Tren Geçerken - Türk Şiirinin Raylarında Bir Yolculuk
İçinden Tren Geçen Şiirler
Tren şiire girdiğinde yalnızca bir tren gelmez. Onunla birlikte bir istasyon, bir şehir, bir yolcu, bir bekleyen, bir giden ve çoğu zaman geride bırakılmış bir hayat gelir. Kimi zaman trenin kendisini görürüz; kimi zaman yalnızca düdüğünü duyarız. Bazen bir tren penceresinden memlekete bakarız, bazen boş bir peronda kalırız. Bazen tren sevgiliyi götürür, bazen bizi geçmişimize taşır, bazen de ölümün uzak ve kaçınılmaz yolculuğuna dönüşür.
Türk şiirinin trenleri bu yüzden tek bir anlama sığmaz. Kara tren türküsündeki gurbet ile Nâzım Hikmet'in tren penceresindeki yeryüzü aynı raylarda ilerler; Attilâ İlhan'ın düdükleriyle Cahit Sıtkı'nın giden trenlere el sallayan insanı aynı istasyonda buluşur. Sezai Karakoç'un “Tren kaçırmış gibiyim” sözü ile Hüsrev Hatemi'nin artık hiçbir trenin uğramadığı istasyonun yanında duran karakavağı, trenin iki ayrı yüzünü gösterir: kaçırılan yolculuk ve artık gelmeyen yolculuk.
Ama belki trenin şiirdeki asıl sırrı, hareket ediyor görünürken zamanı taşımasıdır. Bir tren geçer ve yalnızca bir mesafe alınmış olmaz. Bir yaş, bir aşk, bir şehir, bir insan da geride kalır. Ferîdûn-i Muşîrî'nin söylediği gibi:
“Dünya, hiç durmadan seferde olan bir tren gibidir.
Zaman raylarının üzerinde, süzülen yıldız gibi akar geçer.”
Bu düşüncede tren artık dünyanın içindeki bir araç değildir; dünya trenin kendisine dönüşür. Biz de onun yolcularıyız. Nereye gittiğimizi bildiğimizi sanırız; oysa tren ilerledikçe arkamızda kalanların sayısı artar. Çocukluk, ev, babaanneden kalma bir oda, bir şehir, bir sevgili, bir dost… Yolculuk uzadıkça insanın valizinden çok hafızası ağırlaşır.
Ümit Yaşar Oğuzcan'ın trenleri bu büyük dünya yolculuğunu bir anda küçültür, bir insanın kalbine indirir:
“Her gece yorgun kalbime trenlerin
Biri geldi, biri gitti”
Dünyanın sefer hâli, burada bir kalbin sefer hâlidir. Trenlerin biri gelir, biri gider. Kalp bir istasyondur; fakat hiçbir yolcu orada uzun süre kalmaz. Üstelik şair “yorgun kalbim” der. Demek ki bu istasyonda asıl yorulan trenler değil, bekleyen insandır.
Belki bütün tren şiirleri biraz da bu yüzden beklemekle başlar.
İstasyonun saati
Tren hareket eden şeydir; istasyon ise hareketin karşısında duran zaman.
Bir trenin gelişini beklerken insan yalnızca tren beklemez. Kendi hayatından gelecek bir haberi, bir insanı, bir dönüşü, bazen de geçmişte kalmış bir şeyi bekler. Sennur Sezer'in bekleme salonlarında bu yüzden büyük olaylardan çok küçük ayrıntılar vardır:
“Bekleme salonları. Ucuz tütün, mektup torbası ve
bir öykü: cılız ışığıyla.”
İstasyondaki hayatın kendisi de böyledir. İnsanlar bir süreliğine orada toplanır, birbirlerini görür, sonra tren gelir ve kalabalık dağılır. Birinin gideceği vardır, diğerinin kalacağı. Birinin cebinde bilet, diğerinin elinde mektup vardır.
Metin Altıok'un:
“Trenim gecikmeli, yüreğim bungun,
Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar.”
dizelerinde ise trenin gecikmesiyle insanların uzaklaşması aynı zamana bağlanır. Tren gecikmektedir ama hayat beklememektedir. İstasyondaki saat ilerlerken insanın hayatından insanlar eksilir.
Bu yüzden bekleme salonları tren şiirinde yalnızca birer mekân değildir. Hayatın insanı beklettiği yerlerdir.
