Bir İlişkinin Felsefesini Yazmak: Oruç Aruoba’nın ile’sinde Sevgi, Özgürlük ve Birlikte Yürümenin İmkânı
Oruç Aruoba’nın ile kitabı, bir aşk hikâyesini anlatmaktan çok daha fazlasını yapar: Bir ilişkinin ne olduğunu, nasıl kurulduğunu, hangi koşullarda sürdürülebileceğini ve hangi noktada artık ilişki olmaktan çıkacağını araştırır. Fakat bunu dışarıdan, teorik bir ilişki incelemesi olarak yapmaz. Düşünce ile yaşantının arasındaki mesafeyi olabildiğince kısaltarak, bir ilişkinin içinden konuşur. Bu nedenle metinde aşkın, ayrılığın, kıskançlığın, güvenin, sadakatin, özgürlüğün, anıların, beklemenin ve özlemenin yanında sürekli başka bir soru belirir:
İki insan nasıl “birlikte” olabilir?
Aruoba'nın ile'deki temel arayışı budur.
Buradaki “ile” yalnızca iki insan arasındaki bağın adı değildir. Sözcüğün kendisi bile kitabın düşüncesini taşır. “Ben” ve “sen” vardır; fakat asıl mesele bu iki ayrı varlığın arasındaki ile'nin nasıl kurulacağıdır. Çünkü Aruoba için ilişki, iki kişinin basit toplamı değildir. İki kişiden ayrı olarak ortaya çıkan, fakat yalnızca onların varlığıyla mümkün olan üçüncü bir gerçekliktir.
Bu yüzden kitap boyunca ilişki bir nesne gibi ele alınmaz. Daha çok kurulan, bozulan, yeniden kurulan, kirlenen, ayıklanan, değişen ve sonunda tükenen bir süreç olarak düşünülür.
Metnin başındaki “hesap” düşüncesi de bu açıdan önemlidir. Aruoba bir “bilanço” çıkarmayacağını özellikle belirtir. Çünkü yaşanmış bir ilişkinin sonunda kesin bir muhasebe yapmak mümkün değildir. Kim ne kadar verdi, kim ne kadar aldı, kim suçlu, kim haklı gibi sorular ilişkinin karmaşıklığını açıklamaya yetmez. Bu nedenle “fatura” çıkarmaktan da kaçınır.
Burada daha ilk sayfalarda kitabın ahlâkı belirlenir: ilişkiyi bir hesaplaşmaya indirgememek.
“Suçlu yok; çünkü suç yok” cümlesi de bunun devamıdır. Aruoba kendisini suçlamaya yatkın olduğunu kabul eder; fakat sonunda bunun da ilişkinin gerçekliğini açıklamadığını fark eder. Çünkü bir ilişkinin başarısızlığını yalnızca bir kişinin kusurlarına bağlamak, ilişkinin kendisini ortadan kaldırır. Oysa onun ilgilendiği şey tam olarak ilişkinin kendisidir.
İlişki hazır bulunmaz, sürekli kurulmak zorundadır
Aruoba’nın metninin en önemli düşüncelerinden biri, ilişkinin hazır bir biçiminin bulunmadığıdır.
“Hazır kalıplar, alışılmış düşünme ve davranma biçimleri hiç işimize yaramadıkları gibi, ket de vuruyorlar ilişkimize” derken, aslında yalnızca toplumsal normlara karşı çıkmaz. Daha derinde, her ilişkinin kendine özgü bir bilinç biçimi yaratması gerektiğini söyler.
İki insanın daha önce öğrendiği ilişki biçimleri, geçmiş deneyimleri, toplumdan devraldığı kabuller, aşk hakkındaki romantik düşünceler, sadakat ve kıskançlık hakkındaki alışkanlıklar yeni ilişkinin içine taşınır. Oysa yeni ilişkinin kendine özgü bir varlığı vardır.
Bu yüzden ilişki “verili” değildir.
Her an yeniden kurulmalıdır.
Bu düşünce, kitabın ilerleyen bölümlerindeki bütün meseleleri birbirine bağlar. Güven de yeniden kurulmalıdır. Özgürlük de korunmalıdır. Anılar yeniden değerlendirilmelidir. İki kişinin birbirlerine karşı tutumları değiştikçe ilişkinin kendisi de yeniden biçimlenmelidir.
Aruoba’nın ilişki anlayışı bu yüzden statik değil, oluşsal bir anlayıştır.
