nurları söndürmeye çalışıyorlar.”100
Yeni Said eski hayatına oranla çok büyük ihanetlere uğradığı ve kanundışı, insanlıkdışı zulümlere muhatap olduğu halde, kendi tabiriyle –zahiren– “en korkak, en miskin bir vaziyette sessiz kalıp sabret[miş]” ve hatta işkencelere muhatap olduğu halde ruhunda ferahlık hissetmiştir. Bunun hikmetini bir mektubunda şöyle izah etmiştir: “Kur’ân-ı Hakîmin hakaik-i imaniyesini tefsir eden Risale-i Nur’u hiçbir şeye ve şahsi menfaatlerine ve manevi kemâlâtlarına alet yapmamak ve hakiki ihlâsı kırmamak için, ehl-i siyaset Said hakkında ‘dini siyasete âlet yapmak’ vehmini verip, tâ Said işkencelerle, hapislerle dini siyasete âlet etmesin diye ehl-i siyasetin zalimane hükümleri altında kader-i İlahi, Nurdaki hakiki ihlâsı kırmamak için Said’e şefkatli tokatlar vurup ‘Sakın, sakın, hakaik-i imaniyenin tefsiri olan Risale-i Nur’u kendi şahsi menfaatlerine ve hatta manevi kemâlâtlarına ve belalardan ve muzır şeylerden kurtulmaklığına alet yapma. Ta ki Nurun en büyük kuvveti olan ihlâs-ı hakiki zedelenmesin’ diye, kader-i İlahinin şefkatli tokatları olduğuna...”101
Keyfi ve kanundışı baskılar karşısında zerre kadar tavizi olmayan Eski Said’e mukabil; “yenisi ise her şeye tahammül ediyor.”102 Yeni Said de ilmin izzetini koruma cihetinde çok hassastır. Fakat Yeni Said öyle izzetli bir duruşu vardır ki, karşısındaki yılan tabiatlı insanlarla muhatap olmasına engel olmaktadır. Hem de “[Yeni] Said’in lisanında Kur’an’ın tezgâhından gelen bir elmas kılınç varken, elindeki kırık odun parçasıyla müdafaa etme[ye]”103 ihtiyaç kalmamıştır.
Yeni Said, yılan tabiatlı ve canavar vicdanlı kişilere karşı talebelerine de şu tavsiyelerde bulunmuştur: 1-Zaruret-i katiye olmadan onlarla uğraşmayın, 2- Cevabü’l-ahmakü’s-sükût nevinden, tenezzül edip onlarla konuşmayın, 3-Canavar vicdanı taşıyanlara dalkavukluk etmekle zaaf göstermeyin, 4-Müteyakkız davranın, lakaytlık ve gafletten kaçının…104
8-Telifatının âni ve def’i olması
Eski Said az ve öz konuşmayı sevmiştir. Bu sebeple kısa cümleler ve veciz ifadelerle eserler yazmıştır. Eserlerini öncelikle kendisi ve ikinci derecede medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin anlayışını dikkate alarak yazmıştır.105 Eski Said dönemindeki eserlerde “mantık” ve “ilim” öne çıkarken, Yeni Said döneminde “sünühat” ve “ilham” galiptir. Bediüzzaman 50’li yıllarda - kırk yıl aradan sonra yeni eline geçen - Münazarat isimli eserini gözden geçirirken “Eski Said’in kafasını alıp, Yeni Said’in sünühatıyla dikkatle mütalaa ettim”106 ifadesini kullanması, bu açıdan manidardır. Eski Said’in eserleri daha ziyade akla hitap ederken, Yeni Said’in Risale-i Nur Külliyatı ise akılla birlikte kalp, ruh, sır gibi tüm latifeleri doyurucu nitelikler taşımaktadır.
Bediüzzaman Said Nursi, “Üçüncü Mektup”ta Eski Said ile Yeni Said’in akıl ve kalbinin birbirinden çok uzak olduğu; fakat Nokta risalesinde ittifak ettiklerini dile getirmiştir. Eski Said’in “kuvvet-i ilmi” ve “nazar-ı aklı”na, Yeni Said’in ise “şuhud-u kalbi” ve “nur-u vicdanı”na dikkat çekmiştir. Bu açıdan Nokta risalesi için Eski Said ile Yeni Said’in tevafuk ettiği bir dönemin ürünü olduğu söylenebilir. Fakat yine de Nokta Risalesi Bediüzzaman tarafından noksan görülmüş ve Yirmi Dokuzuncu Söz ile bu noksanlıklar tamamlanmıştır.
