Aragon’un Son Söz'ü, adından başlayarak bir kapanış duygusu taşır. Fakat bu, yalnızca bir insanın kendi hayatına, aşklarına ya da şiirine söylediği son söz değildir. Şair, kendi sonuna yaklaşırken bütün bir kuşağın, hatta kendisinden sonra gelecek insanların da önüne bakar. Ölümle karşılaşan bireysel ses, giderek tarihsel ve toplumsal bir sese dönüşür. Şiirin asıl ağırlığı da buradan gelir: Aragon kendi ölümünü anlatırken, ölümün çok daha geniş anlamını düşünür.
İlk dizelerdeki “boş eller ve gözlerle” ifadesi, şiirin temel ruh hâlini hemen kurar. Şair yaşam ile ölümün eşiğinde durmaktadır. Elinde tutabileceği hiçbir şey kalmamıştır; bakışında da geleceğe ilişkin bir güven yoktur. Karşısındaki deniz ise son derece güçlü bir zamansal imgedir: “Boğulanları geri vermeyen bir denizdir zaman.” Burada zaman yalnızca geçen süre değildir; insanı içine alan, onu geri vermeyen, yaşanmış olanı sonsuza dek kendisine çeken bir güçtür.
Bu yüzden şiirde ölüm, yalnızca biyolojik bir son olarak görünmez. Sözlerin de ölümü vardır. Şairin “ıslak dudağında” duran sözler, bir yaprak gibi kurumaktadır. Sözcükler henüz söylenmeden bile tükenişe yaklaşır. Şairin şiir yazma eylemiyle ölüm arasında çok güçlü bir bağ kurulması bundan kaynaklanır. Yazmak, yok oluşun karşısında son bir direnme hareketidir.
İkinci bölümde şiirin bedeni daha da belirginleşir. “Kollarım sonuna kadar açıkken” yazmak, yalnızca fiziksel bir hareket değildir. Açılmış kollar savunmasızlığın, teslimiyetin ve aynı zamanda çarmıhın imgesini çağırır. Nitekim hemen ardından “çarmıha germe” gelir. Şair kendisini şiirin içine bütünüyle bırakmaktadır. Ses, nefes, boğaz ve şarkı birbirine bağlanır. Şiir artık yalnızca zihinsel bir ürün değil, bütün bedeniyle gerçekleştirilen bir eylemdir.
Burada çok ilginç bir paradoks vardır: Şair ölümü göze alarak sesini aşmaya çalışır. Ölüm suskunluk getirir; şiir ise ses vermeye devam eder. Dolayısıyla şiir, ölümün karşısındaki son hareket hâline gelir. Ancak Aragon bunun romantik bir zafer olacağını da söylemez. Tam tersine, şiirin kendi sınırlarının ve ölüm karşısındaki güçsüzlüğünün farkındadır.
“Bendim seçen bu çarmıha germe boyutunu vermeyi dizelerime” derken şiirin acısını bilinçli biçimde üstlenir. Ardından gelen “ölçü” ve “ölçüsüzlük” düşüncesi de önemlidir. Hayatın düzensizliği, acının taşkınlığı ve insanın içine sığmayan deneyimleri bir biçime sokulmaya çalışılır. Şairin aradığı şey yalnızca şiirsel ölçü değildir; yaşanmış olanın dayanılmaz ölçüsüzlüğüne uygun bir biçim bulmaktır.
Dördüncü bölümde kişisel ölüm düşüncesi, geçmişe dönük bir hayat muhasebesine dönüşür. “Yaşam rüzgârların kat ettiği kocaman hüzünlü bir şato” imgesi, geriye bakıldığında hayatın hem görkemli hem de boşluklarla dolu olduğunu düşündürür. Şato büyüktür ama içinden geçen rüzgârdır; yani hayatın bütün o yapısı sonunda geçip gitmektedir.
Gençlik ile yaşlılık arasındaki fark özellikle acımasız biçimde verilir. Gençken “meleklerin zaferi yakındır” denmiştir şaire. O da inanmıştır. Fakat yaşlandığında bu inancın yerini başka bir dünya bilgisi alır. Şiirin en dokunaklı itiraflarından biri burada ortaya çıkar:
“Ah nasıl inanmışım nasıl da kanmışım sonra yaşlandım işte.”
