“Hiç doğmamış olmak, yazgının en güzeli;
ona en yakışan da dünyaya gelir gelmez hemen
dönmek, gene eski yerimize dönmektir.” 1
Giriş
İntihar, insanların çoğunluğunda ve öbür canlılarda alışılagelenin dışında, bireyin kendi isteminin -yerine göre zorlanmış- itilmeleriyle biyolojik-somut ömrünü sona erdirmesi demek olup bin yıllarca ilgi çekmiş bir konudur. Gerek kavramın toplum tarafından algılanışı, gerekse de çağa, yöreye göre kavramın değişmesi ve toplumsal kurallarla bağdaşamaması intihar olgusunun yarattığı yankıyı ürküntü seviyesine çıkarmıştır. Psikiyatr Metin Özek, her insanın kendi görünüründen ve kendi bilincinde olmak zorunluluğundan sıyırma eylemini az çok belirli olarak, kişiliğinde taşıdığını, yerine göre de bunu sezinlediğini belirtmektedir (Özek 1968: 71).
Sigmund Freud’a göre bilinçli ya da bilinçsiz kişinin ölümü istemesi yaygın bir eylemdir. Ölüm içgüdülerini anlamlandırırken Freud, bu düşünceyi hayata olduğu kadar, hayatın gerçeği olan cansız maddeye de bir dönüş arzusu olarak değerlendirir. Manevî perspektifi oldukça güçlü olan Carl Gustave Jung ise basit bir ölüm içgüdüsünün varlığını kabul eder. Bireyin ölümü istemesi tutumu ana rahmindeki rahatlığa tekrar kavuşma eylemidir ve bu tutum bireyin ileriki yaşamına ket vuran bir gerilemedir. Ölüm dürtüsünün başlangıca geri döndürdüğü dikkati Dörthe Binkert’te de görülür. Bu başlangıç yine Freud’a göre değerlendirilmiş ve mutlak gerilimsizlik ve inorganik olanın susması şeklinde anlam bulmuştur. Bu susma başlangıçta inorganiktir, çünkü Freud’a göre yaşamdan önce cansız ölüm vardı ve ölüm dürtüsü bu başlangıca dönmeye yönelik bir eylemdi (Çonoğlu 2007: 244-245; Binkert 1995: 150).
Bireyde intihar isteği ya da ölüm düşüncesi oluşturan psikolojik ya da toplumsal sebepler kuşkusuz çok çeşitlidir. Belki de konunun en can alıcı noktası olarak belirlenen bu nedenlerin intihar ya da ölüm düşüncesi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu durumu dile getiren Orhan Veli’ye İntihar isimli şiirinde kulak verelim:
“Kimse duymadan ölmeliyim
Ağzımın kenarında
Bir parça kan bulunmalı
Beni tanıyanlar
‘Mutlak birini seviyordu’ demeliler
Tanıyanlarsa, ‘Zavallı’, demeli,
‘Çok sefalet çekti…’
Fakat hakiki sebep
Bunlardan hiçbiri olmamalı.” (Çonoğlu 2007: 255)
Bilimsel araştırmalarda intihar edenler iki grupta değerlendirilmişlerdir. Bunlardan ilki intiharı denemeciler, ikincisi intiharı sonuçlandırmışlardır. Denemecilerde kendini dağıtma-yok etme eğilimi ile yaşamı sürdürme dürtüsünün karşılıklı bir gerilim içinde oluşu, bunlardan ilki ağır bassa bile ancak zayıflamış ve itici gücü hafiflemiş bir intihar işlemine kalkışıldığı, çok sayıda inceleme kişilerinde kanıtlanmış gibidir. Denemecilerde yaş dağılımı genç döneme karşılık gelirken, sonuçlanmışlarda yaş dağılımı 45 yaşın üstüne doğrudur. Deneyenler arasında kadınlar, sonuçlandıranlar arasında erkekler çoğunluktadır. Deneyenler arasında anmamız gereken isimlerden bazıları şunlardır: Sylvia Plath, Sadık Hidayet, Ziya Gökalp, Ümit Yaşar Oğuzcan (Özek 1968: 71).
İntiharı, bireyin var olumunu gerçekleştiren “kendi” ve “çevre” faktörleri arasındaki ilişkileri, ya da bir başka deyişle “dünyada olumu”nu, değişik bir düzene dönüştürmesi olayı diye tanımlarsak, çevre özelliklerinin önemi ortaya çıkar. Çevre faktörü intihar olayında da etkili olmuş ve toplumsal tepkileri düzenlemiştir (Özek 1968: 81).
Eski Mısır’da, Kleopartra çağında, akademide intihar ve onun araçları üzerinde tebliğler yapılırken, Perslerde intihar en ağır günahlar içinde telakki edilmiş ve ağır cezalarla cezalandırılmıştır. Hedonistlerden Hegesias ise var oluş yükünden kurtulmayı aşağılık bir yükten kurtulmak olarak anlamlandırmış ve bu özgürlük üstüne öğütler verirken o dönemde genç insanların intiharı bir çığ gibi artmıştır. Görüldüğü üzere eski Yunan’da filozofların intihar hakkındaki görüşleri toplumu etkilemiştir. Aristoteles intiharı edep dışı saymış ve devlete karşı işlenmiş ahlâk dışı bir davranış olarak telakki etmiştir. Epikür intiharı gülünç bulurken, Plinius, intiharın insanlara has olduğunu söylemiş ve insanları tanrılardan üste çıkaran bir hak anlayışı olarak değerlendirmiştir. Çünkü tanrılar kendilerini öldüremezler. Benzer yaklaşım Tacitus’ta da görülmüş ve o da intihar olanağını övmüştür (Özek 1968: 81-82).
Eski Roma’da devlet intihara karşıdır ve kendini asanlar törenle gömülmemişlerdir. Roma ordusunda ise intihar cezalandırılan bir eylemdir. Hristiyanlık ve Müslümanlıkta da intihar kesinlikle yasaktır. Hristiyanların kutsal saydıkları kitapta intihar denemesi sözü geçmez ama beş ayrı olgu dolayısıyla intihar olayı anlatılır. Kilise ileri gelenlerince yapılan çeşitli konsillerde intihar lanetlenmiştir2. Arles ve Bracareuse konsillerinin yargıları bu konuda kesindir; intihar eden dinden atılmaktadır ve aşağılatıcı bir gömülme şekli ile cezalandırılmayı hak edicidir. Kendini öldürenin malları haczolunur ve hatta cesedi bir çeşit hakarete (executio) uğratılırdı. Masumiyetin tehlikeye girdiği durumlarda ya da bilinçli kontrolün yitirildiği zaman intihar etmeler bu günah kavramının dışında değerlendirilirdi. Talmud da intiharı kesinlikle reddetmiştir. Sadece düşman elinde ölümün kesinleştiği savaş yenilgilerindeki intiharlar müstesna. Ortaçağ Avrupa’sında ise intihar bir şeytan işi sayıldığından cesede kötü muameleler yapılarak şeytanın etki altında bırakıldığı düşünülürdü. 1526’da Avusturya’daki bir yönetim yargısında intihar en büyük dinsel suç sayılmıştı. Daha sonraki yıllarda da bu düşünce değişmemiş, kendini öldürenin cesedine tiksindirici kötü muameleler yapılmıştır. İslam’ın da intiharı büyük günah saydığını ve kesin olarak da yasakladığını burada tekrar hatırlatalım (Özek 1968: 82-83).
Bu bakış açılarına rağmen 18. yüzyılda Avrupa şehirlerinde intihar modası kendini göstermiştir. Jean Jeac Rousseau, düşünce özgürlüğünden bahsederken intiharı da düşünce özgürlükleri içinde değerlendirmiştir. Aynı bakış açısı Montesquieu’da da görülür. Montesquieu, 1721’de Lettres Persane’de intihar olayına karşı yukarda belirttiğimiz sert tutumları yerer. Almanca konuşan ülkelerde intihar etme eyleminin kişinin özgürlüğü kapsamında olduğu anlayışı ilk kez 1751’de Friedrich’in bir yasa bildirisiyle belirtilmiş ve bu uygulamaya yönelik cezalar kaldırılmıştır. Fransa’da 1790’da mecliste bir karar alınarak intihar edenlerin şerefsizce gömülmesi ve mallarının haczedilmesi cezası uygulamasına son verilmiştir. İtalya’da ünlü ceza hukukçusu Beccaria, 18. yüzyılın sonlarına doğru intiharın yargılanan bir eylem olmasına karşı çıkmıştır. Ancak farklı bakış açılarına sahip filozof ve sanatçılar her dönemde hep var olmuştur. Bunlardan Novalis ve Kant intiharı edep dışı sayıp yererlerken, Schopenhauer ise kendini öldürme eylemini bir özgür ölüm olarak görmüş ve her insan için kullanılabilir bir hak olarak değerlendirmiştir (Özek 1968: 83-84).
