Limon Çiçeği
mil çektiler kalbime
aşkım
senin gölgende
hain
tefeci diye
gönlümü karış karış parselleyen cinnetler
gecemi sular gibi sular gibi içtiler
şehri kaplayan gölgemi
karanlıklara gömüp
güneşi
kadere kefen diye
boydan boya biçtiler
ve
ah limon çiçeği
meçhul bir kapı aralığından
nazir akalın diye
hüzne künye biçtiler
işte o gün bu gündür
gözlerimde çıldıran
bu yorgun isyan
kiliseye havraya camiye gitmez
sessiz iç geçirişlerle
kıyısında bir nehrin
cuma cumartesi pazar
üç kez intihar
ah limon çiçeği
yalvar bir yere yalvar
üşümesin üşümesin ne olur
cansinemin kalbinde musalla taşım
dizlerde künyeme şu mil çeken yıllarım
her dikenli çalıdan
gül koparır
şiirlerde ağlarım
Nazir Akalın

Evet. Bu kez şiiri Nazir Akalın'ın gerçekten intihar ederek öldüğü bilgisiyle, fakat şiirdeki her sözü biyografiye zorla bağlamadan yeniden okuyalım. Bu önemli bir ayrım. Akalın 1964-2002 arasında yaşadı; Varlık'ın İntihar Şairleri çalışmasında da intihar etmiş şairler arasında yer alıyor. Akademik bir kaynak ise Akalın'ın, arkadaşı Hüseyin Alacatlı'nın intiharından kısa süre sonra trenin önüne atlayarak yaşamına son verdiğini aktarıyor.
Bu biyografik bilgiyle “Limon Çiçeği” artık yalnızca ölüm imgeleri kullanan bir şiir değil; şairin gerçek yaşamının sonradan şiirle kesiştiği trajik bir metin olarak okunuyor.
Şiirin merkezindeki “mil”
Şiirin ilk dizesi:
“mil çektiler kalbime”
Bence şiirin anahtarını burada aramak gerekiyor.
Mil çekmek, gözü kör etmek için yapılan bir işkenceyi çağrıştırır. Akalın bunu kalbe uyguluyor.
Yani:
Kalbin görme yetisi elinden alınmış.
Fakat şiirin sonunda aynı imge tekrar geliyor:
“şu mil çeken yıllarım”
Başta kalbe mil çeken şey belirsizdir: aşk, cinnet, hayat, kader...
Sonunda fail belirginleşiyor:
yıllar.
Böylece şiirin trajedisi yalnızca bir aşk acısına indirgenemez. Şairin yaşadığı şey zaman içinde birikmiş, kalıcılaşmış bir yaradır.
“Hüzne künye” artık biyografik bir ağırlık taşıyor
“nazir akalın diye
hüzne künye biçtiler”
Bu iki dize, şairin kendisini şiirsel bir kimliğe dönüştürmesi bakımından çok önemli.
Künye kimliktir.
Akalın kendi adını hüznün kimliği haline getiriyor.
Üstelik Akalın'ın şiir dünyasının gerçekten hüzün ve yalnızlıkla güçlü biçimde ilişkilendirildiğini edebiyat araştırmaları da belirtiyor. Araştırmalarda aşk, yalnızlık, hüzün, özlem ve yaşama sevinci gibi temaların onun şiirinde önemli yer tuttuğu; şiirinin başlangıçtaki kavgacı tavrından sonraki dönemlerde daha dingin ve bilge bir söyleyişe yöneldiği belirtiliyor.
Dolayısıyla burada biyografik bilgi şiire dışarıdan yapıştırılmış bir yorum değil; şairin poetikasıyla da örtüşen bir damar.
“Yorgun isyan” artık çok daha ağır
“gözlerimde çıldıran
bu yorgun isyan”
Bu tamlama şiirin ruhunu olağanüstü iyi veriyor.
İsyan var ama güç tükenmiş.
Şair hâlâ dünyayla, kaderle, aşkla, hayatla hesaplaşıyor; fakat bu hesaplaşmanın enerjisi tükenmiş.
Akalın'ın genel şiir çizgisindeki “kavgacı” ve “haykıran” tavır düşünüldüğünde bu “yorgun isyan” özellikle dikkat çekiyor. Başlangıçta dış dünyaya yönelen gerilla tavrı, burada içeriye dönmüş durumda.
Yani şiirdeki asıl değişim:
isyan → yorgun isyan
Dinî mekânların üçlemesi
“kiliseye havraya camiye gitmez”
Bu dizeyi ilk okumada yalnızca dinî bir reddiye gibi görmek kolay. Oysa devamı daha ilginç:
“sessiz iç geçirişlerle”
Şair kiliseye, havraya, camiye gitmiyor; fakat iç geçiriyor.
