Mevlâna İdris Zengin: Dünyaya Sığmayan Bir Derviş

Şair: Ahmet Koyutürk

I. Bir Sabah Rüzgârı Geçti Bu Dünyadan

Bazı insanların ardından yalnız ailesi ağlamaz. Bir şehir ağlar. Bir edebiyat çevresi ağlar. Bir kuşak ağlar. Hatta hiç tanışmadığı insanlar bile, içlerinde tarif edemedikleri bir eksiklik hisseder. Çünkü onlar, yalnız kendi hayatlarını değil, başkalarının hayatlarını da güzelleştirerek yaşarlar.
Mevlâna İdris Zengin, işte böyle insanlardan biriydi.
16 Temmuz 2022 günü vefat haberi yayıldığında, Türkiye'nin dört bir yanından yalnız taziye mesajları değil, hatıralar yağmaya başladı. Şairler, yazarlar, akademisyenler, gazeteciler, çocuk edebiyatı yazarları, öğrenciler, anneler, babalar ve onun kitaplarıyla büyümüş gençler aynı cümlede buluşuyordu: "Çok iyi bir insandı."
Bu dikkat çekiciydi.
Bir şair için "büyük şairdi" denmesinden önce, "iyi insandı" deniliyordu.
Çünkü Mevlâna İdris'in şiiri, önce hayatında görünüyordu.
Onun ardından yazılan yüzlerce yazıya bakıldığında aynı kelimelerin tekrar tekrar karşımıza çıkması tesadüf değildir:

Zarafet...
Sükût...
Edep...
Çocuk...
Dostluk...
İyilik...
İstanbul...
Bu kelimeler yalnız karakterini değil, kurduğu dünyayı da anlatıyordu.
───
Kemal Sayar, daha otuz yıl önce onun için yazdığı satırlarda dikkat çekici bir benzetme yapmıştı:
"İstanbul bir post, Şeyh İdris o posta kurulmuş; bütün şairler ve bütün çocuklar onun müridi."
Aradan yıllar geçti.
Mevlâna İdris aramızdan ayrıldı.
Fakat bu cümle eskimedi.
Çünkü o gerçekten de modern zamanlarda rastlanması güç insanlardan biriydi.
Onu tanıyan herkes farklı bir Mevlâna İdris anlatıyordu.
Birisi onun uzun susuşlarından söz ediyordu.
Bir başkası çocuklarla arkadaş oluşundan...
Bir diğeri, hiç kimsenin arkasından kötü konuşmayışından...
Kimisi İstanbul'u onun kadar seven başka birini tanımadığını söylüyordu.
Kimisi de kalbinin dünyaya fazla geldiğini...
Bütün bu anlatılar birleşince tek bir portre ortaya çıkıyordu:
Hayatı şiire dönüşmüş bir insan.
───
Bugün Mevlâna İdris'in adı anıldığında akla önce çocuk kitapları gelir.
Masallar...
Şiirler...
Dergiler...
Ney sesi...
Fakat bunların hiçbirisi onu tek başına anlatmaya yetmez.
Çünkü o, eserlerinden önce yaşama biçimiyle iz bırakan yazarlardandı.
Kendisini tanıyanların hafızasında en çok kalan şey bir kitap adı değil, bir yürüyüş, bir tebessüm, bir sessizlik, bir çay sohbeti ya da hiç beklenmedik bir anda söylediği hikmetli bir cümledir.
Bazı insanlar kitap yazar.
Bazıları ise hayatlarını kitap hâline getirir.
Mevlâna İdris ikinci gruptaydı.
───
Onun vefatından sonra yazılan yazılar dikkatle okunduğunda ilginç bir durum fark edilir.
Neredeyse hiç kimse önce şairliğini anlatmaz.
Önce insanlığını anlatır.
Sonra dostluğunu...
Sonra çocuk sevgisini...
En sonunda şiirlerini...
Bu sıralama bile başlı başına bir biyografidir.
Çünkü gerçek sanatçı, eserinin gölgesinde kalan değil; eserini şahsiyetinin tabiî bir uzantısı hâline getirebilendir.
Mevlâna İdris'in şiirleri, masalları ve çocuk kitapları da onun yaşadığı hayatın kelimelere dökülmüş hâlidir.
Onun hayatını anlamadan eserlerini bütünüyle anlamak mümkün değildir.
───
Belki de bu yüzden, ardından yazılan yazılar bir ölüm ilanı değil, ortak bir şahitlik metni gibidir.
Kemal Sayar onu "günümüzün dervişi" olarak gördü.
Salih Tuna "Son Güzel Adam" diye seslendi.
Erol Göka "En güzel ve gür dallarımızdan birini cennete uzattık." dedi.
Sibel Eraslan, "arkadaş yetimi kalmak" duygusunu onun ardından öğrendiğini yazdı.
İsmail Kılıçarslan ise doktorların koyduğu teşhisi şiire dönüştürerek şöyle dedi:
"Kalp yetmezliği değil... Kalp fazlalığı."
Hiçbir biyografi, bir insanı onu sevenlerin cümleleri kadar sahici anlatamaz.
Bu yüzden Mevlâna İdris'in hayatı, yalnızca kronolojik olaylardan ibaret değildir.
O; dostlarının hafızasında, çocukların hayal dünyasında, İstanbul'un eski sokaklarında, Süleymaniye'nin avlusunda, bir bardak demli çayın buharında ve yarım bırakılmış sohbetlerde yaşamaya devam etmektedir.
Onu anlatmak, sadece bir şairin hayat hikâyesini yazmak değildir.
Aynı zamanda unutulmaya yüz tutmuş bir insanlık biçiminin de hikâyesini yazmaktır.
Çünkü Mevlâna İdris, modern zamanlarda hâlâ zarif yaşamanın mümkün olduğunu gösteren nadir insanlardan biriydi.
Ve belki de bu yüzden, arkasından en çok şu duygu kaldı:
Bir insan eksildi.
Ama onunla birlikte bir devir, bir üslup, bir nezaket ve bir dostluk iklimi de sessizce çekilip gitti.