Bediüzzaman Yeni Said döneminde gerçekleşen telifatının özelliklerini ise bir mektubunda şöyle sıralamıştır: “Hem yazılan eserler, risaleler, ekseriyet-i mutlakası, [1] hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, [2] ruhumdan tevellüt eden bir hâcete binaen, [3] âni ve [4] def’î olarak ihsan edilmiş.”107
Bediüzzaman, Risale-i Nur’un (ve dolayısıyla Yeni Said’in) birinci muhatabı olan Hulusi Bey’in kendisine sorduğu soruları cevaplarken, “Yazılan galip Sözler ve Mektuplar, ihtiyarsız, def’i ve ani bir surette kalbe geliyordu, güzel oluyordu. Eğer ihtiyar ile Eski Said gibi kuvve-i ilmiye ile düşünüp cevap versem, sönük düşer noksan olur. Bir miktardır ki, tulûat-ı kalbiye tevakkuf etmiş, hafıza kamçısı kırılmış.”108 değerlendirmesinde bulunmuştur. Bediüzzaman’ın bu değerlendirmesi Eski Said ile Yeni Said eserleri arasındaki farkı göstermesi açısından önemli bir ölçüdür. Yeni Said’in sünuhatının yerini Eski Said’in ilim ve zekâsının dolduramayacağını ise başka bir eserinde şöyle zikretmiştir: “Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur’un öyle parçaları var ki, bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yeminle temin ediyorum ki, Eski Said’in kuvve-i hafızası beraber olmak şartıyla, o on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum. Ve o altı saatlik risale olan Otuzuncu Sözü, ne ben, ne de en müdakkik dindar filozoflar, altı günde o tahkikatı yapamaz.”109
9-Kemal-i mahviyet ile hüsn-ü zanları tadil etmesi
Yeni Said, “kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şan ve şeref bulmak, katiyen aleyhindedir, katiyen kabul etme[miştir]” gerekçesiyle inziva hayatını tercih etmiştir.110 Kendisine çok fazla hüsn-ü zan eden Nur talebelerinin –belki yüz defa– hatırlarını kırmıştır.111 Mahviyetkarane bir hayatı benimseyen Yeni Said, mükerrer derslerle ifratkarane hüsn-ü zanların tadil edilmesi için de azami hassas davranmıştır.112
Üçüncü Said (1949-1960)
Bediüzzaman Said Nursi, 1949 yılında Afyon hapsinde iken “acip inkılabat-ı ruhî” içinde bulunur. Bu durumun bir benzerini otuz yıl önce İstanbul’da yaşamıştır. İstanbul’da yaşadığı inkılab, Darü’l-Hikmet-i İslâmiye’deki faaliyetlerine ara vermesine, Yuşa tepesinde inzivaya çekilmesine ve hatta zaruri hizmetlerini gören fedakâr talebesi/yeğeni Abdurrahman’ı kendisinden uzaklaştırmasına yol açmıştır. İstanbul’daki ruhî ınkılabını hatırlatan Afyon hapsindeki yeni durumu Bediüzzaman Said Nursi şöyle yorumlamıştır: “Üçüncü bir Said ve bütün bütün târik-i dünya olarak zuhuruna bir işaret tahmin ediyorum. Demek Nurlar ve kahraman şakirtleri benim vazifelerimi yapacaklar; daha bana hiç ihtiyaç kalmamış. Zaten Nurun her bir câmi cüz’ü ve sarsılmayan hâlis şakirtlerinin her birisi, benden daha mükemmel ders verir.”113 Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere Risale-i Nur hizmetinin sorumluluk gerektiren ağır yükünün sâdık Nur talebeleri tarafından omuzlandığı ve Bediüzzaman’ın vazifelerine talebelerine emanet ettiği Üçüncü bir dönem başlamıştır.
