MUÂZ BİN CEBEL: İlim, İtaat, Muhabbet ve Ayrılığın Gölgesinde Bir Sahâbî
24 Eylül 2026
Üç Veda Arasında Bir Hayat
Muâz b. Cebel’in hayatına bakıldığında ilk görünen şey ilimdir. O, Kur’an’ı ve dinin hükümlerini öğrenen, Resûlullah’ın yanında yetişen, helâl ve haram konusunda bilgisiyle öne çıkan genç sahâbîlerden biridir. Fakat Muâz’ın hayatını yalnızca ilmiyle anlatmak, onun hikâyesinin en dokunaklı tarafını geride bırakmak olur. Çünkü onun hayatında ilim, hiçbir zaman yalnızca bilmek anlamına gelmez. Öğrenmek, sorumluluk almak; sorumluluk almak, insanlara nasıl davranacağını bilmek; bütün bunların sonunda ise insanın hem sevdiği kişilerden hem de dünyadan nasıl ayrılacağını öğrenmesi anlamına gelir.
Belki de bu yüzden Muâz’ın hayatının en unutulmaz sahnesi bir ders halkasında değil, Medine’den Yemen’e uzanan bir yolun üzerinde karşımıza çıkar. Resûlullah onu Yemen’e gönderirken yalnızca ne yapması gerektiğini anlatmaz; ona insanlara nasıl yaklaşacağını, hüküm verirken neye dayanacağını, davet ederken nasıl davranacağını öğretir. Yol uzadıkça konuşulanlar görevden sorumluluğa, sorumluluktan ahlâka doğru ilerler. Sonra bir noktada Resûlullah ona seslenir:
“Ey Muâz!”
Muâz’ın dönüp baktığını düşünmek zor değildir. Belki yeni bir öğüt bekliyordur. Fakat duyduğu söz Yemen’e dair değildir:
“Belki bu seneden sonra beni göremeyeceksin.”
O anda yolun anlamı değişir.
Az önce önünde Yemen’e doğru uzanan bir görev yolu vardır; şimdi aynı yol, sevdiği Peygamberinden ayrılığın yolu hâline gelir. Ardından gelen, “Belki mescidime ve kabrime uğrarsın” sözü ise ayrılığın ihtimalini daha da somutlaştırır. Muâz Yemen’e gidecektir; fakat Medine’ye döndüğünde orada mescit yine duracak, şehir yine duracak, fakat Resûlullah orada olmayabilecektir.
Bu sahne, Muâz’ın hayatındaki birinci vedadır.
Fakat onun hikâyesinde veda yalnızca o gün yaşanıp bitmez. Yıllar sonra kendi oğluna namazı anlatırken, “Oğlum, namaz kıldığın zaman, vedalaşan bir kimsenin namazı gibi kıl” der. Bu söz, ölüm düşüncesinin Muâz’ın hayatında nasıl bir bilinç hâline geldiğini gösterir. Namaz artık yalnızca yerine getirilen bir görev değildir; insanın dünyadaki son namazı olabileceğini bilerek kıldığı bir ibadettir. Böylece Yemen yolunda Peygamberinden ayrılmayı öğrenen Muâz, zamanla dünyadan ayrılmaya hazırlanmanın dilini oğluna öğretmeye başlar.
Bu da onun hayatındaki ikinci vedadır.
Ve sonra Amvâs gelir.
Veba, Şam topraklarında insanları birer birer alırken Muâz da ölümün artık uzakta olmadığını görür. Önce kendi ailesinden kayıplar yaşar. Sonra hastalık ona ulaşır. Ölümün eşiğinde, dünyaya tutunmaya çalışan bir insanın değil, hayatı boyunca öğrendiği hakikatin karşısında duran bir müminin sözünü söyler:
“Merhaba ey ölüm.”
Fakat bu söz, ölümden korkmadığını söyleyen kolay bir cesaret gösterisi değildir. Muâz ağlar; çünkü ölümün kendisinden çok, ölümden sonra nereye gideceğini bilmemek onu düşündürmektedir. Dünyadan ayrılmaya hazırdır, fakat karşılaşacağı sonucun ne olacağını bilmenin ağırlığını taşır.
Böylece Muâz’ın hayatında birbirini tamamlayan üç veda belirir: Resûlullah’tan ayrıldığı gün, oğluna vedalaşan bir insan gibi namaz kılmayı öğrettiği gün ve kendi ölümünün eşiğinde “Merhaba ey ölüm” dediği gün.
Bu üç veda, birbirinden bağımsız üç hüzünlü olay değildir. Birincisinde Muâz, sevdiği Peygamberinden ayrılmanın acısıyla karşılaşır. İkincisinde, ayrılığın yalnızca başımıza gelen bir şey değil, insanın hayatını nasıl yaşayacağını belirleyen bir bilinç olduğunu öğretir. Sonuncusunda ise bütün öğretiler kendi hayatında sınanır.
Bu yüzden Muâz’ın hikâyesi yalnızca bir sahâbînin ilim yolculuğu değildir. Aynı zamanda insanın sevdiğinden ayrılmayı, dünyaya veda etmeyi ve ölümün karşısında durmayı öğrenmesinin hikâyesidir.
Ve belki de bu hikâyenin en çarpıcı tarafı şudur: Muâz bütün bunları uzun bir ömür sonunda değil, henüz genç sayılabilecek bir yaşta yaşar. Resûlullah’ın yanında yetişir, onun sevgisini ve güvenini kazanır, Yemen’e gönderilir; sonra Şam’a uzanan hayatında ilmiyle ve sorumluluğuyla anılır. En sonunda ise ölüm, daha önce başkalarına öğrettiği hakikatleri kendi önüne koyar.
Muâz’ın hayatını anlamak için bu yüzden yalnızca ne bildiğine değil, bildikleriyle nasıl yaşadığına ve hayatının sonunda öğrendiklerinin onu nereye götürdüğüne bakmak gerekir.
