Merdiven Boşluğu

Şair: Orhan Tüleylioğlu

2 Ekim 2026

gözkapakları yarıya inmişti günün
denizin sayfalarından
kuşların sesi duyuluyordu
mor bir renk çarpıyordu kıyılara
çürümüş bir sal bağlıydı
sanki dalgalara

bir aşkın merdiven boşluğuna
itilmiştim
çalılıklara takılan sesimi
topluyordum
sevginin limanlarında

fırtına yüzümden düşen bin parça
yaslanmıştı bir yağmura

adresi değişmişti dostlukların
geri dönen bir mektuba
iliştirilmişti rüzgar

giysiler arasından seçtiğim bahar
gökyüzünde sevgilere
bulutlardan bir ayraç açar

Orhan Tüleylioğlu


Aşkın Merdiven Boşluğunda: Geri Dönen Mektuplar

Orhan Tüleylioğlu’nun “Merdiven Boşluğu” şiiri, aşkın, dostluğun ve geçmişten bugüne taşınan kırgınlıkların arasında kalmış bir ruh hâlini anlatır. Şiirin merkezinde belirgin bir olay örgüsü yoktur; daha çok, bir insanın iç dünyasında birbirine değerek ilerleyen görüntüler, hatıralar ve duygular vardır. Deniz, kıyı, kuş sesi, fırtına, yağmur, mektup, rüzgâr, bahar ve gökyüzü gibi unsurlar dış dünyaya ait görünürken aslında şairin iç dünyasının karşılıklarına dönüşür. Şiir bu yüzden bir manzarayı anlatmaktan çok, bir ruh hâlinin manzarasını kurar.

Daha ilk dizede zaman ve tabiat insana ait bir hâlle verilir:

“gözkapakları yarıya inmişti günün”

Günün gözkapaklarının olması, zamanı canlı bir varlığa dönüştürür. Üstelik gözkapakları “yarıya inmiştir.” Gün henüz tamamen bitmemiştir ama artık uyanıklığın, canlılığın ve açıklığın sonuna yaklaşılmıştır. Şiirin atmosferi de buradan itibaren belirlenir: Akşamla gece arasındaki bu belirsiz saat, aynı zamanda şairin duygusal dünyasındaki belirsizliğin karşılığıdır. Ne tamamen aydınlık ne tamamen karanlık bir ruh hâli vardır.

Ardından şiir, görüntüyü denize ve kıyıya taşır:

“denizin sayfalarından
kuşların sesi duyuluyordu
mor bir renk çarpıyordu kıyılara”

Burada özellikle “denizin sayfaları” tamlaması dikkat çekicidir. Deniz, okunup geçilen bir metne dönüşür. Fakat bu sayfalarda yazı yerine kuşların sesi vardır. Görme ve işitme duyuları birbirine karışır. Deniz görülür, fakat içinden ses duyulur. “Mor bir renk” ise kıyılara yalnızca düşmez, “çarpar.” Böylece renk bile hareket kazanır. Şairin tabiatı algılayışı durağan değildir; bütün manzara içsel bir titreşim içindedir.

Bu romantik ve hafif düşsel görüntünün hemen ardından çürümüş bir sal belirir:

“çürümüş bir sal bağlıydı
sanki dalgalara”

Buradaki “çürümüş sal”, şiirin ilk ciddi kırılma noktalarından biridir. Sal, normalde bir yerden başka bir yere ulaşmayı, yolculuğu, karşı kıyıya geçmeyi çağrıştırır. Fakat bu sal çürümüştür ve dalgalara bağlıdır. Yani hareket edebilmesi gereken şey, hareket edemez hâle gelmiştir. Şiirin ilerleyen bölümlerindeki aşk ve dostluk imgeleri düşünüldüğünde bu görüntü, geçmişte kalmış fakat insanı hâlâ bulunduğu yerde tutan ilişkilerin güçlü bir sembolü gibi okunabilir.