Dinlerin intiharı yasaklamaları, insanın var oluş çabasına, insan yaşamına duyulan saygıya ve insan türünün bundan sakınılması kaygısına bağlanarak açıklanamaz diyen Metin Özek’e göre aynı dinler Tanrı adına, Tanrı buyruğunu yaymak adına ve belirli toplum gruplaşmaları için savaşlara kalkışmışlar; böylece İslam fütuhatı ve Haçlı seferleri ve buna benzer savaşlar en yüksek intihar sayısına bile ulaşamayacak seviyede insanın ölümüne yol açmıştır. Tanrı ve din adına gene aynı yolda az insan öldürülmemiştir. Engizisyon mahkemeleri bu hususta en göze batıcı örnek olmuştur. İntiharın dinler tarafından yasaklanmasının temelinde tanrısal olan kurallara boyun eğmeyen insanın yazgıya boyun eğmişlikten kurtulma istemini engellemek vardır. Çünkü beden ve ruh bir bütün olarak insana emanet edilmiştir, kutsaldır ve dokunulamaz (Özek 1968: 84).
İntiharın Batı toplumundaki yaygınlığının ifadesi, Batı edebiyatında bu konunun daha fazla işlenmesidir. Batıda intiharın geçmişi Türk toplumuna göre hem daha eskiye dayanmakta hem de daha fazla görülmektedir, fikri bugün yazık ki geçerliliğini yitirmiş konumdadır. Türk toplumunda intihar yaygınlık ve yoğunluk bakımından Tanzimat’tan bu güne gelen bir gerçekliktir. Bizde Tanzimat’tan evvel, yani klasik Müslüman tipinin zihni bulanmadan evvel intihar vakaları çok azdır. Değişim zihniyetinin sorgulayıcı huzursuz tavrını sergileyen Beşir Fuad’ın intiharı bunun göstergesidir. Kapitalizmin son aşamasını yaşayan batı insanı artık makineye esir olmuş ve bu esaret bir dizi bunalıma kaynaklık etmiştir. Her ne kadar tüm dinlerde intihar kavramı yasaklanmış olsa da batı insanının kadere kafa tutma fikrinin bizdeki karşılığı “tevekkül güvencesi” olmuştur. Tevekkül ve hassasiyet fikrinin İslâmiyet öncesi Türk edebiyatındaki ifadesi Dede Korkut Hikayeleri’nden “Deli Dumrul Boyu ile Duha Koca” adlı hikâyede görülebilir (Çonoğlu 2007: 244-245; Çelik 2000: 41; Sarı 1998:25-26).
Gerek Doğu klasiklerinde, gerekse de çağdaş Doğu edebiyatında hem sanatçılarda hem de eserlerdeki kahramanlarda intihar izleği çok az görülen bir gerçekliktir. 19. yüzyıla bakıldığında Osmanlı Devleti’nin ve bu devletin insanlarının kaybolan devlet itibarı, ekonomik ve siyasî gücünü yitirmiş bir devletin mensuplarının bunalımlı bir dönemeçten geçtiği tüm tarihçiler tarafından ittifaktır. Bu süreçte yara alan toplum ve sanatçı giderek Batı insanın mantığına yaklaşmış ve intihar olgusu Beşir Fuad’ın intiharıyla (1887) somutlaşmıştır (Çelik 2000: 41-42).
İntihar kavramının elbette ki bundan öncesi de vardır. II. Beyazıt dönemi şairlerinden Mestî, buna örnek olup dönemin ortalarına doğru intihar etmiştir. Beşir Fuad’ın intiharından üç yıl sonra havagazı ile Viyana’da intihar eden isim Sadullah Râmi Paşa’dır. Bu intiharı takip eden intiharlar ise İhya Efendi (1909), Galip Mehmed Efendi (1922), Tokadizâde Şekip Efendi’nin (1932) intiharlarıdır. Buradan hareketle Tanzimat dönemi ile intihar vakalarında artış görülmektedir, dersek yanlış sayılmaz. Tanzimat’tan sonra aydın intiharına bir diğer örnek olarak Ziya Gökalp’in intihar girişiminde bulunmuş olması burada hatırlanmalıdır. Gökalp, hayatının sonuna kadar kafasında bir kurşun ile yaşamıştır. Z. Gökalp öncesinde intihar girişiminde bulunan isimler arasında Asaf, İzzet Molla, Derdli burada zikredilmelidir (Çelik 2000: 42).
“Romantik melankoli” olarak nitelendirilebilecek 19. yüzyıl çok hızlı yaşanmış bir zaman dilimi olmasıyla birlikte yoğun şekilde hüzün ve bunalım rüzgârı barındırır. Bu rüzgâr, henüz kırkına bile varmamış genç dimağları etkisi altına almakla kalmamış, onları boğmuş ve öldürmüştür. Dönemin şair ve entelektüellerinin yüreklerinde taşıdıkları bu hüzün ve melankoli üzerinde düşünen Attila İlhan “Acaba şairlerimiz bundan mı genç ölüyor? Hayır şaka etmiyorum, Türkiye’de şair ömrü ortalama ömürden kısadır.” diyerek bu gerçeği dile getirmektedir. Aynı dikkat şair Lale Müldür tarafından da şöyle ifade edilmiştir: “Şairlerin bir çoğu, kırkından önce ya ölür, delirir veya başka bir ülkeye sürgün edilir.. Başka bir kader yoktur şairler için. Onun için büyük bir cesarettir şair olmak aslında…” (Sarı 2001; 57; Enhoş-Özkan 2007).
Ahmet Sarı “Gencölmek” isimli makalesinde, 19. yüzyıl romantik şairlerinden pek azının kırkına vardığını, pek azının da otuzuna kadar yaşadığını tespit etmiş ve bir şair için genç ölmenin trajedinin ta kendisi olduğunu belirtmiştir. Shelley, Novalis, Kleist, George Büchner, Yukio Mişima, Arthur Koestler, Yasunari Kawabata, Rene Crevel, Osamu Dazai bu trajedinin uzayıp giden isimlerindendir (Sarı 2001: 56-57; Batur 1991: 91).
İntihar olgusuna insanı tek bir neden ya da tek bir yaşantı sürüklememektedir. Yaşantıların daha önceki yaşantıcık kırıntıları ile yaptığı çağrışımlar ve kişilik yapısının temel özelliklerini etkileyici yankı birikimlerinin de çok önemli olduğu burada unutulmamalıdır. Hatta kişinin dışındaki her türlü gelişme kişinin içinde bulunduğu bu yankı içinde değerlendirilmelidir (Özek 1968: 88-89).
Yazımızın bundan sonraki kısmında intihar izleğinin daha iyi algılanabilmesi açısından yazarlar, şairler ve kısacası sanatçılar perspektifinden intiharın nedenleri konusunda edindiğimiz tespitlere değineceğiz. Bu tespitler şunlardır:
Başkalarının İntiharının Bizi Çekmesi:
“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazen başkaları
ölümü çeker bizim için”3 (Sarı 1998: 22)
Edebiyat-sanat dünyasındaki bazı intiharlar bu perspektiften değerlendirildiğinde intiharın bir etkilenme ya da etkilenim hâlinde sonraki bir sanatçıyı etkilediği görülmektedir. Bunlardan ilk akla gelen Ekim Devrimi’nin büyük şairi Mayakovski (1983-1930)’dir. 1925’te dostu Sergey Yesenin kendini öldürdüğünde, onun intiharını kınayan Mayakovski aradan beş yıl geçmeden 14 Şubat 1930’da yüreğine sıktığı bir kurşunla yaşamına son vermiştir.
Onun son sözleri şunlar olmuştur:
“ ‘Olay kapandı’ derler ya
işte bu da öyle,
Aşkın kayığı
günlük yaşama çarptı.
Ödeştim yaşamla.
Bütün olup bitenleri
acıları
mutsuzlukları
ve karşılıklı hataları
tartışmakta bir fayda yok.
Sizler
mutlu olun!”4
1963 yılında intihar eden Sylvia Plath’ın ölümü üzerine “Sylvia’nın Ölümü” adlı şiiri yazan Anne Sexton da yakın arkadaşının intiharından etkilenmiş olsa gerektir. Lady Lazarus isimli şiirinde Sylvia Plath;
“Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi.
Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor
Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor.
Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi isimli bir bitirme tezi hazırlığında olan Nilgün Marmara’nın bu çalışma esnasında gerçekleştirdiği intiharı yine bu etkiyi akla getirmektedir. Marmara’nın bitirme tezindeki şu ifadelere bakarak Syliva Plath hakkındaki düşüncelerini görelim: “Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden kavrayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.” (Sarıçam 2008:126).