II. Maraş'tan İstanbul'a: Bir Gönül Yolcusunun İlk Yılları
Her insan doğduğu şehirden bir parça taşır. Kiminin sesinde, kiminin yürüyüşünde, kiminin kelimelerinde yaşar o şehir. Mevlâna İdris Zengin'in ruhunda ise iki şehir birlikte yaşadı: Kahramanmaraş ve İstanbul.
Birincisi ona mayasını verdi; ikincisi ufkunu...
1966 yılında Kahramanmaraş'ta dünyaya geldi. Türk edebiyatında "şiirin şehri" olarak anılan Maraş, yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda güçlü bir kültür iklimiydi. Necip Fazıl Kısakürek'ten Nuri Pakdil'e, Cahit Zarifoğlu'ndan Rasim ve Alaeddin Özdenören kardeşlere kadar pek çok önemli ismin yetiştiği bu şehir, Mevlâna İdris'in de ilk nefes aldığı yer oldu.
Fakat onu yetiştiren yalnız şehir değildi.
Ailesi de onun karakterinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadı. Ağabeyi Nedim Ali Zengin, yalnız kardeşi değil, aynı zamanda ilk yol arkadaşlarından biriydi. Kemal Sayar'ın "Asr-ı Saadet'ten günümüze iki ışık" diye tarif ettiği bu iki kardeş, birbirlerini tamamlayan iki gönül insanı olarak hatırlandı.
Çocukluk yılları hakkında çok konuşmadı. Zaten kendisinden söz etmeyi seven biri değildi. Hayatını anlatmaktan çok başkalarının hikâyelerini dinlemeyi tercih ederdi. Onun sessizliği, biraz da kendisini geri çekerek karşısındakine yer açan bir tevazunun ifadesiydi.
Belki de bu yüzden biyografisindeki boşluklar, eserlerinden daha çok okunabilir.
Hukuk Okudu, Edebiyatı Seçti
Yükseköğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamladı. Ancak hukuk, onun hayatında bir meslek olarak kaldı; asıl çağrısı edebiyattı.
İstanbul, onun için yalnızca eğitim aldığı şehir değildi. Asıl mektebi sokaklar, camiler, kıraathaneler, eski kitapçılar ve dost meclisleri oldu.
Birçok insan üniversiteden diploma alarak ayrılır.
Mevlâna İdris ise İstanbul'dan bir hayat anlayışı alarak ayrıldı.
Bu şehir, onun kişiliğini yavaş yavaş dönüştürdü. Artık Maraşlı bir genç değil, İstanbul'un ruhunu içine çeken bir gönül yolcusuydu.
İbrahim Kiras'ın isabetle söylediği gibi, İstanbul'da doğmamıştı; ama "halis muhlis İstanbullu" olmuştu.
Bu İstanbulluluk, nüfus cüzdanına yazılan bir aidiyet değildi. Eski semtleri, unutulmuş sokakları, tarihî camileri, ahşap evleri, çay ocaklarını ve gönül insanlarını yaşayarak kazanılmış bir aidiyetti.
Edebiyat Çevrelerinde Sessizce Büyüyen Bir İsim
1980'li yıllar, Türkiye'de dergilerin edebiyatı yönlendirdiği yıllardı. Şairler, hikâyeciler ve düşünce adamları önce dergilerde görünür, sonra kitaplaşırdı.
Mevlâna İdris de bu iklimin içinde yetişti.
Şiir yazıyor, hikâyeler kaleme alıyor, dergiler çıkarıyor, dost meclislerinde bulunuyor; fakat bütün bunları büyük bir gösterişten uzak şekilde yapıyordu.
Onu tanıyanlar, genç yaşından itibaren dikkat çekici bir özelliğini anlatırlar:
Hiç kimseyle yarışmıyordu.
Edebiyat çevrelerinde görünür olmayı önemsemiyor, isminden çok yaptığı işe değer veriyordu. Şöhretin cazibesine kapılmadan yazmayı sürdürmesi, sonraki yıllarda karakterinin en belirgin özelliklerinden biri hâline gelecekti.
Şairliğin Ötesinde Bir Arayış
Mevlâna İdris'in ilk şiirlerinden itibaren hissedilen temel duygu, yalnız estetik bir kaygı değildir. Onun şiiri, hakikati arayan bir ruhun sesidir.
Tasavvuf, çocukluk, yalnızlık, şehir, yolculuk, dostluk ve ölüm gibi temalar, eserlerinde sıkça karşımıza çıkar. Ancak bunlar kuru bir düşüncenin değil, yaşanmışlığın içinden süzülerek gelir.
Onun şiirinde gösterişli imgelerden çok, içtenlik vardır.
Sükûnet vardır.
İnsan sesi vardır.
Belki de bu yüzden dostları onu "şair" demeden önce "derviş" diye anmayı tercih etmişlerdir.
İstanbul'u Yaşamak
Mevlâna İdris için İstanbul bir fon değildi; başlı başına bir karakterdi.
Sultanahmet'te yaşaması, Süleymaniye'yi mesken edinmesi, Kapalıçarşı'dan alışveriş yapması, eski semt kahvelerini dolaşması, tarihî sokaklarda saatlerce yürümesi tesadüf değildi.
O, İstanbul'u gezmiyordu.
İstanbul'u yaşıyordu.
Kemal Sayar'ın anlattığı gibi, bazen Karagümrük'te küçük bir çay ocağına uğrar, bazen Kumkapı'daki Ermeni Patrikhanesi'nin çevresinde dolaşır, bazen de kimsenin tanımadığı bir gönül ehlinin kapısını çalardı.
İnsanlar mekân gezer.
Mevlâna İdris ise insan gezerdi.
Her gittiği yerde yeni bir dost edinir, yeni bir hikâye dinler, yeni bir gönül keşfederdi.
Belki de bu yüzden, onun ardından yazılan yazıların hemen hepsinde "dostluk" kelimesi geçer.
Çünkü o, hayatını insan biriktirmeye adamıştı.
Sessiz Bir Hazırlık
Henüz geniş kitleler tarafından tanınmadan önce bile çevresindekiler onda farklı bir taraf hissediyordu.
Uzun susuşları...
Yumuşak sesi...
İnceliği...
Mahcubiyeti...
Kimseyi incitmeyen mizacı...
Bütün bunlar zamanla onun alametifarikası hâline gelecekti.
O yıllarda kimse, bu sessiz gencin ileride binlerce çocuğun "Mevlâna Abisi", yüzlerce yazarın "en yakın dostu", edebiyat çevrelerinin ise "modern zaman dervişi" olarak anılacağını tahmin etmiyordu.
Fakat geriye dönüp bakıldığında görülüyor ki, bütün bu özellikler sonradan kazanılmış değildi.
Mevlâna İdris, gençliğinden itibaren aynı istikamette yürümüş; yıllar geçtikçe sadece daha fazla insan onun yürüyüşüne tanıklık etmiştir.
Onun hikâyesi, ün kazanmanın değil, insan kalmanın hikâyesidir.
Ve belki de bu yüzden, biyografisini yazarken hangi başarıları elde ettiğinden çok, nasıl bir insan olduğu üzerinde durmak gerekir. Çünkü Mevlâna İdris'i unutulmaz kılan, yazdıkları kadar yaşadıklarıdır.

