Ahmet Telli Metin Altıok’u Anıyor

Şair: Ahmet Telli

METİN ALTIOK'A MEKTUP

Açı’mola şu Sivas’ın gülü yaprağı
Çekti bizi bu yerlerin suyu toprağı

SEVGİLİ METİN,

“Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır... Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor.” Hemingway’in Klimanjaro’nun Karları’ndan Küçük Tragedyalar’a alıntıladığın bu satırlar, senin bu dünya ile ilişkini düşündürüyor bana. Hemingway’in çizdiği bu görüntü karesi, zihnimin puslanan aynasında donup kalıyor bir süre. Önsüz ve bitişsiz bir öykünün labirentine dönen anıların griliğinde üşüyorum, üşüyorsun... Klimanjaro’nun yüksek tepelerindeki pars iskeletine benziyor dünyadaki yerimiz.

Şöyle söyleyebilirim belki: Mevcut dünyada bir yeri olmayan, kendine maddi bir yer sağlamayan, ama yine de bu dünyada mevcutiyetiyle dayatarak, kendine bir yer açan biri varsa, bu sensin.

Dünya ile uzlaşma yollarını tıkayarak bir sürgüne yolluyorsun kendini. “Acı düşer peşine” o zaman ve “ardından ıslık çalar”... Ve acı, şöyle seslenecektir sana:

Hey yolcu, boşyere bakma ardına,
Anılarla avunma.
Acıyım ben, unutma sakın,
Borcun bitmedi bana.

Sen kendini sürgün ediyorken, bilmemen gereken şeyler öğrendin, sorular sordun sormaman gereken. Sonunda kendinin avcısı oldun bu dünyada: Ne dedim, ne yaptım / Nasıl davrandım kendimin /Düştüm peşime izledim/ Önümsıra ardımsıra/ Dehlizinde kendimin / O mu öndeydi ben mi? / O dediğime bakmayın / Ayırt etmek içindi / Av mıydım avcı mıydım? / Tuhaf ama ben ve ben / Hem kaçtım hem kovaladım / Hangisiydim acaba / Önümsıra kaçan mı / Kovalayan mı ardımdan? / İki kadınla iki çocuk arasında / Koştum iki ayrı acıya / Çekip tetiği sonunda / Kendimi vurdum / Ne av vardı artık, ne avcı / O yok, ben yokum / Sadece küf kokusu, / Dehlizimde kayboldum

Sevgili Metin,
Bu dünyadaki yerimi anlasan ne olur” diyeceksin belki. "Ama anlaşılan / biraz karıştırıyorum kendimi" seninle. Sen yel ve gül olup, küçük tragedyalarla gerçeğin öte yakasına yerleşirken, yabancısı olmadığın acılardan bir hırka ördürüp hesap işi yontular labirentinde bir simyacı edasıyla “Yau Telli, bırak şimdi bunları. Kalmaya gittiğim İstanbul’dan aynı gün Ankara’ya dönebileceğimi aklıma bile getirmeyen bana, niye gittin deme, çünkü İstanbul’da Cemal var” dediğinde, vakt-i kerahatin geldiğini elinin titremelerinden anlayabilmiş miydim? İki kadeh arasına sıkışıp kalan yaşamına, iki kadınla iki çocuğu da sıkıştırmayı bilen sen, daha başka kimleri kimleri... Kendini kanatarak bu iki kadeh arasında, yüzüne yaklaşmayan adını bir tuğra gibi yüreğimize nakışlayarak... Anımsa eski Tavukçu Meyhanesi’ni. Hani Sakarya’nın orada. Yıkıcılar oraya geldiler önce. İki kadeh arasına orayı ve oradakileri de aldın, biliyorum. Evin yüzü orada burkuldu. Yıkıcılar yakıcı oldular artık. İnsanın yüreği orada burkuldu... Bir yaşamın ipucunu şu dizelerinde arıyor değilim, biliyorum:

Benim göğüs kafesimde bir iskete
İsketemin bekçisi, içten bağlı kemiklerime
Sıçrayıp duruyor oradan oraya
Duyuyorum kıpırtısını içimde.
Bir bulut geçiyordu senin gözlerinden.
Oturuyorduk; ben kızgın bir çölüm,
sen yıldızsın göğünle.

Sevgili dostum,
Ben dünyada bir pıtrağım” diyorsun ya, bu dünya gittikçe hantallaşan, tüketime endekslenen sevgisizliğiyle, gittikçe duyarsızlaşıyor. Bu yüzden de, kendi dikenimizi ya kendimize ya bizi sevenlere batırıyoruz artık. Ya kendimizi kanatıyoruz ya da bizi sevenleri. Bunlar bizim akrabalarımız, bunlar bizi biz yapanlar...

Senin akrabalarını düşünüyorum şimdi. Söz açıldığında seni bütün bedeninle coşturan, hatta sesinin rengini değiştiren dostlarını... Sendeki entelektüel vefa, biraz da bu akrabalığın beliriyordu. Birkaç şiirle görünüp sonra kaybolan biri vardı: Bekir Harputlu. Boksördü Bekir Harputlu. Şimdi nerededir ve kim arar kim sorar, bilmiyorum. Genç dostlarınla konuşurdum onu. Şiirinin kimi kıvrımlarında bu dostluğun sımsıcaklığını duyabiliyorum.

