Cahit Zarifoğlu’nun “Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın” cümlesi, ilk bakışta kısa ve sade bir öğüt gibi görünür. Oysa cümlenin kısalığı, taşıdığı anlamın küçüklüğünden değil, insanın hayatına doğrudan dokunmasından kaynaklanır. Kalp ve ses yan yana getirildiğinde yalnızca nasıl konuşmamız gerektiği söylenmez; içimizde taşıdığımız şeylerin dilimize nasıl yansıdığına da işaret edilir.
İnsan çoğu zaman sesini düzeltmeye çalışır ama kalbine bakmaz. Daha güzel konuşabilir, daha ölçülü cümleler kurabilir, öfkesini bir süre saklayabilir. Fakat insanın içinde biriken öfke, kırgınlık, kibir, kıskançlık veya küçümseme, er ya da geç başka bir yerden kendini belli eder. Sesin sertliği yalnızca yüksek perdeden konuşmak değildir. Bazen kelimeler alçak sesle söylenir ama insanın karşısında bıraktığı etki yine de ağırdır. Ses, yalnızca ağızdan çıkan kelimelerin değil, kalbin taşıdığı hâlin de bir biçimidir.
Bu yüzden Zarifoğlu’nun cümlesinde “sesinizi yumuşatın” demeden önce “kalbinizi” demesi önemlidir. Ses üzerinde çalışmak kolaydır; kalbe dönmek daha zordur. İnsan başkasının sözünü, davranışını, hatasını görmekte çoğu zaman kendisinden daha cömerttir. Kendi sertliğine gerekçe bulur, başkasının sertliğine ise hemen hüküm verir. Kendisinin öfkelenmesini haklılıkla, karşısındakinin öfkesini karakter bozukluğuyla açıklayabilir.
Oysa insanın önce kendi içine dönmesi gerekir. Zarifoğlu’nun Yaşamak kitabında karşılaştığımız “İçinize dönün” çağrısı burada başka bir anlam kazanır. Kalbi yumuşatmanın ilk şartı, kalbin içinde ne olduğunu görmeye cesaret etmektir. Kırgınlığını, öfkesini, korkusunu, kıskançlığını, sevgisini, merhametini; hatta kendisinin hoşlanmadığı taraflarını tanımayan insanın yumuşaklığı da yüzeyde kalabilir. İnsan kendi içindeki sertliği görmeden başkasına karşı yumuşak görünmeye çalışırsa, bu yalnızca bir üslup değişikliğine dönüşür.
Belki de cümlenin en ağır tarafı budur: Zarifoğlu bize başkasını değil, kendimizi düzeltmeyi söylüyor. “Onların sesini yumuşatın” demiyor. “İnsanlara karşı daha anlayışlı olun” gibi dışarıdan bakılan bir ahlâk kuralı da koymuyor. Doğrudan insanın kendisine dönüyor: Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın.
Kur’an’daki bazı ifadeler bu cümlenin etrafında güçlü bir düşünce alanı oluşturur. Âl-i İmrân sûresinin 159. âyetinde Hz. Peygamber’e hitaben, Allah’ın rahmeti sayesinde insanlara yumuşak davranıldığı; eğer kaba ve katı kalpli olunmuş olsaydı insanların etraftan dağılıp gideceği söylenir. Burada yumuşaklık yalnızca kişisel bir erdem olarak değil, insan ilişkilerinin devamını mümkün kılan bir hâl olarak ortaya çıkar. Katılık insanları uzaklaştırır; yumuşaklık ise arada bir bağın kalmasına izin verir.
Bu, her şeye katlanmak anlamına gelmez. Yumuşak olmak, haksızlık karşısında susmak, sınır koyamamak veya herkesin yükünü taşımak değildir. İnsan sakin bir sesle “hayır” diyebilir. Bir ilişkiden uzaklaşabilir. Kendisine yapılan bir yanlışa itiraz edebilir. Hatta gerektiğinde çok kesin konuşabilir. Fakat kesinlik ile kabalık, kararlılık ile sertlik aynı şey değildir.
