“Bu son olsun” diyor kumral olanı. Saçlarını bir kere daha (alışkanlık işte) önden avuçlayarak, bir
iyice gerip alnının derisini yineliyor. “Bu son olsun!”
“Ne yani” diyor esmer olan, “bundan böyle hiç mi oynamayacaksın?” Ses yok. Öbürü kendini oyuna
iyice kaptırmış gibi yaparak, inandırıcı olmadığını bile bile yanıtlamıyor esmeri. Şimdi her iki eliyle
oyun tahtasının köşelerini tutmuş. Gözleri taşlarda. Herhangi bir hesap yapmadan rasgele tarıyor
tahtanın yüzeyini. Ve işte unuttu saçlarını avuçlamayı, birden içinde oyunun. Önce at. Sonra piyon ve
fil. İyi bir oyuncunun yüzde yüz düşeceği bir tuzak bu. İyi bir oyuncunun, çünkü rastlantıya yer
vermez iyi oyuncu, kaçınılmazlıkla tanıştır. Hani sıradan bir oyuncu bu sırayı altüst edebilirdi. Atın
gerçek karşılığını oynamaz da, ilgisiz bir taş kımıldatırdı. Böylece önce at, sonra piyon ve fil tasarısının
sonu olurdu bu. Doğrusu sonuç değişmezdi ama bunun ne önemi var. Şu matematiksel kesinlikteki
şiiri darmadağın ettikten sonra. İşte bu yüzden sıradan oyuncularla oynamıyor Kumral. Matlar ya da
patlar ilgilendirmiyor onu. Yeni düzenler yakalamak tüm tutkusu.
– Konuşsana!
– Efendim.
– Ne demek “bu son olsun”
– Ha! Evet. Seninle bir ilgisi yok.
– Ne yani kendi kendine mi konuşuyorsun?
– Olamaz mı? Belki kafamda bir karşılığı vardır.
– Bilmem. Tuhafsın da. İstersen bırakalım.
– Neyi?
– Oyunu.
– Ha! Evet.
Kalkıyorlar.
İlhami Çiçek