Yani dua tamamen ortadan kalkmış değil.
Sadece dua edecek mekân bulunamıyor.
Bu, Akalın'ın şiir dünyası açısından özellikle dikkat çekici bir gerilim. Çünkü hakkında yapılan çalışmalarda İslamî hassasiyetin şiirinde belirleyici olduğu, gelenekten ve özellikle klasik şiirin dinî/estetik dünyasından yararlandığı vurgulanıyor.
Bu nedenle burada “dinsizlik”ten ziyade Tanrı'ya ulaşamayan, mabede gidemeyen bir iç çekiş görüyorum.
“Cuma cumartesi pazar / üç kez intihar”
Şimdi şiirin en sarsıcı bölümüne geliyoruz.
“cuma cumartesi pazar
üç kez intihar”
Şairin gerçekten intihar ederek öldüğünü bildiğimiz için bu dizeler artık yalnızca “ruhun ölümü” şeklinde açıklanamaz.
Fakat yine de “üç kez intihar” = üç gerçek intihar girişimi demek için elimizde kanıt yok.
Daha güçlü okuma şu:
Şair intihar düşüncesini günlere yayılmış, tekrar eden bir ruh hâli olarak kuruyor.
Cuma, cumartesi, pazar...
Üç gün boyunca hayatın olağan akışı sürerken şairin iç dünyasında:
“intihar”
tekrarlanıyor.
Ve bunun özellikle üç ayrı güne dağıtılması, düşüncenin bir anlık patlama olmadığını, zihinde ısrarla geri dönen bir fikir olduğunu düşündürüyor.
Şairin ölümünden sonra bu dizenin ağırlığı daha da artıyor.
Çünkü şiirsel olarak söylenmiş bir ihtimal, biyografik olarak gerçekleşmiş bir sona bağlanıyor.
“Nehir” imgesi
“kıyısında bir nehrin”
Bu dizeyi de ölümün gerçekliğiyle birlikte düşünmek gerekir.
Şair kendisini nehir kıyısında konumlandırıyor.
Nehir, şiirde sınırdır:
bir tarafta hayat, diğer tarafta ölüm.
Aynı zamanda akış demektir.
Hayat akmaktadır; fakat şair o akışın kıyısında durmuş gibidir.
Burada önemli bir nokta var: Şairin gerçek ölümü trenle ilişkilidir; şiirde ise nehir öne çıkar. Bu yüzden şiiri sonradan gerçekleşen olayın doğrudan kehaneti olarak okumak doğru olmaz. Şair ölüm fikrini farklı imgelerle zaten şiirsel dünyasında taşıyor.
“Musalla taşım” şiirin en ağır imgesi
“cansinemin kalbinde musalla taşım”
Bu dizeyle aşk ve ölüm tamamen birleşiyor.
Sevgilinin kalbi = musalla taşı.
Musalla taşı, ölünün son kez konulduğu yerdir.
Şair sevgilinin kalbinde hem yaşamak hem de ölmek istiyor.
Bu nedenle sevgili artık yalnızca sevilen kişi değil:
mezar, sığınak ve son durak.
“Limon çiçeği”nin narinliğiyle “musalla taşı”nın sertliği yan yana geliyor.
Şiirin temel karşıtlığı burada çok açık:
çiçek / musalla taşı
aşk / ölüm
gül / diken
Limon çiçeğine neden yalvarıyor?
“ah limon çiçeği
yalvar bir yere yalvar”
Burada şiirin çok önemli bir kırılması var.
Şair artık kendisi yalvarmıyor.
Çiçeği aracı yapıyor.
Kime yalvaracağını bilmiyor ya da doğrudan yalvaracak gücü kalmamış.
Limon çiçeği bu nedenle sevgiliden daha büyük bir sembole dönüşüyor:
Hayata, Tanrı'ya, aşka ve merhamete gönderilen son haberci.
Bu, şiirin başındaki dinî mekânlardan uzaklaşmayla da bağlantılı.
Mabetlere gitmeyen şair, çiçeğe:
“yalvar”
diyor.
“Üşümesin”
“üşümesin üşümesin ne olur”
Bu tekrar çok dokunaklı.
Şair kendisi için bile olsa bunu doğrudan söylemiyor.
Sevdiği kişinin üşümemesini istiyor.
Ölüm düşüncesinin içinde bile başkasına yönelen bir şefkat var.
Bu yüzden şiiri sadece “ölmek isteyen birinin şiiri” olarak okumak eksik kalır.
