Oruç Aruoba’nın ile’si: Sevginin İmkânı, İlişkinin Başarısızlığı
25 Ekim 2026
Oruç Aruoba’nın ile kitabından alıntılanan bu parçalar, yalnızca bir aşkın başlangıcını, yaşanışını ve bitişini anlatmıyor. Daha derinde, iki insanın birbirleriyle ilişki kurmasının ne anlama geldiğini, sevginin özgürlükle nasıl bağdaşabileceğini ve iki kişinin birlikte yaşadıkları bir şeyin neden aynı zamanda ortak bir gerçeklik oluşturamayabileceğini sorguluyor.
Bu metni önemli kılan, bir ayrılığın ardından duyulan acıyı anlatması değil yalnızca. Aruoba, kendi yaşadığı ilişkinin içinden geçerek ilişkinin doğasını anlamaya çalışıyor. Üstelik bunu yaparken kendisini haklı çıkarmaya da çalışmıyor. Bazen sevginin ne olduğunu açıklıyor, bazen karşısındaki kişinin özgürlüğünü savunuyor, bazen geçmişi yeniden anlamlandırıyor; bazen de bütün bu düşüncelerin sonunda kendi başarısızlığıyla yüzleşiyor.
Fakat metnin en çarpıcı tarafı şu: Aruoba, ilişkiyi iki insanın birbirine sahip olması olarak değil, iki insanın birbirine rağmen değil, birbirinin özgürlüğünü koruyarak birlikte var olabilmesi olarak düşünüyor. Ne var ki bu düşünceyi dile getiren kişi, ilişkinin içinde karşısındakini yaraladığını da itiraf ediyor.
Dolayısıyla karşımızda yalnızca bir sevgi felsefesi yok. Savunduğu düşüncelerle yaşadığı ilişkinin gerçekliği arasındaki mesafeyi anlamaya çalışan bir insan var.
1. Nicelik ve nitelik: Birlikte olmak mı, birlikte yaşamak mı?
ilişki için belirleyici olan, senin ile benim, zamansal olarak, ne kadar birarada bulunduğumuz değil, yaşamsal olarak, ne kadar şeyi birlikte geçirdiğimizdir
Bu cümle, metnin temel düşüncelerinden birini ortaya koyuyor.
Aruoba'ya göre iki insanın ilişkisinin niteliği, birlikte geçirdikleri zamanın uzunluğuyla ölçülemez. Aynı evde yıllarca yaşamak, her gün görüşmek, aynı sofraya oturmak, aynı yatağı paylaşmak, tek başına bir ilişkinin derinliğini kanıtlamaz.
Çünkü aynı zamanda ve aynı yerde bulunmakla ortak bir yaşam deneyimi oluşturmak birbirinden farklıdır.
İki insan yıllarca yan yana yaşayabilir ama birbirlerinin iç dünyalarına ulaşamayabilir. Birbirlerinin gündelik alışkanlıklarını öğrenebilir, fakat birbirlerinin yaşadıklarının anlamına yabancı kalabilirler.
Buna karşılık birbirlerinden uzakta yaşayan iki insan, birbirlerini düşünerek kararlar alabilir, bir olay karşısında ötekinin ne hissedeceğini hesaba katabilir, yaşamlarını birbirlerinin varlığıyla biçimlendirebilir.
Aruoba bu nedenle şöyle bir ihtimal ortaya atıyor:
sen ile ben, hiç 'birarada' olmadan da 'birlikte' olabiliriz
Burada fiziksel yakınlıkla varoluşsal yakınlık birbirinden ayrılıyor.
Ancak bu düşüncenin bir sınırı var. Bir insanın ötekini düşünerek yaşaması, mutlaka karşılıklı bir ilişkinin sürdüğü anlamına gelmez. Bir ilişki bir kişinin zihninde, anılarında ve kararlarında varlığını korurken öteki kişi o ilişkiden çıkmış olabilir.
Aruoba da bu ihtimali bütünüyle göz ardı etmiyor. Hemen ardından soruyor:
bu bir avuntu mu?
Bu soru, az önce ileri sürdüğü düşüncenin altını oyuyor.
Birlikte olmayı fiziksel beraberliğin ötesinde tanımlamak, ayrılığın kesinliğini hafifletebilir. İnsan, sevdiği kişi yanında olmasa bile onunla birlikte olduğunu düşünebilir. Fakat bu düşünce, karşılıklı yaşanan bir ilişkinin yerini tutar mı?
Aruoba kesin bir cevap vermiyor.
Çünkü asıl mesele, bir insanın ötekini içinde yaşatabilmesi değil; iki insanın birbirlerinin yaşamlarında karşılıklı olarak var olup olamadıklarıdır.
Birinin sürdürdüğü içsel bağlılık, ötekinin de aynı bağlılığı sürdürdüğünü kanıtlamaz.
Bu yüzden metnin ilk bölümündeki düşünce, bir yandan sevginin zamana ve mekâna sığmayan niteliğini gösterirken öte yandan ayrılık sonrasında insanın kendisini avutma ihtimalini de açığa çıkarıyor.
2. Özgürlük: Sevginin sınırı mı, koşulu mu?
ilişki, ilişkideki kişilerden birinin -hele, ikisinin birden- özgürlüğüne kısıtlıyorsa, hiçbir değeri yok demektir
Aruoba'nın ilişki anlayışında özgürlük, sevginin yanında korunması gereken ikincil bir değer değil. İlişkinin değerini belirleyen temel koşullardan biri.
Burada önemli bir ayrım var.
Bir insanı sevmek, onunla birlikte olmak istemektir. Fakat onunla birlikte olmayı istemek, onun yaşamı üzerinde hak sahibi olmak anlamına gelmez.
Sevilen kişinin nerede olacağına, kimlerle görüşeceğine, ne düşüneceğine, nasıl yaşayacağına karar vermek; onun özgürlüğünü sevginin gerekçesiyle sınırlamak, ilişkinin kendi varlık nedenini ortadan kaldırabilir.
Çünkü bu durumda ilişki, iki kişinin birlikte var olduğu bir alan olmaktan çıkar. Bir kişi diğerini kendi ihtiyaçlarına göre biçimlendirmeye başlar.
Aruoba'nın düşüncesinde ilişkinin asıl sınavı, iki kişinin birbirlerine ne kadar bağlandıkları değil, bağlılıklarını birbirlerinin özgürlüğünü ortadan kaldırmadan sürdürebilip sürdüremedikleridir.
Bu noktada kıskançlık üzerine söyledikleri belirleyici:
Sevginin tek yanlı yozlaşması...
Aruoba kıskançlığı yalnızca bir duygu olarak ele almıyor. Onun asıl ilgilendiği, bu duygunun ilişkiyi nasıl değiştirdiği.
Kıskançlık, sevilen kişinin varlığını kendi varlığıyla güvence altına alma isteğine dönüşebilir. İnsan, kaybetmekten korktuğu kişiyi koruduğunu düşünürken onun hareket alanını daraltmaya başlayabilir.
Böylece sevgi, ötekinin varlığını kabul etmekten ötekinin varlığını denetlemeye doğru kayar.
Ancak burada bir güçlük var: İnsan, sevdiği kişiyi kaybetmekten korkabilir ve bu korkuyu her zaman kendi iradesiyle ortadan kaldıramaz. Özgürlüğü savunmak, bütün duygusal ihtiyaçlardan arınmak demek değildir.
Aruoba'nın asıl önerisi, duyguları yok etmek değil, onların ilişkiyi tek başına yönetmesine izin vermemektir.
Bu nedenle sevgiyle özgürlük arasında bir karşıtlık kurmuyor. Tam tersine, özgürlüğün bulunmadığı yerde sevginin kendi niteliğini kaybedebileceğini düşünüyor.
