Yağma

Şair: Ahmet Muhip Dıranas

1 Eylül 2026

– Ümit Yaşar’a –

Boğaz’ın bir kıyısında, aydınlık
Pencerelerde – her bulutun yolu –
Bir mevsim, seninle baş başa kaldık,
Yaşadıkdı bir zaman İstanbul’u.

Akan suda kuş gibi gemilerde,
Eski evler ve tenha sokaklarla,
Şarkı gibilerle, düş gibilerle
Sarmaş dolaş... Olmaz gibi bir dünya.

Mutluluklar şehri bir İstanbul’du,
Şiirler, buluşmalar, aşklar... Şimdi
Akşam olan bir gün gibi son buldu;
Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti.

Tığ gibi minareleriyle, kendi
Kendisinde güzel, tek, yüce, kutlu
Bir ölümsüzlükler, zaferler kenti
Bugün yenilgilerle, yasla dolu.

Bir son gün hâli, bir taş taş üstüne;
Hem mide, hem ruhta bir açlık, ejder
Örneği saldırmada dört bir yöne;
Toz, duman, inilti, akıntılar, çöpler...

Niçin geri geldik bunca yıl sonra?
Batık bir ülkeyi aramak gibi.
İşte gençliğimiz: ta uzaklara,
Çok uzaklara bak... Orada belki...

Ama gizlice bak, olur ki ürker.
Yaşantıdan fazla anılardan kork,
Bize gülümsüyorsa geçmiş günler;
Belki yalandır, belki o bile yok.

Orda elinde bir simitle, ufak,
Süzgün bir çocuk, çocukluğum işte;
Nasıl kaçıyor benden, nasıl bir bak,
Yaban domuzu görmüş gibi düşte.

Boğaziçi, daha sağken gömülmek
İçin dönüşmüş beton mezarlara;
Bir hippi kız, bir deccal, şimdi Bebek
Koylarında ilham, arsız, farfara.

Ölebilirsin ha yol ortasında.
Yanılıp gökyüzüne bakma sakın.
Bir sevi vaktinin bile havasında
Yok artık o mahrem örtüsü aşkın.

O güzelim aşkın vücudu yağma,
Şarkısı ne mahur beste, ne Itrî...
Tenekeler çalıp çığlık çığlığa
Yarı bir sevişme, ayaküstü.

Her şey değişiyor, kalbimiz bile,
Ama yüzyıllarla besli bir şehir
İnsan yaşamından daha da hızla
Bunca çabuk nasıl yok olabilir?

Hani o masal dünyası yalılar,
Hani o kayıklar ki kızca beyaz,
Hani o kadınlar ki sevdalılar,
Renk renk şemsiyeler altında bin naz?

Ve o İstanbullular... Doygun, uçuk,
Sanki bir gelecek tufandan haber
Almışlarcasına hep, çoluk çocuk,
Göksel gemilere binip gitmişler.

Gidiş o gidiş... Ve kimbilir kaç yıl
Bu göç, fakiri, zengini elele
Usulca... Ve artık hiç... Hayal meyal
Görünmüyorlar bulutlarda bile...

Kurabilir misin tekrar, düşünsen?
Hayallerimizi bile yitirdik;
Dağılmış bir sofra bu, bitti şölen.
Sona kalmışlarsa biz gibi yenik.

Ne kadar yalnızız şu akşam vakti,
Bir selam bile yok artık verilen;
Anlamsız turistler gibiyiz şimdi
Kapalıçarşı’da sen, Köprü’de ben.

Söyle her doğruyu bilen güzel’im,
Sulara vurmuş gökyüzü mü? Neydi?
Uzanıp yıldızları tutsa elim
Bulur muyuz yeniden o cenneti?

Ruhumuz Boğaz’da, o eski yerde,
Yeni akımları umursamadan,
Bir hayalet gibi pencerelerde
Ne denli beklese de... hiç bir zaman.

