Herhalde yeryüzünde diline en saygısız, en hoyratça davranan toplum bu toplumdur. Dili götüren edebiyattır. Bugün Türk Edebiyatı’nı okumak, anlamak imkânsız bir şeydir. Farklı bir dil olarak çıkıyor karşımıza. Yakınlarda yazılmış eserleri bugünün nesilleri anlamıyor. Bugünün gençleri demek de istemiyorum, genç denince ne akla gelir? 18 ile 25 yaş arası gençtir. Ancak 40-50 yaşlarındaki adamlar da anlamıyor. Okumuş yazmış adamlar da anlamıyor. Birincisi bu dil kötürümleşti, berbat edildi. İkincisi zaten okuyan bir toplum da değiliz. Niye okumuyoruz? Aklımız yok! Çünkü akıl işidir okumak.
*
İbadet talim olayıdır. İbadet hiçbir zaman amaç değildir, araçtır. Ahlâklı yaşamaya götüren, taşıyan bir araçtır. Bu zorluğu asgariye indirmeye çalışıyor bugünkü bir kısım Müslüman programlayıcılar. Müslümanlık aslında her ne kadar Hz. Peygâmber kolaylık dini diyorsa da dinlerin en zorlarındandır. Olağanüstü derecede zor bir dindir.
*
En çok bizim çektiğimiz sıkıntı disiplinsizliktir. Bu sorun insanı kural tanımamaya götürür. Bu sorunu her yerde görüyoruz. Sokakta yürürken, araba kullanırken vs. Bütün hayatımız kuralları çiğnemekle geçiyor. Niye? Disiplinimiz yok çünkü. Disiplinin ucu akla dayalıdır. En zorlayıcı en mütehakkim buyurucu akıldır. Ezer geçer. Disiplini o getiriyor. Aklın gündelik hayattaki yansıması disiplinle oluyor. Din bu iç disiplini getiriyor beraberinde. Vakte, saate uygunluğu getiriyor. Namaz kılan, namaz vakitlerine uyan insanlara bakıyorsun verdikleri söze çok uyuyorlar. Çünkü namaz vakitleriyle bunu içselleştirmiş. Mütedeyyin insan ibadetlerini sallayamaz, yani “Ben şimdi kılmayayım da on saat sonra kılarım,” demiyor. İşte bahsolunan kurmaylar, programlayıcılar bunu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.
*
İngiliz Yahudi Kurmayları’nın derdi bu. Sonuçta böyle bir İslam Protestanlık sentezi fikri var. Öbür taraftan da bir vahşi İslam yaratıyorlar. Bir vahşet! Bir felaket! Bir insanlık ayıbı! İslam ile uzaktan yakından alakası olmayan bir zulüm makinesi yaratıyorlar. Dünyanın dört bir yanında Afrika’da Boko Haram, Somali’de başka bir grup, bu tarafta da Işid adıyla İslam ile hiç alakası olmayan gruplar oluşturuyorlar. Niye? İnsanları İslam’dan nefret ettirmek için. Öyle ki artık Müslümanlar İslam’dan nefret eder hâle getirildi.
*
Hafızası olmayan topluma her istediğini yaptırırsın. Hafızana ne ekersen onu biçiyorsun. Hafızanda bir şey olmadığına göre biçemezsin de.
*
Edebiyatımız bugün sıfırdır. Toplumda hiçbir yankısı yok. Annem okumuş bir insan değildi. İlkokul çıkışlı. Almanya’da ilkokul o zamanlar sekiz yıldı. Annem Alman şairlerinin en kenarda köşede kalmışlarını bile ezbere bilirdi. Büyük şairlerin dile kattıkları özlü sözler vardır, vecize de denir bunlara. Gündelik dilinde kullanırdı onları. Babam edebiyatla ilgisi olan bir insan değildi. Mühendisti. Durur durur bir şeye canı sıkılır veya keyfi yerindedir, bir şairi zikrederdi. Kimi? Fuzûli’yi, Nedim’i, Bâki’yi mesela. Daha yakınlardan Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Mehmet Âkif’i. Bir gün anlamadığım bir şiir söyledi. “Kimin bu?” dedim. “Şîr Nevâî diye birinin,” dedi. “Ali Şîr Nevâî mi?” dedim. “Evet,” dedi. “Sen onu nereden biliyorsun? O Çağatayca söylüyordu, sen Çağatayca’yı anlamazsın ki,” dedim. “Bizim eski yazı fonetik değildi, o Çağatayca söylemişti ve ben onun Osmanlıcasını okuyordum,” dedi. İşte böylesine sinmişti. Baba ocağında vardı bu. Okullarda vardı. Bugün çıkın mektep medrese görmüş, okumuş bir insana “Yahya Kemal’den bana bir beyit oku bakalım,” yahut bırak Yahya Kemal’i “Nazım Hikmet’ten oku!” de hiçbir şey bilmez. Necip Fazıl’ı oku de, haberi yoktur. Birliği bütünlüğü sağlayan edebiyattır, şiirdir.
