Non dolet = artık acımıyor

Kalanlar ve Gidenler: Kalanların Acıları

Dünya Edebiyatı ve Türk Edebiyatı hep gidenlerin veya terk edenlerin ayrılışları ile kalanların acıları, feryatlarıyla doludur. Çocukluğumuzda radyolardan, “Gittin gideli ben deli divaneye döndüm / Gelmezsen eğer bil ki sana doymadan öldüm” şarkısının nağmeleri yayılırdı; Nuri Halil Poyraz bestesiydi. Bana ilk etki eden gitme şiiri bu oldu. Çocukluğumdaki gidişlerin bendeki hayali hiç değişmedi. 1940′lı yıllardan beri aynı hayal. Giden bir genç kız veya  hanım ise yürüyerek uzaklaşan zayıf ve saçları omzuna dökülen bir hayal. Ben onu arkadan izliyorum. Adımlar atıyor, ben durduğum yerden bakıyorum, küçülüyor ve görüntü kayboluyor. Erkekse, görüntü değişiyor ve birkaç türe ayrılıyor. Birader, oğul veya arkadaş gidişlerinde yine arkadan izlenen pardösülü, şapkasız, zayıf bir siluet, uzaklaşıyor, küçülüyor ve kayboluyor. Giden, istediği yerine getirilememiş ve buna benim de üzüldüğüm bir kişi ise, arkadan görülen hayalin başı önüne eğik, hafif kambur, yürüyüşü de hafif aksak. Uzaklaşıyor, küçülüyor ve kayboluyor. Giden sevilen ve âşinâ kişilerin de kalbinde aynı şekilde acılar vardır. Onların da feryatları vardır edebiyatımızda ve edebiyatlarda.

Fakat ben bugün daha çok kalanların acısından söz etmek istiyorum. Aldığımız yanlış eğitimle, İslam’dan önce Türklerde hamasi, pastoral veya ağıt tipi şiirler olduğunu, aşk acısından bahsedilmediğini sanırız. Bu yanlış kanaati düzeltecek iki mısra yine Divan ü Lügat-İt Türk’te mevcuttur: “Seviklik (aşk) gizli durur. Ayrılış günü ortaya çıkar. Yaralı yürekle gözlerini kırpma. Kirpiklerinden damlayan gözyaşları seni ele verir.” İslam Edebiyatının onemli eserlerinden biri Olan Kaside-i Bürde adlı şiirde Suad’ın (Hanım adı) götürülmesinden (ailesi tarafından) yakınılır. Suad’ın götürülmesi yürek burkucu mısraların ardarda gelmesine sebep olur. Çok defa sevilen şahıs götürülmemekte, kendi kararıyla ayrılmaktadır. Bu da kalanın duyduğu kedere bir ek yapar. William Blake “Never seek to tell thy Love = Aşkını anlatmaya kalkışma asla” diye başlayan tanınmış şiirinde kendisinin bu hatayı yaptığını, fakat sevgisini açıklayınca, sevdiğinin “titreyerek, üşüyerek hayalet görmüş gibi korkular içinde” olan sevdiğinin gittiğini söyler. Gidişi uzaklaşma şeklinde değil, ânidir. “Ah she did depart” diye. Böyle anlatır Blake bu gidişi. Mevlana’da bir gidenin arkasından, yine yürek burkan bir feryat koparır: “Diriğâ k’ez miyâan ey yâr reftî / Be derd ü hasret ü bisyâr reftî.” Yani “Yazık ki ortalıktan kayboldun ve gittin ey yâr / Hem ne gidiş birçok dert ve özlem bırakarak gittin.”

Edirne Mevlevi Şeyhi Neşati de gitme olayını çok acıklı anlatmakta: “Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile / İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile.” Çocukluğumda yine radyoda başka bir beste duyardım. O da bir ayrılış sarkısıydı: “Gittin bu gidiş bence ölümden de beterdi / Gönlüm geri gelmez o giden sevgili derdi.” (Söz:Mesut Kaçaralp, Beste: Şerif İçli) Bu şarkı da çocukluğumda beni çok etkileyen, ortaokulda etrafımda birçok dinamik ve sportmen arkadaş yanında, ben bu tip şarkıları içimden çalıp dinleyerek sus pus oturduğumdan, biraz anormal görülmeme sebep olan bir şarkıdır.