III. Çocukların Mevlâna Abisi
Bir yazarı anlamanın en doğru yollarından biri, kimin için yazdığını bilmektir. Kimi çağının meselelerine seslenir, kimi kendi yalnızlığına, kimi de geleceğe... Mevlâna İdris ise en çok çocuklara yazdı. Fakat onları "öğretilmesi gereken küçük insanlar" olarak değil, hakikatin en saf taşıyıcıları olarak gördü.
Bu bakış, onu çocuk edebiyatında farklı bir yere taşıdı.
Kendisine neden çocuklar için yazdığı sorulduğunda verdiği cevap, sadece yazarlığını değil, dünya görüşünü de özetliyordu:
"Otuz yıldır yazıyorum. Tek yargıcım çocuklardır. Çocuk oldum ve o cenneti unutamadığım için yazıyorum."
Bu cümlede iki önemli vurgu vardır. Birincisi, çocukları yazdıklarını değerlendiren en dürüst okurlar olarak görmesidir. İkincisi ise çocukluğu geride bırakılmış bir dönem değil, insanın asıl yurduna açılan bir kapı olarak kabul etmesidir. Onun için çocukluk, yaşla ilgili değil; kalbin saflığıyla ilgiliydi.
Masal, Hakikatin Başka Bir Dili
Mevlâna İdris'in masalları, klasik anlamda öğüt veren metinler değildir. O, çocuklara hayatı açıklamaya çalışmaz; onlarla birlikte hayret etmeyi seçer.
Bir söyleşisinde, "Masal, bu dünyadan sıkılanlar için yazılır." demişti.
Bu söz, onun masal anlayışının anahtarıdır.
Çünkü ona göre masal, gerçekten kaçış değil; gerçeği daha derinden kavrayabilmenin yoludur. Hayal gücü, hakikatin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır.
Masallarında konuşan kuşlar, yürüyen ağaçlar, düş gören taşlar ya da beklenmedik kahramanlar, çocukları eğlendirmek için değil; onların dünyaya farklı gözlerle bakmalarını sağlamak için vardır.
Bu yönüyle Mevlâna İdris, modern çocuk edebiyatında kendine mahsus bir dil kurmuştur.
Çocuklara Yukarıdan Bakmadı
Çocuk edebiyatının en büyük tehlikelerinden biri, çocukları eksik insanlar gibi görmektir.
Mevlâna İdris bu hataya hiç düşmedi.
Onun eserlerinde çocuklar, yetişkinlerin sürekli eğitmesi gereken varlıklar değildir. Tam tersine, çoğu zaman yetişkinlerin unuttuğu hakikatleri hatırlatan kişilerdir.
Bu yüzden çocuklarla konuşurken onların seviyesine inmezdi; kendi ifadesiyle "çocuk olurdu."
Yakın dostlarının anlattığına göre, bir çocukla sohbet ederken onun adını, ilgisini, korkusunu ve sevincini gerçekten önemserdi. Çocuk, onun yanında kendisini küçük değil, değerli hissederdi.
Belki de bu yüzden çocuklar ona sadece bir yazar olarak değil, "Mevlâna Abi" olarak bağlandılar.
"Adamlarım" Dediği Çocuklar
Mevlâna İdris'in dilinde sıkça geçen bir ifade vardı:
"Adamlarım..."
Bu sözü özellikle çocuklar için kullanırdı.
İlk bakışta gülümseten bu hitap, aslında derin bir saygının ifadesiydi. Çünkü o, çocukları küçültmez; onları hayatın asli kahramanları olarak görürdü.
Mazlum coğrafyalardaki çocuklar, savaşın ortasında büyüyenler, yetimler, yoksullar... Hepsi onun "adamları"ydı.
Onların acısını kendi kalbinde hisseder, sevinçlerini kendi sevinci bilirdi.
Bu yüzden eserlerinde çocuk sadece bir tema değil, bir vicdan ölçüsüdür.
Çocuk Vakfı ve Eğitim Anlayışı
Mevlâna İdris, yalnızca yazan bir isim değildi. Çocuk Vakfının kuruluşundan itibaren içinde yer aldı; çocuk kültürü ve eğitimi üzerine yapılan çalışmalara katkı sundu.
Ancak onun eğitime bakışı, ezbere dayalı bir sistemin çok ötesindeydi.
Çocukların soru sormalarını, hayal kurmalarını, yanlış yapmalarını ve kendi yollarını bulmalarını isterdi.
Baskıcı eğitim anlayışına karşı çıkmasının sebebi de buydu.
Çocuk, onun gözünde doldurulacak bir kap değil; kendi ışığını taşıyan bir varlıktı.
Dünyaya Açılan Masallar
Mevlâna İdris'in çocuk kitapları yalnız Türkiye'de okunmadı. Pek çok eseri farklı dillere çevrildi ve dünyanın çeşitli ülkelerinde çocuklarla buluştu.
Bu durum, onun yazarlığının evrensel tarafını gösterir.
Çünkü iyi bir çocuk kitabı, yalnız belli bir ülkenin çocuklarına değil; bütün çocuklara seslenir.
Onun masallarındaki sevgi, merhamet, dostluk, tabiat ve hayret duygusu; dil, din ve coğrafya sınırlarını aşabilecek kadar insaniydi.
Çocukluğunu Kaybetmeyen Yazar
Vefatının ardından yazılan yazılar dikkatle okunduğunda, dostlarının onu anlatırken sık sık "çocuk gibiydi" dediği görülür.
Bu ifade, olgunlaşmamış biri anlamına gelmez.
Tam tersine; hayret etmeyi, sevinmeyi, güvenmeyi ve umut etmeyi bırakmamış biri anlamına gelir.
Mevlâna İdris, yaş aldıkça çocukluğundan uzaklaşan değil, ona yaklaşan insanlardandı.
Belki de bu yüzden çocuklar onu hemen benimsiyor, yetişkinler ise yanında kendilerini yeniden çocuk gibi hissediyorlardı.
Çocuk Edebiyatında Açtığı Yol
Türk çocuk edebiyatında Mevlâna İdris'in yeri, yalnız yazdığı kitapların sayısıyla açıklanamaz.
O, çocuklara hitap eden dili değiştiren yazarlardan biridir.
Didaktik, buyurgan ve öğretici üslubun yerine; şiirsel, oyunlu, özgür ve hayal gücünü besleyen bir anlatımı yerleştirdi.
Çocuğu geleceğin yetişkini olarak değil, bugünün tam ve değerli insanı olarak kabul etti.
Bu anlayış, eserlerinin yıllar sonra da tazeliğini korumasını sağlayacaktır.
Çünkü çocukluk değişmez; yalnız oyuncaklar değişir.
Bir Miras Olarak Çocuklar
Cenaze günü yaşanan bir sahne, onun gerçek mirasını göstermeye yeter.
Eyüp Sultan'da toprağa verildiği gün, gözleri yaşlı gençler, öğrenciler ve çocuklar vardı. Kimisi onu hiç yakından tanımamıştı. Ama kitaplarıyla büyümüş, masallarıyla hayal kurmuş, şiirleriyle kalbine dokunmuştu.
Bir insan için bundan daha büyük bir miras düşünülebilir mi?
Mevlâna İdris'in ardından yalnız kitapları kalmadı.
Onun sayesinde dünyaya biraz daha dikkatle bakan çocuklar kaldı.
Ve belki de insanın geride bırakabileceği en güzel eser budur: Kalbine iyilik tohumu düşmüş çocuklar...

