Süheyl Ünver ile Uğur Derman: Geçmişten Geleceğe İki Mektup
İstanbul, 15 Haziran 1959 Pazartesi
Mütehassiri olduğum Muhterem Hocam,
Şu haziran tahsilde bulunan biz gençler için, hiç de ferahnâk bir ay değildir. Zaman ve zemini itibariyle en güzel ay saydığım mayısta hafif hafif kokusunu ve korkusunu hissettiren imtihanlar, şâirin:
Geçmeden elden bahar, oyna gül, ey gonca sen
Sonra bu bağın olur her gülü hâr, âdeme
tavsiyesine uymağa meydan bırakmaz. Hele haziran girdi mi, talebe efendilerin âsâbı, en gergin hâlini alır. Eğer bu hâl:
Sen çalış, sineye sığmaz deme, âsar-ı ulûm
Bir küçük âyinede aks-i semâ zâhir olur
fehvâsınca hareket etmeğe mâni değilse, neticeden sevinilebiliriz. Nüktedan maarif nâzırlarından birinin, “Ah, şu mektepler olmasa, maarif ne güzel idare edilecek!” sözünü, “Şu imtihanlar olmasa mekteplerde ne güzel okunacak!” şekline tahvil edersek, üniversitede zannederim bu hususta en ideal ders, sizin ‘deontoloji’ dersinizdir. Talebe her türlü menfaat ve tabasbus hislerinden ârî, eğer bu mevzûu seviyorsa gelir, dinler, istifade eder. Sonunda imtihan da olmaz. Bu, âdeta talebenin ihlâsına karşı hocanın bir ikrâmı gibi gözükürse de bu dersin imtihanı hayat boyuncadır. Bu imtihan felsefesini nasıl bir psikoz içinde yaptığımı, kırk yıla karib bir zaman evvel aynı heyecanı çekmiş bir tıp talebesi, bugün de tahsilde iki evlat babası bir muhterem hoca olarak şüphesiz fark etmişsinizdir. Ne yapalım? Yaşlıların “mart ayı dert ayı”na mukabil bizlerin de “haziran ayı, imtihan ayı”mız var.
29 Mayıs İstanbul’un fethedildiği günde iltifatnameniz de fakîrhâneyi fetheyledi. Esasen eski Türk zevki ve nezâketiyle Amerika’yı bile fethettiğinize göre, bunun böyle olması tabii değil mi?
İmtihan korkusu, huzur içinde bir cevap yazmamı geciktirdi. Nihayet ikinci imtihandan da —avn-i İlâhiyle— muvaffak çıktıktan sonra cevaba cüret edebiliyorum. Ay sonuna kadar dört imtihanım daha var. Fakat bunların hepsini vermek mümkün olmayacak gibi. Meğer bundan sonra gelmek ferah-ı? imtihanı var. Yeni tayin edilen bir doçentin imtihanlarda takındığı asab bozucu tavrı bizi mesleğe bağlayacak, hem en fazla bağlayacak bu dersten soğumamıza sebep oluyor. Başka gruptan 63 kişinin girdiği imtihanda iki kişi geçebilirse, insanda mâneviyat mı kalır? Biz çalışmıyor muyuz? Pek iyi ama, mezuniyetine eşiğine gelmiş, dört sene hatta daha çok bu mesleğin havasını teneffüs etmiş bu kadar talebe, hiç mi fenn-i tıbbî? bilmezler? Kurban bayramı arefesinde bu kadar kurban vermenin dinde yeri var mı? Affedin hocam, tamamen şahsî üzüntülerle size zaman kaybettirdim. Âkif merhumun:
Allah’a güven, sâye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol
düsturunca düşündükçe, üzülmeye mahal kalmıyor. Tevfik Allah’tan, duâ da sizden değil mi hocam?
