YALNIZLIK
Yalnızlık, bir yağmur gibi.
Denizden yükselip dikilir akşamların karşısına;
uzak ve sapa düzlüklerden,
çıkar, zaten hep kendisinin olan göğe,
ancak oradan düşer, şehrin üzerine.
Belirsiz saatlerde bastırır yağmur,
sabaha döndüğünde bütün sokaklar,
hiçbir şey bulamamış vücutlar,
ayrıldıklarında birbirlerinden, hayal kırıklığı içinde ve üzgün;
ve aynı yatakta uyumaya mecbursa
birbirinden nefret eden insanlar:
işte o vakit nehirlere karışır yalnızlık...
21 Eylül 1902
Paris
Rainer Maria Rilke
Yakınlığın İçinde Yalnızlık
Bu şiir, Rilke'nin yalnızlığı insanın içinde bulunan psikolojik bir durumdan çok, insanın üzerine çöken ve insanlar arasından bile geçen kozmik bir varlık gibi tasarladığı şiirlerden biri. Özellikle son bölümde çok sert bir düşünceye ulaşıyor: İki insanın fiziksel olarak birbirine yakın olması, yalnızlığı ortadan kaldırmayabilir; hatta bazen yalnızlık en çok yakınlığın içinde hissedilir.
“Yalnızlık, bir yağmur gibi.”
İlk dize şiirin tamamını belirliyor:
“Yalnızlık, bir yağmur gibi.”
Bu benzetme çok güçlü çünkü yağmur insanın seçebileceği bir şey değildir.
Yağmur gelir.
Üzerine düşer.
İçinden geçer.
Her yere yayılır.
Rilke de yalnızlığı böyle düşünür. İnsan “yalnız olmak istiyorum” diye karar vermese bile yalnızlık üstüne çöken bir atmosfer olabilir.
Üstelik yağmur gibi yalnızlık da yalnızca tek bir kişiye ait değildir.
Şehrin üzerine yağar.
Dolayısıyla şiirin yalnızlığı bireysel olmaktan çıkarıp toplumsal bir hâle getirmesi daha ilk dizeden başlıyor.
Denizden yükselen yalnızlık
“Denizden yükselip dikilir akşamların karşısına;”
Burada yalnızlık önce denizden yükseliyor.
Bu çok önemli.
Çünkü deniz Rilke'de çoğu zaman sonsuzluk, uzaklık ve bilinmeyenle ilişkilendirilebilir. Yalnızlığın kaynağı da insanın bulunduğu dar dünyadan daha geniş bir yerdedir.
Sonra:
“uzak ve sapa düzlüklerden,
çıkar, zaten hep kendisinin olan göğe”
diyor.
“Zaten hep kendisinin olan gök” ifadesi olağanüstü.
Yalnızlık gökyüzünü sonradan ele geçirmiyor.
Gök zaten ona ait.
Sanki yalnızlık insanlardan önce vardır.
İnsanlar gelir, şehirler kurar, birbirlerine yaklaşır, birlikte yaşar; ama gökyüzünde bekleyen o büyük yalnızlık her zaman oradadır.
Bu nedenle yalnızlık şiirde insanın ürettiği bir duygu olmaktan çıkarak varoluşun temel koşullarından biri hâline geliyor.
Yalnızlığın yönü: Yukarıdan aşağıya
Şiirin hareketine dikkat edersek çok güzel bir dönüşüm var:
deniz → gök → yağmur → şehir → sokaklar → insanlar → nehirler
Yalnızlık önce kozmik bir düzlemde ortaya çıkıyor.
Sonra yağmura dönüşerek aşağıya iniyor.
Şehrin üzerine düşüyor.
Ve sonunda insan bedenlerinin arasına giriyor.
Yani şiirin hareketi:
sonsuzluktan insana doğru
ilerliyor.
“Ancak oradan düşer”
“ancak oradan düşer, şehrin üzerine.”
Buradaki “düşmek” hem yağmurun fiziksel hareketidir hem de yalnızlığın insanlara ulaşma biçimidir.
Fakat çok ilginç bir ayrıntı var:
Yalnızlık şehirden çıkmıyor.
Gökyüzünden geliyor.
Bu, Rilke'nin yalnızlığı sıradan bir “insan ilişkileri problemi” olarak görmediğini düşündürüyor.
İnsanların birbirinden uzaklaşması yalnızlığın nedeni değildir yalnızca.
İnsanların bir arada olmasına rağmen aşamadıkları daha derin bir ayrılık vardır.
Şehrin sokakları: İnsan kalabalığının içindeki boşluk
Sonra şiir doğrudan insanlara geliyor:
“sabaha döndüğünde bütün sokaklar,
hiçbir şey bulamamış vücutlar,”
Bu iki kelime çok sert:
“hiçbir şey bulamamış”
İnsanlar gece boyunca birbirlerine yaklaşmış olabilirler.