Ve her bekleyişin içinde küçük bir korku vardır: Ya tren gelmezse?
Tren gelmezse
Bir gün trenin gecikmesiyle gelmemesi arasındaki fark anlaşılır.
Bayram Balcı'nın:
“hiç bir yolcu treninin uğramadığı istasyon hüznü”
dediği yerde artık bekleyişin son sınırına gelmişizdir.
Raylar hâlâ oradadır.
Peron hâlâ vardır.
Fakat tren yoktur.
Hüsrev Hatemi'nin şiirinde bu yokluk bir insanın kendi hâline dönüşür. Önce geçmişin sıcaklığı hatırlanır:
“Kıyıda tahammülfersa çay bahçeleri,
Sıcak ve güneşte parlayan semaverler”
Sonra:
“Çoraklaştı bayırlar, çoraklaştı her yer
Ancak hatırlar gibiyim çiçekleri....”
Ve keder artık savrulmayacak kadar ağırdır:
“Savrulmaz bilirim beni kül eder keder”
Sonunda şair, unutulmuş istasyonun yanında duran karakavağa dönüşür:
“Burda Unutulmuş bir Sultan Aziz İstasyonu,
Ben, demiryolu yanında bir karakavak
Nergis ve lale tarlalarına hayli uzak.”
Bu üç dize, tren şiirinin bütün alışılmış düzenini tersine çevirir.
Tren yoktur.
Yolcu yoktur.
Gidiş yoktur.
Kavuşma ihtimali bile yoktur.
Sadece kalan vardır.
Karakavak, artık bir yolcunun değil, yolculukların hafızasını taşır. Bir zamanlar insanların gelip geçtiği yerde kendisi kalmıştır. Belki tren şiirinin en büyük yalnızlığı budur: Gidenin ardından bakmak değil, artık gidenin de gelmeyeceğini bilmek.
Gidenlerin ardından
Ama trenlerin büyük çoğunluğu gelir ve gider.
Cahit Sıtkı Tarancı'nın:
“El sallamalıyım
Giden trenlere”
dediği o basit hareket, Türk şiirinde ayrılığın en tanıdık görüntülerinden biridir.
Tren giderken insan el sallar. Bunun bir faydası yoktur; tren geri dönmez. Ama insan yine de elini kaldırır. Belki de bu hareket, giden kişiye değil, kendi geride kalmışlığına yapılır.
Gülten Akın'ın şiirinde:
“Bozkırdan günün son treni geçecek
Ben her şeye ardından bakacağım”
diyen insan da aynı yerde durur. Fakat burada “ardından bakmak”, el sallamaktan daha uzun bir eylemdir. Tren gider, bozkır kalır. İnsan kalır. Akşam kalır. Bakış kalır.
Necmettin Topçu'nun:
“bir tren gibi uzaklaştın sen.
bir bekleme salonu gibi yalnızlaştım ben.”
dizelerinde ise giden ile kalan birbirinin mekânına dönüşür. Sevgili tren olur; kalan kişi bekleme salonu. Biri hareket eder, diğeri hareketin gerçekleştiği yerde yalnızlaşır.
Bazen ayrılığın bütün hikâyesi bundan ibarettir: Birinin gidebilmesi, ötekinin kalabilmesi.
Düdük çalar
Tren henüz görünmeden kendisini duyurabilir.
Attilâ İlhan'ın:
“nedir tren düdüklerinin çığlık çığlığa sorduğu
bir şehri terk ederken susmak bu kadar güç müdür
kadere dönüştüren nedir sıradan bir yolculuğu”
dizelerinde tren düdüğü, yolculuğun sesi olmaktan çıkar ve kaderin sorusuna dönüşür.
Bir şehri terk etmek neden bu kadar zordur?
Çünkü insan şehirden ayrılırken yalnızca bir yerden ayrılmaz. Orada yaşamış hâlinden de ayrılır. Şehir arkasında kalır; fakat insanın içinde kalmaya devam eder.
Cevat Çapan'ın:
“Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,
Sürgünlerin uzmanlığını.”
dediği yerde trenin acı sesi de bu öğrenilmişliğin parçasıdır:
“Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.”
Bazı insanlar vedalaşmayı sonradan öğrenir.
Bazıları sürgünü.
Bazıları trenin sesinden ayrılığı.