“Üçüncü Said” devri de Risale-i Nur hizmetinin çok daha farklı boyutlara ulaştığı, özellikle üniversiteli gençlerin bu eserlere yöneldiği ve külli bir inkişafın yaşanmaya başladığı bir sürecin işaretidir. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ında Üçüncü Said devrinin hakikati, talebeleri tarafından şöyle yorumlanmıştır: “Afyon hapsinden sonra Üstad –kendi tabirince– bir nevi Üçüncü Said olarak görünüyordu. Çünkü bundan sonra hizmet-i Nuriye başka safhalarda tezahür edecekti; külli bir inkişaf olacaktı. Üstadın hizmetine koşan ve Nur hizmeti için yanına gelenler, bilhassa mektepli gençlerdendi.”114
Bediüzzaman Üçüncü Said devrinde dünyayı bütünüyle terk ettiren bir halet-i ruhiye içinde olmakla birlikte, dünyaya bakmadığı için yapamadığı bir kısım vazifelerin de sorumluluğunu hissetmektedir. Bir mektubunda bu enfüsi haletinden şöyle bahsetmiştir: “Beni manen cezalandıracak, vazife-i hakikiyeye karşı büyük kusurlarım var… Evet, büyük kusurlarımdan bir tek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi.”115 Yeni Said tamamen “iman” hizmetine odaklanmışken; Üçüncü Said iman hizmetiyle birlikte “hayat” ve “şeriat” hizmetlerinin sorumluluğuyla hareket etmiştir.
Üçüncü Said’in halet-i ruhiyesindeki “bütün bütün târik-i dünya” oluşu Risale-i Nur’un hakiki talebelerinin faal birer hizmetkâr olmalarına vesile olurken; “vatan, millet ve din namına mükellef olunan büyük vazifeler”in mevcudiyeti ise Bediüzzaman’ı faaliyete sevk etmiştir. Yeni Said devrinde hiç kimsenin yanında kalmasına izin vermeyen ve akşamdan kuşluk vaktine kadar kapısını daima kilitleyen Bediüzzaman, Üçüncü Said devrinde sadık talebelerinden bazılarını hususi hizmetine almıştır.116 1953’ten 1960 yılına kadar, Isparta Nur medresesinde, farklı istidatlara sahip manevi varislerini dört dörtlük yetiştirmiştir.
Yeni Said devrinde mahkemeden mahkemeye, sürgünden sürgüne koşturulan Bediüzzaman, ancak Üçüncü Said devrinde bir nebze olsun hürriyetine kavuşmuştur. Yeni Said’in seyahat etme hürriyeti bile o kadar sınırlanmıştır ki, en yakın bir köye gitmesine de izin verilmemiştir. 20 Eylül’de Afyon hapsinden tahliye olan Üçüncü Said, 2 Aralık’ta Emirdağ’ına ulaşmıştır. İki yıl kadar Emirdağ’da kalan Üçüncü Said bu süre içinde ilçe dışına çıkamamıştır. İlk defa 1371 yılının Muharrem ayında (1951) seyahat etme hürriyetini kullanabilmiştir. Bu tarihte Eskişehir’e giden Üçüncü Said, Yıldız Oteli’nde bir buçuk ay kalmıştır.117
Üçüncü Said devrinin en ehemmiyetli hususiyetlerinden biri Risale-i Nur hizmetinin geniş kitleler üzerinde makes bulmasıdır. Bu hizmet alanları en genel manada beş maddede özetlenmiştir: 1-Risale-i Nur’un mecmualar halinde serbest bir şekilde basılması ve neşredilmesi. 2- Başta İstanbul, Ankara ve Şark Vilayetleri olmak üzere Anadolu’nun çeşitli vilayet, kasaba ve köylerinde Risale-i Nur’un intişar etmesi. 3- Risale-i Nur’un en modern neşir vasıtalarıyla, hem Anadolu’ya, hem İslam dünyasına, hem de tüm insanlığa duyurulması. 4- Muhtelif halk tabakalarının (Üniversite ve diğer mektep talebeleri, gençler, memurlar, hanımlar vs.) Risale-i Nur’u okumaları ve fedakâr, halis birer iman hadimi olmaları. 5- Yeni hükümetin Risale-i Nur’a takdirle bakması, resmi makamlarla müspet münasebetlerin artması ve müsadere edilen kitapların iadesi.118