Şiirin başlığındaki “Merdiven Boşluğu” da tam bu noktada anlam kazanmaya başlar. Merdiven, iki kat arasında geçiş sağlayan bir yerdir; boşluk ise iki yer arasındaki mesafeyi, arada kalmışlığı ifade eder. Şair:

“bir aşkın merdiven boşluğuna
itilmiştim”

derken kendisini aşkın içine yerleşmiş biri olarak değil, aşkın “merdiven boşluğuna itilmiş” biri olarak tanımlar. Buradaki “itilmek” son derece önemlidir. Aşk burada güvenli bir sığınak değildir. Kişi kendi isteğiyle çıkıp girdiği bir yerde değildir; bir ilişkinin içinde, iki kat arasında, aşağısı ve yukarısı belli olmayan bir yerde bırakılmıştır.

Bu nedenle şiirin başlığı yalnızca estetik bir isim değildir. Merdiven boşluğu, şiirdeki temel ruh hâlinin metaforudur: insanın bir duygunun içinde bulunmasına rağmen o duyguda kendisine sağlam bir yer bulamaması. Ne tamamen geçmiştedir ne gelecektedir; ne ilişkinin içindedir ne de ondan bütünüyle çıkabilmiştir.

Bu arada şairin sesi de fiziksel bir nesneye dönüşür:

“çalılıklara takılan sesimi
topluyordum
sevginin limanlarında”

“Sesin çalılıklara takılması” oldukça güzel bir imgedir. İnsan sesinin normalde kaybolması beklenirken burada ses, çalılara takılmış ve parçalanmış gibidir. Şair de onu “toplamaktadır.” Bu, yalnızca konuşma yetisini değil, dağılmış benliği yeniden bir araya getirme çabasını düşündürür. Üstelik bu toplama işi “sevginin limanlarında” gerçekleşir. Liman güvenli bir yere varışı, sığınmayı ve fırtınadan korunmayı çağrıştırır. Fakat şiirin tamamı düşünüldüğünde şairin ulaştığı liman da tam bir huzur noktası değildir. Çünkü hemen ardından fırtına gelir.

“fırtına yüzümden düşen bin parça
yaslanmıştı bir yağmura”

Şiirin en yoğun imgelerinden biri buradadır. Fırtına yalnızca dışarıda meydana gelen meteorolojik bir olay değildir; şairin yüzünden düşen “bin parçaya” dönüşmüştür. Yüz, insanın dış dünyaya açılan en görünür tarafıdır. Yüzden düşen parçalar ise benliğin parçalanmasını, yaşanmışlığın insanın yüzünde bıraktığı izleri düşündürür.

Daha da önemlisi, bu parçalar bir yağmura “yaslanmıştır.” Normalde insan bir duvara, ağaca veya başka bir nesneye yaslanır. Burada ise parçalanmış benlik yağmura yaslanır. Yağmur, böylece hem hüznün hem de tesellinin taşıyıcısı olur. Şairin parçaları başka bir insanın omzuna değil, tabiatın kendisine yaslanmaktadır. Bu durum şiirdeki yalnızlığı da derinleştirir.

Sonraki bölümde özel hayatın başka bir alanına geçilir:

“adresi değişmişti dostlukların
geri dönen bir mektuba
iliştirilmişti rüzgar”

Burada dostluklar artık aynı adreste değildir. Bu, dostlukların sona ermesinden bile daha incelikli bir uzaklaşmadır. Dostluk vardır fakat adresi değişmiştir. İnsanların birbirinden kopuşu, doğrudan “bitti” sözcüğüyle anlatılmaz; bir mektubun geri dönmesi üzerinden anlatılır.

“Geri dönen mektup” güçlü bir ayrılık imgesidir. Mektup gönderilmiştir; fakat ulaşması gereken kişiye ulaşamamıştır. Dolayısıyla iletişim isteği vardır ama iletişimin muhatabı artık orada değildir. Şairin geçmişe, dostluklara veya sevgiye gönderdiği şeyler kendisine geri dönmektedir.

Ve bu geri dönen mektuba rüzgâr iliştirilmiştir. Rüzgâr burada ulaşamamanın, değişimin ve geçiciliğin sembolü hâline gelir. Rüzgârın bir adrese bağlı kalmaması gibi dostluklar da artık sabit değildir.