Ne var ki metnin ilerleyen bölümlerinde bu düşüncenin bir başka sınırıyla karşılaşacağız: Bir insanın özgürlüğünü tanımak, onunla sağlıklı bir ilişki kurmayı tek başına sağlamıyor. İki insanın birbirini incitmeden iletişim kurabilmesi, birbirini anlayabilmesi ve ortak bir yaşam kurabilmesi de gerekiyor.
Aruoba'nın kendi başarısızlık itirafı tam bu noktada anlam kazanıyor.
3. Bir ilişki bitmeden bitebilir mi?
Bitirmek istemiyorum; ama, belki, sürdürdüğüm, bitmiş birşeydir" diye düşünmüştüm.
Metnin en önemli sorularından biri bu.
İlişkilerin sona erdiğini çoğu zaman belirgin olaylarla düşünürüz: Bir ayrılık konuşması yapılır, taraflardan biri gider, telefonlar susar, görüşmeler kesilir.
Aruoba ise ilişkinin bitişini bu olaylardan önceye götürüyor.
Bir ilişki biçimsel olarak sürerken, onu var eden karşılıklılık ortadan kalkmış olabilir. İnsanlar görüşmeye devam edebilir, birbirlerini arayabilir, geçmişten gelen alışkanlıklarını koruyabilirler. Fakat birlikte bir gelecek kurma iradeleri zayıflamışsa, ilişkinin kendisi çoktan değişmiş olabilir.
Buradaki önemli ayrım, ilişkinin sürmesiyle ilişkinin yaşaması arasındaki ayrımdır.
Sürmek, geçmişte kurulmuş bir bağın devam ettirilmesi olabilir.
Yaşamak ise o bağın şimdi de iki insan tarafından yeniden kurulmasını gerektirir.
Bu nedenle Aruoba'nın sorusu, ayrılmak isteyip istemediğinden daha derine iner: Sürdürdüğü şey gerçekten bir ilişki midir, yoksa bir zamanlar var olmuş ilişkinin kalıntısı mıdır?
Bu sorunun kolay bir cevabı yoktur. Çünkü bitmiş bir ilişki bile duygusal olarak canlı kalabilir. İnsan, karşısındaki kişiyle artık ortak bir yaşam kuramasa da onu sevmeye devam edebilir.
Burada sevginin sürmesiyle ilişkinin sürmesi birbirinden ayrılıyor.
Sevgi, bir insana yönelik bağlılık olarak devam edebilir; ilişki ise iki insanın karşılıklı katılımını gerektirir.
Aruoba'nın acısı da biraz buradan doğuyor: Bir şeyin kendi içinde sona erdiğini hissetmekle onu sona erdirmeye razı olmak aynı şey değildir.
4. En değerli hayal: Gerçekleşmek neden bu kadar zor?
En değerli hayalimdin sen, [--] : kendini yıktın!..
Bu cümledeki öfke, yalnızca terk edilmenin öfkesi değil. Gerçekleşme ihtimali taşıyan bir hayatın yitirilmesine duyulan öfke.
Aruoba sevdiği kişiyi, kendi yaşamında gerçekleştirebildiği en değerli hayal olarak konumlandırıyor. Onun gözünde bu ilişki, yalnızca bir sevgi deneyimi değil; düşüncelerinin, beklentilerinin ve yaşam tasavvurunun gerçeklik kazanabileceği bir imkân.
Fakat bu imkânın gerçekleşmesi, iki kişinin de kendi yaşamlarından getirdikleri gerçekliklerle yüzleşmesini gerektiriyor.
Aruoba şöyle yazıyor:
Hayalden gerçekliğe giden yoldaki adımı atmadın - "Kaçtım" dedin..
Buradaki kaçış, onun yorumunda, kişinin kendi olmak istediği insanla yüzleşmekten kaçmasıdır.
İnsan bir başkasını sevebilir, onunla bir gelecek düşleyebilir, hatta bu geleceğin gerçekleşmesini isteyebilir. Fakat hayal edilen ilişki gerçek bir yaşama dönüştüğünde, yalnızca güzel duygular değil, sorumluluklar, kararlar, vazgeçişler ve değişiklikler de ortaya çıkar.
Hayal, henüz yaşanmamış olduğu için birçok çelişkiyi içinde barındırabilir. Gerçeklik ise bunları görünür kılar.
Bu yüzden bir insanın hayal ettiği ilişkiyi istemesiyle onu gerçekten yaşayabilecek durumda olması aynı şey değildir.
Ancak burada Aruoba'nın yorumuna eleştirel yaklaşmak gerekiyor.
Karşısındaki kişinin ilişkiden uzaklaşmasını, kendi gerçekliğinden kaçması olarak açıklıyor. Bu, onun yaşadığı acının içinden geliştirdiği bir yorumdur; karşısındaki kişinin bütün iç dünyasını kesin olarak açıklayan nesnel bir bilgi değildir.
Belki de iki kişi aynı ilişkiyi farklı biçimlerde istiyordu. Belki birinin gerçekleşmesini istediği şey, ötekinin yaşayabileceği şey değildi.
Aruoba'nın hayalinin gerçekleşmemesi, mutlaka karşısındaki kişinin kendisini gerçekleştirememesi anlamına gelmez.
Bu ayrım önemli. Çünkü sevgi, ötekinin bizim hayalimizdeki kişi olmasını istemekle, onun kendi gerçekliği içinde var olmasını kabul etmek arasında bir gerilim taşır.
Aruoba özgürlüğü savunurken bunu biliyor gibi görünür. Fakat sevdiği kişinin hayalinden vazgeçmesini değerlendirirken, kendi yaşam tasavvurunun ağırlığı altında kalır.
İşte metnin insani ve düşünsel açıdan en ilginç çelişkilerinden biri burada beliriyor: Aruoba, sevdiği kişinin özgür olmasını istiyor; ama onun özgürlüğü kendi hayalinden uzaklaşmasına yol açtığında, bu uzaklaşmayı bir kendini yıkma olarak yorumluyor.
Bu, onun düşüncesini geçersiz kılmaz. Aksine, düşüncenin gerçek bir ilişkide ne kadar zor sınandığını gösterir.
5. Yepyeni bir başlangıç: İnsan geçmişinden kurtulabilir mi?
Şimdi bu hayalin ne denli olanaksız olduğunu kavrıyorum, kişi geçirdiği koskocaman yaşamın yükünü omuzundan atıp nasıl yepyeni en baştan başlasın ki yaşama, sanki yeniden doğarak
Bu bölüm, önceki hayal düşüncesini başka bir yönden tamamlıyor.
Aruoba bir zamanlar sevgiyi yeni bir başlangıcın imkânı olarak görmüş. Sevdiği kişiyle birlikte, yaşamı baştan kurabileceğini düşünmüş.
Fakat sonra insanın geçmişini geride bırakarak yeniden doğamayacağını kavrıyor.
İnsan yeni bir ilişkiye yalnızca bugünkü hâliyle girmez. Geçmişinden getirdiği korkular, alışkanlıklar, kırgınlıklar, sorumluluklar, kendisi hakkında geliştirdiği düşünceler ve başkalarıyla kurduğu bağlar da onunla birlikte gelir.
Yeni bir ilişki başlatmak mümkündür. Fakat bu, geçmişin bütün izlerinin silinmesi anlamına gelmez.
Aruoba'nın düş kırıklığı, geçmişi olmayan bir insanla yeni bir yaşam kuramayacağını anlamasından kaynaklanıyor olabilir.
Burada ince bir çelişki de ortaya çıkıyor.
Bir önceki bölümde sevdiği kişiyi hayalinin gerçekleşmesine engel olmakla eleştirirken şimdi kendi hayalinin olanaksızlığını kabul ediyor.
Başlangıçta sorun, ötekinin hayalden gerçekliğe geçememesiydi. Şimdi ise sorun, gerçek insanların geçmişlerinden sıyrılarak hayaldeki başlangıca ulaşamaması.