Bir Tanrı ve tarih güzeli, tabu;
Güneş ve sular mucizesi, bir giz...
Her zaman sonsuz elbet, İSTANBUL bu.
Körelen belki de biziz... Kalbimiz.

Ahmet Muhip Dıranas


İstanbul’un Akşamı, Kalbin Akşamı

Bu şiiri yalnızca “eski İstanbul’a duyulan özlem” olarak okumak eksik kalır. Dranas’ın asıl yaptığı şey, İstanbul’un değişmesini anlatırken insanın kendi geçmişini, gençliğini ve hayal kurma yeteneğini de kaybetmesini anlatmaktır. Şiirin sonunda sorumluluk neredeyse bütünüyle şehre değil, insana döner: “Körelen belki de biziz... kalbimiz.”

Özellikle işaret ettiğiniz iki dize, şiirin merkezindeki kırılmayı çok yoğun biçimde taşır:

Akşam olan bir gün gibi son buldu;
Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti.

Bir şehrin değil, bir hayatın akşamı

Şiirin ilk bölümünde İstanbul yalnızca bir mekân değildir. Şair ve sevgilisi için yaşanmış bir dünyanın kendisidir:

“Bir mevsim, seninle başbaşa kaldık,
Yaşadıkdı bir zaman İstanbul'u.”

Buradaki “İstanbul'u yaşamak” ifadesi önemlidir. İstanbul gezilen, seyredilen veya içinde bulunulan bir şehir olmaktan çıkar; aşkın, gençliğin, şiirin, karşılaşmaların ve hayallerin yaşandığı bütünlüklü bir hayat deneyimine dönüşür.

Bu yüzden İstanbul'un değişmesi, yalnızca mimari bir değişim değildir. Yalıların, kayıkların, sokakların, Bebek'in, Boğaz'ın değişmesiyle birlikte o mekânlarda mümkün olan hayat biçimi de ortadan kalkmaktadır.

Tam bu noktada şiirin üçüncü bölümündeki iki dize gelir:

Mutluluklar şehri bir İstanbul'du,
şiirler, buluşmalar, aşklar... şimdi
Akşam olan bir gün gibi son buldu;
Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti.

Burada “İstanbul” kelimesinin yanına konan kelimeler rastgele değildir:

mutluluk → şiir → buluşma → aşk → beklenti

Bunların tamamı aslında insan hayatının geleceğe açık tarafını temsil eder.

Şehir eskiden bir şeylerin olabileceği bir yerdir. İnsan buluşabilir, âşık olabilir, şiir yazabilir, bir şey bekleyebilir. İstanbul'un güzelliği yalnızca mevcut güzelliğinde değil, insana ihtimaller sunmasındadır.

Şimdi ise:

“Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti.”

Bu nedenle dizeyi “şehir artık güzel değil” diye okumak yetersizdir. Söylenen çok daha ağırdır:

Şehir, insanın içinde şiir doğuracak; aşkı mümkün kılacak; geleceğe ilişkin bir beklenti yaratacak niteliğini kaybetmiştir.

“Akşam olan bir gün” neden çok güçlü?

Bence şiirin en önemli benzetmelerinden biri budur.

Şair “bir gün sona erdi” demiyor.

“Akşam olan bir gün gibi son buldu” diyor.

Aradaki fark büyük.

Gün ile akşam arasındaki ilişki, ani bir yıkımdan çok kaçınılmaz bir sona işaret eder. Sabah başlayan gün, öğleyi geçirir, ışık azalır ve sonunda akşam olur. Dolayısıyla burada İstanbul'un başına gelen şey yalnızca dışarıdan gelen bir saldırı veya fiziksel tahribat değildir; aynı zamanda bir çağın yaşlanmasıdır.

Üstelik “akşam” henüz mutlak karanlık değildir.

Bu da dizeye tuhaf bir hüzün verir.