Vincent van Gogh (1853-1890) ile yine eksprestyonist bir ressam olan Ernst Ludwig Kirchner (1880-1938) arasında da böyle bir etkileşim belki görülebilir. Melankoli adlı kapsamlı çalışmasında Serol Teber, her iki sanatçının ruhsal dünyasının ve toplumsallaşamamalarının yazgısını ortak olarak görmüştür. Kirchner de van Gogh gibi pek çok ayçiçeği resmi yapmıştır. Ancak, van Gogh ile Kirchner’in ayçiçeklerinin karşılaştırması bile dünyanın 20-30 yıl içinde nereden nereye gittiğini ve bu gidişin sanatçı ruhunu nasıl etkilediğini gösterecektir. Kirchner de van Gogh ile aynı yazgıyı paylaşmıştır (Teber 2001: 310-311).
Biyografi yazmada ustalık gösteren ve pek çok sanatçının biyografisini yazan Stefan Zweig, Heinrich Von Kleist’in intiharından etkilenmiştir, dersek acaba yanlış bir tespitte bulunmuş mu oluruz? Kuşkusuz Zweig’ın eşi ile birlikte intiharında ilk ölçüt II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yahudilere karşı Almanların tutumudur. Bu tutum karşısında Zweig, cephelerde insanların ölümü ile barış içinde ve mutlu bir dünyanın gerçekleşebileceğine olan inancını kaybetmiştir. Değişmeyen dünya ve bu dünyaya karşı başkaldıran insanın içindeki uyumsuzluk ancak ölerek giderilecektir.
Türk edebiyatında ise Ziya Gökalp’ın intihar girişimini bu başlık altında değerlendirmemiz gerekir kanaatindeyiz. Gökalp üzerinde derin tesir bırakan Beşir Fuad, fikir ve tenkit tarihimiz bakımından Tanzimat devrinin en dikkate değer simalarından biridir. Son derece dürüst, ateşli bir mizaca ve matematik bir kafaya sahip genç subay Beşir Fuad, mübalağadan uzak olarak denilebilir ki, fikirleriyle son çağ Türk edebiyatında bir devri kapatarak yeni bir devri açan isim olmuştur.6
Beşir Fuad’ın Tanzimat devrinde çok tesirli tenkitleri sayesinde, gözyaşı ve verem edebiyatı ve onun dayandığı boş, şişkin ve süslü üslûp değerini kaybetmiş; gerçeklere dayanan ve günlük hayatı anlatan, abartısız, sade bir anlatış tarzı doğmuştur. Onun yapmış olduğu bu tenkitler devrin büyük şahsiyetlerinden Ahmet Mithat Efendi’ye, Muallim Naci’ye hatta üstat Recaizâde Mahmut Ekrem’e istikamet değiştirtmiştir. Ahmet Mithat Efendi, başarılı bir eser olmasa da Muhadarat adlı romanını bu tenkitlerden hareketle realist bir bakışla yazmıştır. Üstat Ekrem ise romantik ve hayalperest bir gencin alaylı bir tenkidinin anlatıldığı Araba Sevdası romanını hep bu etki ile kaleme almıştır. Beşir Fuad’ın tenkitleri Nabizâde Nâzım ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın da realist çizgide yazmalarına sebebiyet vermiştir. Bu anlamda Beşir Fuad, edebiyat ve tenkit tarihimizde saygı ile anılacak bir şahsiyet olmuştur (Kaplan 2004: 74).
Tanzimat dönemi fikir buhranını yaşayan bir insan olarak Beşir Fuad, daha sonra başka şekillerde Tevfik Fikret ve Ziya Gökalp’ın da başlarından geçecek olan Doğu-Batı, ilim-din çatışmasından doğan ruhî buhranı kendisinde ilk defa yaşayan insandır. Onun genç yaşta intiharı Ziya Gökalp’ı derinden etkilemiş olsa gerek ki Gökalp de intihar girişiminde bulunmuş ve beynindeki kurşunla ölene kadar yaşamıştır (Kaplan 2004: 74-75).
İntiharın Topluma Yapılan Bir Çağrı Olduğu: Karl Marx, kendisinden önceki filozofların dünyayı anlamaya çalıştıklarını, oysa yapılacak işin bu dünyayı tanımak değil, değiştirmek olduğunu söyler. Marx’ın bu dikkatinden hareketle Che Guevera’ya göre de aydınların görevi bir sınıf olarak intihar etmektir. Sartre, ilk büyük felsefe kitabı Varlık ve Hiçlik’in bir yerinde “İntihar dünyada olmanın bir başka yoludur.” diyerek insanın kendini öldürerek dünyadaki varlığını gerçekleştirdiğini söylüyordu. Kendini öldürerek kendi gerçekliğini ortaya koyan insan, varlığının tanımını da hiçlikle yapıyor olsa gerekti. İnsanın sonu ölümle sonuçlanacak yaşantısını olumlamasının tek yolu ölümü kendi eli ile gerçekleştirmesiydi (Edgü 1968: 99).
A. Camus’a göre felsefenin tek bir sorunu vardır: o da intihardır. Cezmi Ersöz’e göre ise dünyadaki olup bitenleri değiştirmeye gücü yetmeyen, bu düzene isyan eden aydın sanatçıların intiharına bir de bu açıdan bakılmalıdır. Var olanı değiştiremeyen, sömürüden, savaşlardan, adaletsizliklerden dolayı aydın-sanatçı kendini sorumlu tutmakta ve omuzlarına çöken bu yükün altında ezilmektedir. Ünlü Alman şairi Goethe’ye göre “Bilmek azaptır.” Ve aydın-sanatçı bu azapta yaşanabilecek bir iklim arayışındadır (Sarı 1998: 26).
Serol Teber Melankoli adlı kitabında modern toplumun giderek karikatürleşen durumunu ifade etmek için Baudelaire’in bir mektubuna yer veriyor. Mektupta Baudelaire’in seslenişi dikkate değer.
“Mutlu bir insansınız siz. Bu denli kolay mutlu olmanızdan dolayı acıyoruz size, Mösyö. Bir insanın kendini mutlu sanacak kadar alçalması mı gerek!.. Ah! Mutlusunuz Mösyö. Ya! Eğer siz: ‘Erdemliyim ben’ deseydiniz; ben bunu anlardım: Başkalarından daha az acı çekiyorum. Ama hayır, mutlusunuz siz. Demek ki kolayca hoşnut oluyorsunuz! Acıyorum size ve kendi keyifsizliğimi sizin üstün mutluluğunuzdan daha değerli buluyorum. Yeryüzünde gördüğünüz şeylerin size yetip yetmediğini sormaya kadar varacağım. Nasıl olur! Yalnız gösteri değiştirmek için bile olsa, çekip gitmek istemediniz mi hiç! Ölümü sevmeyene acımak için pek ciddî nedenler var elimde.” 7
İntiharda Haklı Olduğunu İspat: Japon toplumunda görülen harakiri anlayışının dayandığı temel, toplumu yönetenleri eleştirme hakkına sahip olmayanların bu hakka erişmek istemesiydi. Böylece toplumu yönetenler bir insanın ölümüne neden olarak suçlanıyordu. Harakiri bu anlamda bir intikam anlamı da taşıyordu. Kendini haklı göstermek, güçlü ile baş edilemeyen güçlere karşı kullanılan son silah olarak intiharı tercih etmek ve intiharı olumlamak yaklaşımı sadece Japon toplumunda görülmez. Çinlilerde ve Çuvaşlarda da benzer yaklaşımlar vardır. Mesela Çuvaşlar intikam almak istedikleri kişinin kapısında kendilerini asarlardı. Günümüzün uygar medeniyetlerinde olagelen intiharlarda bu töresel yaklaşımların ortak yanı, topluma bir çağrı özelliğinin olması, toplumun anonim sorumluluğunu kınamanın, her şeye rağmen haklı olunduğunun ispatının az ya da çok anlatımı vardır (Özek 1968:74).
Bu yaklaşım II. Dünya Savaşı sırasında kendilerini yok ederek, bir başka deyişle 13. yüzyılda Japonya’yı Moğol yayılmasından kurtaran kutsal yel kamikazeye benzetilerek patlayıcı maddelerle dolu küçük uçak ya da denizaltılarla Amerikan gemilerine saldıran Japon askerlerinde de görülmektedir. Bu istemli ölümle mutlak başarıya ulaşılacaktı. Savaş boyunca kamikazelerin bu etkisi Amerikan deniz ordusunda hissedilmiştir (Özek 1968: 74).