Bu cümlede yalnızca gençlik saflığına yönelik bir pişmanlık yoktur. Aynı zamanda insanın yaş aldıkça dünyanın vaatleriyle gerçekliği arasındaki mesafeyi görmesi vardır. Gençlik geleceği büyütür; yaşlılık ise geleceğin daraldığını hisseder. Bu nedenle **“ihtiyarlara kalan çok ağır ve çok kısa”**dır. Zaman artık gençlikteki gibi sonsuz bir ufuk değildir; kısalmış, ağırlaşmış ve başka türlü esmeye başlamıştır.
Şiirin en sert dönüşü ise bundan sonra gelir. Şair artık yalnızca kendisinden söz etmez; çocuklara seslenir. Sokakta oynayan çocukları görür ve onların geleceğini kendi deneyiminin ışığında okur. Buradaki merhamet son derece karanlıktır:
“Sonsuz acıyorum sizlere”
Çünkü şair onların önünde mutluluğun değil, “mutsuzluğu, kanı ve usancı” görmektedir. Burada şiirin bireysel ölüm duygusu tarihsel bir karamsarlığa dönüşür. Geçmiş kuşakların hataları gelecek kuşakları kurtaramamıştır. İnsanlık yaşadıklarından yeterince ders çıkaramamıştır.
Özellikle şu dizeler şiirin vicdani merkezlerinden biridir:
“Hatalarımızdan hiçbir şey anlamamış olacaksınız
Düşlerimizden hiçbir şey öğrenemeyeceksiniz
Hiçbir işinize yaramış olmayacağız bedelini kendiniz ödeyeceksiniz”
Buradaki “biz” ile “siz” arasındaki mesafe çok önemlidir. Şair, kendisini geçmiş kuşağın içinde konumlandırır. “Biz” deneyim yaşamış, acı çekmiş, düşler kurmuş ama bunları geleceğe dönüştürecek bir mirasa çevirememiştir. “Siz” ise aynı bedeli yeniden ödemek zorunda kalacaktır.
Böylece şiirde ölüm yalnızca “ben öleceğim” anlamına gelmez. Daha korkunç bir biçimde, insanlığın yaşadığı acıların yeniden yaşanacağı düşüncesine dönüşür. Şairin geleceğe ilişkin umutsuzluğu kişisel değildir; tarihsel bir hayal kırıklığıdır.
Ardından gelen eller, çark, kafes imgeleri şiirin toplumsal boyutunu daha da güçlendirir. “Canlı parmaklarını etten ellerini çarka sokanlar” ifadesi, insanın değiştirmek istediği düzenin mekanizması içinde kendisini yaralamasını düşündürür. “Kafeslerini bile tartışmayanlar” ise daha ürperticidir: İnsan yalnızca tutsak değildir; bazen tutsaklığının kendisini sorgulamayacak kadar ona alışmıştır.
Burada şiirin umutsuzluk anlayışı da incelik kazanır. Aragon, “İnsanın hakkı olabilir umutsuzluğa” der. Bu çok önemli bir kabuldür. Umutsuzluk burada zayıflık veya ahlaki başarısızlık değildir; insanın dünyayı gördükten sonra sahip olabileceği meşru bir duygudur. Fakat hemen ardından bunun sınırı çizilir: “bir anlık duraklama hakkı yokken.”
Yani insan umutsuzluğa düşebilir ama orada kalamaz. Çünkü insan insandan sorumludur. Şiirin belki de en önemli ahlaki önermesi budur. Dünyanın bütün kötülükleri karşısında umutsuzluğa kapılmak anlaşılabilir; fakat başkalarının acısı karşısında tamamen çekilmek kabul edilemez.
“Her şey alt üst olabilir, insan insandan sorumlu ise” dizesi bu nedenle şiirin karanlığının içindeki en güçlü etik cümlelerden biridir. Aragon dünyanın düzeltilebileceğine ilişkin kolay bir iyimserlik sunmaz. Tarihte büyük olaylar yaşandığını, bunların bazılarının korkunç olduğunu söyler. İyiyi kötüden ayırmanın bile her zaman kolay olmadığını kabul eder. Fakat bütün bu belirsizliğin içinde insanın diğer insana karşı sorumluluğu kalır.