*
Evet. His kötü müdür? Hayır. Aklın ve düşünmenin denetiminde kaldığı sürece duygu iyi ve hoş bir şeydir. Aklın kontrol edemediği duygular, biraz aşırı bir deyim kullanayım, insanı zinaya götürür. Ne diyor Kur’an, ‘Zina etme’ değil, ‘Zinaya yaklaşma!’ Çünkü yaklaşırsan dizginleyemezsin. Nedir onu dizginleyecek olan? Akıl. Bu sömürü düzeni düşünmeyi topyekûn durdurma kararında. Duygusunun esiri olan insan, nefsinin esiridir aslında. Düşünce insana mahsustur ve duygudan gelmez. Bu anlamda insan hayvandan neş’et eden bir evrim çizgisinin neticesi değildir. Cep telefonlarının insanlığa ne yararı olmuştur? Benim yok, neyim eksik? Arabam da yok. Lüzumlu mu? Değil. Bunu şuradan biliyorum. İnsanlar binlerce yıldır yol alıyor, yer değiştiriyor. Bugün İstanbul’dan Pekin’e 10 saatte gidiliyor. Marko Polo bir yılda gitmiş. Onun yaşadığı, gördüğü ve bunların kendisine kattığı zenginlikleri düşünün, bir de bugün yaşanan seyahatleri. Binlerce insan sürekli yer değiştiriyor. Ne oluyor sonuçta, ne değişiyor. Neye dönüşüyor bu hareket? Dönüştüğü şey şu: Dünyamızı mahvettik.
*
Şimdi Mevlana gelse buraya, oturup konuşsak o mu daha iyi bilir yoksa biz mi? 3 G’yi bilmiyor evet, mikroskobu da bilmeyecektir, fotoğraf makinesinden de haberi yoktur. Ne olacak yani? Zatına halel mi gelecek? 1990’larda gittiğimde Sumatra Ormanları’nda yaşayan insanların bu teknolojilerden hiç haberi yoktu, neleri eksikti? Tam aksine benden daha zengindiler.
*
Çağımızın medeniyeti belden aşağısını hedeflemiştir. Yeme, içme, karşı cinsle ilişki içinde olma, gezme tozma. Bunlar üzerinde yoğunlaşmıştır… Sadece hazzı düşünüyor. Beden acısını giderecek bütün tedbirler alınıyor. ‘Ruh acısı’ derseniz ruh kalmadı ki acısı olsun.
*
Babama felsefe öğrenimine başladığımı söylediğimde bir dayak yemediğim kaldı. İtirazının maddi yönü, gelecek endişesi falan yoktu. ‘Bu milletin tefekkürü mü var ki, tefekkürün en üst seviyesini teşkil eden felsefeye girmek istiyorsun?’ diyordu. Ölümünden sonra birçok konuda olduğu gibi bunda da haklı bulur oldum babamı.
*
Dil de düşünmeden bağımsız değildir. Kültürümüzün katledilmesinin açık belgesi yazının değişmesidir. Bizim, içinden çıktığımız medeniyet camiasını reddetmemiz, bizi açıkta bıraktı.
*
Hatırlamalarımız, bütün düşünmeler gibi kelime üstündedir. Kelimeleri değiştirdiğiniz zaman uygun bir kalıp bulamıyorsunuz. Biz bir defa aslımıza ihanet ettik, bu ihanet sürer gider artık. İhanet ettiğiniz zaman ihanetin durması mümkün değil. Bir defa kabahat işlendiğinde kabahat işleme mekanizması artık yürürlüğe girer. Hiç bir dala yapışamıyoruz, her dal elimizde kalıyor.
*
Bir çeşit Avrupa Topluluğu’nun esasını teşkil eden Şengen Anlaşması’na doğru gidiyorduk. Vizeler kaldırılmış vs. Suriye de Türkiye de bundan büyük kazançlar elde etmeye başlamış, ticaret çok gelişmişti. Bu iyi saattekileri ürküttü. Çünkü Türkiye’nin, Avrupa belasından kurtulmanın yolu açılmıştı. Türkiye’nin kurtuluş yolu eski coğrafyasını tekrardan canlandırmaktır,
*
Tolstoy’un dini yönelişleri ile hayat arasında bağ kurma çabası bir dramdır. Dini yaşamak sanıldığı gibi kolay bir şey değildir. Olağan üstü bilinç taşıyan insanın yaşadıkların ile din duygusuyla yaşayışını bağdaştırmaya çalışıyor. Bu beni çok etkiledi. Olağan bir insan için bu kolay olabilir ama olağan üstü bir insanın en belirgin göstergesi müthiş bir hayal gücüdür. Hayal gücünün genişlediği ölçüde hayatın olağan akışının dışına çıkarsınız. Merak da buradan gelir. Bütün keşifler böyledir.