Bu iki düşünce birlikte okunduğunda, Aruoba'nın giderek daha kapsamlı bir sonuca yaklaştığı görülüyor: Bir ilişkiyi kurmak, yalnızca iki insanın birbirini istemesiyle mümkün olmuyor. İki kişinin mevcut yaşamlarını, geçmişlerini ve sınırlarını da hesaba katmak gerekiyor.
Yeni bir ilişki, iki insanın geçmişlerini silerek değil, o geçmişlerle birlikte yeni bir ortaklık kurabilmeleriyle gerçekleşebilir.
6. Uçurumun iki yakası: Birlikte olmak neden kısa bir an olabilir?
Uçurumun karşılıklı iki yakasından aynı anda atlamak, dibi boylarken de ortada bir kısa an, el ele tutuşmak.. Kimbilir belki de her ilişi, zaten böyledir.
Bu, metnin en çarpıcı imgelerinden biri.
İki insan karşılıklı iki uçurumun yakasında duruyor. Birbirlerine doğru atlıyorlar. Tam o sırada, henüz düşüş tamamlanmadan, elleri birbirine değiyor.
O kısa an, birlikte olmanın mümkün olduğu andır.
Fakat aynı hareket, iki insanı ortak bir zemine ulaştırmıyor. Her biri kendi tarafından atlıyor; birbirlerine dokunuyorlar ama bu temas, onları birlikte kalabilecekleri bir yere taşımıyor.
Burada sevginin trajik bir ihtimali beliriyor: İki insan birbirine gerçekten ulaşabilir, birbirleri için çok önemli olabilir, hayatlarında derin izler bırakabilir. Buna rağmen ilişkilerini sürdürebilecekleri ortak bir yaşam kuramayabilirler.
İmge, yakınlıkla süreklilik arasındaki farkı gösteriyor.
Bir anlık karşılaşma gerçek olabilir. O anda duyulan sevgi, yaşanan yakınlık, kurulan bağ sahici olabilir. Fakat bunların sahici olması, ilişkinin gelecekte de sürdürülebileceğini garanti etmez.
Aruoba'nın sonundaki soru ise bu düşünceyi genişletiyor:
Kimbilir belki de her ilişi, zaten böyledir.
Bu cümle, tek bir ilişkinin başarısızlığını bütün ilişkilere ilişkin bir ihtimale dönüştürüyor.
Ama burada da kesin bir yargıya varmak doğru olmaz. Her ilişki zorunlu olarak kısa bir temas ve kaçınılmaz bir düşüş değildir. Bazı ilişkiler ortak bir yaşam kurabilir, değişebilir ve uzun yıllar boyunca yeniden biçimlenebilir.
Aruoba'nın imgesi, bütün ilişkilerin değişmez kaderini anlatmaktan çok, iki insan arasındaki yakınlığın neden tek başına yeterli olmayabileceğini gösteriyor.
Birbirine ulaşmak ile birlikte yaşayabilmek aynı şey değildir.
7. Sevgi bir duygu değil, karar mıdır?
Sevgi----sevme bir karardır----bir kararlılıktır.
Metnin en temel önermelerinden biri bu.
Aruoba sevgiyi yalnızca insanın başına gelen bir duygu olarak görmüyor. Sevmeyi, kişinin kendi yaşamında aldığı bir karar ve bu karara bağlı kalma iradesi olarak ele alıyor.
Bu yaklaşımda sevginin başlangıcıyla devamı arasında bir ayrım var.
İnsan birine neden âşık olduğunu her zaman açıklayamayabilir. Birini ilk gördüğü anda duyduğu çekimi, yakınlık isteğini veya heyecanı kendi iradesiyle başlatmış olmayabilir.
Fakat bu ilk duygunun ardından ne yapacağı, ilişkiye nasıl yaklaşacağı ve sevdiği kişiye yaşamında nasıl bir yer vereceği başka bir meseledir.
Aruoba'nın sözünü ettiği karar, basitçe bir insanı sevdiğini ilan etmek değildir.
Nitekim metnin ilerleyen bölümünde bu düşünceyi daha açık biçimde kuruyor:
ancak bu karar verilmişse, verilebiliyorsa; ve, karşılıklı verilince, kişiler--sen ile ben--kendilerini tam olarak 'verebilir'ler
Burada karar, karşılıklı bir yönelime dönüşüyor. İki kişi de ötekini kendi yaşamında bir yere yerleştiriyor ve bu yeri korumayı üstleniyor.
Aruoba'nın anlayışında sevgi böylece geçici bir duygu olmaktan çıkıp süreklilik kazanabilecek bir ilişki biçimine dönüşüyor.
Ancak bu düşünceyi, sevginin bütünüyle iradeyle yönetilebileceği biçiminde anlamamak gerekir.
Bir insan sevmeye karar verebilir; ama ötekinin de onu sevmesini, ilişkinin sürmesini veya kendi duygularının sonsuza kadar değişmeden kalmasını kararlaştıramaz.
Sevme kararı, ilişkinin bütün koşullarını denetlemek anlamına gelmez.
Ayrıca kararın kendisi de yeterli değildir. İnsan bir ilişkiyi sürdürmeye karar verdiği hâlde karşısındakini incitebilir, onu anlayamayabilir veya onun ihtiyaçlarına ulaşamayabilir.
Aruoba'nın kendi yaşamına dönerek yaptığı itiraf, bu eksikliği gösteriyor:
kuramadım onu, gereğince; sana da, yeterince, ulaşamadım
Bu itirafı, sevginin karar olduğu düşüncesinin karşısına koymak gerekir.
Çünkü insanın bir ilişkiyi kurmaya kararlı olmasıyla o ilişkiyi kurmayı başarabilmesi aynı şey değildir.
Sevgi bir karar olabilir; fakat ilişkinin gerçekleşmesi, bu kararın davranışlarda, anlayışta ve karşılıklı yaşamda karşılık bulmasına bağlıdır.
Aruoba'nın düşüncesinin gücü de burada: Sevgiyi yalnızca hissetmekten ibaret görmüyor. Fakat kendi deneyimi, iradenin de her şeyi çözmeye yetmediğini gösteriyor.
8. İki insan aynı olayı nasıl farklı biçimlerde hatırlayabilir?
İlişkide en önemli çıkmaz, iki kişinin birlikte yaşadıkları aynı ve tek durumla, bir olala ilgili, farklı anılara sahip olmalarıdır
Aruoba'nın ilişki düşüncesinde en önemli noktalardan biri bu.
İki insan aynı olayı birlikte yaşar. Aynı odada bulunurlar, aynı konuşmayı yaparlar, aynı ayrılığı veya barışmayı deneyimlerler.
Fakat zaman geçtikçe bu olayın her biri için taşıdığı anlam değişebilir.
Birinin hayatında dönüm noktası olan bir buluşma, öteki için sıradan bir gün olarak kalabilir. Birinin sevginin kanıtı olarak hatırladığı davranış, ötekinin belleğinde bir kırgınlıkla birleşebilir.
Üstelik bu farklılık yalnızca olayın önemine ilişkin değildir. İnsanlar olayın ayrıntılarını bile farklı hatırlayabilirler.
Aruoba şöyle yazıyor:
İşte ilişki kişilerindir ama anısı kişiye, her bir tek kişiye kalır: Tek tek, ayrı ayrı...
Bu cümle, ortak geçmiş düşüncesinin sınırlarını gösteriyor.
İki insanın ortak bir geçmişi vardır; fakat bu geçmişi birebir aynı biçimde taşıyan ortak bir bellekleri yoktur.
Her biri yaşananları kendi duyarlılıkları, beklentileri, korkuları ve o sırada bildikleri üzerinden anlamlandırır.
Birinin unutulmaz saydığı bir an, öteki tarafından unutulabilir. Birinin özür beklediği bir olay, öteki tarafından hiçbir sorun yaşanmamış gibi hatırlanabilir.
