A. Hicri İzgören’in “Yorgun” şiiri, ayrılığın henüz tamamlanmış bir olay olmaktan çıkıp insanın algısını, zaman duygusunu ve hatta dilini dönüştürdüğü bir ruh hâlini anlatıyor. Şiirin merkezinde yalnızca sevgiliden uzak kalmanın hüznü değil, birlikte yaşanmış olanın artık aynı biçimde yaşanamaması var. Şairin “yorgun”luğu bedensel bir tükenişten çok, duyguların sürekli aynı acının çevresinde dönmesinden doğan bir iç yorgunluk.
Şiir daha ilk iki dizede geçmişteki yakınlığın çok güçlü ve özgün bir görüntüsünü kuruyor:
“Ne zaman dağılsa sesim
Şakağıma dayardın gözlerini”
Buradaki “sesimin dağılması”, konuşamama, kendini ifade edememe ya da iç dünyadaki çözülme olarak okunabilir. Sevgilinin buna verdiği karşılık ise sözcüklerle değil, bakışla gerçekleşiyor. “Gözlerini şakağıma dayamak” alışılmış bir sevgili imgesi değil; fiziksel yakınlığı neredeyse dokunsal hâle getiren bir ifade. Şairin sesi dağıldığında sevgilinin gözleri onun yanında beliriyor. Böylece daha başta şiirin önemli bir ilişkisi kuruluyor: ses ve göz, söz ve sessizlik, anlatma ve anlaşılma.
Fakat hemen ardından şiir geçmişten bugüne kırılıyor:
“Oysa adınla başlamak istedim bu akşama
İstedim ki bir ayrılıkta bitmesin buruk”
Buradaki “oysa”, şiirin temel hareketini belirleyen kelimelerden biri. Şair bir akşama sevgilinin adıyla başlamak istiyor; fakat artık elindeki başlangıç, ayrılık duygusuyla kuşatılmış durumda. “Bir ayrılıkta bitmesin buruk” dizesindeki alışılmadık söz dizimi de şiirin duygusunu taşıyor. Cümle sanki kendi içinde takılıyor. Şairin söylemek istediği şey kadar, söyleyemeyişi de şiirin parçası oluyor.
Bu durum şu dizelerde doğrudan dile geliyor:
“Günlerdir bir tek dize düşüremedim
Bu kaçıncı sürgünüm bütün renklerimi götürdün”
Burada ayrılık yalnızca sevgilinin yokluğu değildir; aynı zamanda şiirin yokluğudur. Sevgili gidince şairin renkleri de gidiyor, dizeler de. “Bütün renklerimi götürdün” sözü bu nedenle basit bir aşk mecazı olmaktan daha geniş bir anlam taşıyor. Sevgili, şairin dünyayı algılama biçiminin bir parçası hâline gelmiş. Onun yokluğunda dünya renksizleşiyor; şiir yazma yetisi bile sekteye uğruyor. “Sürgün” kelimesi de burada önem kazanıyor: Şair kendisini yalnızca sevgilisinden değil, kendi renklerinden ve kendi şiirinden sürgün edilmiş hissediyor.
İkinci bölümde kişisel ayrılık giderek daha geniş bir atmosferin içine yerleşiyor:
“Kanayan bir öyküdür içimizdeki bozgun
Her gün yeni bir hüznü takıp koluna
Bütün saatleri acıya kuruyor sanki”
“İçimizdeki bozgun” çok güçlü bir ifade. Bozgun, tek bir ilişkinin başarısızlığı değil; içeride meydana gelmiş bir çözülme, yenilgi ve dağılma hâli. Üstelik bu bozgun “kanayan bir öykü”. Yani geçmişte kalmış ve kapanmış değil; anlatıldıkça, hatırlandıkça yeniden kanıyor.
Zaman da bu acının dışında kalamıyor. “Bütün saatleri acıya kurmak”, şiirdeki en başarılı kişileştirmelerden biri. Normalde saat zamanı ölçer; burada ise bütün saatler acıyı ölçüyor. Böylece ayrılık yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olmaktan çıkıyor ve şimdiki zamanın tamamını ele geçiriyor.