Haklı olmak da insanı sertleşme konusunda sınırsız bir yetkiye sahip kılmaz.
İnsan incinmiş olabilir. Ama incinmiş olmak, incitme hakkı vermez.
İnsan haksızlığa uğramış olabilir. Öfkesi anlaşılabilir olabilir. Fakat öfkenin anlaşılabilir olması, onun karşısındaki insanı ezmesini haklı çıkarmaz. Bazen insan kendi yarasını başkasına açtığı yarayla tedavi etmeye çalışır. Kendisine söylenmiş sert sözleri yıllar sonra başkasına söyler. Kendisine yapılmış küçümsemeyi başka birine yöneltir. Bir zamanlar maruz kaldığı davranışı, farkına bile varmadan kendi hayatının dili hâline getirir.
Sertlik başlangıçta bir savunma olabilir; fakat uzun süre taşındığında insanın karakteri gibi görünmeye başlar.
İşte burada insanın kendi içine dönmesi yeniden önem kazanır. Çünkü insanın kendisine yapılanı başkasına aktarmak zorunda olmadığı gerçeği, belki de insanın sahip olduğu en önemli özgürlüklerden biridir. İnsan kendisine yapılanı tekrar etmek zorunda değildir.
Bu mesele yalnızca büyük öfkelerle ilgili de değildir. İnsan bazen küçücük şeylerde kendi kalbinin hâlini görür. Birinin yanlışını düzeltirken kullandığı ton, kendisinden daha zayıf gördüğü birine davranışı, beklemediği bir cevap karşısında gösterdiği tepki, hata yapan birine ne kadar merhamet gösterebildiği... Bunların her biri insanın iç dünyasının dışarıya açılan küçük pencereleridir.
Sesin hafızası da burada başlar. İnsanların bize söyledikleri bazı sözler zamanla unutulur; fakat o sözlerin bizde bıraktığı duygu daha uzun yaşayabilir. Bazen bir cümleyi değil, o cümlenin söylendiği sesi hatırlarız. Birinin bize kızarken nasıl baktığını, küçümserken nasıl konuştuğunu, sevgi gösterirken sesinin nasıl değiştiğini yıllar sonra bile hatırlayabiliriz.
Bu yüzden insanın sesi, düşündüğünden daha büyük bir iz bırakır.
Özellikle ev içinde bu iz daha belirgindir. Çocuklara her zaman doğrudan bir şey söylemek gerekmez. Onlar yetişkinlerin birbirlerine nasıl konuştuklarını, hangi sessizliklerin ardından öfke geldiğini, hangi ses tonunun yaklaşan tartışmayı haber verdiğini öğrenirler. Anne baba çocuklarının yanında açıkça kavga etmese bile, birbirlerine konuşurken içlerinde taşıdıkları öfke, kırgınlık ya da gerilim seslerinin tonuna yerleşebilir; çocuk da söylenen kelimelerden çok, o sesin taşıdığı duyguyu hissedebilir. Söylenenleri tam olarak anlamasa bile evdeki gerginliği sezebilir, kendisini güvende hissettiği alanın aslında sürekli bir gerilim taşıdığını fark edebilir. Bu tür bir atmosfer, bazı çocukların daha içine kapanık, daha temkinli ve duygusal olarak daha kırılgan bir hâle gelmesine, kendi duygularını ifade etmekten çekinmesine yol açabilir. Bazen bir çocuğun hafızasında belirli bir cümleden çok, evin sesinin nasıl olduğu kalır.
Fakat mesele yalnızca çocuklar değildir. Hepimiz başkalarının seslerinden izler taşırız. Bir insanın bize yıllar önce söylediği bir söz, bugün başka birinin ağzından çıktığında eski bir yarayı yeniden hatırlatabilir. Çünkü ses yalnızca iletişim kurmaz; hafıza da bırakır.