Böylece geçmiş, iki insanı birbirine bağlayan ortak bir alan olduğu kadar, onları birbirinden uzaklaştırabilen bir alana da dönüşür.
Burada önemli bir sonuç var: İlişki yalnızca birlikte yaşanan olaylardan oluşmaz. Olayların iki insan tarafından nasıl anlamlandırıldığı da ilişkinin bir parçasıdır.
Fakat Aruoba'nın düşüncesi, insanların birbirlerini hiçbir zaman anlayamayacakları anlamına gelmiyor.
Aksine, anıların farklılaşabileceğini kabul etmek, karşılıklı anlayışın başlangıcı olabilir.
İnsan kendi hatırlayışını tek doğru kabul etmekten vazgeçtiğinde, ötekinin de yaşananlara ilişkin gerçek bir deneyimi olduğunu görebilir.
Birlikte yaşamış olmak, aynı şeyi yaşamış olmak demek değildir. Bir ilişkiyi anlamak için yalnızca ne olduğunu değil, her iki insan için ne anlama geldiğini de anlamak gerekir.
9. Birbirinin içinde olmak: Ben, sen ve biz
"ben senin içindeyim-- sende benim içimde misin?" diye sordum;sende duraksamadan "evet" dedin.
Bu bölüm, kitabın adını da anlamlandıran düşünsel bir eksen oluşturuyor.
Aruoba'nın üzerinde durduğu üç kavram var: Ben, sen ve biz.
İlişki, iki ayrı insanın birbirine dışarıdan temas etmesinden ibaret değil. İki insanın birbirlerinin yaşamlarında yer edinmesi, birbirlerinin düşüncelerini, seçimlerini ve dünyayla kurdukları ilişkileri etkilemesiyle oluşuyor.
Ben, senin içinde bir yer ediniyorum. Sen de benim içimde bir yer ediniyorsun.
Fakat bu, iki kişinin birbirine karışarak ayrı varlıklarını yitirmesi anlamına gelmiyor.
Aruoba özellikle şu düşünceyi vurguluyor:
ilişkideki (türkçe,'ilişki içinde bulunmak' deyimini de kurar)iki kişi--sen ile ben--birbir(ler)inin 'içinde'dir(ler) :hem ayrı ayrı, hem karşılıklı--ben, senin; sen benim...
İlişkinin mantığı burada ortaya çıkıyor.
İki insan hem ayrı ayrı kişilerdir hem de birbirlerinin yaşamlarında var olurlar. Bu karşılıklı varoluşun meydana getirdiği şey, ikisinden birine indirgenemeyen bir ilişkidir.
Aruoba bunu şöyle tamamlıyor:
ve ikimiz de, birlikte, onun içinde--sen ile ben : biz...
Buradaki biz, ben ile senin toplamından ibaret değil.
İki insanın birlikte oluşturduğu, yalnızca ikisinin katılımıyla var olabilen bir alan.
Ancak bu alanın varlığı, iki kişinin ayrı ayrı varlıklarını korumasına bağlı. Birinin diğerini yutması veya kendi ihtiyaçlarına göre biçimlendirmesi, ilişkinin karşılıklılığını bozabilir.
Bu nedenle Aruoba'nın özgürlük düşüncesiyle ben-sen-biz düşüncesi birbirini tamamlıyor.
Ben ve sen ortadan kalkarak biz oluşmaz. Biz, ben ile senin birbirlerini yok etmeden kurdukları ilişkidir.
Burada kitabın adındaki ile sözcüğünün de özel bir anlamı beliriyor.
İle, iki şeyi birbirine bağlar; ama onları tek bir şeye dönüştürmez.
Ben ile sen arasında bir bağ vardır. Bu bağ, ikimizin de ayrı varlıklar olduğumuzu koruyarak kurulabilir.
İlişki de bu iki ayrı varlığın arasındaki bağdır.
Aruoba'nın bütün arayışı, belki de bu bağın nasıl kurulabileceği sorusuna dayanıyor.
10. İlişkinin kendine özgü dili
Şimdi yapmamız gereken, yalnızca ikimize özgü, bir yeni dil geliştirmek, kurmak, yaratmak—öylesine ki, bir üçüncü kişi, bizim birbirimize söylediklerimizi işitecek olsa, bunlardan hiçbir şey anlamasın.
İlk bakışta romantik bir yakınlık tasviri gibi görünen bu düşünce, ilişkinin kendine özgü dünyasını anlatıyor.
İki insan zaman içinde ortak çağrışımlar geliştirir. Bir sözcük, bir bakış, bir hareket veya gündelik bir olay, yalnızca onların anlayabileceği bir anlam kazanır.
Başkası için sıradan olan bir cümle, iki insan için geçmişte yaşanmış bir anın, verilmiş bir sözün veya paylaşılan bir duygunun taşıyıcısı olabilir.
Metinde bunun somut bir örneği var:
ben, “şimdi bir martı uçtu” dedim — biliyorsun; daha önce de , “bırak güvercini uçsun” demiştim.
Aruoba, sevdiği kişinin sık sık kullandığı “seni seviyorum” sözünün kendisinde yarattığı rahatsızlığı anlatıyor. Sözcük tekrarlandıkça anlamını yitirebileceğinden, sıradanlaşabileceğinden korkuyor.
Sevdiği kişi ise başka bir şey söylemeyi öneriyor.
Aruoba'nın “şimdi bir martı uçtu” demesi, bu noktada yalnızca bir doğa gözlemi değil. İki insanın ortak dilinde, sevgiyi doğrudan adlandırmadan ifade etmenin bir yoluna dönüşüyor.
Burada dilin iki işlevi birbirinden ayrılıyor.
Birincisi, duyguyu açıkça adlandırmak.
İkincisi, iki insanın ortak deneyimleri sayesinde anlam kazanan bir işaretle duyguyu birbirine duyurmak.
Aruoba ikinci yolu önemsiyor. Çünkü sevginin her defasında aynı sözle ifade edilmesinden çok, iki insanın birbirini gerçekten anlayabilmesini istiyor.
Ancak bu özel dilin bir başka yönü de var.
İki insan birbirlerine özgü bir dil geliştirdiklerinde yakınlıkları derinleşebilir. Fakat bu dil, anlaşılmanın yerine geçerse sorun da yaratabilir.
İnsanlar birbirlerini anladıklarını varsayabilir, oysa aynı işarete farklı anlamlar yükleyebilirler.
Dolayısıyla ilişkinin özel dili, ancak iki insanın birbirini dinleme ve anlamaya çalışma çabasıyla yaşayabilir.
Ortak dil, yalnızca iki kişinin bildiği sözcüklerden değil, birbirlerinin ne demek istediğini öğrenme iradesinden oluşur.
11. Beklemek: Umut ile kuruntu arasındaki sınır
Gelmeyeceğini bilerek beklediğin
gelebileceğini kurduğun zaman bile
bir kuruntu olduğunu bildiğindir
bile bile, kurduğun..
Bu dizelerde beklemek, bir olayın gerçekleşmesini ummaktan daha karmaşık bir hâl alıyor.
Bekleyen kişi, beklediği insanın gelmeyeceğini biliyor. Yine de onun gelebileceği ihtimalini zihninde canlı tutuyor.
Üstelik bu ihtimalin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadığının da farkında.
Burada beklemek, geleceğe ilişkin bir beklentiden çok, geçmişte kurulmuş bağın içinde kalmanın biçimine dönüşüyor.
İnsan bazen birinin dönmesini beklediği için değil, onun dönmesi ihtimalini bütünüyle terk edemediği için bekler.
Bu nedenle bekleyişin nesnesi yalnızca öteki insan değildir. İnsan, bir zamanlar mümkün olduğuna inandığı geleceği de bekliyor olabilir.
