Hayırlı Yolculuklar
Nereye böyle alelacele!
Rüzgâra sordu geven.
Buralardan sıkıldım artık,
bir yolculuk düşünmüyor musun?
Bu çölün tozundan toprağından
kurtulmak bütün arzum; ama
ne yapayım, bağlıdır ayağım benim.
Nereye böyle alelacele?
Nereye olursa olsun,
yeter ki burası olmasın;
buradan başka her yer benim yurdum.
Hayırlı yolculuklar ama,
sen Allah aşkına,
bu korkunç çölden sağ çıkarsan eğer,
tomurcuklara, yağmura
ilet selamımızı bizim.
Muhammed Rızâ Şefîî Kedkenî
Gidememenin Şiiri: Bir Çölün İçinden Yolculuğa
Muhammed Rızâ Şefîî Kedkenî'nin “Hayırlı Yolculuklar” şiiri, ilk bakışta son derece sade bir ayrılık şiiri gibi görünür: Biri gitmek ister, diğeri geride kalır ve ona iyi yolculuklar diler. Fakat şiirin asıl gücü, bu basit görüntünün altında gitmek isteyen ile gidemeyen arasındaki varoluşsal gerilimi kurmasından gelir.
Şiirin daha ilk iki dizesinde bütün yapı kurulmuştur:
Nereye böyle alelacele!
Rüzgâra sordu geven.
Burada Kedkenî olağanüstü bir şiirsel karşıtlık kurar. Geven yerinden kopamayan, toprağa bağlı bir bitkidir; rüzgâr ise hareketin kendisidir. Dolayısıyla hareket edemeyen bir varlığın, sürekli hareket eden rüzgâra “Nereye gidiyorsun?” diye sorması şiirin temel duygusunu hemen ortaya çıkarır.
Gevenin yolculuk arzusu vardır ama ayağı bağlıdır.
İşte şiirin trajedisi budur.
“Buralardan sıkıldım artık”
Buralardan sıkıldım artık
bir yolculuk düşünmüyor musun?
Buradaki “buralar” yalnızca fiziksel bir mekân değildir. Şiirin ilerleyen bölümünde bunun “korkunç çöl” olduğunu öğreniriz.
Dolayısıyla gevenin bulunduğu yerden sıkılması, basit bir yer değiştirme isteği değildir. İnsan açısından düşündüğümüzde bu, insanın içinde bulunduğu hayattan, çevreden, geçmişten veya kaderden uzaklaşma arzusudur.
Fakat Kedkenî bunu doğrudan insan üzerinden anlatmaz.
Bir geven konuşur.
Bu çok önemli. Çünkü şair insanın söylemek istediğini doğaya söyletir. Böylece şiir hem masalsı hem de son derece gerçek bir nitelik kazanır.
Asıl trajedi: Arzu var, hareket yok
Şiirin en önemli dizeleri bence şunlardır:
Bu çölün tozundan toprağından
kurtulmak bütün arzum; ama
ne yapayım, bağlıdır ayağım benim.
Burada şiirin bütün anlamı yoğunlaşır.
“Bütün arzum” ile “bağlıdır ayağım” aynı anda vardır.
Gitmek istemektedir.
Gidememektedir.
Arzulamak mümkündür.
Hareket etmek mümkün değildir.
Bu nedenle şiirin konusu aslında yolculuk değil, yolculuk yapamamadır.
Gevenin ayağının bağlı olması, elbette bitkinin toprağa bağlı oluşuna gönderme yapar. Fakat şiirsel düzlemde bundan çok daha fazlasını anlatır: İnsan bazen bulunduğu yeri terk etmek ister ama onu oraya bağlayan şey yalnızca fiziksel koşullar değildir.
Geçmiş vardır.
Sorumluluk vardır.
Korku vardır.
Sevgi vardır.
Kader vardır.
Ve bazen insanın kendi bedeni vardır.
Şair bunların hiçbirini açıklamaz. Sadece:
Ne yapayım, bağlıdır ayağım benim.
der.
Bu yüzden dize, şiirin en insani cümlesidir.
Aynı soru neden tekrar soruluyor?
Şiirde:
Nereye böyle alelacele?
sorusu iki kez karşımıza çıkar.
İlkinde geven rüzgâra sorar.
İkincisinde ise sorunun anlamı değişmiştir.
İlk soruda merak vardır.
İkincisinde ise özlem ve imkânsızlık vardır.
Çünkü artık okur, konuşanın gitmek istediğini fakat gidemediğini bilmektedir.
Dolayısıyla tekrar, yalnızca biçimsel bir tekrar değildir. İlk soru hareketi gösterirken ikinci soru hareket edemeyen varlığın hareket eden dünyaya bakışını gösterir.
