akşam ve Lavinia
ağacı ben açtım, nehri ben örttüm; sandığa kaldırdığım şu son yaz var ya, işte onu aldım, akşama gittim: 'varolmak bu!..' dedi, dedim: 'hangisi?' dedi: 'şu az ötedeki sardunya...'
ay uluyor, kurt ışıdı, tersine dönüyor dönmesine, akşam ve Dünya... bir yolu yitirdim, bir yolda yittim, beklerken... ağaca girdi birisi; biri de girmemiş gibi yaparak, güyâ...
yüzüme bak, hüzüne bakmış olursun! şiir: baba belli değil, annesi rüyâ... son yaz gelir, çocuğunu öldürür; medea'yı bir gül öper soldurur ve bir aşka adını verir lavinia...
Hilmi Yavuz
“Akşam ve Lavinia”, Hilmi Yavuz’un en kapalı ve yoğun şiirlerinden biri. Burada “akşam” artık yalnızca bir zaman dilimi değil; varoluş, kayboluş, aşk, şiir, çocukluk ve ölümün birbirine karıştığı bir bilinç alanı. Şiir, anlamı açıklamak yerine çağrışımlar arasında dolaşıyor. Bu nedenle onu tek bir hikâyeye indirgemek yerine, şiirin kurduğu duygusal dünyanın içinden okumak daha doğru.
“Ağacı ben açtım, nehri ben örttüm”
“ağacı ben açtım, nehri ben örttüm;
sandığa kaldırdığım şu son yaz var ya…”
Şiirin daha ilk cümlesinde gerçek dünyanın kuralları bozuluyor. Ağaç “açılıyor”, nehir “örtülüyor”. Şair sanki doğaya müdahale ederek kendi dünyasını yeniden kuruyor.
Ardından “sandığa kaldırdığım şu son yaz” geliyor.
Sandık, geçmişi saklamak için kullanılan çok güçlü bir nesne. İçine eski giysiler, mektuplar, fotoğraflar, hatıralar konur. Buradaki “son yaz” da böylece yalnızca bir mevsim olmaktan çıkıyor; saklanmış bir geçmiş haline geliyor.
Fakat şair o geçmişi sandıkta bırakmıyor:
“işte onu aldım, akşama gittim”
Geçmişi yanına alıp akşama gidiyor.
Yani insanın geçmişinden kurtulması mümkün değil. Akşama, yani hayatın geçiciliğini ve sonunu hissettiği zamana bile geçmişiyle birlikte gidiyor.
“Varolmak bu!”
Sonra çok ilginç bir karşılaşma gerçekleşiyor:
“‘varolmak bu!..’ dedi, dedim: ‘hangisi?’
dedi: ‘şu az ötedeki sardunya...’”
Şiirin varoluş düşüncesi burada küçük bir sardunyaya indirgeniyor.
“Var olmak nedir?” gibi büyük bir soruya büyük ve felsefî bir cevap bekleyebiliriz. Ama cevap:
“şu az ötedeki sardunya.”
Bu çok önemli.
Varoluş, burada büyük teorilerde değil; küçük, sıradan ve canlı bir şeyde bulunuyor.
Bir sardunyanın orada olması, çiçek açması, ışığı alması, yaşaması...
Belki de şiir bize şunu söylüyor: Varoluşu açıklamak istediğimizde sürekli büyük anlamlar arıyoruz. Oysa var olmak bazen yalnızca orada olmak, yaşamak ve görünmek kadar basit.
Ama sardunyanın önceki şiirlerde de karşımıza çıkan mütevazı bir çiçek olması, bu imgeyi daha da derinleştiriyor. Hilmi Yavuz'un şiir dünyasında sardunya, büyük ve görkemli güzelliklerden çok ev içindeki küçük hayatın simgesi gibi duruyor.
“Ay uluyor, kurt ışıdı”
İkinci bölümde gerçeklik yeniden parçalanıyor:
“ay uluyor, kurt ışıdı, tersine dönüyor dönmesine, akşam ve Dünya...”