Garbın Einstein’a âid olduğunu zannettiği bir söz münasebetiyle lutf buyrulan mâlumat, beni ziyâdesiyle alâkadar etti. Hele Küllü yevmin hüve fî şe’n âyet-i celîlesini tefsir mâhiyetinde Muallim Cûdî Efendi’nin⁷⁰ bir kıt’asını şiir dosyamda bulunca bu mevzûu tamamlamak için aşağıya yazıyorum:
Allah tecellîsini tekrar etmez
Bir şey’i iki safhada izhâr etmez
Âsâr-ı nevâ-nevdir olan manzûrun
Bilmez bunu kim, dikkat-i âsâr etmez
Evet, asırlarca evvel, Garp ilmin de fennin de esasını Şark’tan alarak geliştirip kendisine mâl etmesini bilmiş. Ama bizde münevver zümre hâlâ her şeyi Garp’tan zannederler. Şarkın en büyük yoksuzluğu, plansızlık ve metotsuzluktur. Sizden bir vecize işitmiştim: “Nasıl bir atlet koşarken önce geriye adım atıp hız alırsa, biz de millet olarak ilerlerken mâzimizden hız almalıyız.” Bu düstur bizi Garp mukallidi olmaktan kurtaracaktır, çünkü Garp, Şark’ı taklid etmeden bünyesine uydurmasını, sonra ilerlemesini bilmiş. Ama biz bugün bunu yapamıyoruz. İşin eğlence tarafını ön plana alıyoruz. Mesela geçen sene Amerika’da bir “hulahup” dansı çıktı. Gazetelerde biz bu havâdisi okuduktan bir ay sonra dükkânlarda bu çemberlere, daha sonra sokaklarda, evlerde bu acayip çember oyunu ile vakit geçiren mini mini çocuklardan tutun da üniversite talebesine kadar yüzlerle insan gördüm ve kendi kendime düşündüm: Pek iyi ama Amerika yalnız hulahup ile meşgul değil ki? Bu çemberin yanı sıra bilmem kaçıncı sun’î peyk semâda dönüyor. Yani demek istediğim Garp’ı da taklid ederken işin ciddî tarafına yanaşamıyoruz. Bağlı olduğumuz o büyük din, bize terakkiyi emrediyor. Camiye giderseniz hoca, farz-ı kifayeye⁷¹ misal olarak cenaze namazından bahisle “Bir kişi kılmazsa bütün herkese farz olur.” der. Halbuki İslâm’ın ilerlemesi uğruna yapılacak her hareket, farz-ı kifâyedir. Düşmanlarımız atomla mı meşguller? İçimizden biri bu işi vazife edinmezse, atomla iştigal hepimize farz olmaz mı?
Lâkin kime anlatırsın, eyvah!
deyip bu bahsi de kapayalım.
Bir teveccüh eseri olarak fakire İstanbul’daki delâilü’l-hayratları tedkik emreden satırları mahcubiyetle okudum. Hakk-ı nâçizanemdeki temennilerinizin müteşekkiriyim. Temmuzdan itibaren ayırabildiğim vakitlerde şimdilik sadece tecrübe sahibi olmak, mektebi bitirdikten sonra dört elle sarılıp çalışmak, benim için bir zevk olacaktır. Esasen hayata atıldıktan sonra en büyük meşgalemin yazı san’atı ve tarihi olması en büyük arzumdur, teşvikinizle ilerlersem benim için ne bahtiyarlık!
Ve mine’l-havâdis... Bundan bir ay kadar evvel bir pazar günü Hocamda otururken Avukat Halil Bey⁷² ve arkadaşı geldiler. Halil Bey yeni bir Kur’ân-ı Kerîm almış. Hocamı imtihana⁷³ gelmiş. Tabii bakar bakmaz Şevki Efendi olduğunu söyleyen Hoca, ketebeyi okudu. Arapça uzun ibârede bu Kur’ân-ı Kerîm’i Şevki Efendi’nin yazmağa başladığı, yarısında hastalanıp vefat ettiği, devamını 1311’de teberrüken Hasan Rıza Efendi’nin tamamladığı, Hasan Rıza Efendi⁷³ tarafından yazılmıştı. Enfes tezhibinin de Mücellidbaşı Ahmed Efendi’ye⁷⁵ âid olduğunu hocam istidlâl etti. Cennetmekân dedenizin başlayıp eniştenizin ikmâl ettiği bu güzel Kelâm-ı Kadimi teşrifinizde gider görürüz inşallah.