Bir de Turgut Uyar'dan söz edilince, yılların koyulaştırdığı gözlerin, yıldızlı bir gökyüzüne dönerdi. Belki Geyikli Gece'ydi bakışların. Bu Geyikli Gece'de avcı borusundan yayılan sese benzerdi o gevrek gülüşün. "Turgut" diyordun, "Turgut Uyar'sız dünya şiiri bile olmaz." Turgut Uyar'a duyduğun vefâ, yaşamalardan, anılardan sızarak yemyeşil kaldı sende, ne güzel... Böylece bu dünyada kendine yakın birini daha bulmuş oluyordun. Birini bulmak, az şey değil. "Yüreği balık gibi dönen birini", "kedisi gebe birini" bulursun elbette.

"Cemal Süreya'yı unutma" diyeceksin. Hiç unutur muyum? Cemal için yazdığın beş şiiri de unutmuyorum. Onun zekâ ile erotizmini güzel özetleyen sözlerin geliyor aklıma. Süveyda adlı kitabına aldığın bu beş şiir... Ama ben, yine de Ziya Osman Saba ile akrabalığının öne çıktığını biliyorum. Sen de severdin Ziya Osman Saba'yı. Şiirinin hakkı yenmiş biri derdin. Seni alaturkaya daha yakın bulan Özdemir İnce'nin de bu kanıda olduğunu biliyorum.

Bir de Fikret Mualla'ya yakın durduğunu söylemeliyim. Desenlerine baktığımda, komşuluktan öte bir akrabalığın hatları çok belirgin gibi geliyor bana. O minicik taşlardan oyduğun, yonttuğun heykelcikler de, Cemal Süreya'daki erotizmi sanatlaştıran bir başka pratik gibi geliyor bana.

Bir akraban da hiç kuşkusuz, Nusret Hızır. Nusret Hızır denilince düğmeni iliklediğini biliyorum. Tabii, Nusret Hızır'ı en çok kimin sevdiği konusunda tartışmaları anımsayıp geçiyorum. Sana kalırsa onu en çok Füsun'la sen severmişsiniz. O da sizleri... Veysel Öngören bu ilişkide nerededir? Ama en karmaşık konuyu, bir deneme üslûbuyla liseli bir gence bile anlatabildiğini gördüğüm için, seni Nusret Hızır'ın akrabası sayıyorum. Onun rahle-i tedrisinden geçmeseydin, Şiirin İlk Atlası'ndaki anlatıma ulaşman zor olabilirdi.

Sevgili Metin, akrabalarının arasına Ankara'yı da koyuyorum ben. Gerçi İzmir'de doğdun, edebiyatta yakın olduğun çoğu kişi İstanbul'da. Bingöl ise seni bileyen bir kent. Öyle de olsa sen kendini hep Ankaralı saydın. Emekli olup yerleştiğin bu kent seni sevdi mi, bilmiyorum. Ama Ankaralı şairler seni çok sevdi, bunu bilirdin. Kendini yerleşik yabancı hissetmediğin bir kentti Ankara.

Siyasal akrabalığın nasıl oldu pek izleyemedim. Onu da bilenler anlatacaktır elbet. Ama Doğu Perinçek belki bu akrabalığı anlatacaktır bize.

Sevgili Metin,
Bu dünyada sevdiğin kadınlar da oldu. Bunlardan birini en fazla sevdin, biliyorum. Zeynep’ti bu. Kızın... Telif aldığın birgün, Zeynep’e ayırdığın para vardı. Bu parayı Zeynep’e verebilmenin memnuniyeti bütün yüzüne yayılmıştı. Sonra Zeynep’le yürüyüp gülmüştünüz. Nasıl da keyifli bu senin için. Sanki ilk sevgilisiyle buluşmuş ilk günü yaşayan bir delikanlıydın. Evet, sen bu dünyada en çok Zeynep’i sevdin. Ben ne zaman bu sevgiyi düşünsem şu şiirin gelir aklıma:

Bir yüzük yapım sana güvercin teliğinden,
Bir yüzük bükerek hoşça kal sözcüğünden,

Bir yüzük yaptım belli belirsiz,
Eski bir gramafon sesinden.

Bir yüzük serçe parmağın için,
Bulutsuz gecede kayan yıldız izinden.

Bir yüzük yapım, terli bir yüzük,
Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden.

Yanmasını bilen bakır bir yüzük,
Evine akım taşıyan elektrik telinden.

Bir yüzük yapım sana, bir yüzük ki,
Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden.

Sevgili Metin,
1981’de Bingöl’den Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderdiğim mektubun karşılığını, işte, yıllar sonra yazıyorum sana. Ben yine yazabilirim, ya sen?..

Klimanjaro 6500 metre yükseklikte karlı bir dağdır... Tepeye yakın bir yerde kurumuş ve donmuş bir pars iskeleti vardır. Bu kadar yüksek yerde pars ne arıyormuş, kimse akıl erdiremiyor.” Bu pars, sendin. Ölüme beş kala, eline geçirdiğin süpürge sapıyla savunduğun anılarındı, hayatın dayattığı idi. Şimdi o fotoğraf, bir keder ortaklığı olarak bütün dostlarının elinde, yüreğinde. Ama şunu biliyorum ki, Sivas senin akraban değildi, hiçbir zaman da olmayacak.

İbret için
yakılması gereken.

Hoşça kal kardeşim,
Gözlerinden öperim...

Ahmet Telli
(Konuşma, İstanbul’da Karaca Tiyatrosu’nda Metin Altıok’u Anma Gecesi’nde yapıldı. 14.03.1994)


Yayınlanma: 13.07.2026