akşam ve yazmak
akşam yazmaktır kendi kalbine, dâimâ o yoksul sardunyaları; sen gel de şiirle sar dünyaları bir öyküyle çözecek olsan da yine
vur yola, durmadan, sırtında ağır bulut giysileri... sonyaza bürün! her zamankinden daha çok bugün uçar gibi gidiyorsun gövdene...
sınır ne? bir dene, nereye kadar? yazdığın akşamlara bir bak, göreceksin: sen sınırda oturan, sen, gideceksin akşamın en büyük Efendisi'ne...
Hilmi Yavuz
“Akşam ve Yazmak”, Hilmi Yavuz’un akşamı bu kez yazma eylemiyle ve şairin kendi iç dünyasıyla birleştirdiği bir şiir. Buradaki akşam, yalnızca günün sona erdiği saat değil; insanın kendi kalbine döndüğü, yazıyla dünyayı anlamlandırmaya çalıştığı bir zaman. Şiirin arka planında ise yazmanın yoksulluk içindeki güzelliği, hayatın ağırlığı, sınırlar ve sonunda yazıyı aşan bir varlıkla karşılaşma düşüncesi var.
“Akşam yazmaktır kendi kalbine”
“akşam yazmaktır kendi kalbine, dâimâ
o yoksul sardunyaları…”
Şiirin en önemli cümlesi daha ilk dizede geliyor: “akşam yazmaktır kendi kalbine.”
Burada yazmak, dış dünyaya bir şey anlatmaktan önce insanın kendi içine yazması anlamına geliyor. Akşam da bu içe dönüşün zamanı.
“Yoksul sardunyalar” ise çok güzel bir görüntü. Sardunya gösterişli bir çiçek değil; daha çok mütevazı evleri, pencereleri, eski evleri ve gündelik hayatı çağrıştırıyor. “Yoksul” sözcüğüyle birlikte düşündüğümüzde şairin dünyası büyük ve görkemli şeylerden ziyade küçük, mütevazı ve kırılgan güzelliklere yöneliyor.
Belki de yazmak tam olarak budur: Hayatın herkesin gözünden kaçabilecek küçük sardunyalarını fark etmek.
“Sen gel de şiirle sar dünyaları”
“sen gel de şiirle sar dünyaları
bir öyküyle çözecek olsan da yine”
Burada yazara ya da şaire bir çağrı var.
Dünyayı şiirle “sarmak”, onu değiştirmekten çok ona anlam vermek gibi.
Bir öyküyle dünyayı çözmeye çalışsan bile, sonunda şiire dönüyorsun. Çünkü hayat bütünüyle çözülebilecek bir bilmece değil. Şair onu açıklamaktan çok dil aracılığıyla kavramaya çalışıyor.
Bu yüzden şiir, burada yalnızca estetik bir uğraş değil; dünyayla baş etme biçimi.
İnsan hayatı bütünüyle anlayamayabilir. Ama onu anlatabilir, ona bir biçim verebilir.
“Vur yola, durmadan”
İkinci bölümde hareket başlıyor:
“vur yola, durmadan, sırtında ağır
bulut giysileri…”
Buradaki “yola çıkmak” yine yalnızca fiziksel bir yolculuk değil. Yazmak da bir yolculuk.
Fakat şair bu yolculuğa hafif bir insan olarak çıkmıyor.
Sırtında “ağır bulut giysileri” var.
Bulut burada ağırlık, hüzün, düşünce ve belirsizlik duygusunu taşıyor. Yani şairin yolculuğu neşeli bir gezinti değil; yükleriyle birlikte yapılan bir iç yolculuk.
Yazmak da zaten çoğu zaman böyle: İnsan kendi içindeki ağırlığı yanında taşıyarak yola çıkıyor.
“Son yaz”a bürünmek
“sonyaza bürün!”
Bu ifade şiirin zaman duygusunu derinleştiriyor.
“Son yaz”, yazın sonu.
Dolayısıyla sıcaklığın, canlılığın ve ışığın azalmakta olduğu dönem.
Bu da akşamla aynı duygusal alana giriyor.
Akşam nasıl günün sonuna yaklaşıyorsa, son yaz da mevsimin sonuna yaklaşıyor.
Şair kendisini son yazın içine sokuyor. Bu, şiirdeki genel geçicilik duygusunu güçlendiriyor.
Hayatın güzelliği tam da sona yaklaşırken daha yoğun hissediliyor.