Çünkü onun hikâyesi, Medine’den Yemen’e giden bir yolculukla başlar gibi görünse de, aslında insanın hayat boyunca taşıdığı daha büyük bir soruya doğru ilerler:
İnsan, sevdiğinden ayrılacağını bildiğinde nasıl yaşamalıdır? Ve bir gün kendi vedası geldiğinde, geride bıraktığı hayatın karşısına nasıl çıkmalıdır?
Medine'nin Genç Müslümanlarından Biri
Muâz b. Cebel'in yaklaşık 603 yılında, yani hicretten on sekiz yıl kadar önce doğduğu kabul edilir. Hazrec kabilesine ve Benî Udey koluna mensuptu. İslâm'la tanıştığında henüz gençti. Fakat genç yaşta karşısına çıkan bu yeni inanç, onun hayatının bütün yönünü değiştirdi.
Medine'de İslâm'ın kök salmaya başladığı dönemde Müslüman oldu ve İkinci Akabe Biatı'na katılanlar arasında yer aldı. Hicretten sonra ise artık İslâm toplumunun kuruluşuna doğrudan şahit olan genç sahâbîlerden biriydi.
Muâz'ın hayatındaki belirgin özelliklerden biri, İslâm'ı yalnızca kabul etmekle yetinmemesi, öğrenmeye yönelmesiydi. Kur'an'ı öğreniyor, Resûlullah'ın yanında bulunuyor, dinî hükümleri anlamaya çalışıyor ve öğrendiklerini başkalarına aktarıyordu.
Bu yüzden Muâz'ın gençliğini yalnızca “Müslüman olmuş bir genç” şeklinde anlatmak eksik kalır. O, öğrendikçe sorumluluğu büyüyen bir gençti.
İslâm'ın Medine'deki ilk yıllarında genç yaşta yetişen bu insanlar, yalnızca yeni bir dinin mensubu olmuyorlardı. Aynı zamanda yeni oluşan toplumun taşıyıcıları hâline geliyorlardı. Muâz da bunlardan biriydi.
Onun ilerleyen yıllarda Kur'an ve fıkıh alanındaki bilgisiyle tanınması, bu gençlik dönemindeki öğrenme isteğinin devamıydı.
Resûlullah'ın Yanında Yetişen Genç
Muâz, Medine döneminde Resûlullah'ın yakın çevresinde bulunan genç sahâbîlerden biri oldu.
Onun yanında yalnızca ibadetleri ve dinî hükümleri öğrenmedi. Bir Müslümanın insanlarla nasıl ilişki kuracağını, bir mesele karşısında nasıl düşünmesi gerektiğini ve bilginin nasıl bir sorumluluğa dönüştüğünü de öğrendi.
Bu nedenle Muâz'ın Resûlullah'la ilişkisini yalnızca “öğrenci-hoca” ilişkisi olarak görmek yeterli değildir. Aralarında zamanla ilim, güven ve muhabbetin iç içe geçtiği özel bir bağ oluştu.
Hz. Peygamber'in Muâz'a söylediği şu söz, bu bağın duygusal tarafını açıkça gösterir:
“Ey Muâz! Vallahi seni seviyorum.”
Muâz da:
“Vallahi ben de seni seviyorum.”
diye karşılık verdi.
Bu kısa konuşma, yıllar sonra yaşanacak Yemen yolculuğunu anlamak açısından çok önemlidir.
Çünkü Yemen'e gönderilen kişi yalnızca görevlendirilen bir sahâbî değildir.
Sevdiği Peygamberinden ayrılmak üzere olan bir insandır.
Muâz'ın ilmi de böyle bir ilişkinin içinde şekillendi. Kur'an'ı öğrenmesi, dinî hükümleri kavraması ve meseleler üzerinde düşünmesi onu zamanla Medine'nin genç öğreticileri ve fakihleri arasında öne çıkardı.
Fakat Resûlullah'ın yanında geçirdiği yılların asıl değeri, Muâz'ın ne kadar çok şey bildiğinden çok, bildiği şeylerin kendisine ne kadar sorumluluk yüklediğini öğrenmesiydi.
İlimle Sorumluluk Arasında
Muâz'ın adı zamanla Kur'an, fıkıh ve fetva ile birlikte anılmaya başladı. Sahâbe arasında dinî meseleleri kavrama kabiliyetiyle öne çıktı.
Fakat onun ilim anlayışında bilgi, insanı diğerlerinden üstün kılan bir ayrıcalık değildi.
Bilmek, daha fazla sorumluluk almak demekti.
Muâz'a nispet edilen sözlerde ilim ile Allah korkusu arasında doğrudan bir bağ kurulur. İlim öğrenmenin Allah'a karşı haşyeti artırdığını, ilim talebinin ibadet olduğunu, bilmeyene öğretmenin sadaka sayıldığını ve ilmin helâl ile haram arasındaki ölçüyü verdiğini söylediği aktarılır.
Yine ilmi, yalnızlıkta dost, gurbette arkadaş, karanlıkta kandil ve insanın yolunu aydınlatan bir rehber olarak anlattığı nakledilir.
Bu anlayış onun hayatıyla birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hâle gelir.
Muâz gerçekten de gurbete çıkacaktır.
Yemen'e gidecek, sonra Şam'a geçecektir.
Resûlullah'tan ayrılacaktır.
Fakat yanında taşıyacağı en büyük emanetlerden biri öğrendiği ilim olacaktır.
Bu yüzden Yemen'e gönderilmesi, onun hayatında yalnızca bir görevlendirme değildir. Medine'de öğrenci olarak başlayan yolculuğun öğretmenliğe ve hüküm verme sorumluluğuna dönüştüğü eşiktir.
Fakat bunun için önce Resûlullah'ın huzurunda çok önemli bir sorunun cevabını vermesi gerekecektir.
“Nasıl Hükmedeceksin?”
Muâz Medine'den ayrılmaya hazırlanırken Resûlullah onunla önemli bir konuşma yaptı.
Bu konuşma, Yemen'deki görevinin yalnızca tebliğ ve öğretimden ibaret olmadığını gösteriyordu. Muâz orada insanlara Kur'an öğretecek, İslâm'ı anlatacak, zekât işlerini yürütecek ve kendisine getirilen davalarda hüküm verecekti.