Geçen mektubumda Ressam Ali Rıza Bey’in sergisi olacağından bahsetmiştim. O tarihte Şehir Galerisi’ne gittim. Böyle bir sergi olmadığından dolayı, gazetenin bu haberi sehven verdiğini anladım. Oradan Amerikan Haberler Cemiyeti’nde 150 yıllık Türk Amerikan Dostluğu sergisine gittim. Buradaki fotoğraflardan biri beni alâkadar etti. Mâhiyetini size yazıyorum. Washington’a geçtiğinizde bulur musunuz bilmem? Belki de bulmuşsunuzdur Hocam. 1853’te Washington âbidesine buradan bir mermer plak gönderilmiş. Üstte Sultan Mecid tuğrası, altta:
Devam-ı hallini te’yid için Abdülmecid Hân’ın
Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşinkton’da
yazıyor. Birinci mısranın ikinci kelimesini fotoğrafta pek okuyamadım. Belki başka bir kelimedir. Doğrusu, Washington’da Kadıasker Efendi’nin mermer üstünde mahkûk ta’lîk kitâbesi olacağı hâtırıma gelmezdi.
Necmeddin Efendi Hazretlerine imtihanlar dolayısıyla muntazam devam edemedim. (Zaten elfakir Mustafa Caferü’l-İspençiyari’nin yazmağa söz verdiği Besmele’yi göndermeyişi, hocasına meşk’e gidemeyip yazdığını beğendiremeyişinden ileri geliyor). Hocamız bugünlerde gözlüklerinden şikâyetçi, size mektup yazamadığına üzülüyordu. Ben gitmeyeli beri belki yazmıştır.
Geçenlerde Nuruosmaniye kapısından Kapalıçarşı’ya gidiyordum. Gözlerim Çarşı kapısı üzerine takıldı. Hatırlayacaksınız hocam, orada inkılâbı inkâr mânâsına alan bir zihniyetin katlettiği, Sâmi Efendi’nin nefes celi ta’lik yazılarının izleri vardı. İzleri diyorum. O yazıları kazıyan kırılası el tamamen yok edememiş, bir iz hâlinde dikkat ile bakılırsa okunabilecek yazılar kalmıştı. Bu defa çarşıyı tâmir ederken, yazıları yeşil zeminde varakla tınla çıkarmağa çalışmışlar. Tabii hepsi, henüz bir hafta evvel ta’lik meşkine başlamış talebe yazısına dönmüş. Bana o kadar tesir etti ki, gözlerim doldu. Hocama söyledim, o hâliyle kalkmış, gidip yazıları görmüş. Kimin yaptığını araştırmış, bulamamış. O kadar üzülmüş ki... “Kalıpları bende, vereyim yapsınlar, düzeltsinler” diyor.
Hattat Mâcid Bey⁷⁶ —bir daha gitmemek üzere— Bağdad’dan döndü. Bütün buradan alınan eserler, ihtilâl esnasında yağmalanmış, kapkapanın elinde kalmış.
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde
Bağdad ve saltanat deyince maddî saltanatıyla Hârûnü’r-Reşid ve mânevî saltanatıyla Behlül-i Dânâ kuddise sirruhû hâtıra gelmez mi? Şimdi Mahir Bey hocamızdan size selâm ve ihtirâmatını yazmamı istediler —duyup öğrendiğim Behlül Hazretlerine dâir bir manzum hikmeti yazıyorum. Trabzonlu Cûdî Efendi⁷⁷ kaleme almış.
Bir Nefise
Âdeti vechile bir gün Behlül
Eylemiş meclis-i Hârûn’a duhûl
Gülerek geçmiş oturmuş sadr’a
Çok mu yâ sadr, o çok kadr’e
Tâbi’ olmuş apup bir sohbet
Sapmış ol bezme sağa, bir müddet
Sonra birdenbire hâmuş olarak
Feyz-i irfanla lebâleb dolarak
Göz yumup gövde boş eğmiş kalmış
Bir zaman sonra ayılmış güyâ
Silkinip yeniden olup dide-küşâ
Dedi Hârûn ona handan handan
“Aman Allah için ey kutb-i cihan
Hangi âlemleri gezdin öyle
Ne idi keşf-i şuhûdun söyle”
Dedi Behlül ona: “Ey Sultânım
Tâc-dâr-ı azamet-unvânım
Ben de bir saltanat ettim teşkil
Ki bulunmaz ona âlemde adil
Düzerek ben dahi taht ü efser
Debdebe, tantana, asker, leşker
Azametlerle edip tahta suûd
Eyledim her cihete sevk-i cünûd
Kıt’alar, ülkeler ettim teshir
Eyledim şevketimi âlem-gîr
Yâni bir saltanat ettim icâd
Ki cihan, hükmüme oldu münkad”
Gûş edince bu hayâli Hârûn
Dedi Behlül’e olup hande-nümûn:
“Barekallah, ne güzel. İki çi südd
Göç açınca hemen oldu nâbüd”
Dedi Behlül, cevaben: “Yâhû
Bir düşün zübde-i irfandır bu
Ben açınca o ki olmuş öyle
Sen yumunca ne olur? Sen söyle”
Sizin Behlül’e bağlılığınızı bildiğim için yazdım. Efendim, Meşahir İmzaları defterini Belma Hanım verdi. Size ne kadar teşekkür etsem azdır. Fırsat buldukça okuyor, aramızdan ayrılmış olanlara rahmet, sağ olanlara uzun ömür diliyorum.
