Aziz Nesin’in Aşk, Evlilik ve İnsan İlişkileri Üzerine Acımasız Gerçekleri

Şair: Aziz Nesin

Aziz Nesin’in aşk, evlilik ve insan ilişkileri üzerine acımasız gerçekleri

Aziz Nesin’in aşk ve evlilik üzerine günlüklerine düşürdüğü notlar, romantik aşkın alışılmış güzel sözlerini pek sevmez. Tam tersine, aşkın üstündeki örtüyü kaldırır; insanın kendisine, sevgilisine ve evliliğine bakarken görmek istemediği ne varsa önüne koyar.

Onun anlattığı aşk, şiirlerdeki gibi iki insanın birbirini bulması değildir yalnızca.

Biraz daha acımasız bakarsak, iki insanın kendi hayalindeki insanı karşısındakinin üzerine geçirmesidir.

Sonra hayal ile gerçek birbirinden ayrılır.

Büyü bozulur.

İnsanlar birbirlerini değiştirmeye başlar.

Biri diğerini “düzeltmek” ister.

Öteki de onu düzeltmek ister.

Fedakârlık adı altında kişiliklerden parçalar koparılır.

Uyum adı altında insanlar birbirine benzetilir.

Ve sonunda iki insanın birlikte yaşaması, birbirini sevmekten çok birbirini terbiye etme savaşına dönüşür.

Aziz Nesin’in günlükleri, aşkın güzel taraflarını değil, çoğu zaman insanın aşkta kendisine söylediği yalanları anlatır.

İnsan aslında kimi sever?

Nesin’in aşk düşüncesinin başlangıç noktası çok serttir:

İnsan çoğu zaman karşısındaki insanı değil, kendi kafasında yarattığı insanı sever.

Çünkü insanın zihninde sevgili, daha karşısına çıkmadan önce vardır.

Nasıl davranmasını istediği, nasıl konuşmasını istediği, neye inanmasını istediği, neyi sevip neyi sevmemesini istediği az çok bellidir.

Nesin şöyle yazar:

“İkisinin imgeleminde yarattıkları bir sevgili var.”

İnsan karşısına çıkan kişiyi bu hayale benzetebildiği ölçüde sever.

Başka bir deyişle, aşkın ilk döneminde karşımızdaki insanın gerçekliğini değil, kendi beklentimizin ona düşürdüğü gölgeyi severiz.

Bu nedenle başlangıçta sevgilimizin kusurları bile güzel görünür.

Onun yaptığı şeyler bize başka insanların yaptıklarından daha anlamlı gelir.

Başkası yaptığında kabalık olan davranış, sevgilimiz yaptığında “kendine özgülük” olur.

Başkası yaptığında bencillik olan şey, sevgilimiz yaptığında “özgüven” olur.

Başkası yaptığında suskunluk olan şey, sevgilimiz yaptığında “derinlik” olur.

Çünkü aşkın ilk döneminde insan gerçeği değil, kendi büyüsünü görmektedir.

Nesin bunu yıllar sonra çok daha açık bir biçimde söyler:

“Sevi insanın karşı cinsten kendisine çekici gelen biri karşısında kendi kendini büyülemesidir.”

Ve hemen ardından daha da çarpıcı bir cümle gelir:

“İnsan sevdiğinin kendini büyülediğini sanır, oysa insan kendi kendini büyüler.”

İşte Aziz Nesin’in aşk anlayışının merkezinde bu vardır.

Aşk, çoğu zaman karşımızdaki insanın bize yaptığı bir büyü değil, bizim ona yaptığımız bir büyüdür.

Büyü bozulunca insanı görürüz

Fakat hiçbir büyü sonsuza kadar sürmez.

Zaman geçer.

Aynı insanla daha fazla vakit geçiririz.

Sabah nasıl uyandığını görürüz.

Sinirlendiğinde nasıl davrandığını görürüz.

Parayla ilişkisini görürüz.