Hz. Peygamber ona sordu:
“Sana bir dava getirildiğinde nasıl ve neye göre hükmedeceksin?”
Muâz cevap verdi:
“Allah'ın Kitabı'na göre hükmederim.”
Hz. Peygamber:
“Allah'ın Kitabı'nda onunla ilgili bir hüküm bulamazsan?”
diye sordu.
Muâz:
“Resûlullah'ın sünnetine göre hükmederim.”
dedi.
Bu defa soru daha da derinleşti:
“Resûlullah'ın sünnetinde de onunla ilgili bir hüküm bulamazsan ne yaparsın?”
Muâz şöyle cevap verdi:
“Kendi görüşümle ictihad ederim ve bütün gayretimi gösteririm.”
Meşhur rivayete göre Resûlullah bu cevaptan memnun oldu ve Allah'a hamdetti.
Bu rivayetin hadis kaynaklarındaki sıhhat değerlendirmelerinde farklılık bulunduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla bu konuşmayı aktarırken, kaynaklarda meşhur bir rivayet olarak sunmak daha isabetlidir.
Fakat anlatının Muâz'ın hayatıyla kurduğu bağ son derece dikkat çekicidir.
O, Yemen'e yalnızca hazır cevapları taşıyan bir görevli olarak gönderilmektedir. Karşılaşacağı yeni meselelerde Allah'ın Kitabı'na ve Resûlullah'ın sünnetine dayanacak, hüküm vermesi gerektiğinde ise hakikati bulmak için bütün gayretini gösterecektir.
Buradaki “ictihad” keyfî bir hüküm verme anlamına gelmez. Tam tersine, insan hakkında karar verirken Allah'ın rızasına uygun doğru hükmü bulmak için bütün gücünü kullanma sorumluluğudur.
Böylece genç yaşta ilim öğrenen Muâz'ın hayatında yeni bir eşik açılır.
Artık öğrenci olmaktan öğreticiye, öğrenenden hükmedene doğru ilerlemektedir.
Ve çok geçmeden bu teorik soru gerçek bir yolculuğa dönüşecektir.
Çünkü Medine'de sorulacak soru şudur:
“İçinizden hanginiz Yemen'e gider?”
“Hanginiz Yemen'e Gidecek?”
Sabah namazı kılınmıştı.
Resûlullah cemaate döndü ve sordu:
“İçinizden hanginiz Yemen'e gider?”
Bu soru sıradan bir görevlendirme sorusu değildi.
Yemen uzak bir beldeydi. Oraya gidecek kişi yalnızca bir haber götürmeyecek; İslâm'ı anlatacak, Kur'an öğretecek, dinî meselelerde hüküm verecek ve zekâtın toplanmasını yürütecekti.
Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı:
“Ben giderim, yâ Resûlallah.”
Resûlullah cevap vermedi.
Sustu.
Bir süre sonra aynı soru yeniden soruldu:
“İçinizden kim Yemen'e gider?”
Bu defa Hz. Ömer ayağa kalktı:
“Ben giderim, yâ Resûlallah.”
Yine sessizlik.
Bir müddet sonra Resûlullah üçüncü kez sordu:
“İçinizden Yemen'e kim gider?”
Bu defa Muâz b. Cebel ayağa kalktı:
“Ben giderim, yâ Resûlallah.”
Ve Resûlullah ona dönerek:
“Ey Muâz! Bu vazife senindir.”
buyurdu.
Bu sahnenin arkasında Muâz'ın yıllar süren yetişme hikâyesi vardı.
Kur'an öğrenmişti.
Resûlullah'ın yanında yetişmişti.
Dinî meseleleri kavramıştı.
İnsanlara öğretmeye başlamıştı.
Artık öğrendiklerini başkalarının hayatına taşıyabilecek bir seviyeye gelmişti.
Yemen'de üç ayrı idarî bölge bulunuyordu. Muâz bunların en büyüklerinden biri olan Cened bölgesine gönderildi. Orada kadılık yapacak, insanlara İslâm'ı ve Kur'an'ı öğretecek, zekât ve sadakaları toplayacaktı.
Böylece biraz önce Resûlullah'ın huzurunda sorulan “Nasıl hükmedeceksin?” sorusu artık gerçek bir sorumluluğa dönüşüyordu.
Fakat Muâz'ın Yemen'e gidişi yalnızca bir görev yolculuğu değildi.
Bu, sevdiği Peygamberinden ayrılışıydı.
Yemen'e Giden Bir Elçiye Verilen Emanet
Resûlullah, Muâz'ı Yemen'e gönderirken ona yalnızca ne yapacağını değil, nasıl yapacağını da öğretti.
Önce Yemen halkının karşısındaki dinî ve toplumsal durumu hatırlattı:
“Sen Ehl-i kitap bir kavme gidiyorsun.”
Ardından onları Allah'ın birliğine ve Muhammed'in Allah'ın Resûlü olduğuna şehadete davet etmesini söyledi. Bunu kabul ederlerse beş vakit namazı, ardından zekâtı bildirmesini öğütledi.
Sonra çok önemli bir sınır koydu:
“Sakın mallarının en kıymetlilerini alma.”
Çünkü Muâz'ın elinde artık bir otorite bulunacaktı. İnsanlardan zekât alacak, hüküm verecek, onların hayatlarına dokunacaktı.
Fakat otoritenin sınırı burada çiziliyordu:
Güç, hakkından fazlasını alma hakkı vermez.
Ardından daha ağır bir uyarı geldi:
“Mazlumun duasından sakın! Çünkü onun duası ile Allah arasında perde yoktur.”
Bu söz, Yemen'e gönderilen bir kadı için bütün görev tanımının en kısa özeti gibiydi. Bir insan hakkında hüküm vermek, onun malına veya hakkına dokunmak, bir başkasının hakkını gözetmek yalnızca dünyadaki idarî işlemler değildi. Bütün bunların arkasında hesabın görüleceği başka bir dünya vardı.