IV. Modern Zaman Dervişi: İstanbul'un Sessiz Yolcusu
Bir insanın kim olduğunu anlamak için yalnız yazdıklarına değil, yaşadığı hayata da bakmak gerekir. Mevlâna İdris'in hayatı, eserlerinin en güzel dipnotuydu. Onu tanıyanların hemen hepsi, şiirlerinden önce ahlâkını, kitaplarından önce nezaketini, edebiyatından önce insanlığını anlattılar.
Belki de bu yüzden, vefatının ardından en çok tekrarlanan tanımlardan biri "derviş" oldu.
Bu kelime gelişigüzel söylenmiş bir övgü değildi. Çünkü Mevlâna İdris'te insanların gördüğü şey, bir tarikat mensubiyetinden çok bir derviş mizacıydı. Dünya ile arasına mesafe koyan, gösterişten uzak duran, gönüller arasında köprü kuran, kalbini incitmekten korktuğu kadar başkalarının kalbini incitmekten de sakınan bir yaşayış...
Hayatı Yavaş Yaşayan Adam
Modern dünyanın en belirgin hastalıklarından biri aceledir. İnsanlar sürekli yetişmeye, üretmeye, görünmeye ve öne çıkmaya çalışırlar.
Mevlâna İdris ise sanki başka bir zamanın insanıydı.
Onu tanıyanlar, telaşını değil sükûnetini hatırlıyor.
Kalabalıkların içinde bile dinginliğini koruyan, konuşurken kelimeleri seçen, yürürken etrafındaki ayrıntıları fark eden bir insandı.
Gökhan Özcan'ın ifade ettiği gibi, onun susuşları bile bir anlam taşırdı. Muhatabına, "Sözünü bitir; seni gerçekten dinliyorum." der gibiydi.
Bugün insanlar konuşarak kendilerini anlatmaya çalışıyor.
Mevlâna İdris ise çoğu zaman susarak anlatıyordu.
Sükûtun Dili
Onun uzun susuşları, dostlarının hafızasında en çok kalan hatıralardan biridir.
Bu suskunluk bir çekingenlik değildi.
Bir hikmet bekleyişiydi.
Konuşmak için değil, anlamak için dinlerdi. Sözün değerini bildiği için onu israf etmezdi.
Ömer Lekesiz, onun hakkında yazarken bir ay çekirdeğinin kırılma sesinde kaybolacak kadar alçak sesle konuştuğunu söyler. Bu benzetme, Mevlâna İdris'in mizacını anlatan en zarif tasvirlerden biridir.
Çünkü o, sesiyle değil, varlığıyla konuşan insanlardandı.
Kimseyi Kırmamak
Mevlâna İdris hakkında onlarca yazı okunduğunda dikkat çeken bir başka ortak nokta vardır:
Neredeyse herkes onun kimse hakkında kötü konuşmadığını özellikle vurgular.
Bu, günümüzde pek rastlanmayan bir meziyettir.
İnsanların kusurlarını anlatmak kolaydır; iyiliklerini görmek zordur.
O ise insanları eksikleriyle değil, güzellikleriyle hatırlamayı tercih ederdi.
Kemal Sayar'ın şu cümlesi bu yönünü özetler:
"İyilik ve güzellikten başka bir niyeti ve gayreti olmadı."
Belki de bu yüzden, ardından bu kadar çok insan aynı içtenlikle konuşabildi.
Çünkü kırdığı kalpler değil, dokunduğu gönüller vardı.
İstanbul Bir Mektepti
Mevlâna İdris'in biyografisini İstanbul'dan bağımsız düşünmek mümkün değildir.
İstanbul onun için yalnız yaşadığı şehir değil, karakterini besleyen büyük bir öğretmendi.
Sultanahmet'teki mütevazı evi...
Süleymaniye Camii...
Vefa...
Beyazıt...
Kapalıçarşı...
Eyüp Sultan...
Bu semtler onun günlük hayatının doğal duraklarıydı.
İbrahim Kiras'ın anlattığı gibi, İstanbul'u bir tüketim alanı değil, kökleri asırlara uzanan bir yaşama kültürü olarak görüyordu.
Bir semt lokantasındaki sade bir yemek, tarihî bir çeşmenin başında içilen çay, eski bir kitapçıda geçirilen birkaç saat... Bunlar onun için büyük mutluluk sebepleriydi.
Şehrin hızına değil, ruhuna kulak verirdi.
Gönül İnsanlarının İzinde
Mevlâna İdris'in dostları sık sık şu özelliğinden söz eder:
O, tanınmış insanlardan çok, gizli kalmış güzel insanları arardı.
İsmi bilinmeyen bir hattat...
Kimsenin fark etmediği bir çaycı...
Sessizce yaşayan bir derviş...
Mütevazı bir eczacı...
Onun rehberliğinde yapılan yürüyüşler, adeta görünmeyen bir İstanbul haritasını keşfetmek gibiydi.
Kemal Sayar'ın anlattığı hatıralarda Karagümrük'ten Kumkapı'ya, yer altındaki küçük odalardan unutulmuş sokaklara kadar uzanan bu yolculuklar, aslında insanın kalbine yapılan yolculuklardı.
Çünkü Mevlâna İdris, mekânlardan çok insanları keşfediyordu.
Dostluk Biriktiren İnsan
Bazı insanlar kitap koleksiyonu yapar.
Bazıları hatıra...
Mevlâna İdris ise dost biriktirdi.
Onun dostluğu bir çevre oluşturma çabası değildi.
Bir gönül iklimiydi.
Kemal Sayar'ın şu tespiti bu yüzden çok kıymetlidir:
"Otuz kişi bir masada buluşsa, herkes Mevlâna'yı en yakın dostu sanırdı."
Bu, herkese aynı mesafede duran bir insanın değil, herkese aynı samimiyetle yaklaşan bir gönül adamının başarabileceği bir şeydi.
Dostluk onun için karşılık beklenen bir ilişki değildi.
Bir ikramdı.
Belki de bu yüzden insanlar onun yanında kendilerini olduğundan daha iyi hissediyordu.
İki Cihanda Birden Yaşamak
Hüseyin Hatemi'nin, Kemal Sayar'ın ve başka dostlarının yazılarında birbirine benzeyen bir ifade dikkat çeker:
"Sanki iki cihanda birden yaşıyordu."
Bu söz, elbette mecazdır.
Fakat güçlü bir mecaz...
Çünkü Mevlâna İdris'in bakışı, gündelik hayatın dar sınırlarını aşan bir derinliğe sahipti.
Dünyayı seviyordu ama ona bağlanmıyordu.
İnsanlarla birlikteydi ama kalbini yalnız Allah'a emanet etmiş gibiydi.
Güzelliği seviyordu; fakat gösterişi değil.
Şöhreti değil, hizmeti...
Kalabalığı değil, sohbeti...
Konuşmayı değil, anlamayı...
Belki de dostlarının ona "modern zaman dervişi" demesinin sebebi buydu.
Kendi Hayatının Şiiri
Şairler bazen güzel şiirler yazarlar; fakat hayatları şiirlerine benzemez.
Mevlâna İdris ise şiirini hayatında tamamlayan ender insanlardandı.
Yazdığı her dize, yaşadığı her günle doğrulanıyordu.
Bu yüzden onun ardından söylenen sözler, eserlerinden çok şahsiyetine yöneldi.
Çünkü insanlar iyi bir şairi kaybettiklerini değil, iyi bir insanı kaybettiklerini hissediyorlardı.
Ve belki de gerçek şair budur.
Şiiri yalnız kâğıtta bırakmayan...
Onu yürüyüşüne, dostluğuna, susuşuna, tebessümüne ve gündelik hayatına taşıyabilen insan...
Mevlâna İdris Zengin, geriye yalnız kitaplarını değil, yaşanmış bir ahlâk örneğini de bıraktı.
Bugün onun eserleri okunurken hissedilen sıcaklığın kaynağı da budur.
Çünkü o, yazdıklarını yaşayan; yaşadıklarını yazan bir gönül adamıydı.