Üçüncü Said devrinde, başta Irak ve Pakistan olmak üzere İslam Dünyasında Risale-i Nur kitapları geniş bir okuyucu kitlesi bulmuştur. Pakistan Eğitim Bakanı Ali Ekber Şah Türkiye’ye geldiğinde Bediüzzaman Said Nursi’yi de ziyaret etmiştir. Ülkesine Risale-i Nur Külliyatı’nı götürmüş ve Urduca’ya tercüme edilerek resmen üniversitelerde okutulması için gayret sarfedeceği sözünü vermiştir. Pakistan’da Es Sıddık gibi birçok gazete ve mecmualarda Risale-i Nur’un Uhuvvet, İktisat, Hutuvat-ı Sitte gibi risaleleri -Arapça ve Urduca’ya tercüme edilerek- neşredilmiştir.119
Üçüncü Said devrinde başta Finlandiya ve Almanya olmak üzere Avrupa’da Risale-i Nurlar okunmaya başlamıştır. Finlandiya İslam Cemaati Reisi tarafından Risale-i Nur eserleri neşredilmiştir. Berlin Teknik Üniversitesi mescidine Risale-i Nur Külliyatı konulmuştur. Şarkiyat Üniversitesi İlahiyat bölümünde Risale-i Nur hakkında konferans düzenlenmiştir.120 Emirdağ Lahikası’nın bir mektubun içinde yer alan “Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler”121haberi, Risale-i Nurların dünya milletleri tarafından da takdirle karşılanacağının ilk müjdeli işaretleridir.
Üçüncü Said’in talebeleri dünyanın dört bir yanına Risale-i Nurları ulaştırma gayretini taşımışlardır. ABD, Japonya, Kore, Hindistan, Endonezya vb. ülkelerde Risale-i Nurların neşredilmesi için tüm imkânlar seferber edilmiştir.
Üçüncü Said’in Hususiyetleri
1-“Genç Said”leri hakiki vekil ve varis kabul etmesi
Üçüncü Said, “Medresetü’z Zehra erkânları” diye nitelediği sadık talebeleri için “hakiki vekillerim”122 ve “hakiki varislerim”123 demiştir. Onları “fedakâr evladın çok fevkinde sadakatle şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said…”124 mahiyetinde görmüş ve çok kıymet vermiştir.
Said Nursi’nin vekilleri –öncelikle- vasiyetnamede adı geçen Nur talebeleridir. Bir mektubunda bu hakikati şu sözleriyle vurgulamıştır: “Vasiyetnamemdeki evlât kabul ettiğim küçük evlâtları tevkil ediyorum. Onlarla konuşanı benimle konuşmuş gibi kabul ediyorum.”125 Başka bir mektubunda ise “bütün Nur talebeleri bir cihette bu biçare Said’in dava vekilleri”dir126 diyerek bu daireyi genişletmiştir.
Emirdağ Lahikası’nın ikinci cildinde “Üstadımız diyor ki/dedi ki/ifade buyurdular ki/demiş”127 ifadelerinin sıkça kullanılması da genç Nur talebelerinin Üçüncü Said’e hakkıyla vekil olduklarının bariz bir belirtisidir.
Üçüncü Said’in hususi vekilleri de vardır. Bunlardan birincisi Mustafa Sungur’dur. Said Nursi “Ben kendim zehir hastalığıyla şiddetli hasta olduğumdan ve kendi hukukumu müdafaa edemediğimden Sungur’u kendime vekil ediyorum”128 diyerek Ankara’da Risale-i Nur’un mahkeme işlerini takip etmek için Mustafa Sungur’u vazifelendirilmiştir. Daha sonraları Mustafa Sungur’un yanına –ikinci bir vekil olarak- talebelerinden Ceylan Çalışkan’ı göndermiştir.129 Daha sonraları Bediüzzaman Said Nursi’yi savunma cesaretini taşıyan Mihri Helav, Seniyüddin Başak ve Abdurrahman Şeref Laç gibi avukatlar bu vazifeyi üstlenmişlerdir.130
İman ve Kur’an’a Risale-i Nur’la hizmet eden her bir Nur talebesi Bediüzzaman’ın bir vekilidir. Bediüzzaman’ın Ankara’daki bir talebesi olan Osman Nuri hakkında “Eğer o, orada olmasa idi, benim gitmem lazımdı. Fakat o bana ihtiyaç bırakmıyor.”131beyanında bulunması bu cihetle manidardır.