Jacques Rigaud’un şu ifadesi bu düşüncemizi haklı çıkarır mahiyettedir: “Doğrusunu isterseniz insanı haksızlıktan daha çok yüreklendiren bir şey bulmak oldukça güç.” 8 Öyleyse özgürlük çabası ve başkaldırma eylemi edilgen bir tavırla ortadan kaldırılmak istendiğinde intihar, etken bir tavırla karşımızda belirmektedir.
Kaybedilen Erdemi Yeniden Kazanmak İçin İntihar: İnsanoğlunun yaşadığı çağda ve o bölgedeki geçerli değer yargılarının insana yaşamı olanaksız kılması karşısında insanın intihara toplumsal olarak koşullandığının tarihsel en etkili örnekleri harakiri ve kamikaze işlemidir. Toplumun ya da yargıcın verdiği utanç verici yargıdan sıyrılabilmek için ve yeniden kaybedildiğine inanılan erdemleri kazanmak için kendini öldürme eylemi olan harakiri ve kamikazeye bugün bile Uzakdoğu halklarında rastlanılmaktadır (Özek 1968: 73).
Eski Alman ve Avusturya subayları arasında da belirlenmiş şeref kurallarını çiğneyenlerin yeniden erdemlerine ulaşabilmeleri için onlara bir tepsi içinde dolu tabanca sunulması yaklaşımının yakın geçmişimizde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yeraltı çalışma yıllarında da uygulandığı söylenegelmiştir (Özek 1968: 73).
Ölümün talihe bağlı nedenselliği en başta ürkütücüdür. Ölen gerçek kişiye karşı kalan sağların belirledikleri özel tutum dikkate değerdir. Bu tutum neredeyse çok zor bir işi başaran birisine duyulan hayranlık gibi bir şey hâlini alır. Bu bakış açısı ölene yönelik eleştirilerimizi askıya almaya kadar bile gider. Oysaki ölen için ihtiyaç duyulmayacak tek şey vardır; o da saygıdır. Bu saygı çoğumuz için yaşayana duyulması gereken saygıdan çok daha önemlidir.9 (Freud 1999: 76).
Tam bu esnada bahsetmemiz gereken isim Henrich Von Kleist’tir. Kleist’in kendi öz beni, ruhunun gölgesinde çöreklenmiş bir yılandı. Stefan Zweig’a göre Hombourg Prensesi’ni yazdığı yıl Kleist, sanatının doruğuna ulaşmıştı ancak bu onun aynı zamanda yalnızlığının da son sınırı olmuştu. Oyunları tiyatrolarda oynanmayan, halk tarafından sürekli ıslıklanan Kleist, yapıtlarını yayımlayacak bir yayınevi de bulamamaktaydı. Goethe de onu yalnız bırakmıştı ve kimse onunla ilgilenmiyordu. Birkaç aylık susma döneminden sonra Kleist, ailesinden biraz sevecenlik görüp onlara yemeğe gittiğinde işinden çıkarılmış memura, eserini bastıramayan yazara -yani kendisine- tepeden tırnağa küçümseyerek bakılıp dudak büküldüğünü görür. O andaki duygularını ise şöyle ifade eder: “Son kez bütün bunları görmek ve çekmektense yirmi kez ölümü yeğlerim.”10
“Onların beni gerektiğince anlamadığını, beni, insanlığın gereksiz bir parçası, hiçbir işe yaramayan bir adam olarak gördüklerini düşünmek, yalnız gelecek için beklediğim sevinçleri yok etmekle kalmıyor, gençliğimi de zehirliyor. Sen de kabul edersin ki benim de, ama az ama çok, bir saygınlığım, bazı yetilerim var.”11
“Ruhum öylesine yaralı ki burnumu pencereden dışarı çıkardığımda üstüne düşen gün ışığı acı veriyor.” 12 diyen Kleist için intihar düşüncesini gerçekleştirmek demek, bir odadan öteki odaya geçiş olacaktır. Onun ruhu böylece çileden kurtulup ilk kez sevinçli bir türkü söyleyecektir (Esrar 1968: 140; Z.F. 1968: 133-138).
Cesare Pavese için bu merkezde ölüm şöyle ifade bulmaktadır:
“Herkese bir bakışı var ölümün.
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
Bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
O derin burgaca ineceğiz sessizce.”13
İntihar Kültür Belirtisidir: “İntihar işlemi çok kendine özgü bir kültür belirtisidir: bildiğimiz kadarı ile pek ilkellerde ve hayvanlarda yoktur. Sadece insan, ölümden haberi olduğundan, intihar olabilirliği ile karşı karşıyadır.” İnsan bilinciyle sadece yaşamı tartmakla kalmaz, yaşamak ya da yaşamamak seçeneklerinde bir yargıya varabilir. Eğer ölümü seçerse, bu onun ölüm denilen özgürlüğünün çevresine sokulmaktır, ya da bu bir nevi özgürlüğe erişmektir. “Var oluşun koşulsuzluğu kendini kavranabilirde ifade etmekle beraber, kaynaklarında nasıl bir sır kalmak zorundaysa, ‘intiharın koşulsuz kaynağı’ da tek bireyin kendi başınalığının ilişkilenilemez bir sırrı olarak kalır.” İntihar edenlerden pek çoğu geriye bazı açıklamalar bırakmışlardır. Ancak onların da kendilerini ne derece anladıklarını sorgulamak gerektir. Bir eylem olarak intiharın kendisi koşulsuz değildir, nedenleri ve var oluşsal kaynakları açısından koşulludur. Toplumları ayakta tutan dinamikler ve bunların toplumun fertleri tarafından diğer fertlere yansıtıldığı anlayışlar da intihar olgusunda önemlidir. Çünkü kişinin topluma yönelik yaklaşımları kendi benine tekrar yansır. Bundan dolayıdır ki intihar kişinin kendisi ile olan ilişkisindeki değişiklikten öte, bu olayın başkalarınca kabullenilişi üzerine bir uğraştır (Özek 1968: 72-73).
Uygarlık ve endüstrileşme arttıkça intihar sayısının çoğaldığı bir gerçektir. “Toplumun alt- yapısında değişikliğin olmadığı durumlarda ya da yetersizliğinde, o yapıya ait kimseler toplumun üst-yapı değişikliklerine uyum göstermemekte, yabancılaşma değişik davranış ve tutum aksaklıklarına ve bu arada intiharlara yol açmaktadır.” 14 İntiharın bir ruh sağlığı problemi olarak artmasının nedeni bundandır. Modernizmin koşulları insanların ne iç korkularını gidermekte ne de toplumsal güvence içerisinde yaşamalarını sağlamaktadır. Uygarlık ve endüstrileşme insanı yabancılaşmaya ve yalnızlaşmaya itmektedir.15 Bu hususa “Yabancılaşma” alt başlığında ayrıca değineceğiz.
Hedeften Namluya Dönen Mermi: Yaşam denilen yankıda kendi sesini bulamayanlar için bengi göçebe 16 bir hâl alan her geçen günde yaşam, hedeften namluya dönen bir mermi oluverir. Şu an için bizim intihar olgusunu anlamaya çalışmamız, bu eylemin sebepleri üzerinde düşünmemiz bu tespitin doğruluğunun işaretidir. Enis Batur intihar etmiş sanatçılar hakkındaki görüşlerini belirtirken bu gerçekliğe dikkat çeker (Batur 1991: 91).
Albert Einstein, “Yaşamını anlamsız gören kişi hem mutsuz, hem de yaşama uygun değildir.” diyerek yaşam için anlam isteminin ‘yaşamı sürdürme değeri’ taşıdığını belirtir. Yaşamı değiştiremeyen için yaşamını sürdürmenin bir anlamı ya da değeri kalmamıştır. Öyleyse değiştirilemeyecek bir toplumda yaşamak yerine ölmek elzem olur (Frankl 1994: 28)17.
“Ötekini, kendi dışında yaşayan bir kimseyi öldürmek isteğini ve amacını kendi içinde duymamış biri intihar edemez, kendiyle özdeşleştirdiği bir nesneyi öldürmeyen hiç kimse kendini öldürecek enerjiyi bulamaz.” Kendi içinde duygusal düğümlenmeler yaşayan için kendini öldürme dışa karşı duyulan hıncın içe, yani kendi benine yönelmesidir. İntiharlarda bu hınç yoğunlaşması kişinin kendine döner. Bazen bu hınç yoğunlaşması dış nesne ile doğrudan ilgili olmadan, dolaysız olarak suçlu olma inancıyla belirebilir. Böylece kendini öldüren insan başkalarını da öldürmüş olmaktadır (Özek 1968: 93-95).