Birlikte olmuş olabilirler.
Aynı yatakta yatmış olabilirler.
Fakat sabah olduğunda geriye kalan şey bulamamış olma duygusudur.
Burada yalnızlık artık soyut bir atmosfer olmaktan çıkıyor.
İnsanın aradığı şeyi bulamaması hâline geliyor.
“Birbirlerinden nefret eden insanlar”
Şiirin en sert noktası:
“ve aynı yatakta uyumaya mecbursa
birbirinden nefret eden insanlar”
Burada Rilke, yalnızlığın en acı biçimlerinden birini gösteriyor:
Yanında biri varken yalnız olmak.
Tek başına olmak ile yalnız olmak aynı şey değildir.
Bir insan tek başına olduğu hâlde kendisiyle, dünyayla ve varoluşla güçlü bir bağ içinde olabilir.
Ama iki insan aynı yatakta yatarken birbirlerine ulaşamıyorlarsa, fiziksel yakınlık yalnızlığı daha da görünür hâle getirir.
Bu nedenle “aynı yatak” çok önemli bir imge.
Yatak normalde:
- yakınlığın,
- sevginin,
- mahremiyetin,
- paylaşımın
alanıdır.
Rilke onu burada ayrılığın mekânına dönüştürüyor.
Yalnızlık insanların arasından geçiyor
Son dize:
“işte o vakit nehirlere karışır yalnızlık...”
Bence şiirin en çarpıcı dönüşü burada.
Başta yalnızlık gökten yağmur olarak düşüyordu.
Şimdi nehirlere karışıyor.
Yani yalnızlık artık tek tek insanların duygusu olmaktan çıkıyor ve toplumsal bir akışa dönüşüyor.
İnsanlar birbirlerinden ayrılıyor.
Hayal kırıklığı yaşıyor.
Üzülüyor.
Birbirlerinden nefret ediyor.
Ve bütün bu ayrı düşmüşlükler birleşerek bir nehir oluşturuyor.
Yalnızlık böylece bireysel olmaktan çıkıp ortak bir insanlık hâline geliyor.
“Hiçbir şey bulamamış vücutlar”
Bu ifade ayrıca beden ile ruh arasındaki ayrılığı düşündürüyor.
Rilke “insanlar” demek yerine:
“vücutlar”
diyor.
Bu seçim çok anlamlı.
Çünkü bedenler birbirine ulaşmış olabilir.
Ama insanlar birbirlerine ruhsal olarak ulaşamamışlardır.
Bedenler yakınlaşır.
İnsanlar yine de yalnız kalır.
Bu nedenle şiirdeki yalnızlığın en derin biçimi:
fiziksel uzaklık değil, varoluşsal ulaşamama.
Şiirin asıl paradoksu
Şiirin tamamını bir cümleyle özetlemek gerekirse:
İnsanları birbirinden ayıran yalnızlık, onları birbirlerine fiziksel olarak yaklaştırdığımızda ortadan kalkmaz; bazen tam tersine daha görünür olur.
Ve bu yüzden şiirin başındaki yağmur imgesi çok başarılı.
Yağmur herkesi ıslatır.
Ama herkes aynı yağmurun altında bile kendi yalnızlığıyla kalabilir.
“Kış Kıtaları”, “Sessizlik” ve “Hatıra” ile birlikte
Son üç şiirle yan yana düşününce Rilke'nin bu dönemdeki şiir dünyasında belirgin bir çizgi ortaya çıkıyor:
Kış Kıtaları:
İnsan yoksunluktan geçerek yeniden duyarlık kazanır.
Sessizlik:
Duyarlık arttıkça dünya konuşmaya başlar; fakat sevgilinin yokluğu daha belirgin hâle gelir.
Hatıra:
Geçmiş, yıllar sonra yeniden şimdiye gelir ve insan yaşadığı şeyin anlamını sonradan fark eder.
Yalnızlık:
Bütün bu duyarlığa rağmen insan, başka bir insana bütünüyle ulaşamayabilir.
Dolayısıyla Rilke'nin dünyasında duyarlılığın artması, yalnızlığın ortadan kalkacağı anlamına gelmez.
Hatta bazen tam tersidir:
Ne kadar çok hissedersen, aradaki mesafeyi o kadar açık fark edersin.
Bence “Yalnızlık” şiirinin en büyük gücü de burada. Rilke yalnızlığı romantikleştirmiyor; onu şehirlerin, bedenlerin, yatakların ve ilişkilerin içine kadar sızan bir atmosfer hâline getiriyor.
Ve sonundaki “nehirlere karışır yalnızlık” imgesiyle şunu hissettiriyor:
Yalnızlık yalnızca benim başıma gelen bir şey değildir. Hepimizin içinden geçen, hepimizi birbirimize bağladığı hâlde birbirimize ulaştırmayan ortak bir akıştır.