Baudelaire'in Agathe'ın ruhuyla birlikte söylediği:
“Hey trenler, vapurlar, beni burdan götürün.”
ise başka bir kapı açar. Burada insan bir yere gitmek istemez; buradan gitmek ister. Yolculuğun hedefi belirsizdir, kaçışın kendisi yeterlidir.
Tren böylece bazen kavuşmanın değil, kurtuluşun aracıdır.
Pencereden geçen dünya
Trenin bir başka büyüsü, insanı oturduğu yerde yolculuk ettirmesidir.
Turgut Uyar'ın treninde:
“Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber”
dışarıdaki dünya trenle birlikte hareket eder.
Oysa köyler koşmaz.
Telgraf direkleri koşmaz.
Hareket eden trendir.
Fakat yolcu için dünya hareket hâlindedir. Tren penceresi, memleketi bir manzaradan çıkarıp geçip giden bir hafızaya dönüştürür.
Cahit Külebi'nin İzmir yolculuğunda şehir yaklaşırken:
“Rüzgar okşuyordu saçımı tren penceresinde,
Kalbim bir bayrak gibi çırpınıyordu.”
Tren penceresindeki rüzgâr gençliğin rüzgârıdır.
Ahmet Ada'nın doğuya giden treninde ise sevgilinin boynu dışarıdaki ağaçlarla aynı hızla geçer:
“yanımdasın ak boynun upuzun
hızla geçiyor ağaçlar ve boynun”
Ataol Behramoğlu'nun:
“Şimdi bir tren penceresinden
Başka yaşamlara bakar gibiyim”
dizesi bu deneyimi tamamlar.
Tren penceresinden bakmak, dünyaya sahip olmak değildir. Dünyanın içinden geçerken ona kısa süreliğine tanıklık etmektir.
Bir ev görünür.
Bir köy.
Bir tarla.
Bir çocuk.
Sonra hepsi geride kalır.
Gurbetin rayları
Kara trenin türkülerdeki gurbeti ile modern şiirin trenleri arasında görünmez bir ray vardır.
“Düdüğünü çalmaz mı ola
Gurbet ele yâr yolladım
Mektubumu almaz mı ola?”
Tren sevgiliyi götürür; mektup geride kalır.
Bu iki hareket arasında büyük bir mesafe vardır.
Türkiye'nin trenleri yalnızca sevgilileri değil, ekmek peşindeki insanları, hastaları, öğrencileri, askerleri, işçileri ve memleketinden ayrılmak zorunda kalanları da taşımıştır. Bu yüzden tren, şiirde bireysel ayrılığın yanında toplumsal bir hafıza da taşır.
Nâzım Hikmet'in insan manzaraları burada anlam kazanır. Tren yalnızca bir yolculuk mekânı değil, memleketin birbirinden farklı hayatlarının kısa süreliğine aynı vagonda buluştuğu yerdir.
Bir vagonda herkes aynı yöne gider ama aynı sebeple gitmez.
Kimi dönmek için gider.
Kimi kaçmak için.
Kimi okumaya.
Kimi çalışmaya.
Kimi hastasını kurtarmaya.
Kimi de hayatının geri kalanını geride bırakmaya.
Kalbin makası
Trenler raydan çıkmadıkça belirlenmiş bir yolda ilerler. Fakat rayların arasında makaslar vardır.
Hayatın da.
Altay Öktem'in:
“bir tren makas değiştiriyor kalbimde”
dizesi bu yüzden aşk şiirinin çok güzel bir buluşudur. İnsan aynı rayda ilerlediğini sanırken bir anda yön değiştirir.
Baki Ayhan T.'nin:
“Ray değiştirdi güneyden batıya öksüren tren”
dediği yerde de hayatın yönü değişmiştir.
Trenlerin kaderi raylara bağlıdır.
İnsanın kaderi ise bazen karşılaştığı insanlara.
Kemal Sayar'ın:
“Yarin dudaklarından trenler geçer de
Kalbinin istasyonunda durmaz mı”
sorusunda sevgili bir istasyondur; fakat trenin durup durmayacağı belli değildir.
Aşkın en büyük huzursuzluğu belki de budur: Birinin hayatından geçmekle onun hayatında kalmak aynı şey değildir.
Çölün içindeki tren
Haydar Ergülen'in:
“o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde”
dizelerinde tren ile çöl birbirine zıt iki dünya gibi görünür. Biri hareketi, diğeri sonsuz boşluğu çağrıştırır. Fakat şiir bu ikisini aynı yere koyar.