Havalar nihayet açabildi, bu arada yine kapanıp sık sık yağmur yağıyor. Size müjdem: Bu yaz Harem vapur seferleri başladı. Bu, avdetinizde Harem’in şerefleneceğine bir işarettir.
Şimdi bilmem ki Washington’da mısınız? Zannedersem serginiz olacak. Allah mübarek etsin. Kardeşlerim ne âlemdeler? Avdet günleri yaklaşıyor. Aman hayırlısı ile gelin efendim, yetti bu kadar...
Sizden aldığım ilhamla böyle uzunca yazdım. Kurban bayramı münâsebetiyle pek duyulmamış bir beyti arz ile hitâm-ı kelâm edeceğim efendim. Bu asrın başında yaşamış Elaziz Müftisi Fâik Efendi, fetvâhânede otururken karşıdaki çeşmeye iki genç kız su doldurmağa gelmişler. (Vak’a elli sene evvel cereyan ediyor.) Kurban bayramı arefesi, kızlardan fevkalâde güzel olanı bu sene kuzu kurban edeceklerini, diğeri ise kuzunun kurban olamayacağını söyler. Müftiden fetvâ almağa karar verirler. Güzel olan arkadaş hadiseyi anlatır ve “Kuzu kurban olmaz mı efendi hazretleri?” diye sorar. Müfti Efendi şâir, hassas; güzele değil, güzelliğe âşık bir adamdır. Orada irticalen fetvâsını verir:
Böyledir mes’ele-i aşkda fetvâ-yı sarih
Kuzu kurban olamaz, ben sana kurban olayım!
Doğrusu, fakir de böyle ehl-i dil müftiye kurban olsam yeridir. İşte bu da bayram hikâyesi... Bu vesileyle bayramınızı tebrik ile birçoklarını idrak etmenizi temenni ve Ünverlerin bütün rükünlerine sıhhat, âfiyet, muvaffakiyet dileklerimi arz ederim. Mektubumun burasını yazarken velî Ali Beyimiz telefon etti ve: “O mübarek mektuplarına yine cevap yazmağa hicâb ediyorum. Affetsinler, bayramlarını tebrik ile nicelerini beraber idrâkımızı Cenâb-ı Hak’tan niyaz eder, ellerinden öperim. Aynen yazın.” dedi. Ben de tekrar tekrar ellerinizden öpüp dualarınızı istirham ederim muhterem hocam. Burada olup bitenlerin hep iyilerini size yazıyorum. Yazmak istemediklerimi inşallah avdette fark etmezsiniz. Âfiyette dâim olmanız duasıyla...
Uğur
Dipnotlar
⁷⁰ Muallim Cûdî Efendi (Merzifon, 1851-İstanbul, 1931) Muallim, şâir.
⁷¹ Farz-ı kifâye: İslâm dininde yapılması farz olan, fakat mükelleflerden bir kısmı tarafından ifâ edilince diğerlerinden farziyeti kalkan emir ve vazifeler.
⁷² Halil Ethem Arda, avukat ve hat koleksiyoncusu. Yanındaki arkadaşının eski hâriciyecilerden, koleksiyon sahibi Behçet Özdoğancı olduğunu hatırlıyorum. U.D.
