YARIN ŞAFAK SÖKERKEN
Yarın, şafak sökerken, kırlar beyaza büründüğünde,
Yola çıkacağım. Bilirsin, beni bekliyorsun.
Ormanlardan geçeceğim, dağları aşacağım.
Artık senden daha fazla ayrı kalamam.
Düşüncelerime gömülü, gözlerim önümde yürüyeceğim;
Ne dışarıdaki hiçbir şeyi göreceğim, ne de bir ses duyacağım.
Yalnız, kimseye görünmeden, sırtım eğik, ellerim kavuşmuş;
Keder içinde... Benim için gündüz bile gece gibi olacak.
Batan akşamın altın ışıklarına bakmayacağım,
Ne de uzakta Harfleur'e doğru süzülen yelkenlere.
Ve vardığımda, mezarına bırakacağım
Yeşil çobanpüskülünden ve çiçek açmış fundalardan bir demet.
Victor Hugo
ŞİİR ÜZERİNE
Victor Hugo'nun "Demain, dès l'aube..." (Yarın, Şafak Sökerken) şiiri, Fransız edebiyatının yas üzerine yazılmış en sarsıcı metinlerinden biridir. Şiirin gücü, ölümden söz etmesine rağmen "ölüm" kelimesini neredeyse hiç kullanmamasında yatar. Okur, son dizeye kadar bunun bir sevgiliye kavuşma yolculuğu olduğunu sanabilir. Ancak son iki dizede anlarız ki varılan yer bir ev değil, bir mezardır. İşte şiirin bütün anlamı o anda geriye doğru aydınlanır.
İlk dörtlükte şair şöyle der:
"Yarın, şafak sökerken... yola çıkacağım.
Bilirsin, beni bekliyorsun."
"Sen beni bekliyorsun" cümlesi, aslında yaşayanların mantığıyla açıklanabilecek bir cümle değildir. Hugo, ölüyle konuşur. Onun için ölüm ilişkiyi bitirmez; yalnızca biçimini değiştirir. Kızı artık cevap veremez ama baba, ona hâlâ seslenmektedir. Bu, yasın en insani hâlidir: Kaybettiğimiz kişilerle konuşmayı hiçbir zaman tamamen bırakmayız.
İkinci dörtlükte yolculuk dışarıda değil, içeridedir.
"Düşüncelerime gömülü...
Hiçbir şeyi görmeden, hiçbir sesi duymadan..."
Şair fiziksel olarak yürümektedir; fakat ruhu geçmişte yaşamaktadır. Çevresindeki dünya vardır ama onun bilincine ulaşamaz. Yasın en belirgin özelliklerinden biri budur: Dünya yerinde durur, fakat yas tutan insan için zaman donar.
"Benim için gündüz bile gece gibi olacak."
Bu dize yalnızca bir benzetme değildir. Gece burada karanlığı değil, iç dünyanın ışığını kaybetmesini simgeler. Gündüzün aydınlığı bile acıyı dağıtamaz.
Üçüncü dörtlükte Hugo bilinçli olarak doğanın güzelliklerini reddeder.
"Batan akşamın altın ışıklarına bakmayacağım."
Normalde romantik şiirde gün batımı, deniz, yelkenler büyük estetik değer taşır. Hugo ise bunların hiçbirine bakmaz. Çünkü yas, estetikten daha güçlüdür. Acı, güzelliği görünmez kılar.
Ve son iki dize:
"Vardığımda mezarına
Yeşil çobanpüskülü ve çiçek açmış fundalardan bir demet bırakacağım."
Bütün şiir bu ana hazırlanmıştır. Şairin uzun yolculuğunun amacı büyük sözler söylemek değildir; sessizce birkaç dal çiçek bırakmaktır. Yasın dili çoğu zaman konuşmak değil, küçük bir harekettir. Bu yüzden final olağanüstü etkilidir.
Şiirin biçimi de içeriği kadar önemlidir. Hugo, abartılı ünlemler kullanmaz; gözyaşından söz etmez; "çok acı çekiyorum" demez. Duyguyu açıklamak yerine davranışı gösterir. Bu, modern edebiyatın en güçlü anlatım biçimlerinden biridir. Okur acıyı anlatıldığı için değil, yürüyen adamın sessizliğinde hissettiği için etkilenir.
Bana göre şiirin en unutulmaz yönü ise şudur: Hugo mezara giderken aslında geçmişe yürümektedir. İnsan sevdiğini kaybettiğinde, her mezar ziyareti biraz da kendi eski hayatına yapılan bir yolculuktur. Mezarın altında yalnızca ölen kişi değil, onunla birlikte yaşanmış günler de yatar. Şair, mezara bıraktığı fundalarla yalnızca kızını değil, kaybettiği hayatını da selamlar.
Bu yüzden "Yarın, Şafak Sökerken", yalnızca bir ağıt değildir. Sevginin, ölüm karşısında bile yönünü kaybetmediğini anlatan; sessizliğiyle konuşan ve birkaç sade dizeyle insan ruhunun en derin yaralarından birini görünür kılan ölümsüz bir şiirdir.