Kıskançlığını, bencilliğini, korkularını, zaaflarını görürüz.

Bize değil, başkalarına nasıl davrandığını görürüz.

Yorgunken kim olduğunu görürüz.

Kendisine çıkar sağlamayacak insanlara nasıl davrandığını görürüz.

Ve en önemlisi, bize gösterdiği yüz ile gerçek yüzü arasındaki farkı görmeye başlarız.

Nesin’in “büyü” dediği şey tam burada bozulur:

“Büyü bozulunca karşı cinsler birbirlerini, gönüllerinden geçirdikleri gibi değil, kendi oldukları gibi görürler.”

İşte aşkın en tehlikeli anı budur.

Çünkü artık karşımızda sevdiğimiz insan değil, gerçek insan vardır.

Nesin’in benzetmesi acımasızdır:

Ay ışığında güzel görünen bir su, güneş doğunca pis bir su birikintisi olarak ortaya çıkabilir.

Sevgilinin güzel görünen davranışı birden çirkinleşir.

Sözü itici gelir.

Alışkanlıkları dayanılmaz olur.

Daha önce sevdiğimiz özellikleri bu kez nefret ettiğimiz özelliklere dönüşür.

Oysa çoğu zaman değişen sevgilimiz değildir.

Değişen bizim bakışımızdır.

Çünkü artık onu hayalimizin ışığında görmüyoruzdur.

“Ben seni düzeltirim”

Fakat insan gerçeği görmekle yetinmez.

İşte Nesin’in asıl sertliği burada başlar.

İnsan sevgilisinin kendi istediği insan olmadığını anlayınca çoğu zaman ayrılmak yerine onu değiştirmeye girişir.

“Ben düzeltirim.”

“Anlatırım.”

“Konuşuruz.”

“Zamanla anlar.”

“Eğitirim.”

Bu cümleler ilişkinin en masum görünen ama en tehlikeli cümleleridir.

Çünkü bunların altında şu düşünce vardır:

“Sen olduğun hâlinle yeterince iyi değilsin. Ben ise neyin doğru olduğunu biliyorum.”

İnsan sevgilisini düzeltmek isterken aslında ona şunu söylemektedir:

“Seni olduğun gibi kabul etmiyorum.”

Ama karşı taraf da aynı düşüncededir.

O da bizi değiştirmek ister.

O da bizim bazı özelliklerimizi yanlış bulur.

O da kendi doğrularını daha üstün görür.

Ve böylece aşk, iki insanın birbirini sevmesinden çıkıp iki insanın birbirini kendi suretine dönüştürme mücadelesine dönüşür.

Nesin bunu çok açık biçimde özetler:

“İki kişi. İkisi de kendisini en mükemmel sandığından ikisi de birbirini kendisine benzetmeye çalışıyor.”

Ardından:

“İşte çatışma başlar.”

Bu iki cümle, evlilik üzerine yazılmış yüzlerce romantik kitaptan daha gerçek olabilir.

Çünkü evlilikteki birçok kavga aslında “sen bunu neden yaptın?” kavgası değildir.

Daha derinde şöyle bir kavga vardır:

“Neden benim gibi değilsin?”

Herkes kendisini dünyanın ölçüsü sanır

Nesin burada insan doğasına ilişkin daha derin bir noktaya dokunur.

İnsan kendisini eleştirebilir.

Kendisinden nefret edebilir.

Kendisini çirkin, başarısız, yetersiz veya kusurlu görebilir.

Ama buna rağmen kendisini dünyada başka insanlarla ölçerken kullandığı temel ölçü yine kendisidir.

Kendi değerleri ona normal gelir.

Kendi doğruları ona doğru gelir.

Kendi alışkanlıkları makul görünür.

Kendi ihtiyaçları önemli gelir.

Bu yüzden sevgilisinden de kendisine benzeyen bir insan olmasını ister.