Üçüncü Said, Risale-i Nur hizmetine dair bazı işleri talebelerinin (Medresetü’z Zehra erkânları) reylerine havale etmiştir. Emirdağ Lahikası’nın ikinci cildindeki bir kısım mektuplarda Nur talebelerinin reylerine havale edilmiş birçok hizmet zikredilmiştir: Bediüzzaman’ın dünyadaki son menzili olan kabrinin nerede olacağı,132 İnebolu’da yeni harfle çoğaltılan nüshaların durumu,133 Lemaat’ın Otuz Üçüncü Söz olarak Sözler’e dâhil edilmesi,134 Asa-yı Musa’nın Arapça’ya tercüme edilmesi,135 Gençlik Rehberi hakkında “dini siyasete alet etmek var” hükmüne varan vukufsuz ehl-i vukufun adlî vazifelerini dinsizliğe alet etmek istediklerini delilllerle ispat etmek vazifesi,136 Risale-i Nur mecmualarına dair elli liranın ne şekilde kullanılacağı,137 Said Nursi’ye gelen mektuplara onun bedeline cevap verilmesi,138 ince bir meseleye dair hakikatin ıslaha ihtiyacı olup olmadığı,139 Mahkeme-i Temyiz tarafından beraati tasdik edilen mahrem bir risalenin neşir kararı,140 İhvan-ı Müslimin Cemiyeti namına gelen tebriğe cevap verilmesi,141 Isparta Sümerbank Fabrikası’nda çalışan bir zatın sualine cevap verilmesi,142 Cezire ile irtibatın sürdürülmesi ve Zülfikar mecmuasındaki bir sehvin tashih edilmesi…143
Üçüncü Said’in talebeleri, üstadlarının inisiyatif vermesiyle Risale-i Nur hizmetinde sorumluluk üstlenmişlerdir. Nur talebelerinin inisiyatif alarak gerçekleştirdikleri bir kısım faaliyetlere Lahika mektuplarında yer verilmesi de teşvik maksatlı olsa gerektir. Mesela, Üniversite Nur Talebelerinin İstanbul’da iki bin adet Gençlik Rehberini basmaları,144 Risale-i Nur ve Bediüzzaman aleyhinde neşriyat yapan gazetelerden yüz altmış adedinin imha edilmesi,145 Doğu Üniversitesi hakkında tahrifçi Ulus gazetesine cevap verilmesi,146 bazı gazetelerde çıkan yalan haberler hakkında yazılan tekzip yazıları…147
2-Yeni hizmet açılımlarında talebelerine rehberlik etmesi
Üçüncü Said, Risale-i Nur hizmetine dair bir kısım konularda talebelerinin ufuklarını açmış ve onlara rehber olmuştur. Mesela, bir mektubunda “bu mealde adaletperver Demokratlara istida yazabilirsiniz”148 diyerek resmi makamlara nasıl dilekçe yazılacağının bir misalini göstermiştir.
Seyyid Salih isimli bir talebesinin “Arabistan’da Asa-yı Musa’nın çok lüzumu ve çok faydası olduğunu, oralarda seyahatimde anladım. Herhalde Arapçaya tercümesi lazım geliyor” mektubu üzerine, dört kanaldan (Ezher Üniversitesi, Diyanet İşleri Başkanlığı, kardeşi Ürgüp müftüsü Abdülmecid Ünlükul ve Isparta’daki âlim Nur talebeleri) tercüme faaliyetlerine başlanması için talebelerini yönlendirmiştir.149
Yeni Said dünyaya arkasını dönmüşken, Üçüncü Said ise içtimai ve siyasi bazı meselelere dair tahlillerde bulunmuştur. Fakat bu mektupların neşrinde dikkatli olunmasını istemiştir. “Merkezlerden münasip gördüğünüz yerlere, su-i tesir yapmamak şartıyla gönderebilirsiniz”150 sözüyle bu hassasiyeti dile getirmiştir.
