Sonsuz sevgi istidadını fani bir varlığa hasredersen cezasını çekersin
Okuduğumuz Risale-i Nur kitapları gerçekten çok yaralarımıza merhem sürüyor. Çok insan şifa buluyor. Bazen hayatının düğümlerini bu kitapta çözen çok insanlar var. Zaten kitap okuma demek, okuduğunu anlamak da yetmez. O anladığınız şey hayatınızda bir problem çözüyorsa o zaman anlamışsınızdır. Yani okuduğum kitaplardan ne öğrendim ki o öğrendiğimi hayata tatbik edince hayat içerisindeki problemler çözülmeye başladı dediğinizde kitap okuma başlamış oluyor. Yoksa bazı insan kitabı da çok iyi anlar da onun hayata tatbiki kısmı eksik olduğu için o da anlamamış olur. Bazı kimse de kitabı bilmez ama hayata tatbiki iyi yapar. Bilen birisiyle istişare eder. Aldığı şeyi kullanır. Hayattaki problemi çözer. Aslında bu adam kitap okumadığı halde kitabı okumuş olur.
...
Bir gün bir derste böyle insanların da bazı şeylerine bazı şeyler denk geliyor. Bizde olmaz da yani dersten dolayı, dersin bereketinden dolayı bir kişi buna çok şaşırdı. Yeni gelen bir kişi. Yani olmaz dedi ya. Siz benim hayatımı mı araştırdınız? dedi. Yani baştan aşağı her şeyi anlattınız dedi. Ya dedim senin hayatını niye araştıralım? Yani niye böyle oluyor diye düşündüğümüzde ahir zaman insanının bir hüccete ihtiyacı var. Yani hüccet. Çünkü sağdan soldan maneviyata saldırılar çok fazla olduğu için insan kalben bir yolu gitmek istiyor ama o yoldan da şüphe duymamak istiyor. Şüphe duymaması için de Cenabı Allah ona birtakım işaretler, alametler gösteriyor. İşaretler, alametler aslında risalelerde tevafuklar olarak geçiyor.
...
Bismillahirrahmanirrahim.
Küllü şey’in hâlikun illâ vechahu lehül hükmü ve ileyhi turceûn. Her şey yok olup gidicidir. Hüküm Allah'a aittir. Hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz.
Her şeyin bir yok olucu vasfı var. Her şey fani. Bak ne kadar basit bir cümle. Her şey fani, kavranması kolay gibi görünüyor. O tasavvuf terbiyesinde, tarikat çabalarında demişler ki insanın en zor kabul ettiği şey hayatın faniliğidir. Yani öğrenemiyor bunu. Kağıt üzerinde basit de ya bu geçiciliği insan anlayamıyor. Gerçekten anlasa çok şey değişecek ama anlayamıyor. Hayatın geçiciliğini bir, hayatın kısalığını iki, ecelin her an gelebilme potansiyeli taşıdığını üç. Bu bilgide insanlar bunları anlamakta, benimsemekte, kalp marifeti haline getirmekte çok zorlanıyorlarmış.
O yüzden çok çeşitli zikirler çektirilmiş. Bu konuları anlayabilsin diye. Biz dünyanın gerçekten geçici, kısa ve ecelin belirsiz olduğuna tam inansak acaba bugün biz bugünü böyle mi yaşardık? Tam inanmış olsaydık. Yani bugünkü kaygılarımız böyle mi olurdu? Hedeflerimiz bugünkü hedeflerimiz mi olurdu? Değişir miydi? Ama insan bunu anlayamıyor.
İslamiyette en yüksek hasletlerden birisi ihlas değil mi? İhlas çok önemli bir şeydir. İhlası kazandıran şey de Üstadımız rabıta-i mevt olarak söylüyor. Ölümü hatırlamak. Ölümü hatırlayan hubb-u dünyadan kurtulur. Dünya sevgisinden kurtulur.
Yani bu dünya aşkı hadis-i şerifte geçen bütün hataların başıdır. Çok çok çok zor bir mevzu. Yani öyle bağlanmış oluyoruz ki öyle sevgilerimiz, öyle arzularımız, öyle emellerimiz, planlarımız, öyle hırslarımız oluyor ki dünya kalbimize yerleşmiş oluyor. Ölüm defterden silinmiş oluyor.
Ölüm bizimle her yere giriyor. Ölüm bizimle yatağa giriyor ama bizi almadan ayrılıyor. Ölüm bizimle arabaya biniyor bizi götürmeden ayrılıyor. Ölüm bizimle yemeğe geliyor ama bizi almadan ayrılıyor. Ölüm bizimle işe gidiyor ama o gün bizi almadan ayrılıyor. Ama bir gün de alacak yani bir gün ölüm beraber gidiyoruz diyecek.