Ama küçük bir farkla:

Kendisinde olmayan iyi özellikler de onda olsun ister.

Yani sevgili, insanın kendisinin daha iyi bir versiyonu olmalıdır.

Nesin’in düşüncesinde aşkın gizli talebi budur:

“Benim gibi ol, ama benim eksiklerim sende olmasın.”

Bu mümkün değildir.

Çünkü karşımızdaki insan başka bir insandır.

Başka bir çocukluk yaşamıştır.

Başka korkuları vardır.

Başka yaraları vardır.

Başka bir aileden gelmiştir.

Başka şeylerden utanır.

Başka şeylerden zevk alır.

Başka bir dünyası vardır.

Ve biz bütün bunları değiştirmeye çalıştığımızda aslında bir insanla değil, bir insanı yeniden üretme projesiyle uğraşıyoruzdur.

Evlilikte çatışma neden bitmez?

Çünkü iki taraf da kendisini haklı bulur.

Üstelik çoğu zaman iki tarafın da haklı olduğu yerler vardır.

Bu daha da kötüdür.

Çünkü bir ilişkide tek taraf bütünüyle haksız olsa çözüm kolay olurdu.

Ama iki insan da kendi açısından haklıysa, çatışma bitmez.

Nesin’in “değirmen taşı” benzetmesi burada anlam kazanır:

“Değirmen taşı gibi sürtüşme. Sürtüşe sürtüşe dümdüz olur. Uyum başlar.”

Ama hemen ardından ironiyi koyar:

“Dümdüz olan değirmen taşları işe yaramadığından (buğday öğütemediğinden) diş açtırılır.”

Bu, Nesin’in evlilik anlayışındaki en güçlü metaforlardan biridir.

İki insan birbirine uyum sağlarken birbirini aşındırabilir.

Sonunda çatışma azalır.

Ama bunun nedeni sevginin olgunlaşması değil, tarafların birbirlerinden vazgeçmesi de olabilir.

İnsan susmayı öğrenmiştir.

Tepki vermemeyi öğrenmiştir.

Kendisi olmamayı öğrenmiştir.

Ve dışarıdan bakıldığında “ne kadar uyumlu bir çift” denir.

Oysa içeride başka bir şey yaşanıyor olabilir:

İnsanlardan biri artık kendisi değildir.

Evlilik kişilikten indirim yapmak mıdır?

Aziz Nesin’in 23 Ağustos 1959 tarihli notları bu konuda daha da serttir.

Ona göre ilk evlilikte insanlar daha çok oldukları gibidir.

Çatışmalar da bu yüzden fazladır.

Sonraki evliliklerde ise insanlar yaşadıkları deneyimlerden ders çıkararak kendilerinden bazı “indirimler” yaparlar.

Nesin şöyle yazar:

“İkinci evliliklerinde kişiliklerinden, olduklarından, kendilerinden indirim yaparlar.”

Dışarıdan bakıldığında ikinci evlilik daha uyumlu görünür.

Ama Nesin bu uyumu sorgular:

“Gerçekte bu uyum değil, ikinci evliliğini yapanın kendinden indirimidir.”

Ve düşüncesini daha da ileri götürür:

“Her yeni evlilikte indirim arta arta, kişilik hiçe iner.”

Burada insanın kendisine sorması gereken çok sert bir soru vardır:

Bir evliliği sürdürmek için kendimizden ne kadar vazgeçiyoruz?

Ve daha önemlisi:

Karşı tarafın bizden istediği “fedakârlık”, gerçekten ilişki için gerekli bir fedakârlık mı, yoksa onun bizi istediği insana dönüştürme arzusu mu?

Çünkü insanın kendisinden vazgeçmesi her zaman sevgi değildir.

Bazen korkudur.

Bazen yalnız kalmama isteğidir.

Bazen çocuklar için katlanmaktır.

Bazen ekonomik zorunluluktur.

Bazen toplum baskısıdır.

Bazen alışkanlıktır.