Üçüncü Said Risale-i Nur’un geniş kitlelere ulaşması için toplumun saygı duyduğu kimselerin Nur mecmualarına “sahip”, “hami” ve “varis” olmalarını arzu etmiştir. Başta Mustafa Sabri Efendi, Ali Rıza Efendi, Mehmed Zahid Kevserî,151 Eşref Edip,152 Tevfik İleri153 vb. meşhurları göreve çağırmıştır.
Üçüncü Said’in Risale-i Nur hizmeti cihetinde ufku o kadar geniştir ki Katolik Kilisesinin merkezi olan Vatikan’a Zülfikar isimli eserini göndermiştir. Bu nezakete 22 Şubat 1951’de, Papa Pius XII Duodecimus (1939-1958) adına memnuniyet mesajıyla karşılık verilmiştir.154
3-Nazarları Risale-i Nur’a ve şahs-ı maneviye yönlendirmesi
Üçüncü Said “Risale-i Nur’u okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır”155, “milyonlar nüshası her birisi on Said kadar fayda veriyor”156, “Risale-i Nur ekseriyet itibarıyla kendi kendine ders verip muallimlere ihtiyaç bırak[mıyor]”157 diyerek nazarları Risale-i Nur Külliyatı’na çevirmiştir.
Üçüncü Said has talebeleriyle Risale-i Nur’un “hizmeti”, “intişarı/neşriyatı” ve “fütuhatı” söz konusu olduğunda görüşmüştür.158 Kendisiyle görüşmek isteyenlere ise “bana hizmet eden hakiki fedakâr talebelerim ve manevi evlatlarım ve kardeşlerim benim bedelime görüşmeleri kâfi; bana hiç ihtiyaç yok”159 cevabını vermiştir. İman ve Kur’an hizmetini “binler, belki yüz binler Saidcikler, senin bedeline ders verecek ve konuşacaklar var”160 diyerek Risale-i Nur talebelerinin şahs-ı manevisine emanet etmiştir.
4-Nur dershanelerinin açılmasını teşvik etmesi
Üçüncü Said, talebelerinin her yerde dershane açmalarını teşvik etmiştir. Bunun üzerine Isparta’nın köylerinde bile dershaneler açılmıştır. Bir mektubunda bu düşüncesini “Şimdi resmen din tedrisatı için hususi dershaneler açılmasına izin verilmesine binaen Nur şakirtleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershane-i Nuriye açmak lazımdır”161 sözüyle dile getirmiştir. Üçüncü Said’in dershane açmayı teşvik ettiği yıllar, ülke şartlarının din eğitimi alınmasına müsait hale geldiği bir dönemdir.162 Üçüncü Said, her evin de Nur dershanesi mahiyetini taşımasını arzulamıştır. Bunun için talebelerine -evli ise çoluk çocuğuyla, bekâr ise komşularıyla toplanarak- hiç olmazsa günde beş on dakika Risale-i Nurla meşgul olmalarını ve böylece evlerini Nur dershanesine dönüştürmelerini tavsiye etmiştir.163
Yeni Said, evinde geceleri hiç kimsenin kalmasına izin vermeyip, kuşluk vaktine kadar kapısını kilitlerken; Üçüncü Said, Isparta’da kaldığı evi Risale-i Nur dershanesine dönüştürmüştür. Sadık talebelerinden bazılarının dershanede kalmalarına izin verip, hususi hizmetine kabul etmiştir. Talebeleriyle bazen sabah namazından öğle ezanına kadar dersler yapmıştır. 1953 yılından 1960 yılına kadar Isparta Nur dershanesinde yaşananlar, geleceğin Nur dershanelerinin nüvelerini teşkil etmiştir.
