Başkalarının Yanlışlarının Sonuçlarını Üstlenmemek: “Zannetsin İyi Bir İş Yaptı da Mükâfat Aldı”

Şair: Ömer Asan

23 Eylül 2026

Çamlıbel’li iki bacanak Ataköy’de bir yaz günü üç beş kişiyle birlikte kahvenin önünde oturmuş çay içerlerken iki gün önce yayladan gelirken yağan yağmurlar nedeniyle kayganlaşan yolda büyük bir tehlike geçiren arkadaşlarını dinliyorlar. Arabanın nasıl kaydığını, şoförün kapıyı açıp nasıl aşağıya atladığını, sonra arabanın yolun kenarındaki küçük bir kızılağaca nasıl takılıp kaldığını can kulağı ile dinlerken oradakilerden birinin beş ltı yaşlarındaki yaramaz çocuğu Çamlıbelli Ahmet’i rahatsız edip duruyor.
Çocuk iki de bir Ahmet’in şapkasını yere atıyor, Ahmet şapkasını yerden alıp silkeliyor tozlarını temizleyip başına koyuyor. Çocuk bir kez daha aynı işi yapıyor. Ahmet’in kulağına parmaklarıyla vuruyor, yetmemiş gibi ensesine bir de şaplak indiriyor. Oturanların hepsi olanları görüyor, sesleri çıkmıyor. Üstelik çocuğun babası da çocuğunu azarlamağı bırakınız, uyarmıyor bile.
Ahmet her ne kadar Ataköy eniştesi olsa da Çamlıbelli olduğu için kendini yabancı sayıp çocuğa bir şey demeğe çekinir.
Çaylarını bitirip kalkarlarken cebinden çıkardığı bir yirmibeş kuruşluğu “aferin” deyip çocuğa verir.
Bacanağı ile kayınpederinin evine doğru yürürlerken bacanak dayanamayıp sorar:
– Ula Ahmet çecuk o kadar eziyet etti sağa, sen da çikarup para verdun oğa, habu naşı işdur?
– Ne edeyim ben bir tokat atamadum oğa, zannetsun eyi bir iş yapti da mükafaat aldi. Yapar oni başkasina da vurur kırarler agizini burnini.

Kaynak: Temel Kimdir / Ömer Asan / Heyamola Yayınları / Sahife: 33-34


Başkalarının Yanlışlarının Sonuçlarını Üstlenmemek: “Zannetsin İyi Bir İş Yaptı da Mükâfat Aldı”

Bu anlatının mizahı, Ahmet’in çocuğun yaptığı kötülüğü doğrudan cezalandırmak yerine onu kendi davranışının sonucuyla baş başa bırakmasından doğuyor. Ancak hikâyenin asıl gücü, “mükâfat” ile “ceza” arasındaki sınırı tersine çevirmesinde. Ahmet’in verdiği yirmi beş kuruş, ilk bakışta çocuğu ödüllendirmek gibi görünür; oysa Ahmet’in amacı çocuğun zihninde bir davranış ilişkisi kurmaktır: “İyi bir şey yaptım, karşılığında para aldım.” Böylece çocuk aynı davranışı başkasına yaptığında gerçek hayatın vereceği cevabın çok daha sert olacağını düşünür.

Ahmet’in tokat yerine verdiği yirmi beş kuruş

Hikâyenin merkezinde oldukça sade fakat zekice bir düşünce vardır. Ahmet, çocuğun kendisine yaptığı eziyet karşısında öfkelenmektedir. Şapkasının tekrar tekrar yere atılması, kulağına vurulması ve ensesine şaplak indirilmesi basit bir çocuk şakası olmaktan çıkmış, yetişkinin sabrını sınayan bir davranış hâline gelmiştir. Üstelik çevredeki yetişkinlerin sessiz kalması ve çocuğun babasının da onu uyarmaması, Ahmet’i daha zor bir durumda bırakır.

Burada Ahmet’in konumu özellikle önemlidir. “Ataköy eniştesi olsa da Çamlıbelli olduğu için kendini yabancı sayıp çocuğa bir şey demeğe çekinir.” Bu cümle, hikâyenin yalnızca çocuk terbiyesi üzerine kurulmadığını gösterir. Ahmet bulunduğu sosyal çevrede kendisini tam anlamıyla ev sahibi gibi görmemektedir. Çocuğa sert davranırsa ayıp etmiş, haddini aşmış veya bulunduğu yere yabancı biri olarak müdahale etmiş sayılabileceğini düşünür. Dolayısıyla fiziksel bir karşılık vermek yerine başka bir yol bulur.