V. Şiiri Bir Yaşama Biçimine Dönüştüren Şair
Mevlâna İdris'i yalnızca çocuk kitaplarıyla tanıyanlar, onun şiirindeki derinliği fark etmekte gecikebilir. Oysa edebiyat yolculuğunun merkezinde her zaman şiir vardı. Masalları da, denemeleri de, çocuklara yazdıkları da şiirden besleniyordu.
Çünkü o, şiiri bir edebiyat türü olarak değil, insanın dünyayla kurduğu en sahici ilişki olarak görüyordu.
Bu yüzden şiirleri okunurken önce bir ses duyulur.
Sonra bir sükût...
Sonra da insanın içine yerleşen, kolay kolay çıkmayan bir duygu...
Modern şiirde dikkat çekmek için sert imgelere, gürültülü söyleyişlere ve gösterişli dile sıkça rastlanır.
Mevlâna İdris ise bunun tam tersini yaptı.
Şiiri bağırmadı.
Fısıldadı.
Okurunu sarsmak yerine ona yaklaşmayı tercih etti.
Çocukluk: Kaybedilmiş Değil, Korunmuş Bir Vatan
Mevlâna İdris'in şiirinde çocukluk sıkça karşımıza çıkar. Ancak bu, geçmişe duyulan romantik bir özlem değildir.
Ona göre çocukluk, insanın Allah'a en yakın olduğu dönemdir.
Bu nedenle çocuk, yalnızca yaşça küçük biri değil; kalbini kirletmemiş insanın sembolüdür.
Şiirlerinde çocuklarla ilgili imgeler, masumiyetin, hayretin ve yeniden başlayabilmenin işaretidir.
Belki de bu yüzden çocuk edebiyatındaki başarısı, şiirinden bağımsız düşünülemez.
Masalları şiir gibidir.
Şiirleri ise masalın kapısını aralar.
Zarifoğlu'nun İzinden, Ama Kendi Yolunda
Mevlâna İdris'in adı anıldığında, edebiyat çevrelerinde en çok hatırlanan isimlerden biri Cahit Zarifoğlu olur.
Bu benzetmenin sebebi yalnızca her ikisinin de çocuklar için yazmış olması değildir.
Asıl benzerlik, dünyaya bakışlarındadır.
Her iki şair de çocukluğu bir saflık hâli olarak görmüş, şiiri ahlâkî bir duruşun parçası saymış ve modern hayatın insanı yalnızlaştıran yönlerine karşı kalbin sesini öne çıkarmıştır.
Ancak Mevlâna İdris, Zarifoğlu'nun devamı değildir.
Onun açtığı yolu kendi sesiyle yürüyen bir şairdir.
Şiirinde daha fazla sükûnet, daha fazla oyun, daha belirgin bir İstanbul ve gündelik hayatın küçük ayrıntıları vardır.