Akşamda hâlâ gökyüzü vardır, hâlâ ışık vardır; fakat gündüz geri gelmeyecektir.

Şiirdeki İstanbul da böyledir. Şair geçmişe baktığında tamamen yok olmuş bir şeyi değil, varlığının izleri hâlâ görülebilen ama eski hayatını artık geri getiremeyecek bir dünyayı görür.

Bu yüzden hemen ardından:

“Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti.”

gelir.

Bu üçlü, akşamın karanlığından daha önemlidir.

Çünkü şair “ne yalı kaldı, ne kayık, ne sokak” demiyor. Bunların hepsinden şiirin başka yerlerinde söz ediyor. Burada maddi dünyadan bir anda insanın iç dünyasına geçiyor.

“Ne şiir, ne aşk, ne beklenti”: Üç kayıp

Şiir, dünyayı anlamlandırma yeteneğidir.

Aşk, başka bir insana bağlanma ve hayatı paylaşma arzusudur.

Beklenti ise geleceğe yönelme duygusudur.

Dolayısıyla bu üç kelime birlikte düşünüldüğünde:

Şiir yoksa geçmişin anlamı,
aşk yoksa bugünün anlamı,
beklenti yoksa geleceğin anlamı eksilir.

Şairin İstanbul'unda üç zaman birden çökmektedir.

Geçmişin şiiri, bugünün aşkı, geleceğin beklentisi.

Bu nedenle “son buldu” fiilinin öznesi yalnızca İstanbul değildir. Aslında bir hayat tasavvuru son bulmuştur.


İstanbul'un dönüşümü: güzellikten enkaza

Şiirin devamında bu ruhsal çöküş fiziksel görüntülerle karşılık bulur:

“Bir ölümsüzlükler, zaferler kenti
Bugün yenilgilerle, yasla dolu.”

Burada “ölümsüzlük” ile “yenilgi”, “zafer” ile “yas” karşı karşıya getirilir.

İstanbul'un tarihsel büyüklüğü artık şimdiki zamanın görüntüsüyle uyuşmamaktadır.

Sonraki bölümde şehir:

“Toz, duman, inilti, akıntılar, çöpler...”

haline gelir.

Fakat şiirin önemli yanı, şairin bu dönüşümü yalnızca estetik bir bozulma olarak görmemesidir. Çünkü biraz sonra:

“Herşey değişiyor, kalbimiz bile”

der.

Böylece mesele yeniden insana döner.

Dıranas'ın İstanbul'u ve Bugünün İstanbul'u

Dıranas'ın “Yağma”yı yazdığı dönem için kesin bir tarih vermek mümkün değilse de şiirin, İstanbul'un özellikle 1950'lerden itibaren hızlanan büyük dönüşümünün izlerini taşıdığı görülüyor. Bu ayrıntı şiirin hüznünü anlamak bakımından önemlidir. Çünkü Dıranas'ın yakındığı İstanbul, bizim bugün “eski İstanbul” diye hatırladığımız dünyanın çoktan ortadan kalktığı bir İstanbul değildir; eski İstanbul'un henüz bütünüyle kaybolmadığı, fakat kaybolmaya başladığının fark edildiği İstanbul'dur.

Şairin gördüğü değişim bu nedenle kendi çağında son derece sarsıcıdır. Boğaziçi'ndeki eski yapılar, yalılar, kayıklar, tenha sokaklar, mahremiyet duygusu, şehir terbiyesi ve “İstanbulluluk” dediği kültürel atmosfer çözülmektedir. Şair bunun karşısına “beton mezarlar”, “toz, duman, inilti, akıntılar, çöpler” gibi görüntüleri koyar. Fakat bugün şiire baktığımızda, Dıranas'ın o günkü yakınmasının yalnızca bir dönemin şehirleşme eleştirisi olmadığını fark ediyoruz. O, henüz başlangıcını gördüğü bir dönüşümün ileride nereye varabileceğini sezmiş gibidir.