Aruoba'nın dizeleri, umudun kendisini sorguluyor.
Bir ihtimalin gerçekleşeceğine inanmadığımız hâlde onu düşünmeye devam ediyorsak, bu düşünce ne işe yarar?
Belki acıyı erteler. Belki geçmişin bütünüyle kapanmasını önler. Belki de insanın kendisine henüz hazır olmadığı bir sonu kabul ettirmemesini sağlar.
Ancak burada bekleyişin iki ayrı biçimini ayırmak gerekir.
Bir insanı beklemek, onun gerçekten döneceği düşüncesine dayanabilir. Ama bir insanın dönmeyeceğini bilerek beklemek, artık geleceğe ilişkin bir beklentiden çok, geçmişle kurulan ilişkinin devamıdır.
Bazen insan beklediği kişiyi değil, o kişiyle birlikte mümkün olduğuna inandığı hayatı bırakamaz.
12. Ayrılık tek kişilik midir?
Ayrılmalıyız dedin, ben de Ayrılma tek kişilik bir edimdir, ayrılmak isteyen ayrılır dedim.
Aruoba'nın bu sözü, ilk bakışta oldukça kesin görünüyor.
Bir insan ayrılmak istediğinde ayrılabilir. Bunun için ötekinin iznini alması gerekmez.
Bu açıdan ayrılmak, kişinin kendi yaşamına ilişkin verdiği bir karardır.
Fakat Aruoba hemen ardından başka bir ayrım yapıyor:
Bırakmaktır asıl tek kişilik edim olan, ayrılmak ise herhalde her iki kişide de temelleri, nedenleri, yönelimi olması gereken bir şey..
Burada ayrılmakla bırakmak birbirinden ayrılıyor.
Ayrılmak, bir insanın ilişkiden çekilmesi olabilir. Bırakmak ise bir başkasını kendi yaşamında tutma çabasından vazgeçmeyi gerektirir.
Bir insan gidebilir ama öteki onu zihninde, duygularında ve beklentilerinde tutmaya devam edebilir.
Bu durumda ayrılık gerçekleşmiştir; fakat bırakma gerçekleşmemiştir.
Aruoba'nın bu ayrımı, sevginin iradeyle ilişkisini de açığa çıkarıyor.
İnsan kendi kararını verebilir, kendi davranışlarını belirleyebilir. Fakat ötekinin duygularını veya onu ne zaman bırakacağını aynı biçimde belirleyemez.
Bu yüzden bir ilişkinin sona ermesiyle iki insanın da o ilişkinin sona erdiğini aynı ölçüde kabul etmesi farklı şeylerdir.
Aruoba'nın sözünü ettiği karşılıklılık, burada bir ayrılık koşulu olmaktan çok, ilişkinin iki kişiye ait oluşuyla ilgilidir.
Bir ilişki iki kişiyi gerektirir. Fakat o ilişkiden çıkmak isteyen kişinin kararını uygulayabilmesi, ötekinin de aynı kararı vermesine bağlı değildir.
Bu, metnin en gerçekçi düşüncelerinden biri.
13. Aynı ilişkiyi yaşamamış olmak
Metnin en sarsıcı cümlelerinden biri, uzun ayrılıktan önceki son buluşmada söylendiği aktarılan şu söz:
"bizim senin ile hiç ilişkimiz olmadı ki..."
Aruoba, bu cümleyi yıllar boyunca zihninde evirip çevirdiğini ve ancak çok sonraları anladığını söylüyor.
haklıydın
haklısın
Bu iki kısa ifade, önceki bölümlerin çoğunu yeniden düşünmemizi sağlıyor.
Çünkü Aruoba, kitap boyunca ilişkilerinin gerçekliğini savunuyor. Birlikte yaşadıklarını, birbirlerinin içinde var olduklarını, birbirlerine özgü bir dil geliştirdiklerini anlatıyor.
Peki, karşısındaki kişi nasıl olup da hiç ilişkileri olmadığını söyleyebiliyor?
Burada iki ihtimal var.
İlk olarak, iki insan aynı yaşantıya farklı anlamlar vermiş olabilir. Aruoba'nın bir ilişki olarak gördüğü şey, karşısındaki kişi için aynı niteliği taşımamış olabilir.
İkinci olarak, karşısındaki kişi ilişkinin varlığını bütünüyle inkâr etmekten çok, o ilişkinin kendisi için ne ifade ettiğini anlatıyor olabilir. Bir ilişki yaşanmış olsa bile kişi kendisini o ilişkide gerçekten görülmüş, anlaşılmış veya karşılıklı olarak var olmuş hissetmemiş olabilir.
Metin, karşısındaki kişinin ne demek istediğini kesin olarak belirlememize izin vermiyor.
Fakat Aruoba'nın bu cümleyi yıllar sonra haklı bulması önemli.
Bu kabul, kendi yaşadıklarının gerçek olmadığını söylemek değildir. Bir ilişkinin bir kişi için gerçek ve dönüştürücü olmasıyla öteki kişi için aynı anlamı taşımaması arasındaki farkı kabul etmektir.
Aruoba, başlangıçta ilişkiyi kendi deneyimi üzerinden tanımlamış olabilir. Sonradan ise kendi deneyiminin, iki kişi arasında gerçekten kurulmuş bir ilişkiyi kanıtlamaya yetmediğini anlamış olabilir.
İşte bu, metnin düşünsel bakımdan en önemli dönüşümlerinden biri.
Bir ilişkiyi yaşamış olmak, o ilişkinin iki insan için de aynı biçimde var olduğu anlamına gelmez.
Bu cümle, önceki bütün tartışmaları yeniden aydınlatıyor.
Birlikte geçirilen zaman, sevgiye ilişkin karar, karşılıklı bağlılık, özgürlüğe saygı ve ortak bir dil oluşturma çabası önemlidir. Fakat bütün bunlar, iki insanın aynı ilişkiyi yaşadığını kendiliğinden garanti etmez.
İlişki, yalnızca bir insanın yaşadığını düşündüğü şey değil; iki insanın birbirleriyle kurabildikleri ortak gerçekliktir.
Aruoba'nın geç gelen kabulü, tam da bu ayrımı görmesinden kaynaklanıyor olabilir.
14. Kararsızlık, korku ve isteksizlik
'kararsızlık' kişinin ötekine yönelik;
'korkmak' kendine yönelik;
'isteksizlik' de ilişkiye yönelik;
yetersiz kalmasıdır.
Aruoba burada birbirine benzeyen üç durumu birbirinden ayırıyor.
Kararsızlık, insanın karşısındaki kişiye yönelik tutumunu belirleyememesiyle ilgilidir. Kişi ötekini isteyip istemediğini, onunla birlikte olmak isteyip istemediğini veya ona nasıl yaklaşacağını netleştiremeyebilir.
Korku, kişinin kendisiyle ilgili bir soruna işaret eder. İlişkiye girmek, kendisini açmak, değişmek, sorumluluk almak veya incinme ihtimaliyle karşılaşmak kişiyi ürkütebilir.
İsteksizlik ise ilişkinin kendisine yöneliktir. Kişi karşısındaki insanı seviyor veya ona değer veriyor olsa bile ilişkiyi yaşamak istemeyebilir.
Bu ayrım, önemli bir düşünsel imkân sunuyor: Bir ilişkinin gerçekleşmemesini tek bir nedene indirgememek.
Bir insanın kararsızlığı, mutlaka karşısındaki kişiyi sevmediği anlamına gelmez. Korkusu, mutlaka ilişkinin kendisini istemediği anlamına gelmez. İsteksizliği de mutlaka kişisel bir yetersizliğin sonucu değildir.
Bunlar birbirinden farklı durumlar ve her biri başka bir açıklama gerektiriyor.
Bununla birlikte Aruoba'nın yaptığı ayrım, kavramsal bir çerçevedir; her insanın yaşadığı durumu kesin biçimde sınıflandıran bir psikolojik yasa değildir.