Muâz daha sonra Resûlullah'tan kendisine ayrıca tavsiyelerde bulunmasını istedi:
“Yâ Resûlallah, bana tavsiyede bulun.”
Resûlullah:
“Her ne hâlde ve nerede olursan ol Allah'tan kork.”
buyurdu.
Muâz daha fazlasını istedi.
Bu defa:
“Günahın arkasından hemen bir iyilik yap ki onu yok etsin.”
buyurdu.
Muâz yine tavsiye istedi.
Resûlullah'ın cevabı, bütün Yemen görevinin insanî tarafını ortaya koydu:
“İnsanlara güzel ahlâk ile muamele et.”
Böylece Muâz'ın önüne üç büyük sorumluluk konmuş oluyordu:
Allah'a karşı sorumluluk.
Hatanın ardından iyiliğe yönelmek.
Ve insanlara güzel davranmak.
Muâz ile birlikte Yemen'e gönderilen Ebû Mûsâ el-Eş'arî'ye de Resûlullah'ın ortak tavsiyesi şuydu:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Birbirinizle anlaşın, iyi geçinin, ihtilâfa düşmeyin.”
Böylece Yemen yolculuğunun başında Muâz'ın eline yalnızca bir görev listesi değil, bir ahlâk ölçüsü verilmiş oldu.
Fakat bütün bunlardan sonra hâlâ söylenmemiş olan bir şey vardı.
Muâz'ın görevi anlatılmıştı.
Ne yapacağı açıklanmıştı.
Nasıl hükmedeceği konuşulmuştu.
İnsanlara nasıl davranması gerektiği öğretilmişti.
Şimdi sıra ayrılığa geliyordu.
Belki Mescidime ve Kabrime Uğrarsın
Muâz, Yemen'e doğru yola çıktığında henüz önünde yalnızca uzun bir yol olduğunu düşünüyordu. Bineğinin üzerinde ilerliyor, Resûlullah ise onun yanında yürüyordu.
Medine geride kalmaya başlamıştı.
Bir süre daha birlikte ilerlediler.
Muâz'ın önünde Yemen vardı; görevi, karşılaşacağı insanlar, öğreteceği Kur'an, vereceği hükümler, toplayacağı zekât ve bütün bunların yüklediği sorumluluk vardı.
Resûlullah ise onunla yürüyordu.
Muâz'ın bineği ilerledikçe o da yanında yürüyordu.
Belki Muâz o sırada bunun üzerinde düşünmüyordu. Çünkü insan, sevdiği bir insanla vedalaşırken çoğu zaman vedanın kendisini hemen fark etmez. Birkaç adım daha atılabileceğini, birkaç söz daha söylenebileceğini düşünür. Hele karşısındaki insan hayatının merkezinde olmuşsa, onunla geçirilen zamanın sonuna gelindiğini zihni kolay kolay kabul etmez.
Resûlullah ona Yemen'deki görevini anlatmıştı.
Ehl-i kitap bir topluluğun yanına gideceğini, onları Allah'ın birliğine ve kendisinin Allah'ın Resûlü olduğuna şehadete çağıracağını söylemişti. Kabul ederlerse namazı, ardından zekâtı bildirmesini; insanların mallarının en kıymetlilerini almamasını; mazlumun duasından sakınmasını öğütlemişti.
Sonra Muâz daha fazla tavsiye istemişti.
“Her ne hâlde ve nerede olursan ol Allah'tan kork.”
Biraz daha istemişti:
“Günahın arkasından hemen bir iyilik yap ki onu yok etsin.”
Ve sonunda:
“İnsanlara güzel ahlâk ile muamele et.”
Bütün bunlar söylenirken Muâz'ın zihninde Yemen vardı.
Henüz bilmiyordu ki biraz sonra konuşulanlar onun için Yemen'den çok daha büyük bir anlam taşıyacaktı.
Yol devam ediyordu.
Muâz bineğinin üzerindeydi.
Resûlullah onun yanında yürüyordu.
Sonra Hz. Peygamber ona seslendi:
“Ey Muâz!”
Muâz'ın ona dönüp baktığını hayal etmek zor değil.
Belki o ana kadar söylenenleri dinliyordu.
Belki yeni bir tavsiye daha bekliyordu.
Fakat Resûlullah'ın söylediği söz, Yemen'e dair hiçbir şey değildi:
“Belki bu seneden sonra beni göremeyeceksin.”
Bir anda yolun anlamı değişti.
Muâz'ın önünde hâlâ Yemen vardı. Aynı yol, aynı toprak, aynı gökyüzü… Fakat artık biraz önceki yol değildi.
İnsan bazen bir cümleyi duyduğu anda onun bütün anlamını kavrayamaz. Söz kulağa ulaşır; fakat kalbe biraz sonra iner.
Belki Muâz da ilk anda yalnızca “belki” kelimesini duydu.
Belki.
Kesin değildi.
Resûlullah “bir daha göremeyeceksin” dememişti.
“Belki” demişti.
Fakat insan sevdiği birinin ölüm ihtimalini bir kez duyduğunda, o ihtimal zihninden kolay kolay çıkmaz.
Muâz'ın gözleri yanında yürüyen Resûlullah'a çevrilmişti.
Az önce ona Yemen'i anlatan, insanlara nasıl davranacağını öğreten, mazlumun duasından sakındıran insan şimdi onun yanında yürüyordu.
Aynı yüz.
Aynı ses.
Aynı insan.
Fakat Muâz artık ona biraz önce baktığı gibi bakamıyordu.
Çünkü insan, birini son defa görüyor olabileceğini öğrendiği anda, o insanın yüzünü hafızasına kaydetmeye başlar.
Belki yürüyüşüne baktı.
Belki sesini daha dikkatle dinledi.
Belki birkaç adımın daha uzun sürmesini istedi.
Muâz'ın Resûlullah'la geçirdiği yıllar vardı.
Kur'an'ı onun yanında öğrenmişti.
Sorular sormuştu.
Onunla aynı mescidde bulunmuştu.
Onun yanında yetişmişti.
Bir gün Resûlullah ona:
“Ey Muâz! Vallahi seni seviyorum.”
demişti.