*
11 Eylül bir gerekçe sunmuştur, tıpkı Pearl Harbor’da Japon baskınının savaşa gerekçe sunması gibi. Amerika’nın baskından haberi vardı. 2. Dünya harbinde kullanacağı önemli uçak gemilerini çekti ve battal gemileri geride bıraktı ve birkaç bin personeliyle onlar batırıldı. Kendi kamuoyunu ikna etmek için bu yeterli bir gerekçe oldu. 11 Eylül’ü ikinci Pearl Harbor olarak görüyorum.
*
Erdoğan’ın söz dinlememesi. İngiliz-Yahudi dünyasının buyruklarına kulak asmıyor. Sultan Abdülhamid Han’dan bu yana gördüğümüz en milli devlet adamı. Bir kere, İslam dünyasıyla yeniden yakın ilişkiler kurdu, bu çok büyük bir kabahat! Ondan sonra Müslüman özümüzün hatırlanması var. Karşımızdakiler olağanüstü derecede akıllı adamlar.
*
Türk’ün en önemli özelliği asker millet oluşudur. Hunlardan beri belki de çok az toplumda gördüğümüz bir olay bu. Askerlikten başka bir meşgalen yok. Evet marangozun var, aşçın var, hekimin var, o var, bu var ama bunların hepsi özde askerdir. Askerlik bizde eklenmiş bir şey değil, öbür meslekler eklenmiştir. Sivil toplumda, mesela İngilizlerde askerlik bir eklemedir. O kadar ki İngiliz kumandanların zaman zaman, Napolyon savaşlarında mesela, sivil elbiseyle geldikleri görülür. Zafer kazanmada önemli bir etkisi yok. İngilizler kadar savaş kazanmış ikinci bir milleti gösteremeyiz. Ama özünde sivillerdir, bizse özde askeriz. Ama bunu görmüyoruz. Yani bilincinde değiliz, bilinçsizce yürütüyoruz. Osmanlı’da üst rütbeli memurlar paşadır mesela, cepheye gitsin gitmesin. Şimdi bunu onlar görüyor, biliyorlar.
*
Bir denge kurmak zorundayız, bir yerlerden destek almak zorundayız. Sözüm ona müttefikimizin bize kazık attığı çok aşikâr, çok ortada bir şey bu. Daha önceden bunu sezmiş olacak ki Cumhurbaşkanı Erdoğan bir ara ima ediyordu, Şangay Beşlisi’ne girelim diye. Hatta bir fotoğraf vardı, Putin ile yan yana duruyordu, bir iki yıl önce, Putin böyle mahcup bir şekilde gülümsüyor, ne diyeceğini bilemiyor. Yukarı tükürse bıyık, aşağıya tükürse sakal. Gelin alalım sizi Şangay Beşlisi’ne demeye cesaret edemiyor. O da korkuyor Amerika’dan. Amerika ipi bir çekerse Rusya boğulur gider, ilmik gibi boğazında.
*
Kimse Amerika’nın karşısında güçlü değil, öyle olsa Çin çoktan ipleri koparır giderdi.
*
Bir gün buradan bir otobüs geçiyordu ve üzerinde Arap harfleri ile “Mihan Tur” yazıyordu. Otobüsü takip ettim, Laleli’de durdu. Şoföre sordum, Farsça konuştuk. Tebriz İstanbul arası çalışıyormuş. “Ben de geleyim” dedim. “Git içeriden biletini al” dedi. 3 gün sonra ver elini İran. İran en sevdiğim yerlerden biridir. Oradan İsfahan, Şiraz, Tahran derken Afganistan ve Pakistan’a geçtim. Seyahatlerimin birçoğu böyle olmuştur. Oturup da “buraya gideyim” diye plan yapmadım.
*
Türkiye’de bugün 160 adet üniversite var. Bu son derece fazla, çünkü seviye düşüyor. Üniversiteden haddinden fazla insan çıkmamalı.
*
Meslek yüksek okuluna. Müthiş bir ihtiyaç var. Bir ordun var, silme general. Eee ne yaparsın sen bu orduyla. Erin, Astsubay’ın yok. Astsubay çok önemlidir askerde. Bir fabrikada da teknisyen önemlidir. Herkes üniversite istiyor iline, siyasetçiler de üniversite getiriyor. Böyle olursa ülkenin kalkınması mümkün değil. Bu kadar üniversite var ama lüzumsuz konular okutuluyor.