Bazen de yalnızca “başarısız bir evlilik yaşamış insan” olarak görünmekten korkmaktır.

Bütün bunların adı sevgi olmayabilir.

İnsan bazen eşini değil, yalnızlığını evlendirir

Nesin’in günlüklerinde yalnızlık çok önemli bir yer tutar.

Çünkü insanın aşk arayışının altında çoğu zaman sevgiden önce başka bir ihtiyaç vardır:

Yalnız kalmamak.

İnsan kendisini yalnız hissettiğinde, karşısına çıkan kişiyi yalnızca sevgili olarak değil, yalnızlığından kurtuluş olarak görebilir.

Bu durumda sevgiliye taşıyamayacağı bir görev yüklenir.

“Beni yalnız bırakma.”

“Beni anla.”

“Beni mutlu et.”

“Beni tamamla.”

“Bütün hayatım sen ol.”

Ama hiçbir insan başka bir insanın bütün hayatı olamaz.

Nesin’in şu sözü bu yüzden çok sarsıcıdır:

“Benim en büyük mutsuzluğum, seninle yalnızlığımdan kurtulacağımı sanışım oldu. Oysa, yalnızlığımı bile yitirdim.”

Bu, aşkın insanı yalnızlıktan kurtaracağı düşüncesine karşı çok güçlü bir cümledir.

Çünkü insan bazen yalnızken yalnızdır.

Ama bazen bir ilişkinin içinde daha derin bir yalnızlık yaşayabilir.

Yanında biri vardır.

Ama kendisi yoktur.

Konuşur.

Ama anlaşılmaz.

Sevilir.

Ama olduğu gibi kabul edilmez.

Bir evin içinde iki insan vardır.

Ama iki ayrı dünya vardır.

İşte bu, yalnızlığın en ağır biçimlerinden biridir.

“Dost kalalım” neden bu kadar rahatsız edici?

Nesin’in “Dost kalalım” sözünden duyduğu rahatsızlık da aynı gerçekçilikten kaynaklanır.

Çünkü ayrılan iki insanın dost kalması teorik olarak güzel bir düşüncedir.

Ama pratikte her zaman o kadar masum değildir.

Bazen “dost kalalım” demek:

“Tamamen kaybetmek istemiyorum.”

“Bana ihtiyaç duyduğunda yanımda ol.”

“Aramızdaki bağı tamamen koparmayalım.”

“Beni kötü biri olarak görme.”

demektir.

Nesin bu sözün arkasındaki çıkarı sezdiğini söyler.

Burada onun ilişkiler konusunda genel yaklaşımı ortaya çıkar:

Söylenen sözden çok, o sözün arkasındaki ihtiyaca bakmak.

İnsan ilişkilerinde asıl gerçek çoğu zaman kelimelerin arkasındadır.

“Senin iyiliğini istiyorum” diyen insan gerçekten senin iyiliğini mi istiyor?

“Seni değiştirmek istemiyorum” diyen insan gerçekten seni değiştirmekten vazgeçmiş mi?

“Senin için fedakârlık yaptım” diyen insan bunu karşılık beklemeden mi yaptı?

“Dost kalalım” diyen insan gerçekten dostluğu mu istiyor, yoksa bağın tamamen kopmasından mı korkuyor?

Nesin’in günlükleri bu soruları sürekli canlı tutuyor.

Sevgi, karşılık beklemek midir?

Nesin’in eski karısıyla ilgili notunda söylediği bir başka cümle ise insan sevgisinin bencillik tarafına dokunur:

“İnsanlar borçlu olduklarını değil, alacaklı olduklarını, kendilerinden verdiklerini severler.”

Bu çok sert bir insanlık tahlilidir.

Çünkü insan kendisinden bir şey verdiği kişiye daha fazla bağlanabilir.

Çocuğuna verdiği emek, onu çocuğuna daha fazla bağlar.