Muâz da:
“Vallahi ben de seni seviyorum.”
diye karşılık vermişti.
Şimdi sevdiği insan, aynı yol üzerinde ona belki bir daha kendisini göremeyeceğini söylüyordu.
İşte bu yüzden Muâz'ın gözyaşlarını yalnızca “veda hüznü” diye açıklamak eksik kalır.
Bu, görevin ağırlığından duyulan bir üzüntü değildi.
Yemen'in uzaklığından korkmak değildi.
Bir insanın, kendisini yetiştiren, kendisine güvenen ve sevdiğini açıkça söyleyen Peygamberinin ağzından, bu görüşmenin son görüşme olabileceğini ilk defa duymasıydı.
Muâz'ın bineğinin üzerinde oluşu da bu sahneyi daha dokunaklı hâle getiriyordu.
Resûlullah yanında yürüyordu.
Muâz ise onun biraz üzerinde, bineğinin üzerindeydi.
İnsan ister istemez o görüntünün içinde bir incelik arıyor: Belki böylece yol boyunca birbirlerine bakarak konuşabileceklerdi. Belki Resûlullah, ayrılığın ağırlığını bir anda Muâz'ın üzerine bırakmak istememişti. Önce görevini anlattı, sonra Allah'a karşı sorumluluğunu, sonra insanlara nasıl davranacağını söyledi. Ve ancak yol ilerledikçe, sözün en ağır kısmına geldi.
Bunu kesin olarak böyle planladığını söyleyemeyiz.
Ama sahneye bugün baktığımızda, sözlerin gelişinde böyle bir yumuşaklık hissedilir.
Önce görev.
Sonra sorumluluk.
Sonra ahlâk.
Sonra ayrılık.
Ve en sonunda ölüm ihtimali.
Resûlullah bir süre daha onunla yürüdü.
Sonra söylediği söz, ayrılığın ihtimalini daha da somutlaştırdı:
“Belki mescidime ve kabrime uğrarsın.”
İşte bu ikinci cümle, ilk cümlenin açtığı yarayı daha da derinleştirdi.
Muâz Yemen'e gidecek ve bir gün geri dönecekti.
Fakat geri döndüğünde ne bulacağını bilmiyordu.
Mescid orada olacaktı.
Medine orada olacaktı.
Sokaklar, insanlar, hatıralar orada olacaktı.
Fakat Resûlullah olmayabilirdi.
Mescidine uğrayacaktı.
Kabrine uğrayabilirdi.
Bir insanın sevdiği Peygamber için bu iki kelimenin aynı cümlede buluşması, ayrılığı artık bir ihtimal olmaktan çıkarıp zihinde bir görüntüye dönüştürüyordu.
Muâz'ın gözyaşları belki de tam burada ağırlaştı.
Çünkü biraz önce yanında yürüyen insanı, bir gün aynı şehirde ama başka bir yerde ziyaret etme ihtimali doğmuştu.
Bugün onunla birlikte yürüyordu.
Yarın onun mescidine gidebilirdi.
Daha sonra ise kabrinin başında durabilirdi.
Aynı insan.
Ama artık aynı karşılaşma olmayacaktı.
Muâz'ın ağladığını ve Resûlullah'ın onu teselli ettiğini rivayetler aktarır. Ardından insanların kendisine en yakın olanlarının, nerede bulunurlarsa bulunsunlar Allah'a karşı takvâ sahibi olan kimseler olduğunu söyler.
Bu söz, ayrılığın ortasında Muâz'a başka bir yakınlık biçimi gösteriyordu.
Yakınlık yalnızca aynı şehirde bulunmak değildi.
Bir insan sevdiğinden uzaklaşabilir, fakat onun öğrettiği yolda yürümeye devam edebilirdi.
Yol biraz daha ilerledi.
Sonra Resûlullah'ın Muâz'a söylediği son cümlelerden biri geldi:
“Ey Muâz bin Cebel, insanlara iyi davran.”
Ne kadar kısa bir cümleydi.
Bunca konuşmanın, bunca tavsiyenin, bunca görevin sonunda geriye kalan birkaç kelime.
Muâz Yemen'e bir kadı olarak gidiyordu.
İnsanların davalarına bakacaktı.
Bir öğretmen olarak gidecekti.
Kur'an öğretecekti.
İslâm'ı anlatacaktı.
Zekât toplayacaktı.
Hüküm verecekti.
Fakat bütün bunların üzerinde bir şey vardı:
İnsanlara iyi davranmak.
Çünkü insanlarla karşılaşmadan adalet uygulanamazdı. Bilgi, insanlara ulaşmadan anlamını tamamlayamazdı. Tebliğ, muhatabına merhametle yaklaşmadan yalnızca söz olarak kalabilirdi.
Sonra ayrılık vakti geldi.
Muâz'ın bineği yoluna devam etti.
Resûlullah ise Medine'ye döndü.
Bir süre sonra Muâz belki arkasına baktı.
Medine uzaklaşıyordu.
Yanında yürüyen insan artık yoktu.
Fakat biraz önce duyduğu ses hâlâ zihnindeydi:
“Belki bu seneden sonra beni göremeyeceksin.”
Muâz'ın önünde Yemen vardı.
Fakat onunla birlikte başka bir şey de gidiyordu:
Resûlullah'ın yanında geçirdiği yılların emaneti.
O günden sonra Muâz, her meselede Resûlullah'a dönüp soramayacaktı.
Her tereddüdünde onun yüzüne bakamayacaktı.
Her yeni durumda onun sesini işitemeyecekti.
Artık öğrendiği şeyleri Peygamber yanında değilken yaşaması gerekecekti.
Belki de bu yüzden o yolculuk, Muâz'ın hayatındaki gerçek dönüm noktasıydı.
Çünkü insan bazen bir hocanın yanında yetişir.
Sonra bir gün hoca onu kendi yoluna gönderir.
O andan sonra imtihan, öğretileni hatırlamak değil, onu yalnızken de yaşayabilmektir.
Muâz Yemen'e doğru ilerledi.
Resûlullah Medine'ye döndü.