Çölün içinde tren yolcusu olmak, insanların arasında yalnız kalmaya benzer.
Şair bunu hemen ardından söyler:
“ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!”
Burada trenin içindeki fiziksel kalabalık ile insanın içindeki yalnızlık birbirinden ayrılır. Yanımızda insanlar vardır; fakat içimizde kimse yoktur.
Böylece tren, kalabalığın değil yalnızlığın da mekânı olur.
Bir akşam tren gelir
Fakat tren şiirinin bütün trenleri ayrılık getirmez.
Bazen beklenen tren gelir.
Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun:
“Belki bir akşam bu kente bir tren gelir
Belki de yüreğimdeki hicranı alır gider.”
dizelerinde tren, ayrılığın karşısındaki ihtimaldir.
“Belki” kelimesi burada çok şey taşır.
Henüz tren gelmemiştir.
Ama gelme ihtimali vardır.
Bu ihtimal bile insanın bekleyebilmesine yeter.
Behçet Aysan'ın:
“kalkmak üzere bir tren
seni hatırlarım”
dizelerinde ise ayrılık henüz başlamamıştır. Tren kalkmak üzeredir ve hatırlama çoktan başlamıştır.
Ne kadar tuhaf: Tren hareket etmeden hafıza hareket eder.
İnsan daha ayrılmadan özlemeye başlayabilir.
Belki istasyonların hüznü biraz da bundan doğar.
İnsan trene dönüşür
Bazen tren insanı taşımaz; insanın kendisi trene dönüşür.
Ayten Mutlu'nun:
“kahır yüklü ağır bir tren gibiyim”
dediği yerde tren artık dışarıdaki bir nesne değildir. Şairin kendi hâlidir:
“şimdi bozkırlarda usul usul ağlayan
kahır yüklü ağır bir tren gibiyim”
Tren insanın yerine geçmiştir.
Ağırdır.
Yüklüdür.
Ağlar.
Ve yine de ilerler.
Belki insanın hayatla ilişkisi de budur: İçinde taşıdığı onca şeyi rağmen yoluna devam etmek.
Trenlerin ağır yükleri vardır.
İnsanların da.
Bir tren kaçırılır
Bütün yolculukların bir de kaçırılmış olanları vardır.
Sezai Karakoç'un:
“Tren kaçırmış gibiyim”
demesi, bu yüzden tren şiirinin en kısa ama en geniş cümlelerinden biridir.
Bir tren kaçırılmıştır.
Ama hangi tren?
Bir hayatın treni mi?
Bir aşkın mı?
Bir gençliğin mi?
Bir dönüşün mü?
Şiir bunu söylemez. Zaten söylememesi daha güçlüdür.
Çünkü herkesin kaçırdığı tren başkadır.
Kimi insan treni gerçekten kaçırır.
Kimi doğru trene hiç binemez.
Kimi ise yıllar sonra dönüp baktığında, asıl kaçırdığı şeyin tren olmadığını anlar.
Son istasyondan önce
Tren şiirlerinde ölüm çoğu zaman birdenbire ortaya çıkmaz. Yolculuğun doğal sonu gibi, yavaşça yaklaşır.
Şükrü Erbaş:
“Bütün ayrılıklarımı yüklenmiş bir tren
Sarı bir istasyondan alsın beni.”
derken bütün ayrılıkların aynı trende toplandığını hissederiz.
Behçet Aysan'ın keder yüklü treni de bu duygunun içinden geçer.
Tren artık yalnızca bir şehirden başka bir şehre gitmemektedir.
İnsan, hayatının bütün ayrılıklarını yanında taşımaktadır.
Her istasyon bir şey bırakır.
Her kalkış bir eksilmedir.
Her varış, başka bir ayrılığın başlangıcı olabilir.
Belki son istasyonun hüznü de buradan gelir: İnsan yolculuğun biteceğini bilir ama hangi istasyonda son kez ineceğini bilmez.
Ve eski trenler
Tam burada, çocukluk kendiliğinden geri gelir.
Haydar Ergülen'in eski buharlı trenleri çocukların çizdiği resimler gibidir: kocaman tekerlekler, yüksek bacalar, duman, düdük, vagonlar… Bir makineden çok oyuncak gibidirler.
Fakat bu çocukluk, tren şiirinin tamamı değildir.