Bir insan için çektiği sıkıntılar, o insanı gözünde daha değerli hâle getirebilir.

Kendinden verdikçe “alacaklı” hâle gelir.

Ve sonra farkında olmadan şunu düşünmeye başlayabilir:

“Ben senin için bunca şeyi yaptım.”

Bu cümle, birçok ilişkinin görünmeyen muhasebe defteridir.

Ben sana şunu yaptım.

Sen bana ne yaptın?

Ben senin için bundan vazgeçtim.

Sen benim için neden vazgeçmiyorsun?

Ben seni bu kadar sevdim.

Sen beni neden benim istediğim kadar sevmedin?

İlişki bir noktadan sonra sevgi olmaktan çıkar, hesaplaşmaya dönüşür.

“Sen beni hiç sevmedin”

Nesin’in şu kısa notu da bu hesaplaşmanın bütün acısını taşır:

“Sen beni hiçbir zaman sevmedin...”

O buna karşılık söyleyemediği bir cümleyi düşünür:

“Sen hiçbir zaman kendini bana sevdirtmedin!..”

Bu iki cümle arasında büyük bir insanlık dramı vardır.

Çünkü ilişkilerde çoğu zaman iki taraf da kendisini mağdur görür.

Biri:

“Beni sevmedin.”

der.

Öteki:

“Sen de beni sevilecek biri gibi hissettirmedin.”

diye düşünür.

Ve ikisi de kendi acısının içinden bakmaktadır.

İnsan ilişkilerindeki en büyük çıkmazlardan biri belki budur:

Herkes kendi yarasını çok iyi bilir; karşısındakinin yarasını ise ancak tahmin eder.

Mutluluk neden yetmez?

Nesin’in 1974 tarihli günlüğü, aşk ve evlilik üzerine düşüncelerini daha geniş bir hayat felsefesine taşır.

Şöyle der:

“İlle de mutlu olmam gerekmez.”

Bu cümle ilk bakışta karamsar görünebilir.

Oysa tam tersine, insanı büyük bir baskıdan kurtaran bir cümledir.

Çünkü mutluluk, çağımızın bir çeşit zorunluluğuna dönüşmüştür.

İnsan mutlu olmak zorundaymış gibi yaşar.

İyi evlilik mutlu eder.

Doğru insan mutlu eder.

Çocuklar mutlu eder.

İş mutlu eder.

Hayat mutlu eder.

Oysa hayatın böyle bir borcu yoktur.

Evliliğin de yoktur.

İnsanın da.

Bazen insan sevdiği halde mutsuzdur.

Bazen iyi bir evliliğin içinde mutsuzdur.

Bazen yalnızdır ama huzurludur.

Bazen sevgilisi vardır ama kendisine ulaşamaz.

Nesin’in vardığı sonuç bu yüzden önemlidir:

Mutluluğu bir “mecburi hizmet” olmaktan çıkarınca insan biraz olsun rahatlar.

Belki aşk için de aynı şey söylenebilir:

Aşkın görevi bizi sürekli mutlu etmek değildir.

Aşk bazen acı verir.

Bazen yorar.

Bazen insanı kendisiyle karşılaştırır.

Bazen insanın kendisi hakkında hiç bilmediği şeyleri ortaya çıkarır.

Bazen insanı büyütür.

Bazen de parçalar.

Evlilikte en büyük tehlike: Birbirinin hayatını taşımak

Nesin’in kendi hayatına ilişkin itirafları burada çok önemlidir.

Bir yerde şöyle der:

“Ben artık hiçbir sevgiliyle yaşamımı sürekli üleşemem. Ben yalnızlığa yargılıyım.”

Bu söz, onun aşkı reddetmesinden çok, kendi yaşam biçimiyle sürekli bir beraberlik arasındaki çatışmayı fark ettiğini gösterir.

İnsan yalnızca sevgi isteyen bir varlık değildir.