Vâlâ Nurettin Bey bir gazete yazısında “benim çocukluğumda Lem’an gidiyor vuslatımız mahşere kaldı şeklinde bir hazin şarkı vardı” demişti. Bu yazıyı ben 50′li yıllarda okumuştum. Fakat şarkıyı dinlemek de bestekârını öğrenmek de kısmet olmadı. 1990′lı yıllarda, on dokuzuncu yüzyıl İstanbul’unda Makbule Lem’an Hanım adında bir şair hanım yaşadığını, uzun hastalık döneminden sonra yirminci yüzyıl başında vefat ettiğini öğrendim. Belki “Lem’an gidiyor” güftesini, Makbule Lem’an Hanım’ın eşi yazmıştır. Beş Hececilerden Orhan Seyfi Orhon, talihsiz bir şairdir. Türkçesi berrak ve şiirleri romantik olan Orhan Seyfi Bey, hep siyasi görüşlerle eleştirilmiş. 27 Mayıs 1960′dan sonra duyduğu sabık ve sakıt Demokrat Partili gibi küçümsemeler sebebiyle küskün ölmüştür. “Hani o bırakıp giderken seni” şiiri, bestesi de güzel bir şarkının güftesi olmuştur. Gitme üzüntüleri bir yazıya sığmaz. Tekrar bu konuya dönmek isterim.

Kalanlar ve Gidenler – II

Gidenler ve Kalanların mâceralarından haber veren şiirlerden bahsettiğim bundan önceki yazımda, daha çok ‘kalanların’ duyduğu acıları anlatmıştım. Genellikle gidenler de kalanlardan farksız derecede acı çekerler. Bıraktığı kimsenin veya aile fertlerinin uzalıklarının kendisinde doğuracağı acıdan korkar gidenler. Bazan sorun mali sorunlardır. Bıraktığı ailesi veya sevdiği nasıl geçinecek, sorunların altından nasıl kalkacaktır? Askere gitmek, uzak bir yere çalışmaya gitmek durumunda gidenlerin acı duyma sebepleri arasında, önde gelenler, bu şekilde mâli sorunlardır.

Bu tür gidenlere sadece bir örnek, Keçecizade İzzet Molla’dır. İkinci Mahmut döneminin şair ve yazar erkanından olan İzzet Molla önce Keşan’a sürülmüş, o sırada Molla’nın yaşı daha genç ve Keşan İstanbul’a nisbeten yakın olduğu için üzüntüsü hafif olmuştur. Fakat İkinci Mahmut biraz fazla hiddetli, Molla da dilini tutamaz bir kimse olduğundan, kendisine soran olmadığı halde, Osmanlı-Rus Harbi hakkında bir layiha yazması ilerdeki yıllarda ikinci bir sürgün kararıyla sonuçlanmıştır. Bu defa daha yaşlıdır, âni olarak İstanbul’u terk etrmesi istendiğinden, ailesiyle hasret gidermeden Üsküdar tarafına geçmiş, yanındaki arkadaşıyla vedalaşırken “ailem nasıl geçinecek” konulu ve bariton sesle bir ağlama tutturmuş, hem arkadaşının hem de seneler sonra bunu öğrenecek Hüsrev Hatemi’nin yüreğinin burkulmasına bais olmuştur. İkinci sürgünden dönememiş ve Sivas’ta  kalp  hastalığıyla ölerek oğlu (o sırada paşa olmayan) Keçecizade Fuat Paşa’yı yetim bırakmıştır.