İkisi arasındaki mesafe büyüdü.
Fakat o gün Medine'nin dışında söylenen sözler, Muâz'ın hayatının sonuna kadar onunla kaldı.
Yemen'de Muâz: Öğrendiklerini Yaşamak
Muâz Yemen'e ulaştığında artık Medine'de öğrendiklerini sınayacağı yeni bir dünyanın içindeydi.
Burada onu bekleyen şey yalnızca insanlara İslâm'ı anlatmak değildi. Bir toplumun karşısında duracak, farklı inançlara sahip insanlarla konuşacak, dinî meseleleri öğretecek, insanların anlaşmazlıklarında hüküm verecek ve zekât işlerini yürütecekti.
Böylece Resûlullah'ın Medine'de onunla yaptığı konuşma, Yemen topraklarında gerçek bir sorumluluğa dönüştü.
Muâz'ın görevi sırasında karşılaştığı insanlar onun için yalnızca birer tebliğ muhatabı değildi. Her birinin hakkı, malı, ailesi ve hayatı vardı.
Bu yüzden kendisine verilen “İnsanlara güzel ahlâk ile muamele et” tavsiyesi, Yemen'de her gün yeniden karşısına çıkan bir ölçüydü.
Muâz'ın Yemen'deki faaliyetleri hakkında nakledilen rivayetler, onun öğretici yönünün burada da öne çıktığını gösterir. Kur'an öğretiyor, dinî hükümleri açıklıyor, insanlara İslâm'ı anlatıyordu.
Böylece Medine'de öğrenci olarak başlayan yolculuk, Yemen'de öğretmenliğe dönüşüyordu.
Bir zamanlar Resûlullah'ın yanında sorular soran genç Muâz, şimdi kendisine soru sorulan bir insan hâline gelmişti.
Fakat bunun içinde önemli bir fark vardı:
Resûlullah artık yanında değildi.
Resûlullah'ın Yokluğunda
Muâz Yemen'deyken İslâm toplumunun merkezi Medine'deydi.
Sonra bir haber geldi ve Muâz'ın hayatındaki bütün dengeleri değiştirdi:
Resûlullah vefat etmişti.
Yemen'e gönderilirken kendisine söylenen o cümle gerçekleşmişti:
“Belki bu seneden sonra beni göremeyeceksin.”
Muâz artık gerçekten göremeyecekti.
Bir zamanlar Medine'nin dışında, kendi bineğinin üzerinde ilerlerken yanında yürüyen insan artık hayatta değildi.
Bir gün geri döndüğünde belki mescidine uğrayacaktı.
Fakat o mescidin içinde onun sesini işitemeyecekti.
Böylece Muâz'ın hayatında yeni bir dönem başladı.
Resûlullah'ın yanında öğrenmek başka şeydi.
Resûlullah'ın yokluğunda öğrendiklerini yaşamak başka.
Artık yeni bir mesele çıktığında onun yanına gidip:
“Yâ Resûlallah, bunun hükmü nedir?”
diyemeyecekti.
Fakat yıllar önce kendisine sorulan o sorunun cevabı şimdi gerçek anlamına kavuşuyordu:
“Allah'ın Kitabı'na göre hükmederim.”
Orada bulamazsa sünnete başvuracak, yine bulamazsa Allah'ın hükümleri ve Resûlullah'ın öğrettiği esaslar çerçevesinde bütün gücüyle ictihad edecekti.
Muâz'ın bundan sonraki hayatı, bir anlamda Resûlullah'ın yanında öğrendiği şeyleri onun yokluğunda taşıma imtihanıydı.
Şam'a Doğru
Hz. Ebû Bekir'in hilâfeti döneminde Muâz Medine'ye döndü.
Artık gençliğinin Medine'sinden farklı bir Medine vardı karşısında.
Resûlullah yoktu.
Fakat onun bıraktığı toplum, onun öğrettiği Kur'an ve onun yetiştirdiği insanlar vardı.
Muâz'ın içinde ise yeni bir istek doğdu: Şam tarafındaki fetihlere katılmak.
Hz. Ömer onun ilmini ve insanlar üzerindeki etkisini bildiği için Medine'de kalmasını, insanlara öğretmeye devam etmesini istiyordu.
Fakat Muâz Şam'a gitmek istedi.
Bu tercih, onun hayatındaki başka bir tarafı ortaya çıkarıyordu.
Muâz yalnızca ders halkasında oturan bir âlim değildi.
İlmi hayatın içinden ayırmayan bir sahâbîydi.
Şam'a gitti.
Yermük ve çevresindeki mücadelelerde bulundu. Ardından Şam bölgesinde İslâm toplumunun ilmî hayatında etkili olan sahâbîler arasında yer aldı.
Ebü'd-Derdâ ve Ubâde b. Sâmit gibi isimlerle birlikte insanlara Kur'an ve dinî ilimler öğretti.
Böylece hayatının ilk döneminde Medine'de aldığı eğitim, şimdi Şam topraklarında yeni bir nesle aktarılıyordu.
Muâz artık yalnızca Resûlullah'ın öğrencisi değildi.
Kendisi de birilerinin hocası olmuştu.
İlim Onun İçin Ne İfade Ediyordu?
Muâz'a nispet edilen sözlerde ilmin nasıl anlaşılması gerektiğine dair güçlü bir dünya görülür.
İlmin Allah'a karşı korkuyu artırdığını, ilim talebinin ibadet olduğunu, ilmî müzakerelerin Allah'ı tesbih anlamına geldiğini ve bilmeyene öğretmenin sadaka olduğunu söylediği aktarılır.
Yine ilmi, insanın yalnızlığında dostu, gurbette arkadaşı, karanlıkta kandili ve yolunu aydınlatan rehberi olarak anlattığı nakledilir.
Bu ifadeler Muâz'ın hayatıyla birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hâle gelir.
O gerçekten gurbete çıkmıştı.
Yemen'e gitmişti.
Sonra Şam'a gitmişti.
Resûlullah'tan ayrılmıştı.
Medine'den uzak yaşamıştı.