Aynı zamanda kendi zamanını, alışkanlıklarını, çalışma biçimini, yalnızlığını ve iç dünyasını korumak isteyen bir varlıktır.

Birlikte yaşamak ise bütün bunların paylaşılmasını gerektirir.

İşte çatışma burada çıkar.

İki insan birbirini sevebilir.

Ama aynı hayatı yaşayamayabilir.

Bu çok önemli bir ayrımdır.

Bir insanı sevmekle onunla yaşayabilmek aynı şey değildir.

Birini çok sevebilirsiniz.

Ama onun yaşam biçimiyle uyuşamayabilirsiniz.

Onun yalnızlık ihtiyacı sizin yakınlık ihtiyacınıza ters düşebilir.

Onun düzeni sizin düzensizliğinizle çatışabilir.

Onun çalışma tutkusu sizin birlikte vakit geçirme ihtiyacınızı karşılamayabilir.

Onun özgürlük anlayışı sizin güven ihtiyacınızı yaralayabilir.

Bu durumda sevgi vardır ama ortak hayat mümkün değildir.

Nesin bunu kabul etmekten çekinmez.

“Ne istiyorsun benden?”

Belki de bütün ilişkilerin bir kırılma noktasını anlatan en kısa cümlelerden biri şudur:

“İster yeni tanışınca, ister tanıştıktan çok yıllar sonra bir kadın, ‘Ne istiyorsun benden?’ diye bağırdığı zaman, artık ondan hiçbir şey istenemez, demektir.”

Bu cümle yalnızca bir kadınla erkek arasındaki ilişkiyi anlatmaz.

Bir insanın diğerine artık yük olmaya başladığı anı anlatır.

Çünkü “Benden ne istiyorsun?” sorusu aslında şunu söyler:

“Senden gelen beklentilerin altında eziliyorum.”

İlişki sevgi olmaktan çıkmış, talepler toplamına dönüşmüştür.

Biri ister.

Öteki karşılamaya çalışır.

Sonra öteki ister.

Biri karşılamaz.

Kırgınlık başlar.

Ve sonunda taraflardan biri:

“Benden daha ne istiyorsun?”

diye bağırır.

O noktada sevgi hâlâ var olsa bile, sevginin taşıyabileceği yük çoktan aşılmış olabilir.

Sevgi nedir?

Bütün bu sert düşüncelerin arasında Aziz Nesin’in sevgiye ilişkin son derece güzel bir tanımı da vardır:

“Yan yana olup da sustukları zamanlar bile konuşabiliyorlarsa, hatta tartışarak anlaşabiliyorlarsa, konuşmadan aynı düşü birlikte görüyor ve o düşü birlikte yaşayabiliyorlarsa, o iki insan birbirini seviyordur.”

Bu tanım, onun diğer düşünceleriyle birlikte okunduğunda daha da anlamlı hâle gelir.

Çünkü burada sevgi, büyü değildir.

Hayal değildir.

Karşıdakini değiştirmek değildir.

Onu kendine benzetmek değildir.

Sürekli mutlu olmak değildir.

Birbirine bağımlı olmak değildir.

Sevgi, aynı düşünmek de değildir.

Tam tersine, tartışabilmek ve yine de birbirini kaybetmemektir.

Sessizliği taşıyabilmektir.

Karşısındakinin farklılığına tahammül edebilmektir.

Onu kendisine benzetmeye çalışmadan yanında durabilmektir.

Belki Nesin’in bütün günlüklerinden çıkan en olgun sevgi tanımı budur.

Asıl soru: Büyü bozulduktan sonra ne kalır?

Aziz Nesin’in aşk üzerine düşüncelerinin en acı tarafı, aşkın başlangıcını değil, büyü bozulduktan sonraki insanı önemsemesidir.

Çünkü başlangıç kolaydır.

Herkes güzel konuşabilir.

Herkes sevgilisinin kusurlarını görmezden gelebilir.

Herkes özleyebilir.

Herkes romantik olabilir.