İnsan değişir.
İlişki de değişmek zorundadır.
Değişemeyen ilişki, değişen insanın gerisinde kalır.
Metindeki “kurulmuş, hazır bir ilişki, ilişkide olanlardan birinde meydana gelen bir değişiklikle başedemez” düşüncesi bu yüzden kitabın en önemli noktalarından biridir. Çünkü Aruoba burada yalnızca bir aşk ilişkisini değil, ilişkinin ontolojik problemini tarif eder: İlişki iki değişen insan arasında kuruluyorsa, nasıl sabit kalabilir?
Cevap açıktır: Sabit kalmamalıdır.
İlişkiyi yaşatan şey değişmezliği değil, yeniden kurulabilirliği olmalıdır.
Aşkın yerine sevgi
Aruoba’nın “Aşk çünkü önemsiz; giderek değersiz birşeydir” cümlesi kitabın en tartışmalı ama en belirleyici düşüncelerinden biridir.
Burada aşkı basitçe küçümsemek söz konusu değildir. Aruoba “aşk” ile “sevgi” arasında felsefi bir ayrım kurar.
Aşk kişinin “başına” gelir.
Sevgi ise kişinin yaptığı bir şeydir.
Aşk tutkuya, etkilenmeye, tutulmuşluğa yakındır. Nedeni açıklanamaz. Hatta nesnesi bile zaman zaman belirsizleşebilir.
Sevgi ise bilinçlidir. Bir kişiye yönelir. Bir seçim içerir.
Bu nedenle:
“Sevgi, eylemdir.”
Bu cümle, kitabın bütün romantik düşünceyi dönüştürdüğü noktadır.
Çünkü sevgi bir eylemse, ilişkinin sürmesi de kendiliğinden gerçekleşemez. İnsan sevdiğini yalnızca hissetmez; ona göre davranır, ilişkiyi kurar, korur, yeniden düşünür.
Aruoba böylece sevgiyi duygusal bir yoğunluktan çıkarıp bir etik sorumluluk biçimine dönüştürür.
Birini sevmek, onun üzerinde hak sahibi olmak değildir.
Tam tersine, onun özgürlüğünü tanımayı gerektirir.
Sevgi ile özgürlük arasındaki imkânsız denge
Bu nedenle metindeki “Seni bütünüyle kendime istiyorum; ama senin özgür olmanı... istiyorum” cümlesi kitabın merkezine yerleşir.
Sevgi, sevilen kişiyi kendine yaklaştırır.
Özgürlük ise onu kendinden ayırır.
İlişki bu iki kuvvetin tam ortasında yaşar.
Aruoba’nın düşüncesinde ilişki, kişinin ötekini kendisine bağladığı bir yapı olamaz. Çünkü böyle bir durumda sevgi, sahiplenmeye dönüşür. Fakat tam tersine, özgürlüğü koruma adına hiçbir bağ kurulmaması da ilişkiyi ortadan kaldırır.
Dolayısıyla ilişki, iki insanın hem birbirine ait olması hem de birbirine ait olmaması gibi görünen çelişkili bir durum üzerinde durur.
Buradaki paradoks çözülemez.
Belki ilişkinin doğası zaten budur.
Bu yüzden Aruoba'nın “İlişki, iki kişinin, birbirlerinin özgürlüklerini korudukları bir çerçeve olmalı” düşüncesi, kitabın en temel etik önerilerinden biridir.
İlişki kişiyi daraltmamalıdır.
Ama bu, ilişkinin hiçbir sınırı olmayacağı anlamına da gelmez.
Asıl sınır, ötekinin özgürlüğünü yok etmeme sınırıdır.
Utanç, açıklık ve kendini teslim etmek
Kitabın “utanç” üzerine bölümü de bu özgürlük anlayışının devamıdır.
Aruoba’ya göre utanç, kişinin kendisini başkasına olduğu gibi göstermekten kaçınmasıdır. Oysa sahici ilişki, iki kişinin kendilerini birbirlerine açmasını gerektirir.
Buradaki “kendini teslim etmek” sözcüğü önemlidir.
Çünkü teslimiyet burada kölelik anlamında değildir. Kişinin kendisini saklamaktan vazgeçmesi anlamındadır.
Bu nedenle sahici ilişki, hayranlık üzerine de kurulamaz.