Çünkü şairin içinde hâlâ korumak isteyen bir taraf var.
“Her dikenli çalıdan gül koparır”
Biyografik bilgiyle birlikte bu dize daha da trajik hale geliyor.
Çünkü burada şairin poetikası adeta açıklanıyor:
Acıdan güzellik üretmek.
Dikenli çalıdan gül koparmak, şiirin kendisidir.
Akalın'ın şiirinin klasik gelenek ile modern imgeyi birleştirdiği, “simya” fikri üzerinden acıyı ve çatışmayı dönüştüren bir poetika kurduğu akademik çalışmalarda da vurgulanıyor.
Şairin kitabının adı bile Kanayan Simya.
Bu açıdan “Limon Çiçeği”ndeki gül, tesadüfi bir güzellik imgesi olmaktan çıkar.
Şairin simyasıdır.
Dikeni güle çevirmek.
Acıyı şiire çevirmek.
Hüznü güzelliğe çevirmek.
Fakat şiir onu kurtarmıyor
Burada bence önceki analizden en önemli ayrımı yapmak gerekiyor.
“Her dikenli çalıdan gül koparır” demek, şairin acısını şiir sayesinde aştığı anlamına gelmiyor.
Tam tersine, Akalın'ın hayatını bildiğimizde şu trajik gerçek ortaya çıkıyor:
İnsan acısını olağanüstü güzel bir şiire dönüştürebilir ve yine de o acının içinde kaybolabilir.
Şiir bir kurtuluş belgesi değildir.
Şiir, bazen yalnızca acıya biçim verme aracıdır.
“Limon Çiçeği”nin trajedisi burada.
Nazir Akalın'ın ölümü şiiri nasıl değiştiriyor?
Akalın'ın ölümü hakkında kaynaklarda farklı anlatımlar bulunduğunu da not etmek gerekir. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın biyografisi ölümü tren kazası olarak verirken, Varlık'ın İntihar Şairleri bağlamı ve başka akademik kaynaklar onun trenin önüne atlayarak intihar ettiğini belirtmektedir.
Bu nedenle antolojide biyografik bilgiyi verirken “intihar ederek öldü” bilgisinin kaynağını ayrıca göstermek daha sağlam olur.
Fakat şiirin kendisi açısından tartışmasız olan şey şu:
Akalın'ın şiirinde intihar, ölüm ve hüzün çok erken ve çok belirgin bir poetik alan oluşturuyor.
Hatta onun adına kayıtlı başka bir metinde de intihar düşüncesinin açık biçimde ele alındığı görülüyor. İntihar Şairleri kitabına ilişkin kaynakta, Akalın'ın intiharından önce bu düşünceyi açıkça dile getirdiği aktarılıyor.
Bu bilgi, “Limon Çiçeği”ni geriye dönük olarak çok daha ağırlaştırıyor.
Sonuç
“Limon Çiçeği”ni şimdi şöyle okuyorum:
Bu, ölümü anlatan bir şiirden çok, ölüm düşüncesiyle yaşayan bir insanın aşkı, inancı, zamanı ve kendisiyle yaptığı son derece karanlık hesaplaşmalardan biri.
Başlangıçtaki:
“mil çektiler kalbime”
ile sonundaki:
“gül koparır”
arasında şiirin bütün hikâyesi var.
Kalp kör ediliyor → yıllar işkence ediyor → aşk musalla taşına dönüşüyor → intihar düşüncesi günlere yayılıyor → fakat dikenlerden yine de gül çıkarılıyor.
Ve işin en trajik yanı:
Gül gerçekten çıkıyor.
Şiir gerçekten güzel.
Ama şair hayatta kalmıyor.
Bu yüzden “Limon Çiçeği”nin sonundaki gül, bana artık bir kurtuluş simgesinden çok, ölümün eşiğinde bile güzellik yaratabilen bir şairin son savunması gibi geliyor.
Akalın'ın şiir dünyasında görülen hüzün, yalnızlık, isyan, dinî/metafizik arayış ve gelenekle modern imgeyi birleştiren tavır düşünüldüğünde, “Limon Çiçeği” onun poetikasının küçük ama son derece yoğun bir örneği olarak da değerlendirilebilir.
Ve antolojik çalışmanız açısından bu şiirin bence en önemli cümlesi şudur:
“Her dikenli çalıdan / gül koparır.”
Çünkü Nazir Akalın'ın trajedisi tam burada yatıyor: **Dikenleri şiire çevirebilmişti; fakat şiir dikenlerin kendisini ortadan kaldırmaya yetmedi.**