İstanbul Şiirin İçindedir
Bazı şairler İstanbul'u anlatır.
Mevlâna İdris ise İstanbul'un içinde yazar.
Şehrin tarihî semtleri, eski kahvehaneleri, camileri, yokuşları, çay ocakları ve sokakları onun şiirinde dekor değildir.
Yaşayan varlıklardır.
İstanbul onun dizelerinde bir şehir değil, eski bir dost gibidir.
Belki de bu yüzden dostları onu anlatırken sık sık İstanbul'u anlatmaya başlar.
Şair ile şehir birbirine karışmıştır.
Birini diğerinden ayırmak kolay değildir.
Şiirinde Ölüm Korkusu Yoktur
Mevlâna İdris'in şiirinde ölüm sık sık hissedilir.
Ama bu karanlık bir ölüm değildir.
Tasavvufun "vuslat" anlayışıyla yoğrulmuş bir ölümdür.
Onun için ölüm, yok oluş değil; dönüş, kavuşma ve hakikate yürüyüştür.
Vefatının ardından dostlarının kullandığı "En Sevgili'sine kavuştu." ifadesi de bu bakışın doğal bir sonucudur.
Şiiri de hayatı da aynı inançtan beslenmiştir.
Az Sözle Çok Şey Söylemek
Mevlâna İdris'in şiir dilinin en belirgin özelliklerinden biri sadeliktir.
Fakat bu sadelik, basitlik değildir.
Aksine, yıllar süren bir damıtmanın sonucudur.
Okuyucu ilk bakışta kolay görünen dizelerin içine girdikçe yeni anlam katmanları keşfeder.
İyi şiirin ölçüsü de budur.
İlk okumada bitmeyen...
Her okuyuşta yeniden açılan...
Onun şiiri, okurun zihninden çok kalbinde yaşamayı seçer.
Edebiyatı Bir Kariyer Olarak Görmedi
Bugün birçok yazar, kitap sayısıyla, ödülleriyle ya da görünürlüğüyle konuşulur.
Mevlâna İdris'in ardından yazılan yazılarda ise bunlar neredeyse hiç geçmez.
Çünkü dostlarının zihninde onun değeri, aldığı ödüllerden değil; yaşadığı hayattan kaynaklanıyordu.
O, edebiyatı bir meslekten çok bir emanet olarak gördü.
Yazmak, onun için tanınmanın değil; hakikate hizmet etmenin yollarından biriydi.
Belki de bu yüzden gösterişten uzak kaldı.
Kendi reklamını yapmadı.
İsminden çok eserlerinin konuşmasını istedi.
Türk Edebiyatındaki Yeri
Mevlâna İdris Zengin'i yalnızca "çocuk edebiyatı yazarı" olarak sınıflandırmak eksik bir değerlendirme olur.
O, şiir, masal, deneme, dergicilik ve kültür hayatını birlikte düşünen çok yönlü bir edebiyat insanıdır.
Fakat onu çağdaşlarından ayıran asıl özellik, yazdıkları ile yaşadıkları arasındaki güçlü uyumdur.
Şairliği yalnız kitaplarında değildir.
Dostluklarında...
Çocuklarla kurduğu ilişkide...
İstanbul'u yaşayışında...
Sessizliğinde...
Nezaketinde...
Ve geride bıraktığı güzel hatıralardadır.
Belki de bu yüzden, Mevlâna İdris'in edebiyat tarihindeki yeri yalnız eserleriyle değil, temsil ettiği insan tipiyle de değerlendirilecektir.
O, modern çağın gürültüsü içinde sesini yükseltmeden duyulmayı başaran ender şairlerden biridir.
Ve yıllar sonra onun adı anıldığında, muhtemelen önce şu cümle hatırlanacaktır:
"Şiiri yazmıyordu; şiir gibi yaşıyordu."