O yalnızca uzun yolculuğun bir yerinde açılan eski bir penceredir.
Eski trenlerin çocuklara benzeyen tarafı, belki de onların hâlâ hayal edilebilir olmalarıdır. Buharlı trenin dumanı göğe yükselirken çocuk onunla birlikte başka dünyalar kurabilir. Tren konuşabilir, yorulabilir, bekleyebilir, arkadaş olabilir.
Fakat çocuk büyüdüğünde tren değişmez.
Çocuk değişir.
Belki de eski buharlıların müzelerde sessizce durmasının asıl hüznü budur. Onlar hâlâ aynı büyük tekerlekleri, bacaları ve vagonları taşırlar; fakat onları gören çocukların gözleri artık başka yerlerdedir.
Tren çocukluğun bir parçasını taşımıştır.
Ama yalnızca onu değil.
Karakavağın yanında
Bir gün bütün trenler geçer.
Büyük garlar boşalır.
Bekleme salonlarının ışıkları söner.
Düdükler uzaklaşır.
Bir şehir değişir.
Bir yol kapanır.
Ve geriye bazen yalnızca bir istasyon kalır.
Hüsrev Hatemi'nin karakavağı işte orada durur.
Artık trene yetişmeye çalışmaz.
El sallamaz.
Beklemez.
Sadece durur.
Kendisinden önce oradan geçmiş trenleri, yolcuları, vedaları, kavuşmaları ve belki de hiç gerçekleşmemiş yolculukları taşır.
Bu yüzden tren şiirlerinin sonunda yalnızca gidenleri düşünmek yetmez.
Kalanları da düşünmek gerekir.
Gidemeyenleri.
Dönemeyenleri.
Treni kaçıranları.
Tren beklerken yaşlananları.
Trenin uğramadığı istasyonları.
Ve istasyonun yanında, bütün bunları sessizce seyreden karakavakları.
Tren geçerken
Belki tren şiirlerinin bize anlattığı en büyük şey, trenin kendisi değildir.
Geçip gitmektir.
Bir insanın hayatımızdan geçip gitmesi.
Bir şehrin değişip gitmesi.
Bir çocukluğun büyüyüp gitmesi.
Bir aşkın ray değiştirmesi.
Bir yolculuğun tamamlanması.
Bir istasyonun unutulması.
Bir trenin son vagonunun karanlıkta kaybolması.
Ferîdûn-i Muşîrî'nin dünyayı trene benzetmesiyle başlayan yolculuk, Hüsrev Hatemi'nin demiryolu yanındaki karakavakla başka bir yere varır. Başlangıçta dünya hareket hâlindedir; sonunda insan hareketsiz kalıp geçen dünyaya bakar.
Aradaki bütün şiirler bu iki hâl arasında gidip gelir.
Ümit Yaşar'ın yorgun kalbine tren gelir gider.
Cahit Sıtkı gidenlere el sallar.
Gülten Akın ardından bakar.
Attilâ İlhan düdüğün sorusunu duyar.
Cevat Çapan sürgünün sesini öğrenir.
Baudelaire buradan götürülmek ister.
Turgut Uyar'ın köyleri trenle birlikte koşar.
Haydar Ergülen çölün içinde yalnız kalır.
Ayten Mutlu kahır yüklü trene dönüşür.
Cinozoğlu gelecek treni bekler.
Behçet Aysan tren kalkmadan hatırlar.
Sezai Karakoç kaçırılmış bir trenin ardından kalır.
Ve Hüsrev Hatemi, artık trenlerin uğramadığı yerde bir karakavak olur.
Bütün bunların arasında tren bazen gerçek bir tren, bazen bir sevgili, bazen gurbet, bazen zaman, bazen ölüm, bazen de insanın kendi hayatıdır.
Fakat her defasında aynı şeyi yapar:
Gelir.
Bir süre durur.
Sonra gider.
İstasyonda kalanlar arkasından bakar.
Ve tren gözden kaybolduğunda, geriye rayların üzerinde hiçbir şey kalmamış gibi görünür.
Oysa kalmıştır.
Bir düdük sesi.
Bir pencere.
Bir el sallayışı.
Bir bekleyiş.
Bir şehir.
Bir aşk.
Bir çocukluk.
Bir karakavağın gölgesi.
Ve şiir.
Çünkü tren geçer.
Şiir, onun ardından bakmaya devam eder.