Ölüm Ötesi Yaşam ve Hiçte Yaşama: İntiharlarda ölüm ötesi yaşamaya olan inanç hiçte yaşamanın önemidir. Kaçıp kurtulmanın en kökten çözümü hiç olmaktır. Kişinin ötekine duyduğu hıncın yön değiştirerek intihara yol açması yaklaşımı Freud’un ölüm dürtüsü kavramına dayanır. Freud, keyifsizlik karşıtlığını, yaşamın dinamizmini sağlayan bir gerilimi yapan dürtüler içinde, ben dürtüleri/cinsel dürtüler grubunun karşısında bir başka dürtü grubunun olmasının gerekliliğini ifade etmiş ve buradan ölüm dürtüsü kavramına varmıştır. Ölüm, yaşamın zorunlu sonucudur ve herkes de doğaya bir ölüm borçludur. Bu borcu ödemeyi beklemek insanın doğal yasasının yadsınamaz, kaçınılamaz gerçekliğidir. Ancak insan bu yasayı yaşamdan çıkarıp atmaya yönelik şaşmaz bir eğilim sergiler. Psikanalitik ekolde kişinin kendi ölümüne inanmadığı ve bilinçdışında herkesin kendi ölümsüzlüğüne inandığı söylenebilir (Özek 1968: 92; Freud 1999: 75).
Martin Heidegger’e göre;
“Varolma,… kendi hükmetmediği fırlatılmışlığı taşır…
Varolma şu anlama gelir: Hiçin içine bırakılma…
Hiç köklü bir şekilde açığa çıkarılmaksızın,
kendi olma da, özgürlük de yoktur.”18
18. yüzyılda modernizm ve yeni insanla birlikte yeni yalnızlık türleri ortaya çıkmıştır. Modern yalnız insan, artık mutlak bir yalnızlığa-hiçliğe doğru çekilen bir insandır. Bu süreç, modern yalnız insanın toplumsal ya da dinsel gücün kendini açıkça denetleyemediği bireysel bir dünyanın içine çekilme sürecidir (Teber 2001: 293).
Bu dünyada var olmayı kendini öldürmekle gerçekleştiren insan için varlığının tanımı hiçliktir. Bir insanın yeryüzündeki yerini alması, sonu ölümle bitecek olan yaşamı olumlamasıyla başlar. Yaşamı bilinçle seçen insan bu dünyada olmayı ve bunun başarısızlıklarını, mutsuzluklarını, bozgunlarını da yaşamla birlikte seçmektedir. Gerçekte yaşam, mutluluk savaşımı içinde bu zıt kutuplar arasında süregelen gel-gitlerin bütünüdür. Ölümü seçenin elinde ne mutlu olmak, ne başarıya doğru koşmak kısacası hiçbir olanak yoktur. Tercihini yaşamdan ölüme seçen için var olan, yüzünü yaşamdan ölüme çevirmektir. İnsanın içi ile dışı arasındaki uyumun bozulması, yaşamdan çok ölüme yönelmesi karanlık dünyasında büyük bir ağırlığa neden olur. İntiharı anlamak açısından ortaya koyduğumuz bu uğraşların doyurucu bir açıklama olacağı da şüphelidir. Yaşamına kendi eli ile son veren insan da ölümünün gerçek neden ya da nedenleri hususunda ölmeden önce bir bilgi sahibi değildir. Ancak kendini öldüren için ölümün iyileştirdiği nedir sorusunu sorduğumuzda alacağımız yanıt yaşam olmasa gerektir. “Çünkü yaşamın kendisi bir çözüm değil. Yaşamın seçilmiş, denenmiş, belirlenmiş, kabul edilmiş hiçbir varlığı yok. Bir dizi iştahtan, karşı güçten, iğrenç rastlantıdan, durumuna göre amacına varan ya da varamayan küçük çelişikliklerden başka bir şey değildir yaşam.” “Gerçekte birer ağaçtan başka bir şey değiliz ve kim bilir belki de, benim soyumun ağacının kollarından birine bir gün kendimi öldüreceğim asılıdır.”19 Kısacası hiçlik, hiçbir yerde olmamak demektir.20 (Özek 1968: 75, 90; Edgü 1968: 103; 143-144; 163-165).
Belki de bu durum özlenilen sonsuzluğa duyulan özlemdir. Ve bu boşlukta, ölmek denilen gerçekleştiğinde, hafiflemek denilen şey de gerçekleşmiş olacaktır. Temassızlık, yalıtılmışlık duygusu, doğal yorgunluk, eylemsiz kalma isteği kurşun gibi ağırken hiçliğin karanlık dünyası, intiharı tercih edenler için, belki de karanlık değildir. Fransız şair, yazar, dramaturg Artonin Artaud’a göre yaşamak, gövdesini yitirmektir.21
Yabancılaşma: “İnsanlık tarihinde hiç şüphesiz kendi içinde tip olarak içe kapanık, içe dönük, yalnızlığı seven tiplere rastlanmıştır. Fakat modernizmin ve sanayi devriminin de etkisiyle makine, insanın ruhunu ele geçirmeye başlamış, insan makineleşmiş ve her ne kadar sosyal bir varlık görünümü gösterse de, iyi ve derinlemesine bakıldığında asosyal, neme lazımcı, çıkarcı, bir örnek insanların türemesini hızlandırmıştır.” (Sarı 2006: 295).
Yabancılaşmış yaşantı reaksiyonları, bireyin kendi içinde yaşadığı ortam ile kendi-öz beninin arasındaki harmoninin bozulmasıdır. Bu bozulma giderek kişinin kendi ile dış dünya arasındaki karşılıklı etkileşim ve bilgilenmenin azalmasına, hatta kişinin içerisinde yaşadığı ortamın algılanmasında matlaşmaya-donuklaşmaya, ayrıntıların silinmesine kısacası yabancılaşmaya varır. Yinelemek gerekirse, sanayi devriminden sonra yerel farklılıklara karşın, evrensel düzeyde genel kabul gören, politik toplumsallaştırma süreçlerinin yaygınlaşmasına rağmen, günümüz tüm toplumlarında ve sınıflarında görülen ekonomik düzey, eğitim, kültür, meslek, aile gibi durumların yol açtığı sorunların merkezinde hep yabancılaşmış yaşantı reaksiyonları tespit edilmektedir. Kişinin toplumdan kaçıp kendini kapalı ve dar uzamlara bilinçli olarak kapayışının nedeni dışarıdaki dünyanın kötülüğü ve bireyin kendi içindeki kuruntu ve şüpheleridir (Teber 1990: 177-179; Sarı 2006: 295-269).
Burada bireyi en çok rahatsız eden neden, ihtiyaç duyduğu sevgiyi çevreden bulamamış olmasıdır. Sevgisiz ve güvencesiz bir yaşama mahkûm edilmiş olmanın bilinçli ya da sezgisel anlaşılmaya başlaması insanın içinde hiç kapanmayacak bir boşluk duygusu oluşturmaktadır. Bu boşluk duygusu içinde birey, bilinen savunma mekanizmaları ile yaşam düzenini ve entelektüel standartlarını azaltıp geri çekilir. Bu geri çekilme sonrasında içe kapanma, duygularını donuklaştırma ile içindeki boşluk duygusu azalmak yerine, aksine artar (Teber 1999: 179-181).
Yabancı yaşantı reaksiyonlarını en yakından araştıranlardan biri olan Kurt Schneider, bu durumu “duygusuzluğun duygusu” olarak tanımlar. Kurt Schneider’e göre bu durumdaki insan bir takım duygular duymakta, fakat bunlar artık yitirilmiş boş bir dünyadan hatta yitirilmiş boş bir benden gelen korkunç boyutlara ulaşan duygusuzluğun duygularıdır. Ben bilinci tümüyle ya da kısmen matlaşmaya başlayan insanı, kişiliğin tüm tinsel yapıları yeterince güvenceden yoksun, kuşkulu kısacası ikircimli bir yaşantı bekler. Kişinin ben bütünlüğünün bozulması demek olan bu durum psişik acı, korku ve ağır panik durumları olup bu durumun sonucu da kişideki ben yarıklarıdır. Ben bilinci bozukluklarının görüldüğü yabancılaşmada bir özgürlük yitimi söz konusudur (Teber 1990: 179-184).
16 Ocak 1922 tarihli notunda Kafka bu vaziyeti şöyle dile getirir:
“Yaşama, daha doğrusu yaşamın devamlılığına katlanmanın imkânsızlığı. Saatler birbirine uymuyor. İçimdeki saat, iblisce, şeytanca, ne olursa olsun gayri insanî, koşup duruyor, dıştaki ise, sarsıla sarsıla, alışılmış yürüyüşünü sürdürüyor. Bir gün iki saatin birbirinden ayrılmasından ya da parçalanmasından başka ne olabilir ki?” (Teber 1990: 189).
