Kapıdan İçeri
Bazen bizi kapıdan içeri
bir çocuk geçirir, bazen
bir yabancı; her zaman geçmişi değiştiren
bir lütuf meselesidir bu. Çünkü değiştirmemiz gereken
bir şey varsa, o da geçmiştir. Geriye bakıp
başka bir harita görmek.
Bir ayakkabıyı dolduracak kadar sevgi,
bir bavulu, biraz mürekkebi,
bir resmi, kara tahtanın başındaki bir çocuğun gözlerini,
bir parça tebeşiri,
bir parça
külün içindeki kemiği dolduracak kadar.
Avuçlanan her şey,
boşaltılan her şey,
bir tulumbadan fışkıran su,
avuç içine
yazılan bir kelime.
Anne Michaels
Geçmişi Değiştiren Lütuf: Sevginin Bıraktığı Harita
Bu kısa şiir, Anne Michaels'ın şiir dünyasının adeta yoğunlaştırılmış bir çekirdeği gibi. Birkaç bölümden oluşmasına rağmen aşk, geçmiş, bellek, beden, ölüm, lütuf ve bağışlama meselelerini birbirine bağlıyor. Özellikle “geçmişi değiştirmek” fikri, Michaels'ın şiir anlayışında çok önemli bir yere oturuyor. Çünkü burada geçmiş, olmuş bitmiş ve artık dokunulamaz bir zaman olarak görülmüyor.
Şiirin ilk cümlesi zaten bizi alışılmış bir düşüncenin dışına çıkarıyor:
“Bazen bizi kapıdan içeri / bir çocuk geçirir, bazen / bir yabancı”
Buradaki “kapı”, basit bir mekân değil. Bir eşik. İnsan hayatında bir dönemin diğerine açıldığı yer. Fakat insan o kapıdan her zaman kendi iradesiyle geçmiyor. Bazen bir çocuk, bazen bir yabancı bizi geçiriyor.
Bu çok önemli bir Michaels düşüncesi: Hayatımızın yönünü değiştiren insanlar, her zaman seçtiğimiz insanlar değildir.
Bir çocuk bizi başka bir dünyaya sokabilir. Bir yabancı, hiç beklemediğimiz bir anda hayatımızda geri dönülmez bir değişim yaratabilir. Başlangıçta bize önemsiz görünen bir karşılaşma, yıllar sonra hayatımızın anlamını değiştirebilir.
Ardından çok önemli bir ifade geliyor:
“her zaman geçmişi değiştiren / bir lütuf meselesidir bu.”
Buradaki “lütuf”, hak edilmiş bir ödül değil. İnsanın kontrolü dışında gelen bir iyilik, bir karşılaşma, bir açıklık. Dolayısıyla geçmişin değişmesi de insanın geçmişi yeniden yazmasıyla gerçekleşmiyor. Bize gelen bir şey, geçmişe bakışımızı değiştiriyor.
Ve şiirin en çarpıcı düşüncesi:
“Çünkü değiştirmemiz gereken
bir şey varsa, o da geçmiştir.”
İlk okunduğunda paradoks gibi.
Geçmiş nasıl değiştirilebilir?
Olmuş bir olayı geri alamayız. Söylenmiş sözü geri söylememiş hâle getiremeyiz. Kaybettiğimiz insanı geri getiremeyiz. Çocukluğumuzu yeniden yaşayamayız.
Ama Michaels burada olayı değil, geçmişin anlamını değiştirmekten söz ediyor.
Geçmişte yaşananlar aynı kalır; fakat bugün onlara baktığımız yer değişirse, geçmişin bizim üzerimizdeki anlamı da değişir.
Bunun hemen ardından gelen:
“Geriye bakıp
başka bir harita görmek.”
ifadesi bu yüzden şiirin anahtarı.
Harita değişmemiştir. Bizim haritayı okuma biçimimiz değişmiştir.
Bir zamanlar yalnızca kayıp olarak gördüğümüz bir olayın içinde başka bir anlam keşfedebiliriz. Bir ayrılık, yıllar sonra bizi başka bir hayata götüren bir eşik olarak görünebilir. Çocuklukta yaşanan bir acı, yetişkinlikte başka bir gözle okunabilir. Bir insanın ölümü unutulmaz; fakat o insanla yaşananların anlamı zaman içinde değişebilir.
Burada Michaels'ın bellek anlayışı ortaya çıkıyor:
Bellek geçmişi muhafaza etmez.
Geçmişi yeniden yorumlar.
Bu nedenle şiirin “başka bir harita” imgesi çok güçlü. İnsan aynı geçmişe bakar ama artık yolların yönü farklı görünür.
“Love enough…”: Sevginin ölçüsü
İkinci bölüm aniden “sevgi”ye geçiyor:
“Bir ayakkabıyı dolduracak kadar sevgi,
bir bavulu, biraz mürekkebi…”
Burada Michaels'ın şiirlerinde sıkça karşılaştığımız bir özellik belirginleşiyor: Soyut bir duygu, maddi nesneler üzerinden düşünülüyor.