Bu noktada yirmi beş kuruş devreye girer.

Ahmet’in verdiği para, çocuğa yönelik bir iyilik değildir; çocuğun davranışını yanlış bir davranış olarak algılamasını sağlamak için kurulmuş küçük bir tuzaktır. Ahmet çocuğa tokat atamamıştır; fakat çocuğun yaptığı hareketin karşılığında bir ödül aldığını zannetmesini sağlamıştır. Hikâyenin başlığı olan “Zannetsin iyi bir iş yaptı da mükâfat aldı” sözü de tam olarak bu tersine çevrilmiş eğitim anlayışını açıklar.

Çocuğun davranışı kadar yetişkinlerin sessizliği de önemlidir

Anlatıda dikkat çekici bir başka unsur, çocuğun yaptıklarından çok çevresindeki yetişkinlerin tavrıdır. “Oturanların hepsi olanları görüyor, sesleri çıkmıyor.” Çocuğun babasının da onu uyarmaması, hikâyedeki toplumsal zemini oluşturur.

Çocuk burada yalnızca yaramaz olduğu için yaramaz değildir. Davranışının karşısında herhangi bir sınırla karşılaşmamaktadır. Şapkayı yere atar; Ahmet şapkasını alır. Yeniden atar; yine bir tepki görmez. Kulağına vurur, ensesine şaplak indirir; yine ciddi bir müdahale olmaz. Böylece çocuk, yaptığı davranışın kabul edilebilir olduğu izlenimine kapılabilir.

Ahmet’in zekâsı da burada ortaya çıkar. Çocuğun davranışını değiştirmek için ona doğrudan “yanlış yapıyorsun” demek yerine, davranışın anlamını kendi zihninde değiştirmeye çalışır. Para, bu yüzden gerçek bir ödülden çok ironik bir eğitim aracıdır.

Yirmi beş kuruşun mizahı

Hikâyenin komikliği, Ahmet’in yaptığı şeyin dış görünüşüyle gerçek niyeti arasındaki büyük farktan kaynaklanır. Dışarıdan bakıldığında olay son derece saçmadır: Bir çocuk yetişkine eziyet eder, yetişkin de ona para verir. Bacanak da zaten tam bu çelişkiye şaşırır:

“Çecuk o kadar eziyet etti sağa, sen da çikarup para verdun oğa, habu naşı işdur?”

Okurun da ilk tepkisi bacanağın tepkisidir. Ahmet’in neden böyle davrandığını anlamak için hikâyenin son cümlesini beklemek gerekir. Son cümlede bütün olay geriye dönük olarak yeniden anlam kazanır.

“Zannetsun eyi bir iş yapti da mükafaat aldi.”

Bu cümle, anlatının bütün mizahını taşıyan cümledir. Ahmet çocuğu cezalandırmamıştır; fakat onu ödüllendirmiş gibi yaparak aslında gelecekteki cezanın önünü açacak bir düşünce yerleştirmiştir. Çocuk aynı hareketi başka birine yaptığında, karşısındaki kişinin Ahmet kadar sabırlı olmayacağını varsayar. İşte Ahmet’in hesabı burada devreye girer:

“Yapar oni başkasina da vurur kırarler agizini burnini.”

Bu söz, Karadeniz fıkralarında sık görülen pratik zekânın tipik bir örneğidir. Ahmet doğrudan güç kullanmak yerine hayatın kendi kurallarını kullanır. Çocuğa “seni döverim” demez; çocuğun dünyayı yanlış okuyup gerçek hayatla karşılaşmasına izin verir.

Şiddete karşı şiddetsiz ama ironik bir cevap

Hikâyenin daha derin tarafında, Ahmet’in kendisine yapılan fiziksel şiddete yine fiziksel şiddetle karşılık vermemesi vardır. Çocuğun yaşı küçüktür; Ahmet yetişkindir. Dolayısıyla ona vurmak kolaydır fakat Ahmet bunu yapmaz. Üstelik çevresindeki yetişkinlerin sessizliği karşısında kendisini haklı görse bile bu hakkı kullanmaz.

Bunun yerine şiddeti bir mizah oyununa dönüştürür.