Ay “uluyor”.
Kurt “ışıyor”.
Doğadaki roller yer değiştiriyor.
Bu, şiirin rüya atmosferini güçlendiriyor. Gerçek dünyanın düzeni artık geçerli değil.
“Akşam ve Dünya”nın tersine dönmesi de yalnızca dış dünyadaki bir değişiklik değil; şairin algısının değişmesi.
İnsan yoğun bir aşk, kayıp, hatıra veya ölüm duygusu yaşadığında dünya gerçekten de “tersine dönmüş” gibi hissedilebilir.
Şiirdeki gerçeküstülük, aslında iç dünyanın gerçekliğini anlatıyor.
“Bir yolu yitirdim, bir yolda yittim”
Bence şiirin en önemli cümlelerinden biri:
“bir yolu yitirdim, bir yolda yittim, beklerken...”
Burada iki farklı kayboluş var.
İlkinde yol kaybediliyor.
İkincisinde ise insanın kendisi yolun içinde kayboluyor.
Bu çok daha derin bir kayıp.
İnsan bazen nereye gideceğini bilmez. Bu, yolu kaybetmektir.
Ama bazen yolunu bulmaya çalışırken kendisini kaybeder.
“Beklerken” sözcüğü de bu kayboluşa başka bir anlam katıyor. Çünkü beklemek de bir tür hareketsizliktir. İnsan bir şeyin gelmesini beklerken hayatın kendisini kaçırabilir.
“Ağaca girdi birisi”
“ağaca girdi birisi;
biri de girmemiş gibi yaparak, güyâ...”
Burada şiir yine rüya mantığına geçiyor.
“Ağaca girmek” gerçekçi bir hareket değil. Fakat şiirin dünyasında mümkün.
Bunun bir başka önemli tarafı da saklanma duygusu.
Birisi ağaca giriyor.
Bir başkası ise girmemiş gibi yapıyor.
Yani şiirde insanlar doğrudan görünmek istemiyor.
Bu da “Lavinia”nın şiirdeki genel konumuyla bağlantılı olabilir: aşkın açıkça söylenememesi, gizlenmesi, bir türlü doğrudan karşılaşamama.
Şiir boyunca herkes biraz saklanıyor.
Geçmiş sandıkta.
Yaz saklanmış.
Birisi ağacın içinde.
Bir başkası yokmuş gibi davranıyor.
Ve sonunda şiirin kendisi bile açık bir hikâye anlatmıyor.
“Yüzüme bak, hüzüne bakmış olursun”
Şiirin duygusal merkezi bana göre bu dize:
“yüzüme bak, hüzüne bakmış olursun!”
Burada şiir bir anda bütün karmaşık imgelerin arasından doğrudan insana dönüyor.
Şairin yüzüne bakmak, hüznün kendisine bakmak oluyor.
Bu nedenle şiirdeki bütün gerçeküstü görüntülerin altında çok basit ve çok insani bir duygu var:
hüzün.
Ağaçlar, nehirler, ay, kurt, sardunya, son yaz, Medea, Lavinia... Hepsi aslında bu hüznün çevresinde dolaşıyor.
“Şiir: baba belli değil, annesi rüyâ”
Bence şiirin en ilginç ve en güzel ifadelerinden biri:
“şiir: baba belli değil, annesi rüyâ...”
Burada şiirin kendisi bir çocuğa dönüştürülüyor.
Ama bu çocuğun:
babası belli değil.
Annesi ise:
rüya.
Bu çok güzel bir şiir anlayışı.
Şiir, mantıksal ve gerçek dünyadan doğmuyor. Onun annesi rüya.
Babası belli değil; yani şiirin kesin bir kökeni, açıklaması, mantığı yok.
Bu nedenle şiiri açıklamaya çalışırken her şeyi çözemeyiz.
Çünkü şiir zaten rüyanın çocuğu.