Aruoba’nın “Sahici ilişkide hayranlığa yer yoktur” demesi çok önemlidir.
Hayranlık mesafe yaratır.
Hayran olduğumuz kişiyi olduğundan daha büyük görürüz. Onun kusurlarını görmeyiz. Onu gerçek bir insan olmaktan çıkarıp ideal bir nesneye dönüştürürüz.
Oysa sahici yakınlık, idealizasyonu yok eder.
İnsan yaklaştıkça karşısındakinin büyüklüğünü de küçüklüğünü de görür.
Dolayısıyla sahici sevgi, hayranlıktan daha zor bir şeydir.
Hayranlık uzaktan mümkündür; sevgi yakından sınanır.
Kıskançlık, güven ve ilişkinin kırılgan zemini
Aruoba’nın güven üzerine düşünceleri de aynı biçimde ilişkinin yapısına bağlanır.
Güven onun için basitçe “güven duygusu” değildir. İlişkinin üzerinde durduğu temel taştır.
Bu nedenle güvensizlik ilişkinin içine küçük bir çatlak gibi girmez yalnızca; bütün yapıyı etkileyebilir.
Özellikle bilgi eksikliği önemlidir.
İlişkinin içindeki belirsizlikler arttıkça insan bilmediği yerleri kendi korkularıyla doldurmaya başlar. Böylece bilgi eksikliği kuşkuya, kuşku kıskançlığa, kıskançlık da ilişkinin sallanmasına dönüşebilir.
Burada Aruoba’nın çok temel bir düşüncesi yeniden ortaya çıkar:
İlişki belirsizliklerden hiçbir zaman tamamen kurtulamaz; fakat iki insanın görevi, bu belirsizliklerin ilişkiyi yönetmesine izin vermemektir.
Bu yüzden ilişki sürekli bilinçlendirilmelidir.
Belirsizlik hep geri gelir.
Anılar geri gelir.
Kuşku geri gelir.
Geçmiş geri gelir.
İlişkinin yeniden kurulması tam da bunların her seferinde yeniden ayıklanmasını gerektirir.
Anıların ilişkiye bulaşması
Kitabın en özgün bölümlerinden biri, anılar üzerine yapılan uzun düşünmedir.
Aruoba burada geçmiş ile şimdi arasındaki sınırı kaldırır.
Bir ilişki bugün yaşanırken yalnızca bugünden oluşmaz. Geçmişte yaşananlar bugüne taşınır. Fakat geçmişi bugüne taşıyan şey olayların kendisi değil, anılardır.
Daha da önemlisi, anılar nötr değildir.
Her anı bir duygusal anlam taşır.
“Ne iyi olmuştu.”
“Ne kötü olmuştu.”
Böylece belleğimiz yalnızca geçmişi saklamaz; geçmişe verdiğimiz hükmü de saklar.
Bu düşünce, ilişkinin neden bazen geçmiş tarafından yönetildiğini açıklar. İki insan bugün konuşurken aslında geçmişte yaşanmış bir olayın bugünkü anlamı üzerinden konuşabilir.
Dolayısıyla ilişki yalnızca iki kişinin bugünkü davranışlarından oluşmaz.
İki kişinin birbirlerinin geçmişini nasıl hatırladığı da ilişkinin parçasıdır.
Aruoba’nın burada sorduğu soru özellikle önemlidir: Olumsuz anıları silebilseydik, bunu yapmak doğru olur muydu?
Bu soru onun düşüncesinin kolaycı olmadığını gösterir. Çünkü kötü anıların ilişkiyi zedelediği açıktır; fakat onları tamamen silmek, yaşanmışlığı da değiştirmek anlamına gelebilir.
Böylece Aruoba, belleği bir arşiv değil, ilişkinin içinde sürekli yeniden çalışan bir güç olarak ele alır.
“Ben” ile “biz”
Kitabın önemli bir başka meselesi “ben” ile “biz” arasındaki farktır.
Bir ilişkide bir kişinin verdiği kararlar yalnızca onu ilgilendirmez. Fakat bu, kişinin kendi varlığını ilişkiye teslim etmesi anlamına da gelmez.
Aruoba’nın çözmeye çalıştığı problem yine aynıdır:
Bir insan “biz” diyebilecek kadar bağlı kalırken “ben” diyebilecek kadar özgür olabilir mi?
Bu sorunun cevabı kolay değildir.
Çünkü “biz”in fazla büyümesi “ben”i yok edebilir.