*
Bana kalsa Türkiye’de üç adet Felsefe bölümünden fazlasını açmazdım. İlim adamı yetiştirilecekse bir iki fen – edebiyat fakültesi yeter. Bunlar çok değerli mücevherlerdir. Filozof bilim adamları, bir toplumun en üst kurmaylarıdır. Karar verici mercilerimiz, bilim ile feni yani teknolojiyi karıştırdıklarından sürekli olarak teknolog, teknoloji uzmanı çıkarmaktayız. Bu bir bilim değil. teknolog, teknoloji uzmanı fen-edebiyat fakültelerinden çıkmaz, meslek yüksek okullarında yetişir. Eğer fen-edebiyat fakültelerinin sayısını 3’e 5’e indirirseniz o zaman bilim adamı çıkar.
*
Kürt meselesi Cumhuriyet kurulduğundan bu yana bastırılmış bir olaydır. Cumhuriyet kurulurken parmağım kör gözüne bir sorun ekildi. Devletin temeline bir dinamit konuldu. Denildi ki: “Bu devlet bir millet-devlettir, Türk’tür, Türk’ün dışında hiçbir şeye yer yoktur.” Bütün unsurlar atıldı. O halde niye Kürt’ü aldın içine. Sen “şurası benim değildir” dedin ve attın. Halep’in mesela Kilis’ten, Urfa’dan ne farkı var? Niye Halep dışarıda da Urfa içeride? Kerkük, Hakkari’den Musul, Şırnak’tan daha mı az Türk’tü de onlar dışarıda kaldı. Cetvelle çizilmiş bir sınır. Onları nasıl dışarıda bıraktıysan Kürtleri de dışarıda bırakacak bir sınır çizilebilirdi.
*
İbadet her şeyi yaradan, her şeye gücü yeten o kudreti memnun etmeye yönelik değildir. İbadet size, ona, buna, insanlara olan davranışlarımı ayarlama yönünden önemlidir. Disiplin altına alıyor insanları. Tam hakkını verdiğin takdirde ibadet zahmetli, zorlu, hayatı karartan bir şeydir. Ahlak disiplin isteyen bir şeydir. Çok zordur insanın kendini başkasına adaması. Ahdine vefa göstermesi olağanüstü bir şeydir. Ancak bu kadar zorlu ibadet sürecinden geçen kendini ona alıştırabiliyor. Bu dünya içindir ibadet, ahiret için değil. Ahirette bedensiz olacağız. İbadet bana bedenime hakim olmayı öğretiyor. Çünkü beden en önemli baskı araçlarından biridir. Bedenin isteklerini bastırmazsan onlar seni bastırmaya başlar. Bu sefer sen onları tatmin etmek için başka insanları bastırmaya başlarsın. Buna sömürü diyoruz.
*
Bugün İslam medeniyetinden söz etmek mümkün değil. Büyük medeniyetlerin sona ermesi topyekün ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Şurada burada o medeniyete ilişkin bir yaşama tarzı bölük pörçük devam ediyor. Son 20 yıldır, garip bir tezat, Turgut Özal’la birlikte bu İslami yaşayış buharlaştı Türkiye’de. Muazzam bir çağdaşlaşma baş gösterdi.
Ben de tezat dedim zaten. Özal’ın böyle bir niyeti var mı yok mu bilemeyiz. Zaten tuhaf bir şeydir, insanların niyetlerine göre şekillenmiyor her zaman. Niyet etmediğiniz bir istikamete de yönlendirebiliyorsunuz. Bunun tarihte çok önemli iki örneği var. Martin Luther Hristiyanlığı kurtarmaya çalışırken batırdı. Gorbaçov Sovyetleri kurtarmak isterken parçalanıverdi.
*
Malzemesini tüketen bir yıldız genişler şişer, kaybettiği malzemeyi yeniden tedarik edecek gücü kalmaz ve gittikçe çöker. Sonunda parlak bir cüce olur kalır. Saçtığı malzemeden yerçekimi yasası gereği yeni bir yıldız ve gezegenler oluşur. Medeniyetlerde de benzer. İslam medeniyeti de yaşadı, gelişti, öldü. Onun bıraktığı bir malzeme topluluğu çokluğu var. İslam medeniyeti Müslümanlık dini ile bir ve aynı şey olmamakla birlikte Müslümanlıktan türemiştir. O din duruyor. Medeniyet çerçevesinde değil ama tek tek bireylerin hayatında varlığını sürdürüyor. Bu dinin bildirdiklerinden ve o dinden doğmuş olan medeniyetin bıraktıklarından hareketle yeni bir medeniyet modeli inşa edilebilir.
Profesör Şaban Teoman Duralı