Gidenlerden bir şairimiz de 16. yüzyıl şairlerinden Hayali’dir. Hayali sevdiğinden ayrılırken insanın içine işleyen bir beyitle vedalaşır: “Anı hoş tut garibindir Efendim, işte biz gittik / Gönül derler ser-i kûyunda bir dîvânemiz kaldı.” (İşte biz gidiyoruz adına gönül denen delimiz, senin semtinden ayrılmadı / Onu hoş tut, senin ilgine muhtaç bir kimsesizdir.) Bence Divan edebiyatımızın en etkileyici ayrılış şiirlerinden biri, Hayali’nin bu gazelidir. Hayali gibi 16. yüzyıl şairlerinden olan Fuzuli de, Irak illerinden, dokunaklı beyitlerle, gidenler ve kalanların acılarını hem yaşar, hem de asırlar ötesine ulaşabilen sesiyle bize anlatır. “Yâr ile ağyârı hemdem görmeğe olsaydı sabr / Terk-i gurbet eyleyip azm-i diyar etmez m’idim.” (Eğer ülkeme dönünce sevdiğim ile, başkalarını birlikte görmeye tahammülüm olsaydı / Gurbette yaşamayı terk ederek ülkeme dönmez miydim?) Ayrılış macerasında veda deminin acısı keskin fakat süresi ayrılıştan sonra başlayacak olan hicran dönemine göre kısadır. Hicran ise veda dönemine göre, acısında biraz hafifleme de olsa, çok zalim bir zaman dilimidir. Bazen giden veya kalandan birinin ömrü sona erer, diğerindeki hicran da ölüme kadar devam eder.

Şerif İçli’nin Hüzzam şarkısı (Söz: Selim Aru) bana çocukluğumda hicran kavramını ve acısını ilk duyuran şarkıdır: “Hicran yine hicran mı bu aşkın sonu söyle / Dalgın ki o gözler seni söyler bana öyle / Avare gezen gönlüme sevmek bu mu söyle / Dalgın ki o gözler seni söyler bana öyle.

Büyük Dede Efendi’nin Hicaz makamında harika bir bestesi de hicr yani ayrılığı ternnüm eder: “Ey çeşmi âhu hicr ile tenhalara saldın beni.” (Ey âhu gözlüm, ayrılığınla beni insanlardan kaçan bozkırlarda dolaşan bir kimse yaptın.)

İnsanların neşeli şarkılar yanında böyle hüzünlü bestelere de ihtiyaçları vardır. Çünkü maalesef hayatımız her zaman şinanayla geçmiyor. Hicran günlerine talim yapmalıyız ki, birden bire çarpılmışa dönmeyelim. Zaten insanın kendisi için ve sevdikleri için asıl hicran dönemini ölüm ilan eder.

Yahya Kemal Bey de “Dinlemekçin mâcerâ-yi hicri nâyından Kemal / Mevkib-i yaran civar-ı Beytül ahzandan geçer” diyor. (Ayrılık mâcerasını senin neyinden dinlemek için ey Kemal / Dostların kafilesi, senin hüzünle dolu kulübenin yanından geçer.)

Gitme, veda ve hicran o kadar firaklı bir mevzudur ki, galiba üçüncü bir yazı da gerekecek.


Kalanlar ve Gidenlerin Şiirleri – III

Gidenler ve Kalanların duygularını anlattıkları şiir ve şarkılardan bahsettik. Fakat Giden ve Kalanlar her zaman yakınmakla yetinen uslu fertler değildir; insan zaaflarını da tabii karşılamak gerek. Bazen bırakılmanın doğurduğu darbe, gideni veya kalanı kızgın bir bey veya hanım haline getirir. O zaman da ortaya “oh olsun” makamında şiir ve şarkılar çıkar. Edebiyatçı ve musikişinas olan bir İstanbul Beyefendisi Ahmet Rasim bu konuda diyor ki: “Dün gece bir bezm-i meyde âh edip anmış beni / Varsın öğrensin nasılmış âh edip yâd  eylemek / Söz bu yâ bir başkasından çokça kıskanmış beni / Anlasın neymiş bir seven kalbi berbad eylemek.” Ahmet Rasim Bey’in bu şiirini soyadıyla müsemma bir bestekâr olan Şerif İçli, Buselik makamından bestelemiştir.

