Anılar
artık varolmayan evlerde
anılar ki genç ölümlerin artığı
her an anımsanmaya duyarlı
hep unutulmaya hazır
sorulsa yadsıyacaktır
anılar mı
yok ki benim anılarım
bir başkası yaşamış bu yerlerde
bu adam unutkan mı ne
kuşlar yüreğine işler aldırmaz
kuşlar ki bilirkişileri umudun
aşkın ve erincin simgeleri
adam yitiyor boşluktan

“Anılar” çok kısa bir şiir ama İlhami Çiçek’in şiir dünyasının önemli damarlarından birini, geçmiş ile benlik arasındaki kopuşu, son derece yoğun bir biçimde taşıyor. “Satranç Dersleri”nden sonra okunduğunda şiir daha da çarpıcı: Orada insan oyunun içinde kendi hamlesini arıyordu; burada ise oynadığı oyunun geçmişi bile kendisine ait olmaktan çıkıyor.
“sonrasız bir sürgünü yaşar anılar”
Şiirin ilk dizesi olağanüstü yoğun:
“sonrasız bir sürgünü yaşar anılar”
Normalde anı geçmişe aittir. Geçmiş bitmiştir ama anı, geçmişten bugüne bir bağ kurar.
Burada ise anılar sürgündür.
Nereden sürülmüştür?
Kendi zamanından.
Kendi evinden.
Belki de sahibinden.
Üstelik sürgünün bir “sonrası” yoktur.
“Sonrasız” kelimesi burada çok önemli. Sürgün edilen insanın bir gün geri dönme ihtimali olabilir. Ama bu anılar için yoktur.
Dolayısıyla şiir daha ilk dizede bize şunu söyler:
Bazı geçmişler artık geri dönülebilecek bir yere sahip değildir.
“artık varolmayan evlerde”
İkinci dize ilkini tamamlıyor:
“artık varolmayan evlerde”
Anıların yaşadığı ev artık yoktur.
Burada “ev” yalnızca fiziksel bir yapı değildir.
Ev = geçmişin mekânı, çocukluk, aile, aşk, insanın kendisini ait hissettiği dünya.
Ev yoksa anı nereye dönecektir?
İşte şiirin hüznü burada başlıyor.
Anı vardır ama onu taşıyan dünya yoktur.
Bir başka deyişle:
Geçmiş kaybolduğu için değil, geçmişin geri dönebileceği yer ortadan kalktığı için acıdır.
“genç ölümlerin artığı”
Şiirin en sert dizelerinden biri:
“anılar ki genç ölümlerin artığı”
Anılar burada nostaljinin güzel parçaları değil.
Ölümlerin artıklarıdır.
“Genç ölümler” ifadesi şiirin tamamını karartıyor.
Çünkü gençlik normalde başlangıç, gelecek ve umutla ilişkilendirilir.
Ama burada gençlik ölüme bağlanıyor.
Anıların oluşması için bir şeyin sona ermesi gerekiyor.
Bir insan ölür.
Bir ilişki biter.
Bir ev yıkılır.
Bir dönem kapanır.
Ve geriye anı kalır.
Dolayısıyla anı, yaşanmış olanın kendisi değil:
Yaşanmışlığın ölümden sonra geride kalan parçasıdır.
“her an anımsanmaya duyarlı / hep unutulmaya hazır”
Bu iki dize şiirin merkezinde duruyor:
“her an anımsanmaya duyarlı
hep unutulmaya hazır”
Burada müthiş bir paradoks var.
Anı aynı anda iki ihtimal taşıyor:
Hatırlanmak ve unutulmak.
Anımsanmaya hazır.
Ama unutulmaya da hazır.
Bu, hafızanın güvenilmezliğini gösteriyor.
İnsan geçmişini koruduğunu sanır.
Oysa hafıza sürekli aşınır.
Bir ayrıntı silinir.
Bir yüz bulanıklaşır.
Bir ses unutulur.
Bir evin kokusu kaybolur.
Ve sonunda insan kendi geçmişinin tanığı olmaktan çıkar.
“Anılar mı?”