Bu dize aynı zamanda şiirin neden bu kadar parçalı ve gerçeküstü olduğunu da açıklıyor. Bir rüyanın mantığıyla kurulmuş bir dünyadayız.
“Son yaz gelir, çocuğunu öldürür”
Sonra şiir birden Medea'ya geçiyor:
“son yaz gelir, çocuğunu öldürür;
medea'yı bir gül öper soldurur…”
Medea göndermesi şiirin karanlığını bir anda artırıyor. Medea
Medea, kendi çocuklarını öldürmesiyle özdeşleşmiş trajik bir figür. Burada “son yazın çocuğunu öldürmesi” çok güçlü bir metafor.
Yaz, hayatın ve gençliğin mevsimi.
Ama son yaz, kendi çocuğunu öldürüyor.
Bunu zamanın kendi yarattığı şeyi yok etmesi şeklinde okuyabiliriz.
Yani hayat, sonunda kendi gençliğini ortadan kaldırıyor.
Bu da şiirin genelindeki geçicilik ve yok oluş duygusunu güçlendiriyor.
“Medea'yı bir gül öper soldurur”
Bu dize ise çok güzel bir terslik taşıyor.
Medea ölümle, şiddetle ve trajediyle bağlantılı.
Gül ise güzellikle, aşkla ve narinlikle.
Fakat burada gül Medea'yı öpüyor ve onu solduruyor.
Yani güzellik bile ölüm taşıyor.
Aşk da.
Çünkü şiirin dünyasında güzel olan şeylerin içinde bile bir yok oluş var.
“Ve bir aşka adını verir Lavinia”
Son dize:
“ve bir aşka adını verir lavinia...”
Bütün şiir sonunda aşka geliyor.
Lavinia burada yalnızca bir isim değil, aşkın adı haline geliyor.
Ama bu aşkın arka planı şiirin tamamı gibi saf ve huzurlu değil.
Onun içinde:
- son yaz,
- kayboluş,
- beklemek,
- hüzün,
- rüya,
- ölüm,
- geçmiş
var.
Dolayısıyla Lavinia'nın adı verilen aşk, mutlu bir aşk hikâyesinden çok ulaşılamayan veya kaybedilme ihtimali taşıyan bir aşk gibi hissediliyor.
Şiirin bütününe baktığımızda
“Akşam ve Lavinia”da birbirinden çok farklı görünen imgeler aslında aynı duygunun çevresinde toplanıyor: Bir şeyin güzelliğiyle birlikte onun kaybolacağını da bilmek.
Son yaz saklanıyor ama sonunda bitiyor.
Yol aranıyor ama kaybolunuyor.
Birisi ağaca giriyor, bir başkası yokmuş gibi davranıyor.
Şiir doğuyor ama babası belli değil.
Annesi rüya.
Son yaz çocuğunu öldürüyor.
Medea gül tarafından solduruluyor.
Ve bütün bunların sonunda bir aşka Lavinia'nın adı veriliyor.
Bu nedenle şiirin merkezinde bence aşk ile ölümün birbirinden ayrılamaması var.
Bir şeyi ne kadar güzel ve yoğun yaşarsak, onun geçiciliğini de o kadar derinden hissediyoruz.
Şiirin “akşam”ı da tam burada anlam kazanıyor. Akşam, hayatın bitişi değil yalnızca; güzelliğin artık sonsuza kadar sürmeyeceğini fark ettiğimiz an.
Ve belki de “Lavinia” bu yüzden şiirin sonunda ortaya çıkıyor: İnsan geçiciliği bildiği hâlde yine de sever, yine de bir şeye adını verir, yine de bir sardunyaya bakıp “varolmak bu” diyebilir.
Şiirin bütün karanlığına rağmen geriye kalan en önemli şey belki de budur: Varoluşun kendisi kırılgan olsa da, insan ona bir isim vermekten ve onu sevmekten vazgeçmez.