Üçüncü Said, eski medreselerde beş on senede elde edilen neticeyi, Nur dershanelerinin beş on haftada kazandırabildiğini görmüştür. “Elli beş sene bir gaye-i hayalim” ve “hayatımın bir neticesi” dediği Zehra Üniversitesinin “manevi hakikati”nin Nur dershaneleriyle gerçekleştiğini söylemiştir. Nur dershaneleriyle bir tek üniversiteye bedel Anadolu, belki İslam Dünyası, hatta dünya geniş bir dershane/üniversite hükmüne geçmiştir.
5-Siyaseti takip etmesi ve siyasetçilere mektup yazması
Üçüncü Said’in en belirgin özelliklerinden biri de siyaseti takip etmesi, siyasetçilere mektuplar yazması ve bu mektupları Emirdağ Lahikası’na derç etmesidir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a,164 Başbakan Adnan Menderes’e,165 Adalet Bakanına,166 Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’ye,167 Bakanlar Kuruluna,168 Hüseyin Avni Göktürk ve Tahsin Tola’ya,169 Dindar Milletvekillerine170 hitaben kaleme alınan birçok mektup Risale-i Nur Külliyatı’nın lahikalarına dâhil edilmiştir.
Said Nursi, uzun yıllar uzak durduğu siyasete tekrar bakmasının hikmetini ise şu sözleriyle açıklamıştır: “Dindar demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zatların hatırları için 35 seneden beri terk ettiğim siyasete bir iki gün baktım.”171
Üçüncü Said’in talebelerinin “Demokrat Nur Talebeleri”172 ve “Demokrat azalarından Nur Talebeleri”173 imzalarıyla mektuplar yazmaları da dikkate değerdir. Üçüncü Said “siyaset hesabına değil, belki Nurların intişarı ve maslahatı hesabına, bazı kardeşler, Nurlar namına değil, belki kendi şahısları namına girebilir.”174 demiştir. Oysa Yeni Said –hizmet şartları gereği- talebelerinin siyasetle meşgul olmasına şiddetle karşıdır: “Risale-i Nur’un bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında bir boşboğazlığı münasebetiyle bir iki şey sordum. Baktım, alakadarane ve bilerek cevap verdi. Kalben, ‘Yazık!’ dedim. ‘Bu vazife-i nuriyede zararı olacak.’ Sonra şiddetle ikaz ettim. ‘Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım’ bir düsturumuz vardır.”175 Üçüncü Said ile Yeni Said’in siyasetle münasebetlerinin –şartlar gereği- farklı oluşu, talebelerinin de siyasi meşguliyetlerini derinlemesine etkilemiştir.
6- Gazeteleri takip etmesi
Bediüzzaman Üçüncü Said devrinde Risale-i Nur hizmetiyle ilgili yurtiçi ve yurtdışındaki mecmualarda yayınlanan yazıları da takip etmiştir. Bu yazılardan bazılarını Külliyata dâhil etmiştir. Mesela, Bağdat’ta çıkan ed-Difa gazetesi yazarı İsa Abdülkadir’in Arabî makalesinin tercümesi Emirdağ Lahikası’nda kendine yer bulmuştur.176 Büyük Doğu’nun 29. Sayısında “Lozan’ın İçyüzü” makalesi177 ile Büyük Cihad gazetesinde yayınlanan Ankara Üniversite Nur Talebelerinin mektubu da yurtiçi mecmualarından yapılan alıntılara misal olarak gösterilebilir.
Bu manada yine Menderes’in Konya nutkuna dair açıklamasının Lahika’da yer alması dikkate değerdir.178 Bu nutuk, din ile siyaset arasındaki hassas ölçüleri beyan ettiği ve Risale-i Nur’un serbestiyetine bir senet olduğu için Risale-i Nur’a dâhil edilmiş olmalıdır.
Üçüncü Said bir kısım menfi gazetelerin yalan haberlerine de tekzip yazıları göndermiştir. Bunların en dikkat çekenleri Cumhuriyet gazetesi179 ve Yeni Ulus gazetesine180 verdiği cevaplardır. Gazetelere hitaben yazdığı bir mektubunun başında “bize ait meseleleri yazan gazetelere hitaben yazdığım bu yazıyı neşretseler, bugünlerde olan aleyhimdeki isnatlarını helâl edeceğim”181 cümlesini kurarak gazetecileri objektif olmaya davet etmiştir.