Sevgi bir duygu yoğunluğu olarak tarif edilmiyor.
Bir ayakkabıya sığabiliyor.
Bir bavula.
Biraz mürekkebe.
Bir resme.
Bir çocuğun gözlerine.
Bir parça tebeşire.
Ve sonunda:
“külün içindeki kemiğe.”
Bu sıralama çok önemli.
Ayakkabı → bavul → mürekkep → resim → çocuk → tebeşir → kemik → kül.
Gündelik hayattan sanat nesnesine, oradan çocukluğa ve nihayet ölü bedene doğru ilerliyoruz.
Sevginin alanı böylece yaşamın bütün katmanlarını kapsıyor.
Ama “külün içindeki kemik” son derece sert bir noktadır. Çünkü burada sevgi doğrudan ölümün maddesine ulaşıyor.
Bu, Michaels'ın şiirinde aşk ile ölümün neden birbirinden ayrılamadığını gösteriyor.
Sevgi yalnızca yaşayan bedene ait değildir.
Ölünün kemiğine bile ulaşır.
“Bir ayakkabıyı dolduracak kadar sevgi” neden önemli?
Bu ifade ilk bakışta tuhaf.
Sevgi neden ayakkabıyla ölçülüyor?
Çünkü Michaels'ta beden ve nesne birbirinden ayrılmaz. Bir ayakkabı, bir zamanlar içinde yürümüş olan insanın izini taşır.
Ayakkabının içinde artık ayak yoktur.
Ama yokluğun biçimi vardır.
Bu yüzden ayakkabı aynı zamanda bir bellek nesnesidir.
Bir insanın bedeninden geriye kalan eşyalara baktığımızda, onları yalnızca eşya olarak görmeyiz. O insanın hareketlerini hayal ederiz.
Aynı şeyi Kendi Gecesini Yaratır Yağmur şiirindeki:
“sandalyelere asılı giysiler, çamurlu ayakkapların”
dizelerinde de görmüştük.
Burada da sevgi, insanın doğrudan kendisinden çok geride bıraktığı maddi izlerde yaşar.
Çocuğun gözleri ve tebeşir
Sonra şiir:
“bir çocuğun gözlerine,
kara tahtanın başındaki…”
gibi bir görüntüye yöneliyor.
Bu, ölümün karşısına başlangıcı koyuyor.
Külün içindeki kemik yaşamın son noktasıysa, çocuğun gözleri hayatın başlangıç noktası.
Aralarında tebeşir var.
Tebeşir yazıyor, öğretiyor, sonra siliniyor.
Bu nedenle tebeşir aynı zamanda belleğin metaforu gibi okunabilir.
Yazıyoruz.
Kaydediyoruz.
Sonra siliyoruz.
Ama tahtada silinen şeyin tozu kalıyor.
Michaels'ın şiirlerinde de geçmiş böyledir: Tamamen silinmez. İz bırakır.
“All that is cupped, / all that is emptied”
Şiirin üçüncü bölümü son derece kısa:
“Avuçlanan her şey,
boşaltılan her şey”
Ama şiirin en önemli imgelerinden birini içeriyor.
Avuç.
Avuçlamak, bir şeyi korumak ve tutmak demektir.
Ama avuç aynı zamanda hiçbir şeyi sonsuza kadar tutamaz.
Su avuçtan akar.
Kum dökülür.
Bir insanın eli açılır.
Bir hayat biter.
Dolayısıyla:
“Avuçlanan her şey / boşaltılan her şey”
ifadesi insanın temel deneyimini anlatıyor.
Tutmak ve kaybetmek aynı hareketin iki tarafıdır.
Sevdiğimiz şeyi tutmak isteriz.
Fakat sevmenin içinde kaybetme ihtimali vardır.
Hatırlamak isteriz.
Ama unutma vardır.
Yaşamak isteriz.
Ama ölüm vardır.
Bu nedenle Michaels'ın şiirindeki “avuç”, bütün poetikanın küçük bir modeli gibi.
Tulumbadan akan su
Ardından çok somut bir görüntü gelir:
“bir tulumbadan fışkıran su”
Su burada hayatın hareketidir.
Avuçlanabilir.
Ama tutulamaz.
Akar.
Michaels'ın şiirlerinde suyun sıkça belirmesi tesadüf değil. Su hem yaşamın hem de zamanın maddesi gibi davranıyor.
Tutmak istediğimiz şey akıp gidiyor.
Ama akıp giden şey bütünüyle yok olmuyor.
Başka bir yere geçiyor.
“Avuç içine yazılan bir kelime”
Finalde şiir yeniden bedene dönüyor:
“avuç içine
yazılan bir kelime.”
Bu olağanüstü bir son.
Çünkü kelime kâğıda yazılmıyor.
Avuca yazılıyor.