“Her zamankinden daha çok bugün”
“her zamankinden daha çok bugün
uçar gibi gidiyorsun gövdene...”
Burada çok güzel bir paradoks var.
İnsan “gövdesine” doğru gidiyor.
Yani dışarıya değil, kendi bedenine ve kendi varlığına.
“Uçar gibi” ifadesi ise bu dönüşün hafifliğini veriyor.
Bir tarafta ağır bulutlar var; diğer tarafta uçmak.
Bu ikisi birlikte düşünüldüğünde yazmak insanın yüklerini ortadan kaldırmıyor ama o yüklerle birlikte hareket etmesini mümkün kılıyor.
“Sınır ne?”
Son bölümde şiir daha felsefî bir soruya dönüşüyor:
“sınır ne? bir dene, nereye kadar?”
Buradaki sınır, yalnızca şiirin sınırı değil.
İnsanın sınırı.
Yazının sınırı.
Hayatın sınırı.
Şair kendisini sınamaya çağırıyor:
Nereye kadar yazabilirsin?
Kendinin ne kadar derinine inebilirsin?
Şiirle dünyayı ne kadar kavrayabilirsin?
Bu soruların kesin bir cevabı yok.
Ama önemli olan “denemek”.
Yani yazmak, sınırı önceden bilmek değil; sınırın nerede olduğunu aramak.
“Yazdığın akşamlara bir bak”
“yazdığın akşamlara bir bak, göreceksin:”
Burada şiir kendi üzerine dönüyor.
Şair yazdığı akşamlara bakmasını söylüyor.
Bu yalnızca geçmişte yazılmış şiirlere bakmak değil; insanın kendi hayatına bakması olarak da okunabilir.
Çünkü yazdığımız şeyler bir süre sonra bizim geçmişimizin kayıtlarına dönüşür.
İnsan kendi yazdıklarına baktığında aslında kendi içinden geçmiş zamanlara bakar.
Bu yüzden şiir aynı zamanda bir kendini tanıma biçimi.
“Sen sınırda oturan”
“sen sınırda oturan, sen, gideceksin
akşamın en büyük Efendisi’ne...”
Şiirin en gizemli ve en ağır bölümü burada.
“Efendi”nin büyük harfle yazılması onu sıradan bir kişiden çıkarıyor. Burada güçlü biçimde Tanrı çağrışımı var.
“Akşamın en büyük Efendisi” bu nedenle ölümün ötesindeki varlık, ilahi güç veya insanın sonunda karşılaşacağı mutlak hakikat olarak düşünülebilir.
Böyle okuyunca şiirin bütün yolculuğu başka bir anlam kazanıyor.
İnsan:
- kalbine yazıyor,
- şiirle dünyaları anlamaya çalışıyor,
- yola çıkıyor,
- son yaza bürünüyor,
- kendi gövdesine dönüyor,
- sınırını arıyor
ve sonunda kendi sınırının ötesindeki Efendi'ye doğru gidiyor.
Yani yazmak ne kadar güçlü olursa olsun, insanın ulaşabileceği son nokta şiirin kendisi değil.
Şiir bir yolculuk; ama yolculuğun sonu şiirin ötesinde.
Şiirin bende bıraktığı temel düşünce
Bu şiiri yalnızca “yazmak üzerine bir şiir” olarak okumak bana eksik geliyor.
Asıl mesele, insanın kendi varlığını yazarak anlamaya çalışması.
Akşam burada insanın durduğu, kendisine baktığı zaman.
Sardunyalar hayatın küçük ve yoksul güzellikleri.
Bulutlar insanın taşıdığı ağırlıklar.
Son yaz geçicilik.
Yolculuk hayat.
Sınır insanın ve yazının ulaşabileceği son nokta.
Ve “Efendi” ise bütün bunların ötesindeki mutlaklık.
Bu nedenle şiirin sonundaki düşünce oldukça güçlü: İnsan hayatı boyunca yazarak, düşünerek, severek ve arayarak kendi sınırına doğru gider. Fakat sınırına ulaştığında karşılaşacağı şey yine kendisi olmayabilir; kendisini aşan bir hakikat olabilir.
Şiirin en güzel tarafı da bunu doğrudan söylememesi. Akşamı yazmakla başlayıp “akşamın en büyük Efendisi”ne ulaşmakla bitirerek, yazmayı hem bir sığınak hem de insanın son sınırına doğru yaptığı bir yolculuk haline getiriyor.