Bu açıdan şiirdeki

“Her şey değişiyor, kalbimiz bile,
ama yüzyıllarla besli bir şehir
insan yaşamından daha da hızla
bunca çabuk nasıl yok olabilir?”

sorusu bugün çok daha acı bir soru hâline gelir.

Dıranas'ın kendi döneminde “beton mezarlar” olarak gördüğü yapılaşma, bugünden geriye bakıldığında dönüşümün henüz ilk safhalarından biridir. Şairin kaygı duyduğu şey yalnızca birkaç yalı veya birkaç eski sokağın ortadan kalkması değildir. Şehrin kendisini şehir yapan hafızanın, estetiğin, ölçünün ve yaşama biçiminin kaybolmasıdır. Bugün İstanbul'un uğradığı çok daha büyük ve hızlı dönüşümü düşününce, Dıranas'ın şiirindeki “yağma” kelimesi de yalnızca bir metafor olmaktan çıkar; şehrin doğal ve tarihsel dokusunun parça parça tüketilmesini anlatan neredeyse kehanet niteliğinde bir sözcüğe dönüşür.

Burada şiirin en dokunaklı taraflarından biri ortaya çıkar: Dıranas kendi çağının İstanbul'una bakarak yas tutmaktadır; biz ise onun yas tuttuğu İstanbul'a bakarak yas tutuyoruz.

Bu iki yas arasında yaklaşık bir kuşak farkı değil, bir medeniyet hafızasının aşınması vardır.

Dıranas'ın zamanında hâlâ “Hani o masal dünyası yalılar / Hani o kayıklar...” diye sorulabiliyordu. Çünkü o dünya bütünüyle silinmemişti. Şair onu hatırlayabiliyor, kendi gençliğiyle birlikte geri çağırabiliyordu. Bugün ise şiirin bu soruları çok daha ürpertici bir hâl alıyor:

“Hani o masal dünyası yalılar,
Hani o kayıklar ki kızca beyaz,
Hani o kadınlar ki sevdalılar,
renk renk şemsiyeler altında bin naz?”

Bugünün okuru bu dizeleri yalnızca nostaljik bir geçmiş tasviri olarak okumuyor. Bir zamanlar gerçek olan bir şehrin artık büyük ölçüde hafızada yaşayan görüntüleri olarak okuyor.

Ve burada insanın zihnine kaçınılmaz bir soru geliyor:

Dıranas bugün İstanbul'a bakabilseydi ne derdi?

Muhtemelen kendi döneminde “beton mezarlar” diye nitelediği yapılaşmanın bugün ulaştığı boyut karşısında şaşkınlığa düşerdi. Fakat belki onu asıl sarsacak olan gökdelenlerin yüksekliği, trafiğin yoğunluğu veya nüfusun büyüklüğü olmazdı. Asıl sarsıcı olan, kendi şiirinde hâlâ canlı olarak hatırladığı dünyanın artık hatırlanmasının bile zorlaşmış olması olurdu.

Çünkü Dıranas'ın İstanbul'u yalnızca fiziksel bir İstanbul değildir. İnsanların birbirlerine selam verdiği, aşkın “mahrem örtüsü” bulunan, şehrin insanı kendisine ait hissettirdiği, yalıların ve kayıkların yalnızca mimari ve ulaşım unsuru değil bir hayat biçiminin parçaları olduğu bir İstanbul'dur.

Bugün o şiirdeki:

“Anlamsız turistler gibiyiz şimdi
Kapalıçarşı'da sen, Köprü'de ben.”

dizeleri de özellikle çarpıcıdır. Dıranas'ın kendi şehrinde turist gibi hissetmesi, bugün İstanbul'un yerlilerinin bile zaman zaman kendi şehirlerinde seyirciye dönüşmesi duygusuna kadar genişletilebilir.

Fakat burada şiirin finalindeki hüküm, bugünün okurunu da rahatsız eden bir soruya dönüşür:

“Körelen belki de biziz... kalbimiz.”