Para verme hareketi bu nedenle yalnızca komik değil, aynı zamanda ironiktir. Çocuk kendisine yapılan davranışın gerçek anlamını bilmez. Ahmet ise bilir. Çocuğun eline geçen yirmi beş kuruş, görünürde ödül, gerçekte ise Ahmet’in kurduğu küçük bir hayat dersi hâline gelir.

Burada anlatının önemli bir özelliği daha ortaya çıkar: Ahmet çocuğu doğrudan eğitmeye çalışmaz; hayatın onu eğitmesini bekler. Bu yaklaşım, hikâyenin mizahını sertleştirir. Çünkü Ahmet’in zihnindeki eğitim yöntemi son derece dünyevîdir: Çocuk bugün yaptığı hareketin karşılığında para aldığını düşünsün; yarın aynı hareketin karşılığında para değil, dayak gelebileceğini öğrenir.

Karadeniz mizahının gündelik hayat içindeki zekâsı

Ömer Asan’ın Temel Kimdir kitabında yer alan bu anlatı, Karadeniz fıkralarının önemli bir özelliğini de gösterir: Mizah çoğu zaman olağanüstü olaylardan değil, gündelik hayatın küçük çatışmalarından ve insanların bu çatışmaları çözme biçimlerinden doğar.

Burada büyük bir olay yoktur. Bir kahvenin önünde oturan insanlar, yayladan dönerken yaşanan bir araba kazasını konuşmaktadır. Bir çocuk yaramazlık yapar. Bir yetişkin rahatsız olur. Çevredekiler sessiz kalır. Sonra insanlar kalkıp evlerine giderler. Bütün hikâye bundan ibarettir. Fakat Ahmet’in verdiği yirmi beş kuruş, sıradan bir çocuk yaramazlığını unutulmaz bir fıkraya dönüştürür.

Özellikle konuşma dilinin korunması da anlatının etkisini artırır. “Ula Ahmet”, “çecuk”, “sağa”, “oğa”, “habu naşı işdur?” gibi ifadeler yalnızca yöresel ağız özellikleri değildir. Bunlar karakterlerin sosyal çevresini, yakınlığını ve hikâyenin sözlü anlatı geleneğinden geldiğini hissettirir. Fıkranın sonundaki düşünce, standartlaştırılmış bir dille anlatıldığında aynı etkiyi yaratmayabilir. Çünkü mizahın bir bölümü doğrudan söyleyiş biçimindedir.

“Ödül”ün ters yüz edilmesi

Anlatının en ilginç tarafı, ödül kavramının ters yüz edilmesidir. Normalde ödül, doğru davranışı pekiştirir. Ahmet ise yanlış davranışı ödüllendiriyormuş gibi yapar. Fakat amacı çocuğa yanlış davranışı öğretmek değil, onun davranışının sonuçlarını ileride kendisinin fark etmesini sağlamaktır.

Bu nedenle yirmi beş kuruşun gerçek anlamı, para miktarından çok daha büyüktür. Çocuk için o anda bir kazançtır; Ahmet içinse bir ders verme biçimidir. Bacanak için anlaşılmaz bir davranıştır; okur içinse fıkranın çözümünü sağlayan anahtardır.

Hikâyenin bütün ironisi, aynı paranın üç farklı anlam taşımasında toplanır: Çocuk onu ödül zanneder, bacanak Ahmet’in çocuğa gereksiz yere iyilik yaptığını düşünür, Ahmet ise çocuğun gelecekte karşılaşacağı gerçek tepkiyi hesaba katmaktadır.

Sonuçta Ahmet’in yaptığı şey, kaba kuvvete başvurmadan üstünlük kurmanın mizahi bir biçimidir. Çocuğun yaptığı kötülüğe öfkeyle karşılık vermek yerine, çocuğun kendi davranışının sonuçlarını yaşayacağı bir gelecek tasarlar. Bu yüzden hikâyenin başındaki sıradan çocuk yaramazlığı, sonunda insan davranışının nasıl öğrenildiği üzerine küçük ama zekice bir gözleme dönüşür. Fıkranın gülümseten tarafı da tam burada ortaya çıkar: Ahmet çocuğu cezalandırmamıştır; ona, cezanın gelmesini sağlayacak kadar “iyi” bir iş yaptığını düşündürmüştür.