Bu nedenle “sesinizi yumuşatın” sözü, yalnızca daha nazik konuşma tavsiyesi değildir. Kendinizi başkalarının hafızasında nasıl bırakacağınızı da düşünün demektir.
Kalbin yumuşaması ise daha derin bir süreçtir. Zümer sûresinde kalplerin Allah’ın zikriyle ısınıp yumuşamasından söz edilir; Hadîd sûresinde de iman edenlerin kalplerinin yumuşaması ve hakikate teslim olması için yapılan çağrı vardır. Kur’an’ın farklı yerlerinde kalbin katılaşması, paslanması, kin ve hasetten arınması gibi ifadelerin bulunması da insanın iç dünyasının sabit ve değişmez olmadığını düşündürür.
Kalp katılaşabilir; ama yumuşayabilir de.
Kin birikebilir; ama bırakılabilir.
İnsan öfkesini taşıyabilir; fakat onunla yaşamayı kader olarak kabul etmek zorunda değildir.
Belki de Zarifoğlu’nun cümlesini değerli kılan şey tam burada ortaya çıkar. Cümle bize uzun bir yöntem sunmaz. “Şunu yapın, sonra bunu yapın” demez. İnsan davranışlarını maddelere ayırmaz. Yalnızca insanın önüne iki kelime bırakır: kalp ve ses.
Gerisini insanın kendisine bırakır.
Çünkü bazı cümleler açıklanarak değil, insanın kendi hayatında karşılık bulduğunda anlaşılır. Bir insan kendi sesindeki sertliği fark ettiği gün, cümlenin ne söylediğini anlamaya başlayabilir. Bir başkasının suskunluğunda kendi sözünün izini gördüğü gün, “sesinizi yumuşatın” ifadesinin neden yalnızca bir nezaket öğüdü olmadığını anlayabilir. Bir zamanlar kendisine yapılanı başkasına yaptığını fark ettiği gün, “içinize dönün” çağrısının anlamı değişebilir.
Ve belki de en önemlisi, yumuşaklığın naiflik olmadığını burada görürüz. Dünyanın bütün sertliklerine rağmen insanın içindeki merhameti koruması, zayıflık değil; kendisini başkalarının kötülüğüne teslim etmemesidir. Sertleşmek bazen kolaydır. İnsan incindiğinde kalın bir kabuk oluşturabilir. Bir daha üzülmemek için bir daha hissetmemeyi seçebilir. Fakat kalbi korumanın tek yolu onu taşlaştırmak değildir.
Yumuşaklık, insanın kendisini korurken insanlığını kaybetmemesidir.
Belki bu yüzden bu cümle, anlayana gerçekten tek başına yeterlidir.
Anlamak isteyen insan, iki kelimenin arasında kendi hayatını bulur. Kendi sesini hatırlar. Kime nasıl konuştuğunu düşünür. Hangi insanları kendi sertliğiyle uzaklaştırdığını fark eder. Hangi öfkesini yıllardır haklılık adı altında taşıdığını sorgular. Belki kendisine yapılanı neden başkasına yaptığını ilk kez görür.
Anlamak istemeyen içinse yüzlerce paragraf yeterli olmayabilir.
Çünkü bazı sözlerin eksikliği açıklamada değil, karşılığının bulunmamasındadır. İnsan kendi içine dönmeye niyet etmedikçe en doğru cümle bile dışarıda kalabilir.
Zarifoğlu’nun “Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın” sözü bu yüzden uzun bir nasihat istemez. Cümlenin asıl muhatabı zaten onu okuyan insanın kendisidir.
Kalbinize bakın. Sesinizi dinleyin. Sonra ikisinin birbirine ne kadar benzediğini düşünün.
Belki bütün çözümleme bundan ibarettir.