“Ben”in fazla büyümesi ise “biz”i ortadan kaldırabilir.
İlişki bu iki zamir arasında yaşar.
Bu nedenle kitaptaki “ile” sözcüğü çok daha anlamlı hâle gelir. “Ben” ve “sen” birbirine karışmaz. Aralarındaki bağ korunur.
Zamanın niceliği değil, niteliği
Aruoba’nın “Ne kadar sürebilir bu?” sorusuna verdiği cevap da bu düşüncenin devamıdır:
“Niceliği önemli değil, niteliği önemli.”
Bu cümle, ilişkinin zamanla kurduğu bağı dönüştürür.
Bir ilişkinin uzun sürmesi onun başarılı olduğunu göstermez.
Kısa sürmesi de başarısız olduğunu göstermez.
Çünkü ilişkinin kendi iç zamanı vardır.
Aruoba’nın “her ilişkinin kendi bir iç zamanı ve uzamı vardır” düşüncesi burada çok önemlidir. Bir ilişkinin gerçek zamanı takvimle ölçülemez.
Bir ay bazen bir ömür kadar yoğun olabilir.
Yıllar bazen birkaç haftanın içeriğine sahip olabilir.
Dolayısıyla ilişki kronolojik zamanın içinde yaşanmakla birlikte, kendi zamanını üretir.
Bu düşünce aynı zamanda “ilk ilişki”, “son ilişki” gibi kategorileri de bozar.
Hiçbir ilişki tamamen ilk değildir.
Hiçbir ilişki tamamen son değildir.
Her yeni ilişki geçmişte yaşananların izlerini taşır; fakat kendine özgü iç zamanı nedeniyle önceki ilişkilerin basit devamı da değildir.
“Birlikte yürümek” burada yeniden ortaya çıkar
Bütün bu düşünceler bir araya geldiğinde yürüyüş metaforu daha büyük bir anlam kazanır.
Çünkü yürümek, zamanın içinde gerçekleşen bir eylemdir.
Ama yürüyen kişi her adımda değişir.
Dolayısıyla birlikte yürümek, iki kişinin aynı kalması değil, değişirken birbirlerinin değişimini hesaba katmasıdır.
Bu nedenle Aruoba’nın “birlikte yürümek” fikri, kitabın belki de en yalın ilişki tanımıdır.
Birlikte yürümek:
Birbirine sahip olmak değildir.
Birbirinin önüne geçmek değildir.
Birbirini sürüklemek değildir.
Birbirinin arkasında sürüklenmek de değildir.
İki ayrı insanın kendi adımlarıyla ilerlerken ortak bir yön oluşturmasıdır.
Bu nedenle yürümek, aşkın kendisinden daha kalıcı bir ilişki metaforudur.
Tutku sönebilir.
Heyecan azalabilir.
Cinsellik değişebilir.
Duygular dönüşebilir.
Fakat iki insan hâlâ aynı yönde yürüyebiliyorsa ilişki yaşamaya devam eder.
Ayrılık: Tek kişinin kararı mı, iki kişinin ayrılışı mı?
Metnin sonlarına doğru yürüyüşün karşıtı ayrılık belirginleşir.
Aruoba “ayrılmak isteyen, ayrılır” diyerek ayrılığı tek kişinin gerçekleştirebileceği bir eylem olarak düşünür. Fakat hemen ardından bunun tam doğru olmadığını fark eder.
Çünkü bir kişinin bırakması mümkündür.
Ama “ayrılma”nın kendisi iki kişinin ilişkisi açısından daha karmaşık bir şeydir.
Burada Türkçenin dilbilgisi bile düşüncenin konusu olur: “Onlar ayrıldı” ile “onlar ayrıldılar” arasındaki küçük fark.
Bu, Aruoba’nın yazı biçiminin de karakteristik özelliğidir. Dil onun için düşüncenin taşıyıcısı değil yalnızca; düşüncenin kendisinin gerçekleştiği yerdir.
Kelimelerin arasındaki küçücük farklardan varoluşsal sonuçlar çıkarır.
Ve sonunda “biz”in içindeki “ile”yi düşünür:
“Biz artık, ayrı olabiliyor idiysek, sen ile ben arasındaki şu ‘ile’, artık, yok, demekti.”
Kitabın adı burada yeniden bütün ağırlığıyla ortaya çıkar.