1930’lu ve 1940’lı yılların insanın bilinç ve vicdanında açtığı yaralar, iki dünya savaşının ortaya çıkardığı çöküntüler, yıkımlar düşünsel plânda etkisini böyle gösterirken aydınlanmacı iyimserlik, ilerlemeci önyargılar ve ontolojik güven duygusu kökten sarsıldığından, Avrupa ve tüm insanlık anlamsızlığın, boşunalığın ve ümitsizliğin içine düşüvermiştir (Sarı 2006: 313).
İntiharın Bir Yalnızlık Oluşu: “En büyük felaket yalnızlıktır.”22 Ruhsal dünyası ile diğer insanlar içinde olamayan bir başka deyişle toplumsallaşamayan insan yazgısını paylaşabileceği serbest alanlar arar. Ekspresyonist ressam Kirchner’in resmi seçmesi, ya da Cesare Pavese’nin edebiyatı seçmesinin nedeni budur. Şimdiki ve buradaki benliğini göstermeye çalışanlarda gözlemlenen ortak duygu hüzündür, melankolidir. “Ben hep yalnızdım. Kuşkusuz kalabalıklar içinde yaşadım, ama hep yalnız kaldım… Hep hüzünlüydüm…” ifadeleri bu durumun göstergesidir (Teber 2001: 311).
İşinden çıkarılan, eserlerini bastıramayan, aile fertleri tarafından kendisine dudak bükülen talihsiz Kleist’in de içine düştüğü durum yine yalnızlıktı. İfriti baş kaldıran Kleist, sonsuzluğa dönüşmek için acele ediyordu. Gençliğinden beri her sevdiğine birlikte ölmeyi teklif eden Kleist’e göre zaten daha önceden ölmüşüzdür ve bu ölüm bir odadan ötekine geçiş gibi olacaktır. Onu son saatinde yalnızlıktan kurtaracak birini bulduğunda ise bütünüyle ölmek için yetkin duruma geldiğini, artık hayatın ona değil, onun hayata söz geçirdiğini gören yüreği sevinç ve mutlulukla kabaracaktır. Hayatı hiçbir vakit içtenlikle kabul etmeyen Kleist, şimdi ölüme serbestçe ve sevinçle boyun eğmektedir. Sesi artık uyumsuzluğa düşmeyen bir çan sesinin duruluğu gibi tınlamaktadır. Acı dolu ruhu ise onun tüm evreni oluvermiştir. İşte bu evren Hombourg Prensi’nde şu şekilde dile getirilir:
“Hey ölmezlik, artık sana tamamıyla kavuştum! Gözlerimi örten bağın arasından binlerce güneşin ışığı ile yüzüme vuruyorsun! Omuzlarımdan sanki kanatlar yükseliyor ve ruhum sessiz esir içinde süzülerek uçuyor! Tatlı bir meltemle sürüklenen bir gemi gibi canlı limanın yavaş yavaş gözden yittiğini görüyorum. Hayat böylece uzaklaşıp alaca karanlıklara gömülüyor. Renk ve şekilleri bir seçiyor, bir seçemiyorum. Altımda her şey sislere büründü.”23 (Z.F 1968: 136-137).
Sürekli olarak toplumdan kopmanın acılı ikilemini duyumsayan insan, özgürleşmek uğruna zamanın içinden çıkma, zamana bile bağımlı olmaktan kurtulma çabası sonunda olağanüstü bir yalnızlığın ve hiçliğin sınırında, donmuş, taşlaşmış bir zamanı yaşamanın dayanılması zor acısını tininde hep duyumsamıştır (Teber 2001: 346).
Tüm bu olup bitenleri anlayabilmek adına Hildegard Maria Rauchfuss’un Bilanço isimli şiiri belki bize yardımcı olacak diyerek bu şiire bakalım:
“Çay içtim
Çinlilerle.
Kahve,
küçük fincanlardan
Türklerde.
Hot-dog paylaştım
serserilerle
varoşlarında
Bir boğayı
boynuzlarıma aldım Madrid’de.
Eyfel Kulesi’nden aşağıya
tükürdüm.
Bir İngiliz
İstiridye tarlasını soyduk.
Beni kutsadı
İzlandalı bilici.
En renkli
tüyünü çaldım
bir yerlinin.
Bilgelik taşını
buldum
bir Hahamın kulağında.
Japonya’nın kiraz çiçeklerini
taşıdım göbeğimde.
Turban katlamasını öğrendim
Hindistan’da
Fakat hiçbir yerde,
hiçbir zaman
Ben, ben olamadım…” (Teber 2001: 346-347).
“Tanrı beni, bütün ışıkları üstümde toplanan bir çıkmazlar yıldız kümesinin içine atar gibi, umutsuzluğun içine attı. Ben artık ne ölebilirim, ne de yaşamayı isteyebilirim. Ve bütün insanlar da benim gibi…”24 diyen Antonin Artaud da benzer konumdadır. Kendini yaşamdan koparmak istemesinin nedeni ise yazgısını değiştirmek istemesidir. Zira “Bu dünyadaki yaşam özlemi çekilen yaşam değildir.” 25 (Edgü 1968: 144).
Var oluşun acılı sefaleti karşısında trajik ancak onurlu ve estetik duruş için kalabalıklardan uzaklaşarak kişinin kendi kendisiyle buluşması gerekir. Bu buluşmalar gerçekleştiğinde hiçbir dayanak noktası kalmayan insan, kendi yarattığı dil ile kendini ifade eder. Bu ifade edişlerden biri Cemal Süreya’nın Ülke adlı şiirinden alınmış aşağıdaki dizelerdir:
“Bilinir ne usta olduğum içlenmek zanaatında
Canımla besliyorum şu hüzün kuşlarını” (Teber 2001: 349).
Çözülmesi Gereken Bir Soru Yaşam ve Başlamak: İnsan sürekli yaşam adına bir anlam arayışı içindedir. Bu arayış Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde insanın temel düşüncesi olarak yer alır. İnsandaki bu anlam istemi sadece bir inanç sorunu değil, bir olgudur da. Bu olgu insanın ruh sağlığının güvenilir bir ölçütüdür. Albert Einstein’e göre yaşamı anlamsız gören kişi hem mutsuzdur, hem de yaşama uygun bir kişi değildir. Bu sorun sadece başarı ya da mutluluk değil, bir yaşama sorunudur. Yaşamın anlam kazanması demek, yaşamı sürdürme değerine sahip olmak demektir. Yaşamın anlam kazanmaması durumunda ise karşımıza intihar gerçekliği çıkmaktadır. İnsanın ve insanlığın ortak bir anlam bulması ise ortak bir iradeye bağlı olsa gerektir (Frankl 1994: 23-30).
Ancak yaşamın görünürdeki anlamsızlığının sonucu mutsuz insanlardır. Başlarken geleneklerle başlanılan değerlerin kaybolması, geleneklerdeki çöküş, anlamların aktarılmasında ya da tanımlanmasında ortak-evrensel anlamlar yaratmamaktadır. İçgüdülerin genlerle, değerlerin ise geleneklerle aktarıldığı bireyler için bu anlam ya da anlamların tek başına aranması ve bulunması gerekir. Ancak değerlerin öldüğü görüldüğünde var olan şey acıdır. Acı, kendini daha iyiye doğru değiştirebildiği zaman bir anlama sahip olabilir. Çekilen bu acılar karşısında değişen içteki bene karşılık dış dünyanın kemikleşmiş, değişmeyen ve değişme ihtimaline artık inanılmayan bir dış ben, kişiyi beklemektedir. İçeride ve dışarıdaki bu ikilem gelişiminin son evresi ölüm olarak karşımıza çıkar. Böylece acı ve ölümde anlam yaratma eylemi homo patiens26 tarafından gerçekleştirilecektir (Frankl 1994: 33-35).
Biz bu bakış açısını Alman Yas Oyununun Kökeni’ni yazan Walter Benjamin’de de görmekteyiz. 1892 tarihinde Berlinli bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açan Benjamin, daha ilk gençlik yıllarından itibaren, dış dünya, toplumsal kitle ile kendisi arasındaki geri dönüşsüz uçurumu tüm benliğinde duyumsamıştır. 1900 yıllarının ırkçı Almanya’sında toplumun sürekli ırkçı eğilimlere kayışı ekonomik, kültürel, tinsel yoksullaşmaya ve barbarlaşmaya kadar varmış; dinsel fanatikleşme neticesinde ise Walter Benjamin’de yumuşak bir yabancılaşma eğilimi görülmüştür (Teber 2001: 323-324).