Güftesi ve bestesi Lemi Atlı Bey’e ait olan bir başka şarkı da az çok “oh olsun” havasındadır: “Bir kendi gibi zâlimi sevmiş yanıyormuş / Duydum ki beni şimdi vefasız anıyormuş / Kalbim gibi feryad ediyor sızlanıyormuş / Duydum ki beni şimdi vefasız anıyormuş. // Seylâbe-i sevdâsına düşmüş gidiyordum / Çektikçe elem, ölmeyi tercih ediyordum/ Bir gün o da çektiklerimi çekse diyordum / Duydum ki beni şimdi vefasız anıyormuş.” (Kürdilihicazkâr Senginsemâi)

Bu tip bestelerin daha doğrusu güftelerin en serti Yusuf Nalkesen’in Hicaz şarkısıdır: “Yalanmış yeminlerin git işveni ellere sun / Ne yazık ki artık bana hiç ıztırap vermiyorsun / Dinlerim sanma sakın hâlin benden beter olsun / Ne yazık ki artık bana hiç ıztırap vermiyorsun.”

Kâmuran Yarkın’ın Nihavend şarkısı da bu tarz şarkılardandır: “Sen kimseyi sevemezsin sevmeyeceksin / Rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürükleneceksin / Şefkat nedir, aşk nedir ömrünce bunu bilmeyeceksin / Rüzgârların önünde kuru yaparak gibi sürükleneceksin.”

Bazen “Giden” gideceğini bildirince, “Kalan” ona açıkça git demezse de, içinden “iyi oldu, ben de bıkmıştım zaten” hallerini takınır. Selim Aru’nun güftesi ve Şerif İçli’nin bestesiyle bu tür şiirlere de örnek verebiliriz: “Bıkmış gibi gönlüm itiyor aşkı içinden / Bir içli sevap müjdesi duydum gidişinden / Bahset bana artık o şeyin dün bitişinden / Bir gizli sevap müjdesi duydum gidişinden.” Bence bu güftedeki “içli sevap” uygun bir deyiş değildir. Dilimizde kimseye göstermeden bir yoksula para vermek gibi eylemlere “gizli sevap” denir. Herhalde bestelenince okuyucular dilinde, gizli sevap, içli sevaba değişmiştir. Bu güfteyle demek istenen: Ben de aşktan bıkmış fakat sana söyleyemiyordum. Dün aramızda aşk bitmiş oldu. Sen gittin, böylece benim gözümde gizli sevap işledin.

Kalanlar ve Gidenlerin Şarkıları – 4

“Ey ruhumda olan, sonunda nereye gittin / Evimizden kayboldun, havaya mı gittin / Sen benim yürekten verdiğim sözü bilirdin ama ahdimizi bozdun sen / Kuş gibi birden uçtun ey dost nereye gittin ki? / Sen benim ruhum içinde bir bakış attın sonra ruh içinde bir sefere çıktın / Halka bir baktın sonra halktan uzaklara gittin / Sen saba rüzgârı mıydın, onun kadar çabuk esip gittin / Gül kokusu benzeriydin, gül kokusu gibi saba yeliyle gittin / Ne saba rüzgârıydın sen, ne de havada uçan kuştun / Tanrı ışığıydın sen / Yine Tanrı ışığına döndün / Ey bu evin beyi, ey bu evin mumu / Yanan mumun isi gibi, tavana yükseldin, semaya gittin / Ey yâr sen yanlış iş yaptın, başka bir yar ile gittin / Kendi işini gücünü bıraktın başka bir iş peşinde gittin / Yüz defa hoşgördüm, bunu sana belirttim / Sen, kendini beğenmiş, bir defa daha gittin /

Yüzlerce defa uğraştım, seni dikenlerden uzak tuttum / Sen gül bahçesini  tanımadın, başka bir dikenle gittin / Sen balıksın demiştim sana / Yılanla yoldaşlığın neden? / Ey hatalı iş yapan başka bir yılan bulup onunla gittin / Bez örücüsü elindeki mekik gibi / Üzerinde olduğun yüzlerce iplik dizisini kopardın, başka bir ipliğe atladın / Bana dedin ki ey yar seni mağarada görmüyorum / Oysa mağara aynı mağara sen başka bir mağaraya geçtin / Değerin nasıl azalmasın, rengin nasıl uçmasın ki / Kıymetin bilindiği benim pazarımı bıraktın, başka bir pazara gittin.” (Mevlâna, Divan-ı Kebir. Ey sakin-i cân-i men  âhır be kocâ reftî?)