Sonra şiir çok ilginç bir kırılma yapıyor:
“sorulsa yadsıyacaktır
anılar mı
yok ki benim anılarım”
Burada anılar adeta birer insan gibi davranıyor.
Sorulursa kendilerini inkâr edecekler.
Bu, şiirin en güçlü kişileştirmelerinden biri.
Ama daha derinde şu soru var:
Bir şeyi gerçekten yaşamış olduğumuzu nasıl bilebiliriz?
Hatırlamak, yaşadığımızın kanıtı mıdır?
Ya hafızamız yanılıyorsa?
Ya geçmiş bize ait değilse?
Şiir burada çok daha ürpertici bir noktaya geçiyor:
“yok ki benim anılarım”
“bir başkası yaşamış bu yerlerde”
İşte şiirin varoluşsal kırılması:
“bir başkası yaşamış bu yerlerde”
Kim bu “başkası”?
Geçmişteki kendisi.
Ama şimdiki ben, geçmişteki kendisini artık başka biri olarak görüyor.
Bu çok önemli.
İnsan değiştikçe kendi geçmişine yabancılaşır.
Çocukken yaşadığımız bir olayın içindeki kişi ile bugün o olayı hatırlayan kişi aynı değildir.
Bu nedenle anı bazen şöyle hissettirir:
“Bunları ben yaşadım ama sanki ben yaşamamışım.”
İlhami Çiçek bunu çok sade bir ifadeyle söylüyor:
“bir başkası yaşamış bu yerlerde”
Bu dize, şiirin bütün ağırlığını taşıyor.
“bu adam unutkan mı ne”
Burada şiirin sesi birden değişiyor.
“bu adam unutkan mı ne”
Kendi kendisinden üçüncü şahıs olarak söz ediyor.
“Ben unutuyorum” demiyor.
“Bu adam...”
Bu mesafe çok önemli.
Şair kendisini dışarıdan izliyor.
Benlik ikiye ayrılıyor:
yaşayan adam
ve
onu hatırlamaya çalışan adam.
Bu da “Satranç Dersleri”ndeki “dalgın” insanla çok güzel örtüşüyor.
Orada insan oyunun içindeyken bir yandan oyunun dışından kendisini izliyordu.
Burada da insan kendi geçmişine dışarıdan bakıyor.
Kuşlar
Son bölümde şiirin havası bir anda değişiyor:
“kuşlar yüreğine işler aldırmaz”
Kuşlar unutmaz gibi görünür.
İnsan ise unutur.
Kuşlar hafifliktir.
İnsan ağırlık.
Kuşlar hareket eder.
İnsan boşlukta kaybolur.
Ardından:
“kuşlar ki bilirkişileri umudun
aşkın ve erincin simgeleri”
Kuşlar burada şiirin karşı kutbu.
İnsan geçmişinin altında ezilirken kuşlar umut, aşk ve erincin taşıyıcısıdır.
“Bilirkişileri” sözcüğü de ilginç.
Kuşlar sanki insanın bilemediği bir şeyi biliyorlar:
Hayatın nasıl devam edeceğini.
İnsan geçmişe bakıyor.
Kuşlar uçuyor.
“adam yitiyor boşluktan”
Ve şiirin son dizesi:
“adam yitiyor boşluktan”
Bence şiirin en önemli kelimesi “boşluk”.
Çünkü şiir boyunca boşluk büyüyor:
Evler yok.
Genç ölümler var.
Anılar siliniyor.
Geçmiş başkasına ait oluyor.
Benlik bölünüyor.
Sonunda insanın kendisi boşlukta kayboluyor.
Ama “boşluktan” kelimesi çok ilginç.
Adam boşlukta kaybolmuyor sadece.
Boşluk onu yitiriyor.
Sanki insanın tutunacağı hiçbir şey kalmamış.
“Anılar” ve “Satranç Dersleri” birlikte okunursa
Bu iki şiir arasında çok güçlü bir bağ görüyorum.
“Satranç Dersleri”nde:
taşlar hareket ediyor.
“Anılar”da:
hareket edecek bir yer kalmıyor.