Şiirin son bölümü ise önceki karanlık atmosferden farklı olarak bahara ve gökyüzüne açılır:

“giysiler arasından seçtiğim bahar
gökyüzünde sevgilere
bulutlardan bir ayraç açar”

Buradaki “giysiler arasından seçtiğim bahar” ifadesi şiirin en kapalı ama en zarif imgelerinden biridir. Bahar doğrudan dışarıda değildir; şair onu giysilerin arasından seçmektedir. Sanki hayatın sıradan, kapalı ve gündelik katmanları arasında küçük bir canlılık, bir yeniden doğuş ihtimali bulmuştur.

Ardından gökyüzü gelir. Fakat gökyüzündeki sevgiler arasında bulutlardan bir “ayraç” açılır.

Ayraç, bir kitabın sayfaları arasında kullanılan bir nesnedir; okuma eyleminde durmayı, bir yere işaret koymayı ve daha sonra aynı yere dönmeyi mümkün kılar. Şiirin başında denizin “sayfaları” vardı. Sonunda ise gökyüzünde “ayraç” vardır. Böylece şiirin başındaki kitap imgesi, finalde yeniden karşımıza çıkar. Başlangıçta denizin sayfalarından kuşların sesi duyulurken, sonunda gökyüzündeki sevgiler arasına bir ayraç konur. Şair sanki yaşadığı aşkı ve dostlukları tamamen silmemiş, onların arasına bir durak işareti koymuştur.

Bu nedenle şiirin sonu bütünüyle karamsar değildir. Aşk yaralamış, dostlukların adresi değişmiş, mektuplar geri dönmüş, şair kendisini bir aşkın merdiven boşluğunda bulmuştur. Fakat bütün bunların ardından hâlâ “bahar” seçilebilmektedir. Şair geçmişi ortadan kaldırmaz; onu gökyüzünde, bulutların arasında bir yere koyar.

Şiirde dikkat çeken bir başka özellik, deniz ve kıyıdan başlayıp gökyüzüne yükselen mekânsal genişlemedir. Başlangıçta kıyıya çarpan mor renk, ortada aşkın merdiven boşluğu, ardından yağmur ve rüzgâr, finalde ise gökyüzü vardır. Şairin iç dünyası da buna paralel biçimde genişler. Başlangıçta kapalı ve akşamlaşan bir manzara hâkimken, finalde gökyüzü ve bahar belirir.

Bütün bu imgelerin altında aslında tek bir temel duygu vardır: ulaşamama. Sal dalgalara bağlıdır; aşkın içinde şair bir merdiven boşluğuna itilmiştir; sesi çalılıklara takılmıştır; dostlukların adresi değişmiştir; mektup geri dönmüştür. Bunların hepsi bir şeyin bir yere ulaşamaması üzerine kuruludur. Fakat şiirin sonunda bahar, gökyüzünde sevgilerin arasına bir ayraç açar. Yani ulaşamamanın karşısına tamamen yok oluş değil, bekleme ve yeniden okuma ihtimali çıkar.

Bu bakımdan “Merdiven Boşluğu”, bir aşk şiiri olmanın ötesinde, insanın sevgi ve dostluklarla kurduğu ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğini anlatan bir ayrılık ve hafıza şiiridir. Şair, yaşanmışlığı doğrudan anlatmak yerine onu denize, salın, rüzgâra, mektuba, yağmura ve bahara dağıtır. Bu yüzden şiirde açık bir hikâyeden çok, hikâyenin insan ruhunda bıraktığı tortular vardır.

Ve başlıktaki “boşluk”, belki de şiirin en önemli kelimesidir. Çünkü burada boşluk yalnızca merdivenin ortasındaki fiziksel alan değildir. Aşk ile ayrılık, geçmiş ile şimdi, dostluk ile yalnızlık, hatırlamak ile unutmak arasındaki mesafedir. Şair o boşluktan düşmemekte, fakat orada da kalmamaktadır. Şiirin sonunda bulutların arasına bir ayraç koyarak, yaşadıklarını henüz tamamen kapatılmamış bir kitap gibi bırakmaktadır.