“Şarkıların hüzzam makamındayız”
Bu dize şiirin müzikal damarını belirginleştiriyor. Hüzzam, Türk musikisinde özellikle hüzün, içlilik ve melankoliyle özdeşleşmiş bir makamdır. Fakat şair “hüzzam makamında bir şarkı”dan söz etmiyor; “şarkıların hüzzam makamındayız” diyor. Yani artık şarkıları dinleyen kişiler değil, bizzat kendileri hüzzamın içindeler. Hüzün bir duygu olmaktan çıkıp içinde bulunulan varoluşsal mekâna dönüşüyor.
Ardından gelen “göçebe yollar” ve “yılkı atlar” imgeleri şiirin hareket duygusunu artırıyor:
“Kanıyoruz göçebe yollarda yılkı atlar”
Yılkı atı başıboşluğu, özgürlüğü, terk edilmişliği ve doğayla baş başa kalmayı aynı anda çağrıştırıyor. “Göçebe yollar”la birlikte düşünüldüğünde sevgililer artık sabit bir yuvaya ait değiller. Bir yere ulaşmaktan çok, yaralı biçimde dolaşıyorlar. Şiirdeki aşk böylece romantik bir sığınak olmaktan çıkarak sürekli hareket hâlindeki, nereye varacağı belirsiz bir yolculuğa dönüşüyor.
“Bir acı kahve hatrını unuttuk” dizesi ise bütün bu büyük imgelerin arasına son derece gündelik ve kültürel bir ayrıntı sokuyor. Kahve, “hatır”la birlikte düşünüldüğünde geçmişin, dostluğun, yakınlığın ve birlikte yaşanmışlığın simgesine dönüşüyor. “Acı kahve”nin hatrının unutulması, aslında ilişkinin yalnızca kendisinin değil, ilişkiye anlam veren küçük ritüellerin de kaybolduğunu söylüyor. Hemen arkasından gelen:
“Her köşe başında bir maskara”
dizesi ise şiirin tonunu birden sertleştiriyor. İçeride yaşanan gerçek acının karşısında dış dünya sahte, gülünç ve maskeli bir yer gibi görünüyor. Şairin içindeki bozgun ile dışarıdaki “maskara”lar arasında belirgin bir yabancılaşma oluşuyor.
Üçüncü bölümde şiirin dili daha soyut ve daha karanlık hâle geliyor:
“Tuzun ve şarabın tadı değişti
Nasılsa eskidi yüzün -değişmedi gözlerin-”
Burada “tuz” ve “şarap” gibi duyulara doğrudan hitap eden unsurlar üzerinden aşkın algısal dünyasının değiştiğini görüyoruz. Ayrılık, yalnızca düşünceleri değil, tatları bile değiştiriyor. Sevgilinin yüzünün eskimesi ise daha da ilginç. Çünkü yüz değişiyor, yaşlanıyor, hatırada bile eskiyor; fakat “gözler” değişmiyor. Bu parantez içindeki:
“-değişmedi gözlerin-”
ifadesi şiirin başlangıcındaki “göz” imgesiyle yeniden bağ kuruyor. Başlangıçta sevgili, şairin dağılan sesine gözleriyle karşılık veren kişiydi. Şimdi yüz eskimiş olsa da gözler hâlâ aynı. Demek ki şairin hafızasında sevgilinin değişmeyen özü gözlerde saklanıyor.
“Alevler yakmıyor artık inceltmiyor buzları” dizesinde ise aşkın dönüştürücü gücünün kaybolduğu görülüyor. Eskiden ateş buzları eritebiliyordu; şimdi alevler bile etkisiz. Bu, ilişkinin soğumasını anlatan oldukça açık bir imge olsa da hemen ardından gelen gökyüzü imgesi şiiri bireysel ilişkiden daha büyük bir yalnızlığa taşıyor:
“Üstümüzde sağır ve dilsiz bir gökyüzü”
Gökyüzü normalde aşk şiirlerinde tanıklık eden, umut veren veya sonsuzluk duygusu yaratan bir unsurdur. Burada ise sağır ve dilsizdir. Ne acıyı duyuyor ne de cevap veriyor. Şairin çağrısı evrene ulaşmıyor.
Bunun ardından gelen “bulutlar paslanacak” ifadesi de şiirin karanlık atmosferini olağanüstü bir biçimde somutlaştırıyor. Paslanmak normalde metaller için kullanılan bir fiildir; bulutların paslanması, gökyüzünün bile doğal niteliğini kaybetmesi demektir. Artık yalnızca insan ilişkileri değil, dünyanın kendisi de bozuluyor gibidir.