Belki Dıranas bugün yaşasaydı yalnızca İstanbul'u suçlamazdı. Kendisine ve bize de şu soruyu sorardı:

Şehir gerçekten mi bu kadar değişti, yoksa biz artık onu eskisi gibi görebilecek kalbi mi kaybettik?

Belki de şiirin bugün hâlâ bu kadar canlı olmasının nedeni budur. Çünkü Dıranas yalnızca “İstanbul yok oluyor” dememiştir. Daha tehlikeli bir şey söylemiştir:

İstanbul yok olurken onu kaybettiğimizi fark edecek duyarlılığı da kaybedebiliriz.

1950'lerin ya da 1960'ların İstanbul'unda “beton mezarlar”dan yakınan Dıranas'ın bugünkü İstanbul'u görmesi, bu nedenle yalnızca geçmişteki bir şairin geleceğe şaşkınlıkla bakması olmazdı. Kendi korkusunun gerçekleştiğini görmesi olurdu. Ama belki son dizesine yine de tutunurdu:

“Her zaman sonsuz elbet, İSTANBUL bu.”

Çünkü şiirin son umudu İstanbul'un değişmezliği değil, İstanbul'un bütün değişimlere rağmen taşıdığı tarihsel ve ruhsal derinliktir. Şehir dönüşür, insanlar gider, binalar yıkılır, yeni yapılar yükselir; fakat Boğaz, güneş, su, tarih ve hafıza var oldukça İstanbul bütünüyle yok olmaz.

Asıl tehlike, şiirin söylediği gibi, kalbin körelmesidir.

Bu nedenle Dıranas'ın şiirine bugün yeniden baktığımızda belki de en ağır soru “İstanbul'a ne oldu?” değil:

“İstanbul'a ne olduğunu fark edebilecek hâlâ bir kalbimiz var mı?”

oluyor.


“Batık bir ülkeyi aramak gibi”

Şairin İstanbul'a dönüşü de sıradan bir dönüş değildir:

“Niçin geri geldik bunca yıl sonra?
Batık bir ülkeyi aramak gibi.”

Bu çok önemli.

Şair aslında İstanbul'u değil, kendi geçmişini aramaktadır.

Bu yüzden çocukluğuyla karşılaştığında çocukluk da ondan kaçar:

“Nasıl kaçıyor benden, nasıl bir bak,
Yaban domuzu görmüş gibi düşte.”

Bu olağanüstü görüntü, şiirin psikolojik merkezlerinden biridir.

Geçmiş, şaire ait olması gereken bir şeyken artık ona yabancıdır.

İnsan kendi çocukluğuna bile yabancılaşmıştır.

Dolayısıyla İstanbul'un kaybı ile gençliğin kaybı aynı kaybın iki yüzüdür.


Geçmiş neden “yalan” olabilir?

Şair daha sonra çok daha ürpertici bir ihtimal ortaya atar:

“bize gülümsüyorsa geçmiş günler;
Belki yalandır, belki o bile yok.”

Burada artık nostaljiye güvenilmez.

Çünkü insan geçmişi hatırlarken onu olduğu gibi hatırlamaz; hatıra geçmişi yeniden kurar.

Dolayısıyla şairin zihnindeki eski İstanbul gerçekten var olmuş mudur?

Yoksa gençliğin ve aşkın verdiği güzellikle geçmişi olduğundan daha güzel mi hatırlamaktadır?

Bu soru, biraz önce üzerinde durduğumuz:

“Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti.”

dizesini daha da derinleştirir.

Belki şiir yok olmadı.

Belki şiiri üreten bakış değişti.

Belki İstanbul eskisi kadar güzel değildi; belki biz İstanbul'a bakmayı bilen insanlardık.

Şiirin finali tam da bu ihtimali kabul eder:

“Körelen belki de biziz... kalbimiz.”