⁷³ Hasan Rıza Efendi (Üsküdar, 1849-İstanbul, 1920) Bilhassa nesih hattı mushaflarıyla tanınan, Şefik Bey’in (İstanbul, 1819-İstanbul, 1880) talebesi ma’ruf bir hattat. Süheyl Hoca’nın halasının zevcidir.
⁷⁴ Mektupları neşre hazırlarken bu konuyu eksik bıraktığımı fark ettim. Necmeddin Efendi, mushafın Şevki Efendi’ye âid olduğunu söyledikten sonra sahifeleri çevirmeğe devam etti ve birden “Aaa, yazı Hasan Rıza’ya döndü!” dedi. O zaman Halil Bey Hoca’ya mushafın ferağ kaydına bakmasını hatırlattı. İşte yukarıda yazdığım şekilde Necmeddin Efendi Kur’ân-ı Kerîm’in iki üstada âid bulunduğunu burayı okuyunca gördü.
⁷⁵ Mücellidbaşı Ahmed Efendi XIX. asrın isim sahibi müzehhiblerindendir.
⁷⁶ Mâcid Bey (Ayral, İstanbul, 1891-İstanbul, 1961) Hattat. 1955-1959 yılları arasında Bağdad Güzel San’atlar Enstitüsü’nde hüsn-i hat muallimliğinde bulunmuştur.
⁷⁷ Trabzonlu Cûdî Efendi (Trabzon, 1863-Trabzon, 1926) Şâir ve din âlimi.
Philadelphia, 6 Temmuz 1959
Azizim, Uğurum, Dermanım!
Gönlümü doyuran 15 Haziran tarihli mektubuna ne kadar sevindiğimi kalbinde duyacağına eminim. Şâd ü handân ol. Kadıasker Efendi'nin kitâbesinin mevcudiyetini sizden öğrenmiş bulunuyorum. Bu dikkatinize hayran oldum. Bir suretini Washington'dan istettim. Şimdiye kadar gelmedi. Belki göndermeyecekler. Zira burada herkes tasavvur edemeyeceğin kadar meşgul. Ama ben bir Türk arkadaşa yazmıştım. Yapabilirdi, cevap da vermedi. Ben de o kelimeyi okuyamadım. Onun okunmasını yazayım diye cevapta geciktim. Bu cihetten özür dilerim. Fakat sen cevabını geciktirme, artık ben dönüyorum, vapurla gelirken ne okuyacağım? Onu düşündüm. Enstitü'de Süreyya ve Belma Hanımlar, Doktor Bedi Bey'in⁷⁸ beni tatmin eden mektuplarından başka, bir de Mehmed Akay⁷⁹ müstesna, kimseden bir şey alamıyorum. Yani benim yazdıklarıma cevap vermeyenlerin veyahud birkaç satırla geçiştirenlerin bana verdikleri ruhî ıztırabı tarif edemem. Bir de Sabahaddin Volkan Bey⁸⁰ bunu hissetmiş olmalı ki, mufassalan ne güzel şeyler yazıyor. Hocamız Necmeddin Efendi üstadımızdan göreceğim rahmet, iki mektuba inhisar etti. Bu saydıklarım müstesna, pek uzaklarda olan güya bir sevgiliye ne şekilde mektup yazılır? Ondan bile bîhaber bulunuyoruz.
Yâr-ı gül'izârım eğer göz ucuyla kıla nazar
Hürrem ola cân ü gönül, medhin ide şâm ü seher
İmtihanlar vesilesiyle yazdıklarınızı üzülerek okudum. Bunları hep geçirdik. Fakat bazı güçlüklerin zikrinden de nefret ettim. İşte yeni nesle böyle taslakların uygunsuz hareketleri bir ders olmalı. Çocukken okuduğumuz dev masallarının devleri, en çok imtihanlarda bizleri üzerdi. Bunun iştikâki mihnetten nasıl gelir bilmem ama, çocukken dershânelerin kara tahtalarına:
İmtihanın şiddetinden dalgalandı Akdeniz
Hâk-pây-i âlinizden on numara isteriz
diye yazardık.⁸¹ Hey gidi masum zamanlar... Ben bunu bildiğim için, Üniversite'deki Tıp Tarihi ve Deontoloji derslerimde anlayışlı bir hoca olmak emeliyle, idarenin hâlâ devam eden tazyiklerine ve Ankara Üniversitesi'nin imtihan koydurmasına rağmen, imtihan koydurmadım. Ben imtihan etmesini ve genç gönülleri rencide etmeyi sevmiyorum. Zira insan, hayatında bunları her hâl ü kârda mahcup olmamak için nasıl olsa öğrenecek. Cenâb-ı Hak gençlerin yardımcısı olsun ve gördükleri bu müşkilât, hayatlarında bütün zorlukları gidersin.