Ayrılık, yalnızca iki kişinin farklı yerlere gitmesi değildir.
“İle”nin ortadan kalkmasıdır.
Sonunda “o kadarcıkmış”
Kitabın sonuna eklenen bölüm, bütün bu düşünceleri çok daha sert bir gerçekle karşılaştırır.
Ayrılıktan sonra iki insanın yeniden yan yana gelmesi ve aralarında “soğuk bile denemeyecek” bir konuşmanın geçmesi, teorik ilişkinin karşısına çıplak yaşantıyı çıkarır.
Ve sonra o cümle gelir:
“O kadarcıkmış.”
Bu söz, metnin önceki yüzlerce sayfasında kurulmuş olan bütün düşünsel yapının karşısında neredeyse acımasız bir küçültme etkisi yaratır.
Çünkü bir zamanlar dünyanın en zor işi olarak görülen ilişki, bir insanın hayatında artık “o kadarcık” bir şey olarak kalabilir.
Bu cümlenin ağırlığı, ilişkinin gerçekten “o kadarcık” olup olmadığını söylemesinden gelmez. Tam tersine, bir zamanlar çok büyük olan bir şeyin sonradan bir başkasının dilinde bu kadar küçülebilmesinden gelir.
Anlatıcı için dayanılmaz olan budur.
İlişkinin bitmesi değil yalnızca;
ilişkinin anlamının da karşı tarafın belleğinde değişmiş olma ihtimali.
Burada kitabın anılar üzerine daha önce yaptığı bütün düşünceler geri döner.
Çünkü artık mesele yaşananların ne olduğu değil, yaşananların iki kişinin belleğinde neye dönüştüğüdür.
Röportaj: Aruoba’nın ile’sini kendi hayatından ayırdığı yer
Kitabın sonuna eklenen Kaan Özkan röportajı bu nedenle çok yerinde bir ek.
Çünkü röportajda Aruoba, ile gibi metinlerin okunmasında oluşabilecek temel tehlikeye dikkat çekiyor: Okur, yazılanla yaşanan arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmak isteyebilir.
Oysa Aruoba bu mesafenin varlığını özellikle koruyor.
Defterlerinin “güncel yapıp-etme kayıtları” olmadığını, yaşadıkları yoluyla düşündüklerini kaydettiğini söylüyor. Bu ayrım çok önemli.
Çünkü ile'yi yalnızca bir aşk günlüğü olarak okursak metnin felsefi boyutunu kaybederiz.
Aruoba'nın yaptığı şey, yaşanmış bir ilişkiyi olduğu gibi kaydetmek değildir.
Yaşanmış bir ilişkinin düşünceye dönüşmesini kaydetmektir.
Bu yüzden “öznel tarih” ifadesi röportajda özellikle anlamlıdır. Aruoba yaşanan olayları bir tarihçi gibi sıralamaz. Onların içinden kendisi için düşünsel olarak önemli olanları seçer.
Dolayısıyla ile, bir ilişkinin kronolojisi değildir.
Bir ilişkinin düşünsel anatomisidir.
Röportajdaki “kendimle kafakafaya vererek yazdım” açıklaması da bunu tamamlar. Aruoba okur için yazmadığını, yazdıklarının daha sonra kitap hâline geldiğini söyler.
Bu, ile'nin samimiyetini başka bir yere taşır.
Metnin samimiyeti “her şeyi anlatmış olmak”tan gelmez.
Kendisiyle hesaplaşmayı edebî bir gösteriye dönüştürmeden gerçekleştirmeye çalışmasından gelir.
Yaşamak ile yazmak arasındaki mesafe
Röportajdaki en önemli açıklamalardan biri de Aruoba'nın “Yaşanan yazıldı diye değişmez” düşüncesidir.
Bu cümle ile'nin neden yalnızca bir hatırat olmadığını açıklar.
Yaşanan başka şeydir.
Onun düşünülmesi başka.
Düşünülenin yazılması ise daha başka bir şeydir.
Dil, yaşanan ile yazılan arasına girer.
Dolayısıyla ile'yi okurken karşımızda doğrudan yaşanmış bir ilişki yoktur. Yaşanmışlığın düşünülerek ve dil içinde yeniden kurulmuş hâli vardır.
Bu nedenle metindeki kesik cümleler, parantezler, tireler, tekrarlar, büyük-küçük harf oyunları, kelimelerin ayrıştırılması ve dilbilgisi üzerine sürekli geri dönüşler yalnızca biçimsel oyunlar değildir.