Yani yazı bedenin üzerinde.
Geçici.
Silinebilir.
Ama dokunarak hissedilebilir.
Burada şiirin başındaki “mürekkep” ile sonundaki “avuç” birleşiyor.
Yazı önce dışarıdaki bir nesnedir.
Sonra bedene geçer.
Böylece dil bedensel belleğe dönüşür.
Şiirin en önemli düşüncesi: Geçmiş değiştirilebilir
Bence şiiri değerli kılan asıl düşünce bu.
Michaels:
“Geçmiş değişmez” demiyor.
Daha incelikli bir şey söylüyor:
Geçmişin kendisini değiştiremeyiz; fakat geçmişin içimizdeki haritasını değiştirebiliriz.
Bu çok güçlü bir düşünce.
Çünkü insanın hayatındaki bazı olaylar geri alınamaz.
Bir kayıp.
Bir ayrılık.
Bir hata.
Bir ihanet.
Bir çocukluk acısı.
Bir ölüm.
Bunları değiştiremeyiz.
Ama yıllar sonra aynı olayın içine başka bir anlam yerleşebilir.
Bize yeni bir insan dokunur.
Bir çocuk.
Bir yabancı.
Bir sevgili.
Bir kitap.
Bir şiir.
Ve birden geçmişteki yolların yönü değişir.
Aynı hayat, başka bir harita üzerinde okunmaya başlar.
“Lütuf” kelimesinin önemi
Şiirin başındaki “grace” yani lütuf kelimesi özellikle üzerinde durulmayı hak ediyor.
Çünkü geçmişi değiştiren şey yalnızca zaman değil.
Bir karşılaşma.
Bir insan.
Bir sevgi.
Bir bağışlama.
Bir fark ediş.
Bazen bir şiir.
Bazen yıllar sonra okunan bir cümle.
Bunlardan biri gelir ve geçmişe bakışımızı değiştirir.
Bu nedenle Michaels'ın şiirindeki lütuf, dinsel bir mucizeden çok hayatın beklenmedik bir anda bize sunduğu anlam değişikliği olarak okunabilir.
Şiirin tamamında görünmeyen bir “insan” var
İlginç olan şu: Şiirde belirgin bir hikâye yok.
Kimse hakkında uzun uzun konuşulmuyor.
Ama her yerde insan izi var. İnsan doğrudan anlatılmıyor.
İnsan, bıraktığı izlerden kuruluyor.
Bu da Michaels'ın poetikasının temel özelliklerinden biri.
Ve şimdi “aşk–bellek–ölüm–beden” dörtgenine dönelim
Bu kısa şiir, daha önce çıkardığımız poetikayı olağanüstü bir yoğunlukla doğruluyor.
Aşk
“Love enough…”
Sevgi her şeye nüfuz edebilecek kadar geniş.
Bellek
“Geriye bakıp / başka bir harita görmek.”
Geçmiş yeniden okunabilir.
Ölüm
“Külün içindeki kemik.”
Sevgi ölümün maddesine kadar ulaşır.
Beden
“Avuç içine / yazılan bir kelime.”
Bellek ve dil beden üzerinde iz bırakır.
Ama bunların hepsi birbirine dönüşüyor.
Aşk geçmişi yeniden okur.
Bellek ölüyü yaşatır.
Ölüm aşkın değerini görünür kılar.
Beden ise bütün bunların izini taşır.
Şiirin bence en önemli dizesi
Bütün şiir içinden bir dizeyi seçmem gerekirse:
“Geriye bakıp / başka bir harita görmek.”
derim.
Çünkü bu dize yalnızca geçmişe ilişkin değil.
Michaels'ın bütün edebiyatını açıklıyor.
İnsan hayatının başına gelenleri değiştiremez.
Ama hayatının haritasını değiştirebilir.
Bir insanın geçmişteki yerini değiştirebilir.
Bir kaybın anlamını değiştirebilir.
Bir aşkın anlamını değiştirebilir.
Bir ölümün hatırlanma biçimini değiştirebilir.
Ve hatta yıllar önce okuduğu bir cümlenin anlamını bile değiştirebilir.
Bu sonuncusu sizin Michaels'la ilişkiniz açısından özellikle güzel.
Sizin yaklaşık on beş yıl önce Kış Mezarından not ettiğiniz:
“Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır.”
cümlesi, bugün Correspondences ve diğer şiirleri okuduğunuzda başka bir harita üzerinde yeniden görünmeye başladı.
Cümle aynı.
Geçmiş aynı.
Ama harita değişti.
Belki de Michaels'ın bu kısa şiirinin okur için bu kadar önemli olmasının nedeni tam olarak bu: Bazen bir şairi ilk okuduğumuzda yalnızca bir cümlesini alırız; yıllar sonra başka bir kitabı, başka bir şiiri, başka bir hayat deneyimi gelir ve o cümlenin aslında bütün bir edebî dünyanın kapısı olduğunu gösterir.