Ve bütün bu uzaklıkların içinde yanında taşıdığı en büyük şeylerden biri öğrendiği ilimdi.
Belki de bu yüzden onun hayatında ilim ile gurbet birbirinden ayrı değildir.
İlim, onun için insanın yanında taşıyabildiği bir memleket gibidir.
Dünyadan Ne İstiyordu?
Muâz'ın kendi hayatına bakışını anlamak için ona nispet edilen bazı nasihatler özellikle dikkat çekicidir.
Bir kimseye dünyanın nasibinin insanı bulacağını, asıl ihtiyaç duyulan şeyin ahiretteki pay olduğunu söylediği aktarılır. Dünyadan gelecek payın insanı bulacağına güvenmek, buna karşılık ahiretteki payını tercih etmek gerektiğini söyler.
Bu düşünce onun hayatının sonuna doğru daha da belirginleşecektir.
Muâz dünyadan bütünüyle elini çekmiş bir insan değildi. Çalışıyor, savaşıyor, öğretiyor, insanlarla birlikte yaşıyor ve sorumluluk üstleniyordu.
Fakat bütün bunların üzerinde başka bir ölçü vardı:
Dünya amaç değil, geçilecek bir yerdi.
Oğluna verdiği şu öğüt de bu anlayışın belki en güzel örneklerinden biridir:
“Oğlum, namaz kıldığın zaman, vedalaşan bir kimsenin namazı gibi kıl.”
Bu cümlede ölüm düşüncesi vardır; fakat yalnızca ölüm korkusu yoktur.
İnsanın yaptığı işi ertelememesi vardır.
Namazı son namazıymış gibi ciddiye alması vardır.
Dünyada kalacağından eminmiş gibi yaşamaması vardır.
Muâz'ın ölümüne yaklaştığımızda bu sözün anlamı daha da derinleşecektir.
Çünkü bir gün insan, başkasına verdiği öğüdün kendi hayatının gerçeğine dönüştüğünü görür.
Muâz'ın başına gelecek olan da buydu.
Bir Babanın Oğluna Öğüdü
Muâz'ın oğluna söylediği bu söz, onun aile içindeki öğretici tarafını da gösterir.
Resûlullah'ın yanında yetişmişti.
İnsanlara öğretmişti.
Yemen'de öğretmişti.
Şam'da öğretmişti.
Fakat öğretmenlik yalnızca kalabalıklara karşı yapılan bir iş değildi.
Bazen bir babanın oğluna söylediği birkaç cümleydi.
“Namaz kıldığında, vedalaşan bir kimsenin namazı gibi kıl.”
Muâz'ın oğluna söylediği bu söz, onun ölüm anlayışının özünü taşıyordu.
İnsan, yaptığı ibadeti son kez yapıyor olabileceğini bilmeli; dünyaya ait hiçbir şeyin sonsuza kadar süreceğini düşünmemeliydi.
Fakat Muâz'ın hayatı burada ilginç bir dönüş yapacaktı.
Bir gün bu sözü söylediği oğlunun karşısında ölüm gerçekten duracaktı.
Ve artık babanın öğretmenliği sona erip, babanın imtihanı başlayacaktı.
Amvâs ve Son Günler
Şam bölgesinde Amvâs vebası yayıldığında Muâz artık hayatının son dönemindeydi.
Salgın yalnızca uzaklardaki insanları götürmüyordu.
Ölüm, Muâz'ın kendi evine kadar gelmişti.
Ailesinden insanlar hastalanmaya başladı.
Sonra oğlu Abdurrahman hastalandı.
Baba ile oğul arasındaki bu son karşılaşma, Muâz'ın hayatındaki en dokunaklı sahnelerden biridir.
Muâz oğlunun yanına geldi.
Oğluna baktı.
Bir baba için söylenecek en doğal cümleyi söyledi:
“Ey Abdurrahman, nasılsın?”
Abdurrahman'ın cevabı bir şikâyet olmadı.
Kur'an'ın diliyle cevap verdi:
“Hak, Rabb'indendir. Şüpheye düşenlerden olma.”
Muâz da:
“İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.”
dedi.
Sonra Abdurrahman öldü.
Muâz için bu yalnızca bir sahâbînin oğlunu kaybetmesi değildi.
Bu, yıllar önce oğluna namaz hakkında söylediği sözün hemen yanı başında gerçekleşen bir imtihandı:
“Vedalaşan bir kimsenin namazı gibi kıl.”
Şimdi gerçekten veda ediliyordu.
Muâz oğluna hayatı boyunca vedaya hazır olmayı öğretmişti.
Fakat hiçbir baba, kendi çocuğuyla vedalaşmanın nasıl bir şey olduğunu bir öğütle öğrenemez.
Bunun ardından ailesinden başka kayıplar da yaşandı. Rivayetlerde iki oğlunu ve iki hanımını Amvâs vebasında kaybettiği aktarılır. Kaynaklarda aile fertlerinin kaybıyla ilgili ayrıntılar farklı şekillerde nakledildiğinden, kesin olarak söylenebilecek olan şudur:
Muâz, hayatının son döneminde ailesinden ağır kayıplar yaşadı.
Sonunda hastalık ona da ulaştı.
Artık ölüm başkalarının başına gelen bir olay olmaktan çıkmıştı.
Sıra kendisine gelmişti.
“Merhaba Ey Ölüm”
Muâz'ın hastalığı ağırlaştıkça çevresindekiler onun son günlerine şahit olmaya başladılar.
Rivayetlerde, ölümün yaklaştığı sırada sabahı sorup durduğu; sabah olduğunda ise Allah'a sığındığı aktarılır.
Sonra ölümle ilgili sözleri gelir:
“Merhaba ey ölüm.”
Bu cümleyi tek başına okumak kolaydır.
Sanki ölümden korkmayan, ona meydan okuyan bir insanın sözü gibi görülebilir.
Fakat Muâz'ın ardından söyledikleri, bunun bundan çok daha derin olduğunu gösterir.
Dünyayı sevmediğini söylerken dünya nimetlerini bütünüyle inkâr etmiyordu. Dünyada kalmak istemesinin sebebinin dünyanın güzelliklerine sahip olmak olmadığını anlatıyordu.