Aynı insanda bu üç durum birlikte bulunabilir.
Kişi hem kararsız olabilir hem korkabilir hem de ilişkinin gerektirdiği yaşam biçimini istemeyebilir.
Bu bölümün asıl değeri, ilişkilerde yaşanan güçlüklerin her zaman sevginin yokluğundan kaynaklanmadığını göstermesinde.
Birini sevmek, onunla ilişki kurmaya hazır olmakla aynı şey değildir.
15. İlişki yaşandıkça tükenir mi?
ilişki ancak yaşamakla varolur; ama, yaşandıkça da, tükenir.
Bu cümle, kitabın temel paradoksunu içeriyor.
İlişkinin var olması için yaşanması gerekir. İki insan birbirlerine yaklaşmalı, birlikte zaman geçirmeli, ortak deneyimler edinmeli, birbirlerini tanımalı ve ilişkilerini gerçek hayatta kurmalıdır.
Ancak yaşanan her şey değişir.
Başlangıçta yeni ve yoğun olan duygular zamanla başka biçimler alır. Beklentiler değişir, insanlar birbirlerini daha iyi tanır, başlangıçta görülmeyen farklılıklar ortaya çıkar.
Bu anlamda ilişki, yaşandıkça ilk hâlinden uzaklaşır.
Fakat buradan her ilişkinin zorunlu olarak tükenmeye mahkûm olduğu sonucu çıkmaz.
Tükenmek ile değişmek aynı şey değildir.
Bir ilişki, başlangıçtaki heyecanını yitirirken güven, dayanışma, ortaklık ve derinlik kazanabilir. Başka bir ilişki ise yaşanan deneyimler nedeniyle zayıflayabilir.
Aruoba'nın cümlesini, ilişkinin her yaşantıyla birlikte kendi ilk biçimini tüketmesi olarak okumak daha anlamlıdır.
İlişki yaşandıkça yalnızca anılar biriktirmez; başlangıçtaki belirsizliğini de kaybeder. Hayal edilen kişiyle gerçek kişi arasındaki fark açığa çıkar. Birlikte yaşanabilecek olanla yaşanamayan arasındaki sınır belirginleşir.
Bu nedenle ilişki, yaşandıkça hem gerçeklik kazanır hem de başlangıçta taşıdığı bazı imkânları yitirir.
Aruoba'nın düşüncesindeki asıl gerilim burada: İlişkinin gerçekleşmesi için yaşanması gerekir; fakat gerçekleştiği anda, onu mümkün kılan hayalin bazı parçaları da ortadan kalkabilir.
Bir ilişki, yaşandıkça hayal olmaktan çıkar; ama gerçeklik kazanması, başlangıçta hayal edilen şeyin aynen gerçekleşeceği anlamına gelmez.
16. Güvenini yitiren insan neden yeniden inanmayı seçer?
Güvenim yitikti - bir daha geri de gelmez güven; bir
kez yitince, sonsuza dek yitiktir.
O zaman şu kararı verdim:
"Onun sözlerine inanacağım".
Burada ilk bakışta bir çelişki var.
Aruoba güvenin bir kez kaybedildiğinde geri gelmeyeceğini söylüyor. Ardından, karşısındaki kişinin sözlerine inanmayı seçtiğini belirtiyor.
Güvenmekle inanmak arasındaki fark, bu çelişkiyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Güven, kişinin karşısındakine yönelik içsel beklentisi ve onun davranışlarına ilişkin kanaatiyle ilgilidir. İnanmak ise kimi zaman bu kanaatten bağımsız bir tutum olarak seçilebilir.
Aruoba, güvenini yeniden kazanmış olduğunu söylemiyor. Tam tersine, güvenin geri dönmediğini kabul ediyor. Buna rağmen karşısındaki kişinin sözlerini doğru kabul etmeyi seçiyor.
Bu, sevginin bir karar olduğu düşüncesinin başka bir biçimi.
İnsan, karşısındakine güvenemediği hâlde ona bir fırsat vermeye karar verebilir. Şüphelerini ortadan kaldırmadan, ilişkinin devam etmesine imkân tanımayı seçebilir.
Ancak böyle bir kararın bedeli vardır. İnanmak, güvenin yerine bütünüyle geçemez. İnsan karşısındakinin sözlerini kabul etmeyi seçse bile, içindeki kuşku devam edebilir.
Bu nedenle Aruoba'nın kararı, güvenin yeniden kurulmasından çok, güvenin yokluğuna rağmen ilişkiyi sürdürme girişimi olarak okunabilir.
Burada önemli bir sınır da var: İnanmayı seçmek, kişinin kendisini sürekli inciten bir duruma katlanmak zorunda olduğu anlamına gelmez.
Bir ilişkiyi sürdürme kararı, kişinin kendi sınırlarını yok saymasını gerektirmez.
Aruoba'nın özgürlük anlayışıyla birlikte düşünüldüğünde, bu kararın anlamı daha açık hâle geliyor. İlişki, ancak iki insanın da özgürlüğünü koruyabildiği bir alan olarak değer taşıyorsa, güvenin yokluğu karşısında inanmayı seçmek de bir irade meselesidir; fakat bu irade sınırsız bir yükümlülük değildir.
17. İlişkiyi neden bir hesaplaşmaya dönüştürmüyor?
Aruoba, ilişkinin sonunda bir hesap çıkarmaya çalışacağını, fakat bunun bir bilanço olmayacağını söylüyor.
Bu ‘hesap’ sonucu bir ‘fatura’ çıkarmağa da niyetim yok
Bu bölüm, metnin genel tutumu bakımından önemli.
Ayrılık sonrasında insanlar çoğu zaman kimin daha fazla emek verdiğini, kimin daha çok fedakârlık yaptığını, kimin suçlu olduğunu ve kimin borçlu kaldığını belirlemeye çalışır.
Aruoba ise böyle bir hesabın sonunda kesin bir hükme ulaşamayacağını kabul ediyor.
Çünkü ilişkinin yaşantıları, iki insanın birbirine yaptıklarıyla sınırlı değil. Kişilerin kendi özellikleri, geçmişleri, beklentileri ve ilişkiyi kurma biçimleri de yaşananların içinde yer alıyor.
Üstelik Aruoba'nın daha önce vurguladığı gibi, iki insan aynı olayları farklı biçimlerde hatırlayabilir.
Bu durumda ilişkiyi bir bilanço gibi değerlendirmek, yaşananların karmaşıklığını basitleştirebilir.
Aruoba kendisini suçlamaya yatkın olduğunu da söylüyor. Fakat bütün sorumluluğu kendisine yüklemenin de bir hesap biçimi olduğunu fark ediyor.
Bir tarafı tamamen suçlamak veya bütün maliyeti kendi üzerine almak, ilişkiyi anlamakla aynı şey değil.
Burada amaç, geçmişte kimin haklı olduğunu belirlemekten çok, yaşananları anlamlandırmak.
Bu tutum, metnin en olgun taraflarından biri. Çünkü Aruoba, kendi başarısızlığını kabul etmesine rağmen bütün ilişkinin tek bir açıklamayla çözülemeyeceğini de görüyor.
18. Sevginin bedeli: Yaralamak ve başarısız olmak
seni hep yaraladım.
Bu kısa cümle, metnin önceki bölümlerinde savunulan düşüncelerin tamamını başka bir ışık altında gösteriyor.
Aruoba sevginin bir karar olduğunu, özgürlüğü koruması gerektiğini, iki insanın birbirlerinin içinde var olabileceğini anlatıyor. Fakat ardından sevdiği kişiyi yaraladığını itiraf ediyor.
Üstelik bu yaralanmayı önceden fark etmiş olmasının, davranışlarını değiştirmeye yetmediğini de söylüyor:
o en başta farkına vardığım 'yaralılığın' da, birşeyler 'öğrenme'me yaramadı, işte...