Boğaziçi'nin “beton mezarlar”a dönüşmesi

Şiirin en sert bölümlerinden biri:

“Boğaziçi, daha sağken gömülmek
için dönüşmüş beton mezarlara”

Buradaki “daha sağken gömülmek” ifadesi şiirin genel metaforunu tamamlar.

İstanbul henüz vardır.

Boğaz hâlâ vardır.

Sular akar.

Binalar vardır.

İnsanlar vardır.

Ama şehir yaşayan bir şehir olmaktan çıkmıştır.

Bu, şiirin “ölüm” anlayışıdır: Ölüm, fiziksel yokluk değildir. Bir şeyin var olduğu halde kendi ruhunu kaybetmesidir.

Aynı şey aşk için de söylenir:

“Bir sevi vaktinin bile havasında
yok artık o mahrem örtüsü aşkın.”

Aşk vardır belki, insanlar hâlâ sevişmektedir; ama aşkın etrafındaki mahremiyet, şiirsellik, ritüel ve incelik ortadan kalkmıştır.

Bu yüzden hemen ardından gelen görüntü özellikle kaba ve gürültülüdür:

“Tenekeler çalıp çığlık çığlığa
yarı bir sevişme, ayaküzeri.”

Eskinin “mahrem örtüsü” gitmiş, yerine gürültü ve teşhir gelmiştir.

Bu yalnızca ahlâkî bir yakınma değil; şiirin bütün estetik dünyası açısından bir değişimdir: incelikten kabalığa, mahremiyetten teşhire, hayalden tüketime geçiş.


Şairin asıl sorusu: Bir şehir nasıl bu kadar çabuk yok olur?

Şiirin belki de en felsefî sorusu şudur:

“ama yüzyıllarla besli bir şehir
İnsan yaşamından daha da hızla
bunca çabuk nasıl yok olabilir?”

Buradaki paradoks çok güçlü:

Yüzyıllar boyunca oluşmuş bir şehir, birkaç insan ömrü içinde nasıl kaybolabilir?

Çünkü şehir yalnızca taşlardan oluşmaz.

Şehir, onu yaşayan insanların hafızası, alışkanlıkları, görgüsü, dili, aşkları, ritüelleri ve hayalleriyle şehirdir.

Bunlar kaybolduğunda taşlar yerinde kalsa bile şehir ölmüş olur.

Bu nedenle yıkılan şey aslında İstanbul'un kendisinden çok İstanbul deneyimidir.


“Göksel gemilere binip gitmişler”

Eski İstanbulluların ortadan kayboluşu da gerçekçi olmaktan çıkar ve mitolojik bir görüntüye dönüşür:

“göksel gemilere binip gitmişler.”

Burada insanlar sanki Nuh'un gemisine binip başka bir dünyaya gitmiş gibidir.

Bu, şiirin başındaki “bir dünya” kelimesini yeniden hatırlatır:

“Olmaz gibi bir dünya.”

Şairin kaybettiği şey bir şehirden daha büyüktür:

Bir dünya.

O dünyanın insanları da artık yoktur.


Son bölüm: Şair İstanbul'u değil, kendi kalbini sorgular

Şiirin sonuna doğru geçmişi yeniden kurma arzusu gelir:

“Kurabilir misin tekrar, düşünsen?
Hayallerimizi bile yitirdik;”

Burada çok kritik bir kelime var:

“Hayallerimizi.”

Artık yitirilen yalnızca İstanbul değildir.

Hayal etme yeteneği de yitirilmiştir.

Bu nedenle:

“Dağılmış bir sofra bu, bitti şölen.”

dizesi, “Akşam olan bir gün gibi son buldu” dizesinin başka bir biçimde yinelenmesidir.

Gün → akşam

Şölen → dağılmış sofra

İkisi de bir hayatın sona erişini anlatır.

Ve ardından:

“Ne kadar yalnızız şu akşam vakti”

gelir.