Sıcak günlerde susamak.
Zorluklara katlanmak.
Ve âlimlerin dizleri dibinde ilim öğrenmek.
Bunlar onun dünyada kalmak istemesi için anlam taşıyan şeylerdi.
Yani Muâz'ın dünyaya ilgisi, dünyanın kendisine değil, dünyada Allah'a yönelerek yaşayabilmeye ilişkindi.
Fakat ölüm karşısındaki asıl sözleri bundan da çarpıcıydı.
Çevresindekiler onun ağladığını gördüler.
Şaşırdılar.
Çünkü karşılarında Resûlullah'ın sahâbîlerinden biri vardı.
İlmiyle tanınmıştı.
Hayatı boyunca ibadet etmiş, savaşmış, öğretmiş, insanlara rehberlik etmişti.
Neden ağlıyordu?
Muâz'ın cevabı, onun kendi nefsine bakışını gösteriyordu.
Ölümden veya dünyayı terk etmekten korktuğu için ağlamıyordu. Asıl korktuğu, öldükten sonra nereye gideceğini kesin olarak bilememekti.
İşte burada Muâz'ın bütün hayatı başka bir ışık altında görünür.
İlim sahibi olmak, onun kendisini kurtulmuş kabul etmesine yetmiyordu.
Resûlullah'ın yanında yetişmiş olmak, onun kendi hesabından emin olmasını sağlamıyordu.
İnsanlara öğretmiş olmak, kendi hesabının kapanmış olduğunu düşündürmüyordu.
Tam tersine, ölüm yaklaştıkça insanın kendi ameline güvenmekten çok Allah'ın rahmetine muhtaç olduğunu hissetmesi daha belirgin hâle geliyordu.
Muâz'ın korkusu cehennem kelimesinin basit bir korkusu değildi.
Bu, hesap günü karşısında kul olmanın bilinciydi.
Ve belki de bu yüzden onun “Merhaba ey ölüm” sözü ile ağlaması arasında bir çelişki yoktur.
İnsan ölümü kabullenebilir.
Fakat nereye gideceğini bilmemekten ürperebilir.
Allah'ın hükmüne teslim olabilir.
Fakat kendi nefsinden emin olmayabilir.
Muâz'ın son günlerinde görülen şey tam olarak budur:
Teslimiyet ile korku, sevgi ile haşyet, ümit ile endişe aynı kalpte yan yana durmaktadır.
SON — Bir Peygamberin Yanında Yetişen Muâz
Muâz'ın hayatının sonunda geriye büyük fetihlerden, görevlerden ve ilmî şöhretten daha başka bir şey kalır.
Bir insanın, kendisine öğretilenleri hayatının farklı dönemlerinde yeniden anlamlandırması.
Gençliğinde öğrendi.
Yemen'e giderken uygulamaya başladı.
Resûlullah'ın vefatından sonra öğrendiklerini kendi başına taşımak zorunda kaldı.
Şam'da başkalarına öğretti.
Çocuklarına öğüt verdi.
Ve ölüm geldiğinde, hayatı boyunca başkalarına söylediği sözlerin karşısında kendisi durdu.
Böyle bakıldığında Medine'nin dışındaki o yolculuk, Muâz'ın hayatının yalnızca başlangıçlarından biri değildir.
Bir bakıma bütün hayatının anahtarıdır.
O gün Resûlullah yanında yürüyordu.
Muâz'ın üzerinde olduğu binek ilerliyordu.
Yol uzuyordu.
Medine geride kalıyordu.
Ve Muâz, henüz bilmiyordu ki yanında yürüyen insanı bir daha göremeyecekti.
Fakat o yürüyüşte kendisine söylenenler, onunla birlikte yaşamaya devam edecekti.
“Allah'tan kork.”
“Günahın ardından iyilik yap.”
“İnsanlara güzel ahlâk ile muamele et.”
Ve yolun sonunda:
“Ey Muâz bin Cebel, insanlara iyi davran.”
Yıllar sonra, ölümün eşiğinde, Muâz'ın hayatına bakıldığında bu sözlerin boşa gitmediği görülür.
Fakat Muâz kendisi hakkında yine de kesin konuşmadı.
Çünkü hayatının sonunda bile kendisini kurtulmuş kabul eden biri değildi.
Allah'ın huzuruna giden bir kuldu.
Belki de onu en çok anlatan şey budur.
Bir Peygamberin yanında yetişti; sonra Peygamber artık yanında değilken, ondan öğrendikleriyle yaşamaya devam etti.
Ve sonunda, bir zamanlar oğluna söylediği gibi, o da dünyaya vedalaşan bir insanın namazı gibi veda etti.
Muâz'ın hayatı böylece bir görevle başlayıp bir ölümle biten sıradan bir biyografi olmaktan çıkar.
Onun hikâyesi, bir insanın sevdiği ve kendisinden öğrendiği bir Peygamberden ayrıldıktan sonra, onun öğrettiklerini ömrünün sonuna kadar taşımaya çalışmasının hikâyesidir.
Belki bu yüzden Muâz'ın hayatını hatırlarken geriye en çok o yol kalır.
Medine'nin dışındaki o yol.
Bir tarafta bineğinin üzerinde genç bir Muâz.
Diğer tarafta onun yanında yürüyen Resûlullah.
Önlerinde Yemen.
Arkalarında Medine.
Ve henüz Muâz'ın tam olarak bilemediği bir gerçek:
Bu yürüyüş, onların son yürüyüşleriydi.
Yol devam ediyordu.
Muâz ilerliyordu.
Resûlullah yanında yürüyordu.
Ve bir süre sonra yolları ayrılacaktı.
Muâz Yemen'e gidecekti.
Resûlullah Medine'ye dönecekti.
Fakat o gün söylenen son sözler, Muâz'ın hayatının sonuna kadar onunla kalacaktı.
İnsanlara iyi davran.
Belki bütün bu uzun hayatın sonunda geriye kalan en sade ve en ağır emanet buydu.