“İşte solan bozkır akşam ve zaman”
Bu üçlü, şiirin mekânını ve zamanını aynı anda eritiyor. Bozkır soluyor, akşam soluyor, zaman soluyor. “Bozkır” burada yalnızca coğrafi bir görüntü değil; şiirin ruh hâlinin dış dünyadaki karşılığı. Geniş ama ıssız, rüzgâra ve uzaklığa açık, insanı kendi yalnızlığıyla baş başa bırakan bir dünya.
Ve şiirin belki de en çıplak sorusu geliyor:
“Sessizlik -sensizlik daha ne kadar”
Burada “sessizlik” ile “sensizlik” neredeyse birbirinin yerine geçiyor. Sevgilinin yokluğu artık sessizliğin kendisi olmuş. Fakat hemen sonrasında şiir yeniden hayata, hatta meydan okumaya yöneliyor:
“-Aşksa aşk işte nabzım-
Bütün sağnaklarını yağdır haydi yağdır
İster bir cehennem aç ister bir mayıs getir”
Bu bölüm, şiirin en önemli kırılma noktası. Şair bütün yorgunluğuna rağmen tamamen teslim olmuyor. “Aşksa aşk işte nabzım” diyerek aşkı hâlâ nabız, yani yaşam belirtisi olarak tanımlıyor. Artık aşk yalnızca mutluluk veren bir duygu değil; acı verse de insanın hâlâ canlı olduğunu kanıtlayan bir şey.
Bu yüzden “cehennem” ile “mayıs” aynı cümlede karşı karşıya getiriliyor. Cehennem acının, Mayıs ise yenilenmenin ve baharın simgesi. Şair ikisini de kabul etmeye hazır:
“Her vurguna hazırım nasılsa her şey pusuda gibi”
Buradaki “vurgun” kelimesi özellikle önemli; hem aşkın insanı vurmasını hem de hayatın yeni bir darbesini çağrıştırıyor. Şair artık gelecek acıya karşı bağışıklık kazanmış değildir; tersine, acı ihtimalini bilerek yaşamaya devam etmektedir.
Son iki dize ise şiirin bütün atmosferini birden değiştiriyor:
“Bu bungun akşama yazdırarak adını
Dal gibi serin yine gözlerin”
Şiir boyunca kararan, paslanan, sağırlaşan dünya son anda sevgilinin gözleriyle yeniden serinliyor. “Dal gibi serin” oldukça narin bir benzetme. Şiirin başındaki gözler burada yeniden ortaya çıkıyor; fakat başlangıçta şairin dağılan sesine dayanan gözler, sonunda bungun akşamın içine yazılan gözlere dönüşüyor.
Bu nedenle şiirin sonu tam anlamıyla bir kavuşma değildir. Sevgili hâlâ yoktur. “Sensizlik” hâlâ sürmektedir. Fakat onun adı akşama yazılabilir, gözleri hâlâ hatırlanabilir. Şairin kurtuluşu sevgilinin geri dönmesinde değil, yokluğun içinden onun görüntüsünü yeniden kurabilmesinde gerçekleşir.
“Yorgun” bu açıdan yalnızca ayrılık şiiri değil; aşkın ardından insanın kendi duyularını, zamanını ve şiirini yeniden kurma çabasıdır. Şiirin bozkırı, akşamı, paslanan bulutları, susan gökyüzü ve acı kahvesi hep aynı iç dünyanın dışarıya yansımalarıdır. Buna karşılık “gözler” şiir boyunca değişmeyen tek imgedir. Ses dağılır, renkler kaybolur, yüz eskir, alevler söner, gökyüzü susar; fakat gözler kalır. Şiirin en derin hafıza noktası da burasıdır: Her şey değişebilir; insanın sevdiği bir çift göz, hafızada değişmeden kalabilir.
Bu yüzden şiirin “yorgun”luğu umutsuzlukla aynı şey değildir. Şair yorulmuştur ama nabzı hâlâ atmaktadır. Cehennem ihtimalini de Mayıs ihtimalini de kabul eder. Şiir, tam da bu nedenle karanlıkta sona ermez; serinleyen gözlerde, yani hatıranın hâlâ canlı olduğu yerde sona erer.