Divân-ı Nesimî böyle başlar:
Derya-yı muhît cûşa geldi
Kevn ile mekân hurûşa geldi
Acaba o da hayatın germ ü serd imtihanını geçmesi hâtırası olarak mı böyle söyledi, bilmem. Mamafih size duâm şu: Hayırlar feth ola...
Ben Washington'da o kitâbenin bulunduğu âbidenin yanına kadar gittim. Orada pek çok hâtıra plakaları var. Bir kısmını tahrip etmişler, bunlardan birer hâtıra koparalım diye... Pek çoktu, vaktim de dardı. Üzerlerinde durmadım ve hattâ asansörle âbidenin üstüne de çıkamadım. Tesellim, her şeyi Amerika'da ben bulmağa memur olmadım. Daha göremediğim şeyler çok ve ama benim de gördüklerimi göremeyen kimler var.
Ressam ve Hattat Murtaza Beyefendi'den⁸² güzel bir beyitle süslü bir muharrem tebriki aldım ve çok mütehassis oldum. Kendilerine yazacağım. Yarın muharremin biri. Ben bu on gün zarfında kana kana su içmem. Zira şu günlerde onları susuz bırakarak öldürme zulmünü asla unutamam. 1952'de Kerbelâ'da iken bu vâkıa gözümün önüne gelmişti. Ne kadar rikkate gelmiştim, izah edemem. Ehl-i Beyt'e olan ruhen yakınlığımı tarif edemem. Muharremde altına bakmak sevaptır derler. Zira onların hâtırası altun sayılır. Onları her sene yâd ederim.
Büyük pederimin son Kur’ân-ı Kerîmini yine büyük eniştem bitirmiş. İki bahtiyarlık bir araya gelmiş. Yeni sahibini tebrik ederim. Öğrelerde şifâ dilerim.
Ah şu felek... Dünyanın bütün kıymetleri gözüne batmış. Onlara yapmadığı cefâ kalmamış. Madem Allah parayı istediğine, ilmi de isteyene veriyor; bari felekçi dost-ı gâdrinden ilm ü san'at ehli kurtulsun. Olmaz, zira ebediyen böyle yaşanacak.
Bir hadîs-i şerîf-i kudsîde şöyle buyuruluyor. Bunu da bir gün ağlayarak eniştem Hattat Hacı Hasan Rıza Efendi söylemişlerdi. “Ben sevdiğimi öldürürüm, lâkin diyetini ben olurum.” Sen şu tecelliye bak... Büyük pederimin ve büyük eniştemin hayatlarına gıpta eder ve son senelerini de teesürle hatırlarım ama, şimdi bu meydan-ı rûh u huzurda onlar pâyidâr. Allah onlara rahmet etsin.
Hocam Necmeddin Efendi Hazretlerine Cenâb-ı Hak dert göstermesin. Gözlerinin nûru müzdad olsun. Ben o üstad-ı âlişânın hayranıyım. Onun gibi, ben vaktiyle yirmi kişi gördüm. Siz kendisini gördünüz. O da kendisi gibi elli kişi gördü. Bu cihetle, hocam sizleri yetiştiriyor ve adedlerinizi arttırıyor diye seviniyorum. Aman onu yalnız bırakmayın, sıkılmasın. Kendisi aynı zamanda manzûr-ı nazar-ı pîrân-ı kiramdır.⁸³ Sâmi Efendi merhumun Çarşı kitâbesi örneğini kendisinden alıp belki bir gün bozulan yazıyı yenileyebiliriz. Avdetimde Üsküdar'da Karacaahmed Sultan'da Çiçekçi Kahvehanesi karşısında Sultan Selim-i Sâlis tuğrasının kırığını yeniden yaptırtarak tamamlatacağım. Hocamın o büyüklükte bir Selim-i Sâlis tuğrası bulmasını istirham ederim. Zira ben bulamadım. Süreyya Bey'e⁸⁴ büyüttürelim dedik, yarıda kaldı.