Şiirin müziği de bu tekrarla kuruluyor.
“Nereye olursa olsun”
Sonraki bölümde şiirin mekân anlayışı daha da genişler:
Nereye olursa olsun,
yeter ki burası olmasın;
buradan başka her yer benim yurdum.
Burada çok güçlü bir yabancılaşma vardır.
Normalde insan için “yurt”, ait olunan yerdir. Kedkenî ise bunu tersine çevirir:
“Burası dışında her yer benim yurdum.”
Yani şairin konuştuğu varlık için bulunduğu yer artık “yurt” olmaktan çıkmıştır.
Bu, şiirin politik veya tarihsel yorumlara da açık olduğu noktadır. “Burası” belirli bir coğrafya olabileceği gibi insanın kendisini sıkışmış hissettiği herhangi bir dünya da olabilir.
Fakat şiiri yalnızca siyasi bir alegoriye indirgemek doğru olmaz.
Çünkü “burası” aynı zamanda insanın kendi hayatı olabilir.
İnsan bazen doğduğu yerde bile kendisini yabancı hisseder.
Bazen kendi evinde misafir olur.
Bazen yaşadığı hayat ona ait değilmiş gibi gelir.
Kedkenî bunu tek bir açıklamayla kapatmaz. Şiirin gücü de buradan gelir.
Şair neden rüzgâra konuşuyor?
Rüzgâr burada yalnızca doğal bir unsur değildir.
Hareketin sembolüdür.
Geven toprağa bağlıdır; rüzgâr hiçbir yere bağlı değildir.
Geven kalır; rüzgâr geçer.
Geven bulunduğu yerin kaderine bağlıdır; rüzgârın yönünü kendisi belirleyebilir.
Bu nedenle şiirin iki karakteri aslında iki farklı varoluş biçimidir:
Geven: kalmak zorunda olan.
Rüzgâr: gidebilen.
Ve ilginç olan şudur: Geven rüzgâra imrenirken, rüzgârın kendisine yolculuğu sormaz. Yolculuk yapanın neden gittiğini merak eden, geride kalandır.
Bu nedenle şiirde asıl hareket rüzgârda değil, geride kalan gevenin zihnindedir.
“Hayırlı yolculuklar” neden şiirin kırılma noktası?
Son bölüm birdenbire konuşmanın yönünü değiştirir:
Hayırlı yolculuklar ama,
sen Allah aşkına...
Burada artık soru soran geven değil, geride kalan varlık adına konuşan bir sestir.
Ve ilk kez doğrudan bir veda duygusu ortaya çıkar.
“Hayırlı yolculuklar” son derece sıradan bir Türkçe veda cümlesidir. Fakat şiirde ağır bir anlam kazanır.
Çünkü söyleyen kişi gitmemektedir.
Gitmek isteyen ama gidemeyen, gidene yol dilemektedir.
Bu çok insani bir durumdur.
Bazen sevdiğimiz kişi bizden uzaklaşır ve onu tutamayacağımızı biliriz. O zaman elimizde kalan tek şey onun arkasından iyi dilekte bulunmaktır.
“Hayırlı yolculuklar” bu yüzden şiirin nezaket cümlesi değil, çaresizlik cümlesidir.
“Sen Allah aşkına”
Bu küçük ifade şiirin duygusunu daha da yoğunlaştırıyor.
Farsçadaki:
تو دوستی، خدا را
ifadesi kelimesi kelimesine çevrildiğinde Türkçede biraz yabancı durabilir. Fakat anlam dünyasında “dostluğun hatırına, Allah aşkına” gibi bir yalvarış vardır.
Şair artık yalnızca yolcuya iyi dilek dilemiyor.
Ondan bir ricada bulunuyor.
“Beni unutma.”
Bunu doğrudan söylemiyor.
“Selamımızı götür.”
diyor.
İşte şiirin en dokunaklı tarafı burada.
Çöl neden “korkunç”?
Bu korkunç çölden sağ çıkarsan eğer
Şiirin başında “çölün tozu toprağı” vardı.
Sonunda çöl:
korkunç çöl
haline gelir.
Bu dönüşüm önemlidir.
Çöl artık yalnızca coğrafi bir alan değildir. Yolculuğun tehlikeli olduğu anlaşılır. Giden kişinin geri dönememe ihtimali vardır.
Dolayısıyla “hayırlı yolculuklar” artık sıradan bir seyahat dileği olmaktan çıkar.
Yolculuk ölüm kadar ciddi bir ihtimale dönüşür.