Bu itirafın önemli yanı, yalnızca pişmanlık içermesi değil. Aruoba, bir şeyi bilmenin onu gerçekleştirmekle aynı şey olmadığını kabul ediyor.
Karşısındaki kişinin kırılganlığını fark etmek, onu incitmemeyi otomatik olarak sağlamıyor. Sevdiği kişiyi anlamaya çalışmak, onu gerçekten anlayabildiğini kanıtlamıyor.
İnsan kendi davranışlarını açıklayabilir, niyetinin ne olduğunu anlatabilir, sevdiği kişiye zarar vermek istemediğini söyleyebilir. Ancak bunların hiçbiri, davranışlarının ötekinde yarattığı acıyı ortadan kaldırmaz.
Aruoba'nın başarısızlık itirafı burada belirginleşiyor:
kuramadım onu, gereğince; sana da, yeterince, ulaşamadım
Bu cümle, bütün metnin belki de en önemli öz eleştirisi.
Aruoba, ilişki üzerine düşünmüş, sevgiye ilişkin bir anlayış geliştirmiş, kararın ve özgürlüğün önemini vurgulamış. Ancak bütün bunlara rağmen karşısındaki kişiye yeterince ulaşamadığını kabul ediyor.
Burada düşünsel yetkinlikle ilişkisel yetkinlik arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Bir insan ilişki üzerine çok şey bilebilir. Sevginin ne olması gerektiğini açıklayabilir. Özgürlüğü savunabilir. Kıskançlığın zararlarını görebilir. İki insanın birbirini anlaması gerektiğini söyleyebilir.
Ama bunları bilmek, ilişkiyi başarıyla kurmaya yetmeyebilir.
Çünkü ilişki, yalnızca doğru düşüncelere sahip olmakla gerçekleşmez. Düşüncelerin davranışlara dönüşmesi, ötekinin ihtiyaçlarının fark edilmesi ve kişinin kendi davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşebilmesi gerekir.
Aruoba'nın öz eleştirisi, bu nedenle yalnızca kişisel bir pişmanlık değil. Metnin bütün düşünsel çerçevesini sınayan bir itiraftır.
Sevginin ne olması gerektiğini bilmekle, sevilen kişiye o sevgiyi yaşatabilmek arasında bir mesafe vardır.
Aruoba'nın yaşadığı acı, bu mesafenin kapanmamış olmasından kaynaklanıyor.
19. İlişkinin son gerçeği: Ben ile sen arasındaki ile
Metnin sonundaki düşünce, kitabın adını yeniden anlamlandırıyor:
b i z, artık, ayrı olabiliyor idiysek, sen ile ben arasındaki şu 'i l e', artık, yok, demekti.
Bu cümle, yalnızca iki insanın ayrıldığını söylemiyor.
Aruoba'nın ilişki anlayışında ile, iki insanın arasında kurulmuş olan bağı ifade ediyor. Ben ile sen, ayrı varlıklar olarak birbirlerinin yaşamlarında yer edindiklerinde, aralarında bir ilişki oluşuyor.
Fakat bu bağın varlığı, iki insanın artık ayrı olamaması demek değil.
Tam tersine, ilişki boyunca iki kişi ayrı varlıklarını koruyor. Birbirlerinin içinde yer edinirken kendi yaşamlarını da sürdürüyorlar.
Ayrılık gerçekleştiğinde değişen şey, iki kişinin fiziksel olarak farklı yerlerde bulunması değil yalnızca. Aralarındaki bağın artık karşılıklı bir ilişki olarak yaşanmamasıdır.
Bir insan ötekinin anılarında, düşüncelerinde ve duygularında yaşamaya devam edebilir. Fakat bu, aralarındaki ilişkinin hâlâ karşılıklı olarak sürdüğü anlamına gelmez.
Aruoba'nın ile sözcüğüne verdiği önem burada belirginleşiyor.
İle, iki ayrı varlığın birbirine bağlanmasını sağlar. Fakat bu bağın anlam kazanması için iki kişinin de o ilişkinin içinde bulunması gerekir.
Bu nedenle ilişkinin sona ermesi, geçmişte yaşananların silinmesi anlamına gelmez.
Yaşananlar, her iki insanın yaşamında iz bırakabilir. Birbirlerini değiştirmiş, birbirlerine bir şeyler öğretmiş, birbirlerinin dünyasında kalıcı etkiler yaratmış olabilirler.
Fakat geçmişteki bu etkilerle ilişkinin şimdiki varlığı birbirinden farklıdır.
İlişki sona erebilir; ilişkinin insanın yaşamında yarattığı değişiklikler sona ermek zorunda değildir.
Aruoba'nın metni, tam da bu iki gerçeklik arasındaki mesafede duruyor.
20. Bütün bu parçalar birlikte okunduğunda ne görüyoruz?
Metnin başından sonuna kadar ilerleyen düşünceyi birkaç temel gerilim üzerinden okuyabiliriz.
Birincisi: Birlikte olmak ile birlikte yaşayabilmek arasındaki fark.
Aruoba, fiziksel beraberliğin ilişkinin niteliğini belirlemediğini savunuyor. Ancak metnin ilerleyen bölümleri, bir kişinin ötekini kendi içinde yaşatmasının da karşılıklı bir ilişki kurmaya yetmediğini gösteriyor.
İkincisi: Sevgi ile özgürlük arasındaki gerilim.
Sevginin ötekinin özgürlüğünü kısıtlamaması gerektiğini söylüyor. Fakat sevdiği kişinin kendi hayalinden uzaklaşmasını, kendisini yıkması olarak yorumladığı anlarda, bu özgürlük düşüncesinin kendi duygusal beklentileriyle karşı karşıya geldiğini görüyoruz.
Üçüncüsü: Sevgiye karar vermek ile sevgiyi gerçekleştirmek arasındaki fark.
Sevginin bir karar ve kararlılık olduğunu savunuyor. Fakat kendi itirafı, kararlılığın yeterli olmadığını gösteriyor. Bir insan sevmeye karar verebilir; yine de sevdiği kişiye ulaşamayabilir.
Dördüncüsü: Ortak geçmiş ile kişisel anı arasındaki fark.
İki insanın aynı olayları farklı biçimlerde hatırlayabileceğini anlatıyor. Sonunda, kendisinin ilişki olarak yaşadığı şeyin karşısındaki kişi için aynı anlama gelmemiş olabileceğini kabul ediyor.
Beşincisi: İlişkinin sona ermesi ile geçmişin sona ermesi arasındaki fark.
İlişki bitse de anılar, etkiler ve yaşanmışlıklar kalıyor. Ancak bunların kalması, ilişkinin hâlâ karşılıklı olarak sürdüğü anlamına gelmiyor.
Bütün bu gerilimler, metni yalnızca bir ayrılık anlatısı olmaktan çıkarıyor.
Aruoba, ilişkiyi açıklamaya çalışırken kendi düşüncelerinin de sınırlarıyla karşılaşıyor. Başlangıçta sevgiyi, özgürlüğü ve ortaklığı açıklayabilecek bir kavramsal çerçeve kuruyor. Sonra yaşadıklarını bu çerçeve içinde anlamlandırmaya çalışıyor. En sonunda ise yaşadığı ilişkinin, kurduğu düşüncelerden daha karmaşık olduğunu kabul ediyor.
Bu yüzden metnin asıl başarısı, sevginin nasıl olması gerektiğine ilişkin kesin bir teori ortaya koymasında değil.
Sevginin ne olması gerektiğini düşünen bir insanın, kendi sevgisinin neyi başaramadığını da anlatabilmesinde.
21. Oruç Aruoba'nın ile kitabının edebî gücü nereden geliyor?
Metnin biçimi de düşüncesi kadar önemli.