Hayatın Kendi Dersini Vermesine İzin Vermek

Ahmet’in yaptığı şey, yalnızca yaramaz bir çocuğa karşı geliştirilmiş kurnazca bir karşılık olarak kalmaz. Hikâyenin buradan çıkarılabilecek daha geniş bir anlamı da vardır. İnsanın her yanlışını düzeltmek, her haksızlığı engellemek ve her hatanın sonucunu kendi üzerine almak zorunda değiliz. Bazen yapabileceğimiz en doğru şey, bir başkasının yanlışının sonuçlarını sürekli bizim üzerimizden yaşamasına izin vermemektir.

Çünkü bazı ilişkilerde sorun, karşı tarafın yanlış davranmasından çok, bizim o yanlışın sonuçlarını sürekli telafi etmemizle büyür. Birisi sorumluluğunu sürekli bize yüklüyorsa onun sorumluluğunu üstlenmemek, birisi emeğimizi sürekli kullanıyorsa sınır koymak, birisi bizi küçümsüyorsa kendimizi ona kabul ettirmek için sürekli uğraşmamak, birisi verdiği sözleri tutmuyorsa onun yerine durmadan telafi etmekten vazgeçmek gerekir. Bir insanın davranışının sonuçlarını sürekli bizim telafi etmemiz, o davranışın değişmesini değil, sürmesini sağlayabilir.

Aynı şey nezaket için de geçerlidir. Nezaket, karşılıklı saygı içinde değerli bir davranıştır; fakat bir başkası bizim nezaketimizi sürekli bir zayıflık olarak kullanıyorsa, aynı biçimde davranmaya devam etmek zorunda değiliz. Bazen verilecek en doğru cevap daha sert bir söz değil, daha belirgin bir sınır ve daha fazla mesafedir.

Bu açıdan bakıldığında Ahmet’in yirmi beş kuruşu, fıkranın içinde küçük bir mizah unsuru olmaktan çıkar ve başka bir düşünceyi de görünür hâle getirir: Kişinin davranışının sizin tarafınızdan sürekli telafi edilmesine müsaade etmemek. Ahmet çocuğun yaptığı her şeyi düzeltmeye, onu azarlamaya veya kendisi cezalandırmaya çalışmıyor. Çocuğun davranışının sonucunu kendi üzerine almıyor; tersine, çocuğun yaptığı şeyle hayatın vereceği karşılık arasında bir bağ kurulacağını düşünüyor.

Elbette gerçek hayatta bunun sınırları vardır. Bir başkasının zarar görmesine seyirci kalmak, hele ciddi bir tehlike veya şiddet söz konusuysa, “hayat dersini versin” diyerek sorumluluktan kaçmak anlamına gelebilir. Ahmet’in yöntemi bir çocuk fıkrasında komik ve zekice görünür; gerçek hayatta ise her durumun sonucunu ayrıca düşünmek gerekir. Ama küçük ve tekrarlanan haksızlıklarda, kişinin yanlışını sürekli bizim düzeltmememiz ve onun sorumluluğunu sürekli bizim taşımamamız son derece gerçekçi bir sınır koyma biçimidir.

Belki de hikâyenin bugün bize bıraktığı en ilginç düşünce budur. Her haksızlığa karşılık vermek zorunda değiliz; fakat her haksızlığın yükünü de taşımak zorunda değiliz. Bazen insanı değiştirmeye çalışmak yerine, kendi davranışımızı değiştirerek onun bize ulaşan etkisini kesmek daha mümkündür.

Ahmet’in yaptığı da bunun mizahi, hatta biraz acımasız bir Karadeniz fıkrası biçimidir. Çocuğa vurmaz, bağırmaz, kavga çıkarmaz. Yirmi beş kuruş verir. Çocuk bunu ödül sanır. Ahmet ise kendi içinde başka bir hesap yapar: Çocuk yaptığı şeyi iyi bir davranış zannetsin; fakat bir gün aynı şeyi kendisine karşı koymayacak başka bir yetişkine yaptığında hayatın cevabını öğrensin.

Bu yüzden hikâyenin sonundaki “zannetsun eyi bir iş yapti da mükafaat aldi” sözü yalnızca fıkranın finali değildir. Aynı zamanda Ahmet’in dünyaya bakışını özetler. Her yanlışı doğrudan cezalandırmak yerine bazen geri çekilmek, sınır koymak ve kişinin davranışının sonucunu kendisinin taşımasına izin vermek mümkündür.

Ve belki de günlük hayat için çıkarılabilecek en sade ders şudur: İntikam almak zorunda değiliz; fakat başkasının yanlışının sonuçlarını da sürekli kendi hayatımızda telafi etmek zorunda değiliz.


Etiketler: ChatGPT