Berlin, Münih ve İsviçre’de felsefe okuyan Benjamin’in yakın arkadaşı şair Fritz Heinle ile sevgilisi Rika Seligson’un I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla ortaya çıkan barbarlaşmayı protesto etmek için birlikte intihar etmeleri Walter Benjamin’i çok yönlü etkilemiştir. Alman kültürünün en büyük ozanlarından biri olan Georg Trakl da (1887-1914) I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile sağlık bölüğü içinde askere alınmış, çağının yaşadığı trajedinin bir ifadesi olarak yüksek dozda kokain alıp intihar girişimde bulunmuştur. Girdiği bu ağır komadan çıkamayan Tragl, 1914 tarihinde ölmüştür (Teber 2001: 316, 323-325).
Entelektüel birimi oldukça derin olan Benjamin için Hölderlin, Kafka, Proust ve Baudelaire ayrı yere sahiptirler. Bu arada idealist/romantik felsefenin en büyük ozanlarından kabul edilen Hölderlin’in 36 yıllık hüzünlü suskunluğu hatırlanmalı ve bunda sevdiği kadın Susette Gontrad’ın etkisi göz önünde bulundurulmalıdır. Bu suskunluk pek çok tartışma başlatmış olsa da sevdiği ve gerçek dünyada ilişki kurabildiği tek insanı kaybeden Hölderlin’in mekânsal, zamansal ve kültürel yönelimi gerçek dünyadan uzaklaşmış, hüznü daha da artmıştır (Teber 2001: 276, 284).
Alman orduları 9 Nisan 1940’ta Danimarka’yı, 10 Mayıs’ta Hollanda ve Fransa’yı işgal edince 20 Mayıs 1940 tarihinde Auschwitz toplama kampı örgütlenmesini tamamlamış ve tüm Avrupa’daki Yahudiler, sosyalistler, komünistler, demokratlar, şizofrenler, melankolikler toplanıp yok edilmeye başlanılmıştır (Teber 2001: 333-334).
Arthur Koestler anılarında “Marsilya’dan ayrılmadan kısa bir süre önce eski dostum Walter Benjamin’e rastladım. Onun İngiltere’ye gitmek için Pirenelerden geçme hazırlığı içinde olduğunu öğrendim. Yanında, gerektiğinde bir atı bile öldürebilecek miktarda morfin tableti bulunduğunu söyledi, her türlü olasılığa karşın bunlardan yarısını bana verdi.” demektedir (Teber 2001: 334).
Fransız vizesi alamayan Benjamin’e yola devam edemeyeceği belirtildikten hemen sonra Walter Benjamin kalmış olduğu otelde ölü bulunmuştur.
İnsanın, insancıl bir dünya kurabileceği düşüncesinden uyanıp kendi kendini tahrip ve inkâr ettiği, öznenin kendi özünü yitirdiği, konuşmanın kaybolup bilincin dağıldığı I. Dünya Savaşı insanlık için ilk darbe olmuştur. II. Dünya Savaşı ise öznenin geri dönüşsüz yıkılış-dağılış sürecinin ikinci sonucudur. “Düşünen, duyan, kaygılanan özne, dünyanın hemen her yerinde, gerek kapitalist, gerekse de sosyalist düzenlerde, politik, teknik/teknolojik, entelektüel düzeylerde tahrip edilmişlerdir. Düşünen özne devre dışı bırakılmış. ‘Umumî huzuru bozanlar’ likide edilmişlerdir.” (Teber 2001: 344).
Barışa ve mutluluğa dayalı düzenin artık gelemeyeceğine inanan Stefhan Zweig’ın, devrimin gerçekleşemeyeceğini gören Mayakovski’nin, hiçbir şeyi artık başaramayacağına inanan van Gogh’un, başkalarının yaşamına kendininken belki de daha çok eğilen açık yazar Jack London’un ve Hemingway’in de sonu hep intihar olmuştur (Edgü 1968: 101).
İnsanın iç savaşı denilen kendi kendiyle savaşı, dış dünyada yardımcılar, dayanaklar bulmuyorsa yürütülmek istenen bu savaş bozgunla sonuçlanır. Fildişi kuleden yürütülemeyen savaşta, başarıya ulaşmak için söz konusu birey dış dünyadan yardım beklediğinde ve bu yardımı alamadığında, topluma yönelik tüm çağrıları boş bir yankı olarak kalır. Çok geçmeden dış dünyanın kurtarıcı özelliğinin kendi beninde geçerliliğini yitirdiğini gören için intihar kaçınılmaz hâle geliverir. Sergey Yesenin ve Mayakovski’nin intiharlarında da aynı durum söz konusudur. Devrimin gerçekleşmesi için savaşa katılan sanatçı, yapılmasını istediği devrimin pek çok şeyi değiştirmesini beklediği esnada bu savaşa yabancılaşmış ve devrimin anlamını yitirdiğini görünce tarihin silindir gibi ilerleyici ağırlığı altında ezilmiştir (Edgü 1968: 105-106).
Huzuru bozulan ve aradığı anlamı bulamayan, kurtuluşunu ölümün kapısını çalmakta bulur. Böylece ölüm yaşamdan daha az olmasa da anlamlı hâle gelecektir. Korkulu bir rüya olan yaşamdan beklenilenlere ulaşamayan için ölümden beklenilenlere erişilecek ve aydın intiharı bu anlamda belki de yapıcı etki yaratacaktır. (Edgü 1968: 101).
Yazarak Anlam Kazanma Telâşesi ve Bunun da Anlamını Yitirmesi: Yazmanın anlamını yitirdiğini Cesare Pavese günlüğünde şöyle dile getirir:
“Şu noktayı iyi düşün: intihar, şimdilerde, sadece bir gözden kaybolma yoludur. Ürkekçe, sessizce yapılır ve tam bir başarısızlığa uğrar. Artık bir eylem değil, sadece bir boyun eğmedir.” 27 “İçimdeki yazma dürtüsü kalmadı artık, beynimdeki boşluk başlıyor gene. İntihar düşüncesi hayata bir protesto. Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil. Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım.” (Çapan-Berköz 1968: 151,152, 156).
Boris Harloff ise günlüğünde şu iki tehditten bahseder:
“Bu güne değin iki tehdidin altında yaşadım: Delilik ve intihar. Nerde, ne zaman, niçin geldiğini bilmediğim bunaltı kıskıvrak yakaladığında beni çıldıracağımdan korkuyorum. İşte o zaman tek çıkar yol intihar olarak görünüyor bana. Bunaltımı ister istemez kabul ettim, ama deliliğimi kabul edemiyorum. Oysa Hölderlin, Nietzsche, Artaud onu da kabul etmişlerdi. Hölderlin kırk yıldan fazla deli olarak yaşadı ve deli olarak öldü.”28 (Edgü 1968: 167).
Çıldırmaktan korkarak kendini suya bırakan Virginia Wolf’u de bu arada hatırlamakta fayda var.
Hep bir gün özgürleşmeyi düşleyen insan, düşlerinin gerçekleşir gibi olduğu bir ortamda gökyüzünün boş, hatta steril olduğunu benimsemiş böylece hakikati arama çabasından kurtulup kusursuz ve baştan aşağı bir kaosun içinde yaşamaya başlamıştır (Teber 2001: 348). Bu kaosun ifadesi için Boris Harloff’a kulak verelim:
“Daha uzaklara, ötelere gitmek isterdim. Uzun yıllar hep bu istekle yaşadım. Bugün, işte uzakta, ötede, karşı kıyıdayım. Ama bu kıyıda hiçbir devinim yok. Çünkü burada da Tanrı yok. O’nun ölümünden sonra boş bir gökyüzü altında soluyoruz. Kafka’nın dediği gibi: Gökyüzü bomboş, yalnızca köpekler var. Öyle sanıyorum ki solunan bu hava benim gibi birçok kişiye yetmiyor. Tanrının olmaması elimi kolumu bağlıyor. Tanrı’nın yokluğunda kendimi öldürmenin ne anlamı olabilir? Tanrı var olsaydı da pek bir şey değişmeyecekti, doğru; ama en azından intihar olanağı elimizde olacaktı.”29 (Edgü 1968:168).
“Filozof, ‘İnsan kendini yapar.’ diyor. Açıkça söylemeliyim ki bunun kadar saçma bir sav bilmiyorum. İnsan birçok şeylerle birlikte doğuyor. Daha ana rahmine düşmeden geleceği koşullanmış. Hiç değilse bio-genetik yönden. İçinde bulunduğu koşulları aşmak isteğini duyabilir insan, ama ancak dış koşulları değiştirmekte bir imkân söz konusu olabilir. Kendi özel koşullarının tüm yaşamı boyunca tutsağı olarak yaşayacaktır.”