Merzifonlu Cûdî Efendi, Mercan Sultanîsi'nde bizim edebiyat hocamızdı. Hem onu, hem de Trabzonlu olanı rahmetle andım, Mahir Bey'e ve size hayır dualarda bulundum. İnşallahü Teâlâ, Behlül'ün hakkında yazacağım ahlâkî bir eserin başına her üçünüze teşekkürler ederek bunu koyacağım. Sizin uğurları her şeyde denedim. Bunda da erdiniz yetiştiniz. Bahtiyar olun. Her işiniz âsân olsun.
Bâkî nebâd her ki neşhed bekâ-yı tu!⁸⁵
Harem vapuru Harem'e uğurlu olsun. Benim orada Aydın ile hâtıralarım var. Gelir beni akşamları alır, eve getirirdi. Şimdi ben döneceğim, o olacak. O hâtıram beni üze ihtimaline mebni kim ki gitmek nasıl olur mu? Ben burda huyumu da değiştirmedim ama hasret ü gurbet beni öyle bir hâle sokuyor ki:
Beni benden sorma
Ben bende değilim
türküsünü çağırıyorum. Mamafih oraya gitmiş kadar oldum. Hâtıralar güzel ama bağlandıkça güç. O Harem'in daha başka hâtıraları var. İlmî Efendi,⁸⁶ Hakkı Bey, Ressam Ali Rıza Bey ve bazı tıbbiye hocalarımın güzergâhı idi. Ben,
Ya dehre gelmeseydim, ya aklım olmasaydı
diyenlerden değilim ama, Rif'at Osman⁸⁷ merhumun doğup büyüdüğü ve hayatında tahassürünü çektiği Harem iskelesine ben de tahassür çekeyim. Ne yapalım, kader böyle.
Her şeyden önce bana istediğim gibi mektup yazmayanlara selâmlarımı söyle ve sonra da sen bana şöyle hitap et:
Hem seversin, hem tahammül eylemezsin cevrine
Kim dedi, Ünver sana ol bîvefaya mâil ol⁸⁸
Cümleniz şâd ü handan olunuz. Biricik hocam Necmeddin Efendi'nin ve torunum⁸⁹ Murtaza Bey'in mübârek ellerinden, sizin de gözlerinizden öperim. Ayrıca Necmeddin Efendi'nin refikasının ellerinden öperim.
Süheyl Ünver
Dipnotlar
⁷⁸ Bedi' Bey (Şehsüvaroğlu, İstanbul, 1914-İstanbul, 1977) Tıp Tarihi ve Deontoloji profesörü.
⁷⁹ Mehmed Akay: Ressam Murtaza Eker'in talebesi, fazilet sahibi bir genç.
⁸⁰ Sabahaddin Volkan (İstanbul, 1909-İstanbul, 1989) Rebâbî, şair.
⁸¹ İmtihan kelimesi, “mihnet”in iştikâkıdır, yani ondan türemiştir.
⁸² Murtaza Bey (Elker, İstanbul, 1874-İstanbul, 1969) Ressam, hattat ve şâir.
⁸³ Büyük pirlerin nazarlarını görmüş.
⁸⁴ Süreyya Bey (Saltuk, İstanbul, 1892-İstanbul, 1969) Hattat Hasan Rıza Efendi'nin oğlu; hattat, edebiyat muallimi.
⁸⁵ Farsça bir mısra: “Senin bekânı istemeyen bâkî olmasın!”
⁸⁶ İlmî Efendi (İstanbul, 1883-İstanbul, 1924) Hattat, Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'in babası.
⁸⁷ Doktor Rıf'at Osman (Üsküdar, 1874-Edirne, 1933) Röntgen mütehassısı, ressam, kültür tarihçisi.
⁸⁸ Koca Râgıb Paşa'ya ait olan beyit şu şekildedir: “Hem seversin, hem tahammül eylemezsin cevrine / Kim dedi Râgıb, sana, ol bîvefaya ver gönül?”
⁸⁹ Süheyl Ünver, hocaları dışında yaşı sekseni geçen dostlarını “torunum” diye anardı.