Sonraki bölümde şair geleceğin insanıyla doğrudan karşı karşıya gelir. “Siz de geçtiğimiz yerden geçeceksiniz” der. Gelecek kuşaklar geçmişin dışına çıkamayacaktır. Şair onların içindeki kalbi şimdiden duyduğunu söyler. Fakat daha acı olan, o kalbin nasıl “eskitileceğini” de biliyor olmasıdır.
Burada “kalbin eskimesi”, yalnızca yaşlanmak değildir. Dünyanın insanda yarattığı yorgunluk, alışkanlık, duyarsızlaşma ve hayal kaybıdır. Şiirin biraz önce sözünü ettiği çocuklar büyüyecek, hayatın ağırlığıyla karşılaşacak ve onların canlılığı da zaman tarafından aşındırılacaktır.
Bununla birlikte Aragon, şiirinin bütünüyle bir karamsarlık bildirisi olarak okunmasını istemez:
“Moral bozmak için söylemiyorum bunu”
Bu cümle, şiirin kendisini açıklayan bir tür savunmadır. Şair karanlığı göstermekten zevk almamaktadır. Karanlığa bakmak gerektiğine inanmaktadır. Çünkü görmezden gelinen şey değiştirilemez. Burada şiirin amacı teselli etmek değil, uyanık tutmaktır.
Sonlara doğru “şarkı” yeniden ortaya çıkar. Başlangıçta ölümün eşiğinde söylenmek üzere olan şarkı, şimdi insanın dünyada yalnız olmadığını hatırlatan bir eyleme dönüşür. “Yalnız değiliz dünyada şarkı söylemek için” düşüncesi, şiirin bütün karanlığı içinde küçük ama önemli bir açıklık yaratır. Şarkı, insanın başka insanlarla kurduğu bağdır. Belki dünyayı kurtarmaz; ama insanın hâlâ konuşabildiğini, ses verebildiğini ve başkasına ulaşabildiğini gösterir.
Fakat Aragon son anda bu bağı da keser. “Ben de terk ediyorum sizi son kez ayağa kalkan bir oyuncu gibi.” Buradaki oyuncu benzetmesi çok güçlüdür. Şair hayat sahnesindeki rolünü tamamlamıştır. Son kez ayağa kalkar, seyirciye bakar ve sahneden ayrılır. Bu, ölümün teatral ama aynı zamanda son derece insani bir imgesidir.
Şiirin son dizeleri ise bütün metni aşk üzerinden yeniden yorumlar:
“Artık bir armağan veremem size bu karanlık aşktan başka.”
Buradaki “karanlık aşk”, yalnızca sevgiliye duyulan aşk olarak okunmamalıdır. Şairin dünyaya, insana, hayata ve bütün bu acılara rağmen insanlıktan vazgeçemeyişidir. Karanlıktır, çünkü içinde ölüm, hayal kırıklığı, tarihsel başarısızlık ve yaşlılık vardır. Ama yine de aşktır; çünkü bütün bunları umursamadan geçip gitmek yerine, onlara bakmayı ve onlar hakkında konuşmayı seçer.
Bu nedenle Son Söz, aslında yalnızca bir veda şiiri değildir. Bir insanın ölmeden önce dünyaya karşı sorumluluğunu tartmasıdır. Aragon burada kendisini aklamaz, geleceğe güven veren büyük sözler söylemez, insanlığın mutlaka ilerleyeceğine dair kolay bir teselli sunmaz. Tam tersine, kendi kuşağının başarısızlıklarını gelecek kuşakların yüzüne karşı itiraf eder.
Ama şiirin en önemli yanı, bu karanlığın içinde bile söz söylemeye devam etmesidir.
Şairin elleri boştur, zamanı geri çeviremez, gençlikteki inançları kırılmıştır, gelecek konusunda umutsuzdur ve artık sahneden çekilecektir. Buna rağmen şarkısını söyler. Çünkü insanın elinde kalan son şey belki de budur: Dünyayı kurtaramasa bile, gördüğü şeyi söylemek ve başka insanların acısını kendi acısı kadar ciddiye almak.
Bu açıdan şiirin “son sözü”, aslında sessizlik değildir. Ölümün eşiğinde bile sözü başkasına bırakmayan bir insanın son sesidir.