VI. Veda: Bir Sabah Rüzgârının Ardından
İnsan, sevdiği birinin öleceğine kolay kolay inanamaz.
Hele o kişi, girdiği her ortama sevinç taşıyan, dost meclislerini neşesiyle ısıtan, çocukların hayal dünyasını genişleten biri ise...
Mevlâna İdris Zengin'in hastalığı boyunca dostlarının ruh hâli tam da buydu.
Bir yandan dua ediyorlar, bir yandan da onun yine ayağa kalkacağına inanıyorlardı.
Çünkü onu tanıyanlar için Mevlâna İdris, her yolculuktan yeni güzelliklerle dönen bir yol arkadaşıydı.
Bu yolculuktan da dönecek sanıyorlardı.
Umutla Beklenen Günler
Geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldığında, haber kısa sürede dostlarına ulaştı. Türkiye'nin dört bir yanında insanlar onun için dua etmeye başladı.
Hastaneden gelen her olumlu haber, sevenlerinin yüreğine su serpiyordu.
Kardeşlerinden, yakın dostlarından ve doktorlarından gelen açıklamalar umut vericiydi.
İyiye gidiyor deniliyordu.
Yoğun bakım sürecini yakından takip edenler, artık en zor günlerin geride kaldığını düşünmeye başlamıştı.
Kemal Sayar'ın anlattığına göre, ameliyata gireceği gün kendisini aradığında rolleri adeta değiştirmişlerdi. Teselli etmesi gereken kişi Mevlâna İdris'ti. Büyük bir vakar ve teslimiyet içinde konuşuyor, dostlarının endişesini azaltmaya çalışıyordu.
Bu tavır, onun hayatı boyunca taşıdığı tevekkülün son günlerinde de değişmediğini gösteriyordu.
Sessizliğin Haberi
Sonra bir gece...
Telefonlar çaldı.
Sabaha karşı gelen o haber, yılların dostluğunu paylaşmış insanların yüreğinde derin bir boşluk açtı.
Kemal Sayar, kardeşi Salih'i aradığında telefondaki uzun sessizliği anlatırken, kelimelerin bazen acıyı taşımaya yetmediğini hissettirir.
O sessizlik, ölüm haberinden daha ağırdır.
Çünkü bazı vedaların dili yoktur.
Yalnız gözyaşı vardır.
Ve insan, o an anlar ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Eyüp Sultan'ın Gölgesinde
16 Temmuz 2022'de, dostları onu İstanbul'un en kadim manevî mekânlarından biri olan Eyüp Sultan'da toprağa verdi.
Bu tercih, onun hayatıyla da uyumluydu.
Yıllarca sık sık ziyaret ettiği, huzur bulduğu, dostlarıyla buluştuğu bu semtte şimdi ebedî istirahatine çekiliyordu.
Cenaze namazına yalnız yakınları değil, onu hayatında hiç görmemiş insanlar da geldi.
Çocukluğunu onun kitaplarıyla geçiren gençler...
Yazılarından etkilenen okurlar...
Şairler...
Yazarlar...
Akademisyenler...
Öğrenciler...
Sessizce aynı safı paylaştılar.
Orada bulunan birçok kişi, Mevlâna İdris'in yalnızca kitaplarını değil, hayatlarını da etkilediğini söylüyordu.
Bir Cenazenin Anlattıkları
Bir insanın nasıl yaşadığını bazen en iyi cenazesi anlatır.
Mevlâna İdris'in cenazesi de öyleydi.
Gösterişli değildi.
Samimiydi.
Kalabalıktı.
Ama o kalabalığı bir araya getiren şey merak değil, sevgiydi.
Kemal Sayar'ın dikkat çektiği gibi, cenazede ağlayan gençlerin önemli bir kısmı onun eserleriyle büyümüştü.
Bir doktor, "Hiç tanışmadım ama hakkında yazılanları okuyunca kendimi burada buldum." diyordu.
Gece kabrinin başında Kur'an okuyan genç kızlar görülüyordu.
Bunlar sıradan ayrıntılar değildi.
Bir insanın gönüllerde kurduğu yerin sessiz delilleriydi.
"Kalp Yetmezliği" mi, "Kalp Fazlalığı" mı?
Resmî kayıtlarda ölüm sebebi kalp yetmezliği olarak geçti.
Fakat dostlarının dili, tıbbın dili değildi.
İsmail Kılıçarslan'ın yazdığı şu cümle, onun ardından en çok hatırlanan ifadelerden biri oldu:
"Doktorlar kalp yetmezliği diyor ama bence asıl sebep kalp fazlalığı."
Bu elbette tıbbî bir açıklama değildir.
Fakat Mevlâna İdris'in kişiliğini anlatan güçlü bir mecazdır.
Çünkü o, dünyanın acısını kendi kalbinde taşıyan insanlardandı.
Mazlum çocuklar için üzülür...
Bir dostunun derdiyle dertlenir...
Kimsenin fark etmediği güzelliklere sevinirdi.
Anlamaya çalışırdı.
Ve Mahir Ünal'ın, Kılıçarslan'ın aktardığı şu tespiti, belki de onun hayatını en iyi özetleyen cümlelerden biridir:
"Anlamaya çalışmak ve üzülmek maliyetlidir. İnsanlar çoğu zaman bunun yerine öfkelenmeyi tercih eder."
Mevlâna İdris ise öfkelenmek yerine anlamayı seçmişti.
Belki de gerçekten kalbi bu dünyaya biraz fazla gelmişti.
Arkadaş Yetimliği
Sibel Eraslan'ın cenazenin ardından yazdığı satırlar, yalnız Mevlâna İdris'i değil, dostluğu da anlatır.
Gençliğinde dinlediği bir hikâyeyi yıllar sonra yeniden hatırladığını söyler.
Yaşlı bir adam sürekli "Ah, yetimlik..." diye yakınmaktadır.
"Bunca yaşında insan yetimliğe mi üzülür?" diye sorulunca şu cevabı verir:
"Akran yetimiyiz."
Eraslan, Mevlâna İdris'in ardından bu sözün gerçek anlamını kavradığını söyler.
Çünkü insan yalnız anne ve babasını kaybetmez.
Bazen dostlarını kaybeder.
Çağını paylaşan güzel insanları kaybeder.
Hatıralarını emanet ettiği yol arkadaşlarını kaybeder.
Ve işte o zaman "arkadaş yetimi" kalır.
Bu ifade, Mevlâna İdris'in ardından hissedilen ortak duygunun en sahici tariflerinden biridir.
En Sevgili'ye Kavuşmak
Onun dostları ölümden söz ederken "öldü" demekten çok "En Sevgili'sine kavuştu" demeyi tercih ettiler.
Bu, Mevlâna İdris'in dünya görüşünün doğal sonucuydu.
Hayatı boyunca tasavvufun "vuslat" anlayışına yakın durmuş, ölümü bir yok oluş değil, sevgiliye dönüş olarak anlamıştı.
Bu yüzden cenazesinde hâkim olan duygu yalnız hüzün değildi.
Derin bir teslimiyet de vardı.
Hüseyin Hatemi'nin insanları onun için dua etmeye çağırması, Salih Tuna'nın "Allah'ın gülleri onunla olsun." duası, Kemal Sayar'ın "Sevdiğine gitti." sözü...
Hepsi aynı inancın farklı ifadeleriydi.
Ardında Kalan
Mevlâna İdris'in ardından yalnız kitapları kalmadı.
Bir üslup kaldı.
Bir nezaket biçimi kaldı.
Bir dostluk anlayışı kaldı.
Çocuklara bakmanın başka bir yolu kaldı.
İstanbul'u sevmenin başka bir biçimi kaldı.
Bugün onun eserlerini okuyanlar, yalnız iyi yazılmış metinlerle karşılaşmazlar.
Aynı zamanda iyi yaşanmış bir hayatın izlerini de görürler.
Çünkü bazı insanlar öldükten sonra da konuşmaya devam eder.
Kelimeleriyle...
Hatıralarıyla...
Kendilerini seven insanların yüzünde bıraktıkları tebessümle...
Mevlâna İdris de onlardan biridir.
Onun ardından söylenen onlarca cümle içinde belki en anlamlısı, yine kendisine aittir:
"Neyse ki insanlar ölümlü olsa da eserleri gömülmüyor ve konuşmaya devam ediyor."
Bugün konuşmaya devam eden yalnız eserleri değildir.
Hayatıdır.
Dostluğu...
Nezaketi...
Ve ardında bıraktığı iyiliklerdir.