Bunlar düşüncenin hareketidir.
Aruoba düşünürken yazmaktadır.
Yazarken de düşünmeye devam etmektedir.
Şiir ile felsefenin birbirine yaklaşması
Röportajın ile açısından en değerli bölümlerinden biri, Aruoba'nın şiir ile felsefe arasındaki ilişkiyi açıklamasıdır.
Şiiri neredeyse felsefeyle özdeş bulur.
Çünkü şiirin malzemesinin anlam olduğunu söyler.
Bu düşünce ile'yi anlamak için çok önemlidir. Çünkü metin, geleneksel anlamda düzyazı değildir. Fakat şiir de değildir.
Aruoba'nın yaptığı şey, düşünceyi şiirsel bir dil hareketi içinde kurmaktır.
Bir kelimeyi ayırır.
Bir cümleyi parçalar.
Bir sözcüğün kökenine iner.
Bir dilbilgisi farkından düşünsel sonuç çıkarır.
Bir kavramı başka bir kavramla yan yana getirir.
Böylece anlam, yalnızca söylenen şeyden değil, söyleniş biçiminden de oluşur.
“İle” sözcüğünün kendisi bile bu bakımdan şiirsel-felsefi bir nesneye dönüşür.
“Gürültü içinde sessiz, kalabalık içinde yalnız”
Röportajın başlığının ile ile buluştuğu yer de burasıdır.
Aruoba felsefenin “gürültü-patırtı” içinde yapılamayacağını söyler; fakat insanın zaten sürekli gürültü içinde yaşadığını da kabul eder.
Öyleyse çözüm dünyadan tamamen çekilmek değildir.
Gürültünün içinde kendine bir sessizlik alanı açabilmektir.
“Kalabalık içinde yalnız” olmak da aynı şekilde yalnızlığı insanlardan kaçmak olarak değil, kişinin düşünme yetisini koruyabilmesi olarak ortaya koyar.
Bu düşünce ile'deki ilişki anlayışıyla da örtüşür.
Çünkü iki insanın birlikte olması için birbirlerinin içinde kaybolmaları gerekmez.
Tam tersine, gerçek birliktelik iki ayrı kişinin kendi iç dünyalarını koruyarak birbirlerine ulaşabilmelerini gerektirir.
Aruoba'nın ilişki düşüncesi ile felsefe düşüncesi burada aynı yere gelir:
Yakınlık, ayrılığı ortadan kaldırmak değildir.
İki insan ancak ayrı olduklarını koruyarak birbirlerine gerçekten ulaşabilir.
“Gelmesini beklemek”: Felsefe, sevgi ve özlem
Röportajdaki “gelmeyeceğini bildiği birisini beklemek” düşüncesi de ile'nin bekleme, özlem ve sevgi meselelerini başka bir ışık altında gösterir.
Aruoba bunu yalnızca çaresizlik olarak görmez.
Beklenen kişinin gelmeyeceği bilinmektedir.
Ama beklemek yine de sürdürülür.
Burada “beklemek”, sonuca ulaşmak için yapılan bir davranış olmaktan çıkar. Kişinin kendi seçtiği bir varoluş biçimi olur.
Bu nedenle röportajda felsefe ile beklemek arasında kurduğu benzerlik, kitabın duygusal dünyasına da geri döner.
Sevmek de çoğu zaman böyle bir şeydir.
Bir insanın sana dönüp dönmeyeceğini bilemezsin.
Bir ilişkinin devam edip etmeyeceğini bilemezsin.
Geleceğin ne getireceğini bilemezsin.
Ama yine de bir yön seçersin.
Bu noktada özlem de yalnızca geçmişe yönelik bir duygu olmaktan çıkar. Aruoba'nın söylediği gibi, özlem “orada olmayan” bir kişiye yönelir.
Dolayısıyla özlem, yokluğu içinde bir varlık kurar.
Seyyah olmak ve yerleşememek
Röportajın son bölümündeki “yerleşiklik” meselesi de ile ile beklenmedik biçimde birleşir.
Aruoba, hayatı boyunca kendisini çeşitli yerleşikliklerden kopardığını, evlerden, mesleklerden, kurulu yaşam biçimlerinden uzaklaştığını anlatır.
Burada “yol” artık yalnızca fiziksel bir hareket değildir.