Aruoba, klasik bir anlatı kurmuyor. Olayları başından sonuna doğru sıralamıyor. Bir düşünceden diğerine geçiyor, geçmişe dönüyor, bir cümleyi yeniden ele alıyor, daha önce söylediği bir şeyi başka bir bağlamda tekrar ediyor.
Bu parçalı yapı, yalnızca bir yazım tercihi değil. İlişkinin zihinde nasıl yaşandığını da yansıtıyor.
Bir ayrılık, insan zihninde kronolojik bir anlatı olarak kalmaz. Bazen yıllar önce söylenmiş bir söz yeniden hatırlanır. Bazen önemsiz görünen bir davranış, zaman geçtikten sonra başka bir anlam kazanır. Bazen insan, o gün anlayamadığı bir cümleyi yıllar sonra anladığını düşünür.
Aruoba'nın metnindeki tekrarlar da bu nedenle önemlidir.
Örneğin:
seni hep yaraladım.
Bu itirafın farklı bölümlerde yeniden ortaya çıkması, aynı bilginin yinelenmesinden ibaret değil. Her tekrar, önceki düşüncelerin ışığında yeni bir anlam kazanıyor.
İlkinde kişisel bir pişmanlık olarak duyduğumuz cümle, diğer bölümleri okudukça sevginin karar olması, özgürlüğün korunması ve ötekine ulaşma çabası gibi düşüncelerle birlikte anlam kazanıyor.
Benzer biçimde, ilişkinin yalnızca zamansal beraberlikle ölçülemeyeceği düşüncesi metinde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Fakat son bölümde ile bağının ortadan kalkmasıyla birlikte bu düşüncenin sınırı da beliriyor.
Başlangıçta ilişkiyi zamanın ötesinde sürdürebilecek bir bağ olarak düşündüğümüz şey, sonunda karşılıklılığın yokluğunda varlığını koruyamayan bir ilişkiye dönüşüyor.
Aruoba'nın parçalı yazımı, bu düşünsel hareketi görünür kılıyor.
Bir başka önemli özellik, düşünce ile itirafın iç içe geçmesi.
Aruoba yalnızca ilişki hakkında konuşmuyor. Kendi davranışlarını, korkularını, kararlarını ve başarısızlıklarını da metne katıyor.
Bu nedenle metin, soyut bir felsefi inceleme olarak kalmıyor. Düşüncelerinin sınandığı somut bir yaşam deneyimine dönüşüyor.
Burada felsefe, yaşanmışlığın üzerine sonradan yerleştirilmiş bir açıklama olmaktan çok, yaşanmışlığın içinden çıkan bir sorgulama biçimi.
Yine de metindeki her düşüncenin nesnel bir ilişki yasası olduğunu düşünmemek gerekir. Bazı cümleler, Aruoba'nın kendi deneyiminden çıkardığı sonuçlar; bazıları ise acının içinden konuşan, kesinliği tartışılabilecek yargılar.
Metnin edebî gücü, bunları birbirinden bütünüyle ayırmasında değil; aynı insanın düşüncesiyle duygusu arasındaki gerilimi açıkça gösterebilmesinde.
Sonuç: Bir ilişkiyi yaşamak, onu kurabilmek midir?
Oruç Aruoba'nın ile kitabından aktarılan parçaları bir arada düşündüğümüzde, karşımıza sevgiye ilişkin tek bir tanım çıkmıyor. Birbiriyle ilişkili, fakat zaman zaman birbirini zorlayan düşünceler çıkıyor.
Aruoba, sevginin bir duygu olmanın ötesinde karar olduğunu söylüyor. İlişkinin iki kişinin özgürlüğünü koruması gerektiğini savunuyor. Birlikte olmayı fiziksel beraberlikten ayırıyor. İki insanın birbirlerinin yaşamlarında yer edinmesini, ortak bir biz oluşturmasını önemsiyor.
Fakat yaşadıklarını anlatırken bütün bu düşüncelerin tek başına yeterli olmadığını da gösteriyor.
İnsan birini sevebilir ama ona ulaşamayabilir.
Birlikte bir hayat düşleyebilir ama o hayatı kuramayabilir.
Bir ilişkiyi sürdürmeye karar verebilir ama ilişkinin çoktan değişmiş olduğunu fark edebilir.
Birlikte yaşadığı olayları bütün hayatının en önemli anıları olarak saklayabilir ama karşısındaki kişinin aynı anılara aynı anlamı vermediğini yıllar sonra anlayabilir.
Ve belki de en acısı, kendi içinde gerçekliğinden hiç kuşku duymadığı bir ilişkinin, öteki insan tarafından aynı biçimde yaşanmamış olabileceğini kabul etmek zorunda kalabilir.
Bu yüzden kitabın merkezinde yalnızca sevgi yok. Sevginin iki kişi arasında ortak bir gerçekliğe dönüşüp dönüşemeyeceği sorusu var.
Aruoba'nın düşüncesinde ilişki, iki insanın birbirlerine yönelmesiyle başlıyor; birbirlerinin özgürlüklerini korumalarıyla değer kazanıyor; karşılıklı bir yaşam kurabildikleri ölçüde gerçekleşiyor.
Ama bu gerçekleşme hiçbir zaman yalnızca bir kişinin iradesine bağlı değil.
Bir insan ilişkiyi bütün varlığıyla isteyebilir. Onu düşünerek yaşayabilir. Onun için kararlar alabilir. Kendi yaşamında ötekine bir yer ayırabilir. Buna rağmen karşısındaki insanla aynı ilişkiyi kurmayı başaramayabilir.
Çünkü ilişki, tek bir insanın iç dünyasında tamamlanabilecek bir şey değil.
İki insanı gerektiriyor; ama o iki insanın yalnızca birbirlerini istemeleri de yetmiyor.
Birbirlerini görebilmeleri, anlayabilmeleri, incittiklerinde bununla yüzleşebilmeleri, farklılıklarını kabul edebilmeleri ve birlikte yaşayabilecekleri bir gerçeklik kurabilmeleri gerekiyor.
Aruoba'nın metnini asıl önemli kılan, bu güçlüğü dışarıdan açıklaması değil. Kendi başarısızlığını da bu güçlüğün içine yerleştirmesi.
Başlangıçta ilişkinin nasıl olması gerektiğini anlatan kişi, sonunda kendi ilişkisinin neden başarılamadığını sorguluyor.
Bu, düşünceden vazgeçmek değil. Düşüncenin gerçek yaşam karşısında sınırları olduğunu kabul etmek.
Ve belki de kitabın en derin sorusu, bütün bu parçaların gerisinde duruyor:
Bir insanın hayatında çok derin bir yer edinmiş olmakla, onunla gerçekten bir ilişki kurmuş olmak aynı şey midir?
Aruoba'nın yıllar sonra karşısındaki kişinin sözünü kabul etmesi, bu sorunun ne kadar acı verici olabileceğini gösteriyor.
Çünkü insanın yaşadıklarının gerçekliğini koruması için, ötekinin de aynı şeyi yaşadığını düşünmesi gerekmez. Fakat iki insanın aynı ilişkiyi kurmuş olabilmeleri için, birinin yaşadığı gerçekliğin ötekinde de bir karşılık bulması gerekir.
İşte ile, bu iki durum arasındaki mesafeyi anlatıyor.
Bir insanın içinde yaşamaya devam eden sevgiyle, iki insan arasında artık yaşanmayan ilişki arasındaki mesafeyi.
Ve geriye, kitabın adı kadar kısa ama bütün bu düşünceleri taşıyabilecek kadar güçlü bir sözcük kalıyor:
İle.
İki ayrı insanın arasındaki bağ.
İki insanın birbirlerine ulaşma çabası.
Birbirlerinin özgürlüklerini koruyarak birlikte var olabilme ihtimali.
Ve bazen, bütün bunların yaşanmış olmasına rağmen, artık orada bulunmayan şey.