VII. Bir Mirasın Adı: Mevlâna İdris ve Ardında Kalan Işık
Bir insanın büyüklüğü, yaşarken ne kadar tanındığıyla değil; öldükten sonra gönüllerde ne kadar yaşamaya devam ettiğiyle ölçülür.
Mevlâna İdris Zengin'in vefatının ardından ortaya çıkan manzara bunun en güçlü delillerinden biridir. Birkaç gün boyunca yalnız gazeteler ve edebiyat dergileri değil, sosyal medya hesapları, dost meclisleri, üniversite koridorları ve çocukların hatıraları da onun adıyla doldu. Herkes aynı insanı anlatıyordu; ama hiç kimse aynı hatırayı anlatmıyordu.
Bu da gösteriyordu ki Mevlâna İdris, çok insana dokunmuştu; fakat herkese aynı şekilde değil, herkesin kalbine göre dokunmuştu.
Bir Edebiyatçıdan Daha Fazlası
Türk edebiyatında şairler, romancılar, hikâyeciler ve denemeciler vardır.
Bir de eserlerinden çok şahsiyetleriyle iz bırakan insanlar...
Mevlâna İdris ikinci grupta yer alır.
Elbette şiirleri, masalları ve çocuk kitapları başlı başına önemlidir. Fakat onu çağdaşlarından ayıran esas taraf, yazdıklarıyla yaşadıkları arasındaki büyük uyumdur.
Onun şiirinde merhamet vardır; hayatında da...
Masallarında hayret vardır; bakışında da...
Yazılarında zarafet vardır; konuşmasında da...
Dostlarına gösterdiği vefa, çocuklara duyduğu sevgi ve gündelik hayatındaki sadelik, eserlerinin inandırıcılığını artıran en önemli unsurlardır.
Çünkü okur, yalnız kelimelere değil; o kelimelerin sahibine de inanmak ister.
İyiliğin Sessiz Temsilcisi
Yaşadığımız çağ, görünür olmayı başarı sanıyor.
Mevlâna İdris ise görünmeden iz bırakmanın mümkün olduğunu gösterdi.
Ne yüksek sesle konuştu...
Ne kendisini öne çıkarmaya çalıştı...
Ne de yaptığı iyilikleri duyurma ihtiyacı hissetti.
İnsanlar onun hakkında yazarken sürekli "sessiz", "mahcup", "zarif", "edepli" gibi kelimeler kullandılar.
Bu kelimeler yalnız bir karakteri değil, unutulmaya yüz tutmuş bir ahlâk anlayışını da temsil ediyor.
Belki de Mevlâna İdris'in en büyük mirası budur:
İyiliğin gürültü yapmadan da mümkün olduğunu göstermek.
Çocuklara Bıraktığı Dünya
Bir gün onun kitaplarını hiç okumamış yeni nesiller bile, çocuk edebiyatında açtığı yolu takip eden yazarlar sayesinde dolaylı olarak onun etkisini hissedeceklerdir.
Çünkü gerçek öncüler yalnız eser bırakmaz; yeni bakış açıları bırakırlar.
Mevlâna İdris, çocukları eğitilecek bireyler değil, dinlenecek insanlar olarak gören anlayışın güçlü temsilcilerinden biri oldu.
Çocuk edebiyatını didaktik kalıplardan çıkarıp şiirle, hayalle ve incelikle buluşturdu.
Bu yönüyle yalnız başarılı bir çocuk yazarı değil, çocukluk fikrini yeniden hatırlatan bir edebiyat adamıdır.
İstanbul'un Hafızasında Bir İsim
Bazı insanlar bir şehirde yaşar.
Bazıları ise şehrin hafızasına karışır.
Mevlâna İdris artık İstanbul'un hafızasının bir parçasıdır.
Süleymaniye'nin avlusunda...
Sultanahmet'in eski sokaklarında...
Vefa'daki çay ocaklarında...
Eyüp Sultan'ın sessizliğinde...
Onu tanıyanların hatıralarında yaşamaya devam edecektir.
Belki yıllar sonra aynı sokaklardan geçen biri, onun adını bilmeyecektir.
Ama o sokakların taşıdığı ruhu hissediyorsa, bunda Mevlâna İdris gibi insanların da payı vardır.
Dostluk Medeniyeti
Mevlâna İdris'in ardından yazılan yazılar, aslında modern insanın en büyük yoksulluğunu da ortaya koyuyor:
Dostluk...
Bugün insanlar birbirlerini tanıyor; ama birbirlerine nüfuz edemiyorlar.
Aynı masada oturuyor; fakat aynı kalpte buluşamıyorlar.
Mevlâna İdris ise dostluğu hayatının merkezine koymuştu.

İnsan biriktirdi.
İnsanları birbirine tanıştırdı.
Kırgınlıkları büyütmedi.
Kimseyi dışlamadı.
Belki de onun cenazesinde görülen büyük sevginin sırrı buydu.
İnsanlar yalnız bir yazarı uğurlamıyorlardı.
Kendilerine kendileri olma imkânı veren bir dostu uğurluyorlardı.

Modern Dünyada Bir Derviş

Mevlâna İdris için sıkça kullanılan "modern zaman dervişi" sözü, bir benzetmeden ibaret değildir. O, dünyaya karşı mesafesini koruyan, hırsa kapılmayan, insanı makamdan ve gösterişten üstün tutan bir gönül insanıydı. Şehirde yaşadı ama şehrin gürültüsüne teslim olmadı; kalabalıkların içinde bulundu ama iç sükûnetini kaybetmedi. Onu tanıyanların hafızasında önce bir şairden çok, zarafetiyle iz bırakan bir insan olarak yer etti.

Eserleri Yaşamaya Devam Ediyor

Mevlâna İdris'in şu sözü, geride bıraktığı mirası en güzel şekilde özetler:

"Neyse ki insanlar ölümlü olsa da eserleri gömülmüyor ve konuşmaya devam ediyor."

Bugün de şiirleri, masalları ve hatıraları yeni okurlara ulaşmayı sürdürüyor. Gerçek mirası yalnızca kitapları değil; çocuklara duyduğu sevgi, dostlarına gösterdiği vefa ve insanlarda bıraktığı iyilik duygusudur.

Sonsöz

Mevlâna İdris Zengin, ardında kitaplardan daha büyük bir miras bıraktı: İyi bir insanın, iyi bir dostun ve gerçek bir şairin nasıl yaşanacağını gösteren örnek bir hayat.

Sessiz yaşadı, gösterişten uzak durdu; fakat ardında derin izler bıraktı. Bugün Eyüp Sultan'ın huzurlu toprağında istirahat ediyor. Eserleri, dostlarının hatıraları ve gönüllerde bıraktığı iyilik ise yaşamaya devam ediyor.

Çünkü bazı insanlar ölümleriyle değil, geride bıraktıkları güzelliklerle hatırlanırlar. Mevlâna İdris de onlardan biridir.

Bu değerlendirme, Şiir Antolojim editörünün editöryal katkısı ve yönlendirmesiyle ChatGPT desteği alınarak hazırlanmıştır.

Yayınlanma: 11.07.2026