Bu şiirde ve hemen her zaman, Mevlâna kalanlardandır, gidenlerden değil. Kalanlarda daima üzüntü, özlem ve gideni övme yanında gidene sitem etme halleri karışım halindedir. Mevlâna, her beşeri durumdan haberi olan bir şairdir. Övgü ihtiyacı duyar ve över: Tanrı ışığı, gül kokusu gibi. Kıskançlık da duyar ve örtmez: Ben seni dikenlerden uzak tutmuştum, bir diken bulup gittin, yılanla yoldaş olma demiştim, bir yılanla gittin. Bu gazelde geçen yâr-i gar deyimi (mağara dostu) İslam tarihiyle ilgilidir. Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir, Medine’ye göç yolculuğunda sığındıkları mağara sebebiyle “mağara arkadaşı” olmuşlardır. Burada Mevlâna “seni mağarada yanımda görmüyorum dedin, ben hep aynı mağaradayım, başka mağaraya geçen sensin” diyor.

Bu şiirden yedi yüz küsur sene sonra Attila İlhan “Üçüncü Şahıs” dediği rakibi anlatırken “Çöp gibi bir oğlandı ipince / Hayırsızın biriydi fikrimce” dedikten sonra; “hele seni kollarına aldı mı / Felaketim olurdu ağlardım” diyor. Bu şiirle Attila İlhan Bebek gibi, Emirgan gibi, Çamlıca ve Adalar gibi, Maçka semtini de şiir yüklü bir semt haline getirmiştir. Kalanlar daima Mevlana ve Attila İlhan gibi uysal ve ölçülü sitemler fırlatmazlar. Orta derecede bir sitem örneğine Sadettin Kaynak’ın Hüseyni şarkısında rastlarız: “Artık içim kırıktır / Sesim bir hıçkırıktır / Demezdim ki yazıktır / Sana yalvarmasaydım.”

Zeki Ârif Ataergin’in Beyatiaraban şarkısında gidene öğüt verme havasında, iğne batırılır: “Kalacak sanma bu çağın bu güzellik solacak / O samur saçlara bir günde beyazlar dolacak / Şu geçen şen seneler kalbine hicran olacak / O samur saçlara bir günde beyazlar dolacak.”

Taşı herhalde kaybolmuş olan Yahya Efendi dergâhında gömülü Kemani Rıza Bey’in de hazin bir bestesi vardır. Aşık olduğu fakat kendisine verilmeyen kızın düğününde Rıza Bey’e de saz heyetine katılma görevi düşünce, belki perde arkasında davetli hanım misafirler arasında olan gelin ne söylemek istediğimi anlar diye düşünen Rıza Bey şu şarkıyı bestelemiş ve okumuş: “Meyledip ağyarı aldın yanına / Bivefa hercai yazık şanına / Aşıkın kıymak mı kasdin cânına / Bîvefâ hercai yazık şanına.” (Başkalarına meylettin, yanına onlardan birini aldın. Vefâsız hercâi şanına yazık olsun.)

Görüldüğü gibi kalanları kurtaracak olan Non dolet = artık acımıyor demektir. Bu yöntem de Hüsrev Hatemi‘nin nâçiz bir şi’ridir vesselâm.