Üçüncü Said, talebelerinin de bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkında tekzib yazısı kaleme almalarına izin vermiştir.182
7- İçtimai ve siyasi faaliyetleri
Üçüncü Said, merdümgirizlik vb. hastalıkları sebebiyle insanlarla görüşmekten ve konuşmaktan men edilmiş olsa da, içtimai ve siyasi hayattan kopmamıştır. 1953 model Chevrolet marka arabasıyla seyahatlere çıkarak talebelerini ziyaret etmiştir. 1953 yılında İstanbul’un fethinin 500. yılının kutlamalarına katılmıştır. Aynı dönemde Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret ederek Patrik I. Athenagoras (1886-1972) ile görüşmüştür. 1957 yılında Isparta 3. Eğitim Tümeni Camii’nin temeline harç koymuştur.183 Seçimlerde demokratlara açıktan destek vermiş ve oy kullanmıştır. Ayasofya’nın tekrar ibadet mahalli haline getirilmesi için, hükümet yetkilileriyle görüşmek maksadıyla ardarda Ankara’ya gitmiştir.184
8-Vasiyeti
Üçüncü Said, ölümü kendine çok yakın görerek vasiyetname yazmış ve bu vasiyetini yeri geldikçe teyid etmiştir.185 Vasiyetname yazmaya kendisini sevk eden halet-i ruhiyesini ise şöyle beyan etmiştir: “Ben şahsım itibarıyla vazife-i Nuriyeyi yapmaya tâkatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış. Hem müteaddit tesemmümlerle ve çok ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla, şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm kalmamış gibidir. Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de, zahirî hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.”186
Üçüncü Said’in vasiyetnamesinde hem maddi, hem manevi mirası vardır. Maddi mirası, Risale-i Nur’un satılan nüshalarının sermayesinin, Risale-i Nur’un malı olarak bilinmesi ve beşten birisinin -hayatını Risale-i Nur’a vakfeden, nafakasına çalışmaya zaman bulamayan- “halis”, “fedakâr”, “hakiki” talebelerinin tayınatına tahsis edilmesidir.187Üçüncü Said, maddi mirası vesilesiyle, talebelerinin “azami ihlâsı kazanmaları”, “ilmi vasıta-i cer yapmamaları” ve “ilm-i imani yolunda izzet-i ilmiyeyi muhafaza etmeleri”nin mümkün olacağını ümit etmektedir.188 Üçüncü Said’in manevi mirası ise tüm talebelerine emanet ettiği Risale-i Nur Külliyatı ve Risale-i Nur hizmetinin şahs-ı manevisidir. Üçüncü Said, talebelerinden –tesanüdlerini muhafaza ederek- üstatlarının vazifesine hakiki varis olmalarını istemiştir.189
Üçüncü Said’in diğer bir vasiyeti ise kabrinin yeridir. Kabrinin gizli bir yerde olması gerekliliğini vasiyetinde şöyle bildirmiştir: “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.”190
Üçüncü Said’in talebelerine vasiyetinde –ayrıca- şu dersler de vardır: 1-Kendisinin maddi ve manevi her şeyden feragat mesleğinden ayrılmama, 2- Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışma, 3-Bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helal etme, 4-Eza ve cefa edenlere karşı zerre kadar intikam emeli beslememe, 5- Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışma…191
Öz
Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatı üç devreden meydana gelmektedir. Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said. Onun üç farklı hayat devresi, yalnızca siyasi ve konjonktürel değişimlerle açıklanamaz. Bediüzzaman, kaderin sevki ve enfüsi değişimlerinin bir neticesi olarak hayatını yenilemiş ve tazelemiştir. Yine de –ilahi takdirin hikmetiyle- içtimai ve siyasi değişimler ile Bediüzzaman’ın hayat devreleri arasında bir irtibat kurmak mümkündür. Bu çalışmada Bediüzzaman’ın hayat devreleri ele alınmakta, bu devreler arasındaki farklılıklar ortaya konulmakta; değişime yol açan nedenler, bu dönemlerin belirgin özellikleri ortaya konularak irdelenmektedir.

Mustafa Said İşeri
Köprü Dergisi Sayı 110