Bir yaşam tavrıdır.
Fakat önemli bir ayrım yapar: Amaç yolculuk değildir.
Amaç kendine aykırı bir yerde yerleşik kalmamaktır.
Bu düşünce, ile'deki özgürlük fikrinin yaşam felsefesine genişletilmiş hâli gibidir.
İnsan bir ilişki içinde, bir evde, bir meslekte, bir toplum düzeninde sırf alıştığı için kalmamalıdır.
Ama gitmek de başlı başına bir erdem değildir.
Asıl mesele, insanın kendisine aykırılaşmış olanı fark edebilmesi ve gerektiğinde oradan çıkabilecek özgürlüğü koruyabilmesidir.
Ve bütün bunların merkezinde yine “ile” vardır
Böyle bakıldığında ile, yalnızca bir ilişkinin hikâyesi değildir.
Aruoba'nın hayat, özgürlük, sevgi, felsefe, şiir ve yalnızlık üzerine düşüncelerinin kesiştiği bir kitaptır.
İlişki onun için iki kişinin birbirine sahip olması değildir.
Sevgi, aşkın kendiliğindenliği değildir.
Özgürlük, ilişkiden kaçmak değildir.
Yalnızlık, insanlardan uzaklaşmak değildir.
Yürümek, bir yere ulaşmak değildir.
Beklemek, gelecekten emin olmak değildir.
Yazmak da yaşananı olduğu gibi aktarmak değildir.
Bütün bu kavramlar Aruoba'da kendi alışılmış anlamlarından biraz uzaklaştırılarak yeniden düşünülür.
Bu yüzden ile'nin asıl konusu belki de “aşk” değildir.
Asıl konusu, iki ayrı varlığın birbirleriyle ilişki kurabilme imkânıdır.
Ve “birlikte yürümek” bu imkânın en güzel karşılığıdır.
Çünkü birlikte yürüyen iki kişi birbirinin yerine geçmez.
Birbirlerini taşımaz.
Birbirlerini sürüklemez.
Aynı hızda olmak zorunda değildir.
Ama bir süre için aynı yönde hareket eder.
Biri yorulduğunda yürüyüşün ritmi değişebilir.
Biri durduğunda diğeri bekleyebilir.
Fakat bütün bunların anlamlı olabilmesi için sonunda yeniden yürümek gerekir.
İşte Aruoba'nın metninin en büyük sorusu da burada belirir:
Bir ilişkiyi yaşatan şey, iki insanın birbirini sevmesi mi; yoksa birbirlerinin yanında, hâlâ birlikte yürüyebilecekleri bir yol bulabilmeleri mi?
ile bu soruya kesin bir cevap vermez.
Zaten Aruoba'nın bütün yazarlığı boyunca yaptığı şeylerden biri de kesin cevaplar vermekten çok, soruyu kişinin önünde bırakmaktır.
Röportajda söylediği gibi, yaşananın anlamı çoğu zaman yaşanırken bilinmez. İnsan ancak daha sonra, anlamanın zamanı geldiğinde, yaşadığı şeyin ne olduğunu anlayabilir.
Belki bu nedenle ile'nin sonunda bir “bilanço” yoktur.
Bir hüküm yoktur.
Bir kazanan yoktur.
Yalnızca geriye dönüp bakıldığında görülebilen bir yol vardır.
Ve o yolun üzerinde iki insanın bir süre “ile” olabilmiş olması.
Sonunda yolun ayrılması, o yürüyüşün hiç gerçekleşmediği anlamına gelmez.
Ama yürüyüşün devam edebilmesi için yalnızca birinin istemesi de yetmez.
Çünkü birlikte yürümek, adı üzerinde, iki kişilik bir fiildir.
Bu yüzden ile'nin bütün düşüncesi, sonunda son derece sade bir soruda toplanabilir:
İki kişi, birbirlerini kaybetmeden ayrı kalmayı ve birbirlerine sahip olmadan birlikte yürümeyi başarabilir mi?
Aruoba'nın kitabı boyunca yaptığı uzun, dolambaçlı, zaman zaman kendi düşüncesini bile sorgulayan arayış, aslında bu sorunun etrafında döner. Ve kitabın güzelliği, bu soruyu çözmüş olmasında değil; bir insan ilişkisinin neden bu kadar zor olduğunu, bütün çelişkileriyle birlikte düşünmeye cesaret etmiş olmasındadır.