Asıl mesele birlikte yaşamaya başladığınızda ortaya çıkar.

Çünkü o zaman insanın gerçek yüzü görünür.

Ve karşısındaki insanın da gerçek yüzünü görmek zorunda kalır.

İşte o noktada iki seçenek vardır.

Ya birbirimizi yeniden biçimlendirmeye çalışırız.

Ya da birbirimizin gerçekliğini kabul etmeyi öğreniriz.

İlkinde savaş başlar.

İkincisinde ilişki.

Belki de Aziz Nesin’in bütün bu notlarının altında yatan temel düşünce budur:

Aşk, birbirini bulmak değildir. Aşkın asıl sınavı, birbirini bulduktan sonra birbirini kaybetmemektir.

Fakat bunu başarabilmek için önce çok zor bir şeyi kabul etmek gerekir:

Sevgilimiz bizim istediğimiz insan değildir.

O başka biridir.

Biz de onun istediği insan değiliz.

İkimizin de kusurları vardır.

İkimizin de bencillikleri vardır.

İkimizin de doğruları vardır.

İkimizin de kör noktaları vardır.

İkimiz de zaman zaman haksızızdır.

Ve belki sevginin gerçek başlangıcı, tam burada olur.

Karşımızdakini değiştirmeye çalışmayı bıraktığımızda.

Onu kendimize benzetmekten vazgeçtiğimizde.

Onun bizi tamamlamasını beklemediğimizde.

Mutluluğumuzun bütün sorumluluğunu ona yüklemediğimizde.

Kendi yalnızlığımızı onun omuzlarına bırakmadığımızda.

Ve en önemlisi, kendi kusurlarımızı görmeden onun kusurlarını düzeltmeye kalkmadığımızda.

Aziz Nesin’in “sevi” dediği büyü belki bir gün mutlaka bozulacaktır.

Ay ışığı çekilecek.

Gün ışığı çıkacaktır.

Ve karşımızdaki insanı bütün gerçekliğiyle göreceğiz.

İşte o gün ilişkinin gerçek sınavı başlayacaktır.

Çünkü artık bizi onun güzelliği değil, gerçekliği sınayacaktır.

Artık onun hoşumuza giden yanlarını değil, hoşumuza gitmeyen yanlarını da göreceğiz.

Artık o da bizim kusurlarımızı görecektir.

Ve o zaman şu sorudan kaçamayacağız:

Büyü bozulduktan sonra hâlâ sevebiliyor muyuz?

Belki aşkın gerçek ölçüsü budur.

İnsan birini güzelken sevebilir.

Kendisine benzediğinde sevebilir.

Kendisini mutlu ettiğinde sevebilir.

Kendisini anladığında sevebilir.

Ama gerçek sevgi, bütün bunların ötesinde başlar:

Karşımızdaki insanın bizim istediğimiz insan olmadığını bile bile onu insan olarak görebildiğimiz yerde.

Aziz Nesin’in günlüklerinden bugüne kalan en sert ders belki de budur:

İnsan sevgilisinden önce kendi hayalindeki sevgiliyi terk etmek zorundadır.

Çünkü insan hayalindeki sevgiliyi terk etmeden karşısındaki gerçek insanı sevemez.

Ve belki daha da acısı:

İnsan, karşısındakini değiştirmeye çalışmayı bırakmadan kendisini de tanıyamaz.

Aşkın başında birbirimizi büyüleriz.

Evlilikte birbirimizi sınarız.

Zamanla birbirimizi tanırız.

Ve sonunda ya birbirimizi değiştirmeye çalışarak tüketiriz ya da birbirimizin gerçekliğine yer açarak yaşamayı öğreniriz.

Aziz Nesin’in günlüklerinde aşkın romantik masalı yoktur.

Büyünün bozulduğu yerde başlayan hayat vardır.

Ve belki gerçek aşk da tam orada başlar.

Yayınlanma: 07.08.2026