Gidenler ve Kalanların Şarkıları – 5

Gidenler alıştıkları gökyüzünü, alıştıkları toprağı, ağaçları ve denizi bırakmış olurlar. Sevdikleri geride kalmıştır. Gidenlerin şarkıları gurbet şarkılarıdır. Kalanların şarkıları hasret şarkılarıdır. Gerçi gidenler de hasret şarkıları söylerler. Fakat kalanlarda özlem acısı ağır basar. Ayrıca bir de “giden sevgili beni unutur, başka dostlar edinir mi” endişesi vardır kalanlarda: “Beyim İstanbul’u mesken mi tuttun / Gördün güzelleri beni unuttun” mısralarında bu endişe dile getirilir. Gidende de “kalan sevgili beni unuttu mu” endişesi aynı yoğunlukta vardır. Bu hislere firkat ve hicran duygusu adları verilir. Firkat duygusunda ayrılık ve uzaklık daha fazladır. Hicran duygusunda da ayrılık ve mesafe etkili olmakla birlikte, hicran aynı ortamda olsalar bile, kavuşma ümidi az olan tarafın hisleri anlamına da gelir. Firkatte, aşkına karşılık bulamama yok, daha çok ayrılık vardır. Hicranda mesafeden çok, manevi bir ayrılık vardır. Ölen bir sevdiğimiz içimize “firkat” olmaz, “hicran” olur. Şükrü Tunar’ın Rast şarkısı: “Unut beni kalbimdeki hicranla yalnız kalayım / Kimsesiz bir yavru gibi kucağında yalvarayım / Bu kaçıncı söz verişin söyle nasıl inanayım / Kimsesiz bir yavru gibi kucağında ağlayayım.”

Güftesi Selim Aru’nun, bestesi Şerif İçli’nin Hüzzam şarkısı, benim ve benim neslimden olup musikimizi sevenlerin yüreğine Frigya’nın Yazılıkayası gibi bir Hicran Anıtı olmuştur: “Hicran yine hicran mı bu aşkın sonu söyle / Dalgın ki o gözler seni söyler bana öyle.”

1940’lı yılların İstanbul Feriköy semtinde ve bütün İstanbul’da ışık kirliliği yoktu. Gece gökyüzü tam karanlık olduğundan, yıldızlar gökte tam parlarlardı. Komşular hep tanıdık ve “amca, teyze” unvanıyla anılan kimselerdi. Bizden büyük çocukları da bizim için “abi veya abla”olurlardı. Kırklı yılların bazı yaz gecelerinde ağabeyimle konuşmak için bizim kapı önüne gelen komşu Altan Abi (merhum Altan İmece), ağabeyim Nadir Hatemi’yle birbirlerine alçak sesle konser verirlerdi. Böyle bir gece Altan Ağabey’den “Hicran yine hicran mı” şarkısını dinlemiştim. Yüreğimin sadece Frigyası yok, Orhun Kitabeleri de var, Talik yazıyla yazılmış kitabeleri devar. Bu Hicran yazıtlarından biri de Lemi Atlı’nın Nişaburek şarkısıdır. İlk mısraındaki “efendim” sözü, tam bir İstanbul Türkçesi zevki verirdi: “Varsın gönül aşkınla harab olsun Efendim / Cânanıma nezreylemişim cânımı kendim / Derman aradım derdime hicranı beğendim / Varsın gönül aşkınla harab olsun Efendim.”

Firak kelimesine çok yakın anlamlar içeren kelime, iftirak kelimesidir. Güftesi Sultan Ahmed’in (Birinci), bestesi ise Cevdet Çağla’nın olan Nişaburek şarkıyı da çocukluğumda çok dinlemiştim: “İftirakınla efendim bende tâkat kalmadı / Pâre pâre oldu dil aşk ü muhabbet kalmadı / Ol kadar ağlattı ben biçareyi hükm-i kaza / Giryeden hiç Hazret-i Yakub’a nevbet kalmadı.” (Ayrılığınla Efendim bende güç kalmadı / Yüreğim parça parça oldu aşk ve sevgi kalmadı / Kaderimin yargısı beni o kadar ağlattı ki / Oğlu Yusuf’un kaybına sürekli ağlayan Hazret-i Yakub’a ağlama sırası gelmedi.)

Hüsrev Hatemi
Kaynak: http://kulturgundemi.com

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.