Satrançta insan:
“o taşı sür ey insan”
diyerek hamleye çağrılıyor.
“Anılar”da ise insan:
“bir başkası yaşamış bu yerlerde”
diyerek kendi geçmişinden kopuyor.
Birinde hamle var.
Diğerinde boşluk.
Birinde geleceğe doğru hareket var.
Diğerinde geçmişin silinmesi.
Fakat ikisinin ortak noktası ölüm.
“Satranç Dersleri”nde ölüm oyunun sonudur.
“Anılar”da ise ölüm, geçmişin geriye bıraktığı anıların kendisine dönüşür.
Bu yüzden:
“anılar ki genç ölümlerin artığı”
dizesi “Satranç Dersleri”ndeki ölüm atmosferiyle çok güçlü biçimde birleşiyor.
Şairin intiharını bildiğimizde
Burada da aynı dikkat gerekli.
Şairin intihar etmiş olması nedeniyle:
“genç ölümlerin artığı”
“bir başkası yaşamış bu yerlerde”
“adam yitiyor boşluktan”
dizeleri çok daha ağır duyuluyor.
Ama bunları doğrudan “şair kendi ölümünü anlatıyor” şeklinde okumak doğru olmaz.
Bunun yerine şiirdeki kendinden uzaklaşma duygusunu görmek daha doğru.
Şair burada ölümden önceki bir tür yok oluşu anlatıyor olabilir:
İnsan fiziksel olarak varlığını sürdürürken kendi geçmişine yabancılaşabilir.
Ve bu, şiirin en acı düşüncelerinden biri.
Şiirin gizli sorusu
Bence “Anılar”ın asıl sorusu:
“Geçmişimi hatırlıyorsam, hâlâ o kişi miyim?”
Şiir buna cevap vermiyor.
Ama çok güçlü bir cevap ihtimali yaratıyor:
Hayır, belki de değiliz.
Geçmişteki “ben” ile bugünkü “ben” arasında o kadar büyük bir mesafe oluşabilir ki, insan kendi hayatını başkasının hayatı gibi okuyabilir.
Bu yüzden:
“yok ki benim anılarım”
yalnızca unutkanlık değildir.
Benliğin kendi geçmişine yabancılaşmasıdır.
Ve son dizedeki adam:
“yitiyor boşluktan”
çünkü onu geçmişine bağlayan son ipler de kopmaktadır.
Sonuç
“Anılar” bana göre bir nostalji şiiri değil.
Tam tersine, nostaljinin imkânsızlığını anlatan bir şiir.
Şair geçmişi özlüyor ama geçmişe dönebileceği bir ev yok.
Anıları var ama onların kendisine ait olduğundan emin değil.
Hatırlamak istiyor ama unutuyor.
Kendi geçmişindeki adamı tanıyor ama onu “başkası” olarak görüyor.
Ve bütün bunların karşısında kuşlar uçuyor.
Bu yüzden şiirin sonundaki kuşlar çok önemli.
İnsan geçmişin içine gömülürken kuşlar umudun, aşkın ve erincin simgeleri olarak havadadır.
İnsan yere, geçmişe ve ölümlere bağlıdır.
Kuş ise göğe aittir.
Ve şiirin son cümlesinde:
“adam yitiyor boşluktan”
derken aslında bize çok ağır bir şey söyleniyor:
İnsan bazen geçmişini kaybettiği için değil, geçmişiyle bugününü birbirine bağlayamadığı için kaybolur.
“Satranç Dersleri”ndeki insan hamle yaparak var olmaya çalışıyordu.
“Anılar”daki insan ise hatırlayarak varlığını korumaya çalışıyor.
İkisinde de aynı soru var:
İnsan kendisini ne kadar süre kendisi olarak tutabilir?
Ve İlhami Çiçek'in şiir dünyasında bu sorunun cevabı hiç güven verici değil.
Çünkü taşlar sürülüyor, zaman geçiyor, evler yok oluyor, insanlar ölüyor, anılar siliniyor.
Ama kuşlar hâlâ uçuyor.