Bu noktada şiir, ayrılık ile ölüm arasındaki o çok eski şiirsel sınırda durur.
Birinin gitmesi bazen ölüm değildir.
Ama geride kalan için ölüm kadar kesin bir yokluk yaratabilir.
Ve son istek: Çiçekler ve yağmur
Şiirin son iki dizesi:
Tomurcuklara, yağmura
ilet selamımızı bizim.
Bence şiirin bütün şiirselliği burada toplanıyor.
Şair giden kişiden insanlara selam götürmesini istemiyor.
Çiçeklere ve yağmura selam gönderiyor.
Neden?
Çünkü çiçek ve yağmur, şiirin başındaki çölün karşıtıdır.
Çöl kuraklıktır.
Çiçek hayatın belirtisidir.
Çöl susuzluktur.
Yağmur hayat verir.
Çöl hareketsizliktir.
Yağmur dönüşüm getirir.
Böylece şiirin başındaki çöl ile sonundaki çiçek ve yağmur arasında gizli bir dönüşüm oluşur.
Şair çölden kaçamasa bile, başka bir yerde hayatın devam ettiğini bilmek ister.
“Bizim selamımız”
Son kelime grubuna özellikle dikkat etmek gerekiyor:
selamımızı bizim
Farsça metindeki ما را (“bizim selamımızı”) şiiri bireysel bir ayrılıktan çıkarıyor.
Şair “benim selamımı” demiyor.
“Bizim.”
Bu çoğul, şiirin ufkunu genişletiyor.
Artık burada yalnızca bir kişi yok.
Geride kalanların tamamı var.
Çölden çıkamayanların, gidemeyenlerin, bulunduğu yerde kalanların selamı var.
Bu nedenle şiirin sonunda gevenin bireysel arzusu bir ortak hasret duygusuna dönüşüyor.
Şiirin en büyük paradoksu
Şiirin başında:
“Nereye böyle alelacele?”
diye soruluyor.
Sonunda:
“Hayırlı yolculuklar.”
deniyor.
Başlangıçta giden kişiye karşı bir şaşkınlık vardır.
Sonunda onun gitmesine izin verilir.
Fakat bu izin gönüllü bir kabulleniş değildir.
Gitmesine engel olamamanın kabulüdür.
Şiirin trajedisi tam olarak burada.
Sevdiğimiz veya özlediğimiz birini bazen tutamayız.
Onun gitmesine izin veririz.
Ama arkasından bir ricamız kalır:
Bizi unutma.
Kedkenî bunu söylemek yerine:
Çiçeklere, yağmura
ilet selamımızı bizim.
der.
Bu nedenle şiirin sonu aslında bir veda değil, hatırlanma talebidir.
Kedkenî'nin şiir dünyasının özeti
“Hayırlı Yolculuklar”ı Kedkenî'nin şiir seçkisinin merkezine koymamın nedeni yalnızca çok güzel veya meşhur bir şiir olması değil.
Şiirin içinde Kedkenî'nin temel şiir dünyasının neredeyse tamamı bulunuyor: doğa, yolculuk, ayrılık, gurbet, hareket ve hareketsizlik, insanın kader karşısındaki çaresizliği, çöl, yağmur, çiçek, selam ve hafıza.
Üstelik bütün bunlar ağır bir felsefî söylemle değil, bir gevenin rüzgâra sorduğu basit bir soruyla anlatılıyor.
Bu da Kedkenî'nin şiirindeki ustalığı gösteriyor.
Büyük bir varoluş meselesini küçük bir doğa görüntüsüne sığdırıyor.
Gevenin ayağı toprağa bağlıdır.
Rüzgâr geçip gider.
Çöl yerinde kalır.
Yağmur başka yerlere yağar.
Çiçekler başka yerde açar.
Ve geride kalan, gidemeyenin elinde yalnızca bir selam kalır.
Bu yüzden şiirin en derin cümlesi belki de “Hayırlı yolculuklar” değil, onun ardından gelen istektir:
“Bizim selamımızı götür.”
Çünkü şiirin gerçek meselesi gitmek değil; geride kalanın unutulmama arzusudur.
سفر به خیر
محمدرضا شفیعی کدکنی
به کجا چنین شتابان؟
گون از نسیم پرسید
دل من گرفته زینجا
هوس سفر نداری؟
ز غبار این بیابان
همه آرزویم اما
چه کنم که بسته پایم
به کجا چنین شتابان؟
به هر آن کجا که باشد
به جز این سرا، سرایم
سفرت به خیر! اما
تو دوستی، خدا را
چو از این کویر وحشت
به سلامت گذشتی
به شکوفهها، به باران
برسان سلام ما را
شفیعی کدکنیا