Burada “akşam” artık yalnızca İstanbul'un akşamı değildir. İnsan hayatının akşamıdır.


Kapalıçarşı'daki turist ve Köprü'deki insan

Son derece güzel bir yabancılaşma görüntüsü vardır:

“Anlamsız turistler gibiyiz şimdi
Kapalıçarşı'da sen, Köprü'de ben.”

Eskiden İstanbul'u “yaşayan” insanlar, şimdi kendi şehirlerinde turist olmuşlardır.

Bu çok güçlü bir paradokstur.

Çünkü turist bir yeri görür ama ona ait değildir.

Şair de artık İstanbul'a bakmaktadır fakat İstanbul onun evi, geçmişi ve hayatı olmaktan çıkmıştır.

Kendi geçmişinin şehrinde yabancılaşmıştır.


Son soru ve cevabı

Şair sevgilisine sorar:

“Uzanıp yıldızları tutsa elim
bulur muyuz yeniden o cenneti?”

Bu, şiirin son büyük umududur.

Fakat cevap gelmez.

Çünkü son bölümde:

“Ruhumuz Boğaz'da, o eski yerde,
yeni akımları umursamadan,
bir hayalet gibi pencerelerde
ne denli beklese de... hiç bir zaman.”

denir.

Ruh geçmişte kalmıştır.

Beden bugündedir.

Bu yüzden şiirdeki asıl trajedi zamanların birbirinden kopmasıdır.

Ve nihayet:

“Her zaman sonsuz elbet, İSTANBUL bu.
Körelen belki de biziz... kalbimiz.”

Şair İstanbul'u sonunda kurtarır.

İstanbul hâlâ sonsuzdur.

Değişen, bozulan, kaybolan, yaşlanan belki de İstanbul değildir.

İstanbul'u gören insanın kalbidir.

Bu yüzden şiirin başlangıcındaki “mutluluklar şehri” ile sonundaki “sonsuz İstanbul” arasında görünürde bir çelişki vardır. Fakat aslında yoktur. Şair son anda şunu fark eder:

Şehir değişmiş olabilir; fakat şehirle kurduğumuz ilişkiyi belirleyen şey bizim kalbimizdir.

Dolayısıyla şiirin bütün nostaljisi, son iki dizede kendisine karşı çevrilir.

“Körelen belki de biziz... kalbimiz.”

Bu “belki” özellikle önemlidir. Şair kesin bir hüküm vermiyor. İstanbul'un gerçekten değiştiğini de biliyor; fakat kendi hafızasının ve kendi bakışının da değişmiş olabileceğini kabul ediyor.

Ve tam burada şiir, basit bir “eski İstanbul güzeldi, yeni İstanbul kötü” şiiri olmaktan çıkar.

İstanbul'un kaybı ile insanın gençliğini kaybetmesi birbirine karışır; şehirdeki betonlaşma ile kalpteki körelme aynı hikâyenin iki yüzüne dönüşür.

Şiirin merkezindeki iki dizeyi bu yüzden şöyle okumak mümkün:

“Akşam olan bir gün gibi son buldu”
→ Bir şehir, bir aşk, bir gençlik ve bir hayat dönemi doğal/kaçınılmaz biçimde akşama ulaştı.

“Ne şiir kaldı, ne aşk, ne beklenti.”
→ Geçmişi anlamlandıran şiir, bugünü yaşanabilir kılan aşk ve geleceği mümkün kılan beklenti aynı anda çekildi.

Ve şiirin sonundaki:

“Körelen belki de biziz... kalbimiz.”

bu iki dizeyi geriye dönüp yeniden yorumlar:

Belki İstanbul'da şiirin, aşkın ve beklentinin kalmadığını söylemek kolaydır; daha zor olan, onları görebilecek kalbin artık bizde bulunup bulunmadığını sormaktır.

Bence şiirin asıl acısı tam burada yatıyor.