“Başlamak. Yeniden başlamak. Nasıl yeniden başlanabilir yaşama? Hep bıraktığımız yerden devam ediyoruz. Bir süreklilik söz konusu. Aşama noktaları arasında bağları kopuk, ya da gözle görülmeyen, giderek algılanmayan bir süreklilik. Bu garip süreklilikte hiçbir şey olmadan devam etmek gerek. Ne yazarak, ne çizerek, ne okuyarak. Yalnızca gerçeği arıyorum; kendi gerçeğimi. Yaşam benim için çözülmesi güç bir sorun. Bu sorunu çözmeden nasıl bağlanabilirim, nasıl gerçekten başlayabilirim yaşamaya?” (Edgü 1968: 168).
İntihar eden için yazma eyleminin ya da Cemil Meriç’in ifadesiyle ebediyete yollanan mektupların da artık bir önemi kalmamıştır. Sanatçı intiharında uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmak30 olmuştur.
DİPNOTLAR
***
1 Sophokles, Oidipus Kolonos’ta, (Nurullah Ataç çevirisi), 1941, s. 102-103
2 Bu beş intihar Ahitopheles’in (Semuel, ikinci kitap, 17. ve 23. bölümler), Simri’nin (Kralların birinci kitabı, 16. ve 18. bölümler) Juda’nın (Mattheus 27. ve 5. bölümler, Apost. 1. ve 8. bölümler), Simon’ın (Yargıçlar kitabı 16. ve 27-30. bölümler) ve Saul’un (Samuel’in birinci kitabı, 31. ve 4-6. bölümler) intiharlarıdır. Bu beş kutsal kitap kişisi değişik neden ve motiflere dayanarak intiharlara başvurur.
3 İsmet Özel – Üç Firenk Havası
4 Vlademir Mayakovski “Son Mektup” , Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, sayı 41, s. 173
5 Sylvia Plath, Lady Lazarus (Cevap Çapan çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, sayı 41, s. 175
6 Orhan Okay, Beşir Fuad, Hareket Yayınları, 1969, s. 243
7 J. P. Sartre, Baudelaire- Deneme, syf. 70
8 Jacques Rigaud, Genel İntihar Komisyonculuğu, Yeni Dergi, (Ferit Edgü çevirisi), De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 171
9 Sigmund Freud, Uygarlık, Din ve Toplum, (Selçuk Budak çevirisi), Ankara, 1999, s. 73
10 Stefan Zweig, Henrich Von Kleist, (Z. F. Çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 135
11 Heinrich Von Kleist, Son Mektuplar, (Kaya Esrar çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 140
12 A.g.e. s. 140
13 Cesare Pavese, Ölüm Gelecek ve Senin Gözlerinle Bakacak, (Çevat Çapan çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 158
14 Metin Özek, İntihar Ya Da Hiçe Dönüşme, Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 90
15 Serol Teber, Melankoli, Say Yayınları, İstanbul 2001, s. 154
16 Enis Batur, Gönderen Enis Batur, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991, s. 104
17 Viktor E. Frankl, Duyulmayan Anlam Çığlığı, (Selçuk Budak çevirisi), Ankara, 1994, s. 28
18 Serol Teber, Melankoli, Say Yayınları, İstanbul, 2000, s. 7
19 Antonin Artaud, Soruşturma, (Ferit Edgü çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 144-145
20 Pierre Drieu La Rochelle, Gizli Öykü, (Ferit Edgü çevirisi),Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 163-165
21 Ahmet Sarı, Sanat ve Normaldışılık, Salkımsöğüt Yayınları, Ankara, 2006, s. 72
22 Giovanni Bonalumi, Cesare Pavese’nin İntiharı, (Sezer Duru çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 146
23 Stefan Zweig, Henrich Von Kleist, (Z.F. çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 137
24 Antonin Artaud, Soruşturma, (Ferit Edgü çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 144
25 Boris Harloff, Tarihsiz Günlük, (Ferid Edgü çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 169
26 Homo patiens Latince acı çeken insan.
27 Cesare Pavese’nin Günlüğünden, (Cevat Çapan- Egemen Berköz çevirisi), Yeni Dergi, De Yayınevi, İstanbul, 1968, s. 150
28 Boris Harloff, Tarihsiz Günlük, (Ferit Edgü çevirisi), Yeni Dergi, İstanbul, 1968, s. 167.
29 A. g. e. , s. 168.
30 Cesare Pavese’nin Günlüğünden, (Cevat Çapan- Egemen Berköz çevirisi), Yeni Dergi, İstanbul, 1968, s. 151
***
KAYNAKÇA
Batur, Enis, 1991, Gönderen Enis Batur, Remzi Kitabevi, 1. Basım, İstanbul.
Binkert, Dörthe, 1995, Melankoli Kadındır, (İlknur İgan çevirisi), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
Çonoğlu, Salim, 2007, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Ölüm, Akçağ Yayınları, 1. Baskı, Ankara, s. 244-255.
Dazai, Osamu, 1968, Naoji’nin Vasiyetnamesi, (Ferit Edgü çevirisi), Yeni Dergi, sayı 41, Şubat, s.159-161.
Durkheim, Emile, 1992, İntihar, (Özer Ozankaya çevirisi), İmge Kitabevi, İstanbul.
Frankl, Victor E., 1994 Duyulmayan Anlam Çığlığı “Psikoterapi ve Hümanizm (Selçuk Budak çevirisi), Öteki Yayınları, Ankara.
Fordham, Frieda, 2004, Jung Psikolojisinin Ana Hatları, (Aslan Yalçıner çevirisi), Say Yayınları, 6. Basım İstanbul.
Freud, Sigmund, 1999, Uygarlık, Din ve Toplum, (Selçuk Budak çevirisi), Öteki Yayınları, 4. Basım, Ankara.
Kaplan, Mehmet, 2004, Edebiyatımızın İçinden, Dergâh Yayınları, III. Basılış, Ankara, s. 73-75.
La Rochelle, Pierre Drieu, 1968, “Gizli Öykü”, (Ferit Edgü çevirisi), Yeni Dergi, sayı 41, Şubat, s. 162-166.
Mayakovski, Vladimir, 1968, “Son Mektup”, Yeni Dergi, sayı 41, Şubat, 1968, s. 173.
Özek, Metin, 1968, “İntihar ya da Hiçe Dönüşme”, Yeni Dergi, sayı 41, Şubat, s. 70-97.
Pavese, Cesare, 1968, “Günlüğünden”, (Cevat Çapan-Egemen Berkoz çevirisi), Yeni Dergi, sayı 41, Şubat 1968, s. 150-156.
Pavese, Cesare, 1968, “Ölüm Gelecek ve Senin Gözlerinle Bakacak”, (Çevat Çapan çevirisi), Yeni Dergi, sayı 41, Şubat, s. 158.
Plath, Sylvia, 1968, “Lady Lazarus”, (Cevat Çapan çevirisi), Yeni Dergi, sayı 41, Şubat, s. 174-176.
Rigaud, Jaques, 1968, “Genel İntihar Komisyonculuğu”, (Ferit Edgü çevirisi), Yeni Dergi, sayı 41, Şubat, s. 170-172.
Sarı, Ahmet, 1996, “Sanat ve Normaldışılık”, Edebiyat ve Eleştiri, Eylül-Ekim, sayı 26-27, s. 3-11.
Sarı, Ahmet, 1996, “Normaldışılığın Dili”, Edebiyat ve Eleştiri, Ekim, sayı 32-33, s. 39-50.
Sarı, Ahmet, 1998, “Estetik İntihar” (ya da intiharın estetiği üzerine düşünceler), Edebiyat ve Eleştiri, Eylül-Ekim, sayı: 33, s. 43-55.
Sarı, Ahmet, 1999, “Sanat ve Hastalıklı Beden”, Edebiyat ve Eleştiri, Temmuz-Ağustos 1999, sayı 43-44, s. 57-66.
Sarı, Ahmet, 2001, “Gencölmek”, Edebiyat ve Eleştiri, Mart-Nisan 2001, sayı: 54, s. 55-57.
Sarı, Ahmet, 2006, Sanat ve Normaldışılık, Salkımsöğüt Yayınları, 1. Basım, Ankara.
Sarıçam, Erdal, 2008, İntihar Eden Ünlüler, Gezgin Yayınevi, İstanbul.
Teber, Serol, 1990, Politik Psikoloji Notları, Ara Yayınları, İstanbul.
Teber, Serol, 2001, Melankoli “normal bir anomali”, Say Yayınları, 2. Basım, İstanbul.
Yıldırım, Ümit, 1996, “Yazarların Psikolojisi”, Edebiyat ve Eleştiri, Eylül-Ekim, sayı: 26-27, s. 43-57.
Zweig, Stephan, 1968, “Heinrich Von Kleist”, (Z.F. çevirisi), Yeni Dergi, sayı 41, Şubat, s. 132-139.