Tamam her yere beraber girdik. Seni almadan çıktık ama bugün beraber gidiyoruz. Şimdi o gün geldiği zaman dünya hayatı neymiş? Nasıl bir şeymiş? Uzun muymuş? Kısa mıymış? Kur'an-ı Kerim'de diyor, “Vefat edenler dünyada bir veya bir iki gün, o kadar bir gün veya daha kısa kaldık” diyorlar. Yani bu kadar çok böyle basit bir şeyin içerisinden geçiyoruz. Bir anne karnı adeta bir anne karnından çıktık. İkinci bir anne karnı içerisindeyiz. Buradan da yeni bir doğum yapacağız. Ama dünya gözümüze çok mühim görünüyor. Dünyevi kayıplar bizi çok sarsıyor. Dünyevi kazançlar bizi çok cezbediyor.
...
Ya Baki Ente’l-Baki. İki cümlesi mühim. İki hakikati ifade ediyorlar. İlginç bir şey yaptı. Bir ayet-i kerimeyi bir zikirle izah etti. Normalde ayeti kerime mealle izah edilir, tefsirle izah edilir. Ama Üstadımız bir ayeti yani her şey yok olup gidicidir ayetini Ya Baki Ente’l-Baki zikriyle izah etti. Yani biz her şey fanidir, her şey yok olup gidicidir duygusunu kalbimize yerleştirmek istiyorsak bunu bu tür bir zikirle yapabiliriz. Yani bazı zikirler bazı manaları kalpte meydana getirmeye sebebiyet verirler.
Ya Baki Ente’l-Baki. Yani baki olan sensin. Senden başka baki yok. Ne demiş oluyoruz? Senin dışında her şey fanidir.
Şimdi Allah'la beraber olmak, o beraberliği hissetmek bir çaba istiyor. Yani Allah'ın huzurunda daima olduğumuzu hissetmek. Hani Cibril hadisi var bilirsiniz. Cebrail Aleyhisselam Peygamber Aleyhisselam'a bir insan kılığında gelmiş. Amirane bir sorular sormuş. Yani iman nedir? İslam nedir? İhsan nedir? Tabii hem soruyor hem aldığı cevaplar karşısında “doğru söyledin” diyor. Yani bir otorite gibi. Etraftakiler biraz rahatsız olmuşlar. Yani hani Peygamber Aleyhisselam'a dini soruyor. Bir de doğru söyledin diye tasdik ediyor. Bu sorulardan üçüncüsü ihsan nedir? İhsan Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen onu görmesen de o seni görüyor. Yani Cenabı Allah'ın bizi daima gördüğünün şuuruna ulaşmaktır. Bu şuura ulaşmaktır. Çok önemli bir mesele. İhsan meselesi.
...
Biz yarım saat mesela bunu deneyebilsek yani ya hiç yoksa bari namazda yapsak değil mi? Bari namaz kılıyoruz. Namazın içerisinde Cenabı Allah'ın huzurunda olduğunu hissedebilsek.
...
Şimdi la ilahe illallah 33 defa çektik namazdan sonra. Bediüzzaman Hazretlerine göre 33'ünün de manası ayrı. Bak o risalede onun dersi var. Yani 33'ü de ayrı ayrı manaya geliyormuş. 33 defa elhamdülillah çekiyoruz ya değerli abiler. Aynı zikri 33 defa çekiyoruz diye düşünüyoruz. 33 tane farklı elhamdülillah'tır. Onlar her biri ayrı bir nimet kategorisine elhamdülillah'tır. Rahman suresinde bir ayet tekrar ediyor değil mi? Kaç defa? 30-31 defa mı? Bediüzzaman Hazretleri bununla ilgili hiçbirinin manası öbürüyle aynı değildir diyor. Tekrar zahirde tekrardır.
Dolayısıyla Ya Baki Ente’l-Baki bir ameliyat-ı cerrahiye hükmünde kalbi masivadan tecrit ediyor. Masiva Cenabı Allah haricindeki varlıklar, insanlar. Bunlardan ameliyat olmamız gerekiyormuş.
Yani kalbimizde çok çeşitli yerlere olan bağlantılarımız var. Allah harici bir şey düşünmemek istediğimiz vakitler var. Yani namaz da bunlardan birisi. Şimdi kalbi masivadan tecrit etmek için vahdet meseleleri ortaya çıkmış. Vahdet-i vücut, vahdet-i şuhud. Yani Cenabı Allah'ı düşünmek, başka şeyleri düşünmemek ve bunu huzur-u daimi dediğimiz ömür boyu bir hale getirebilmek hedeflenmiş. Yani huzur-u daimi, daimi huzurda olma duygusu.
Şimdi kainatta pek çok şey var. Yani sesler, görüntüler, insanlar, ilişkiler, bunların hepsi Cenabı Allah'la bizim aramızdaki irtibat noktasında dikkatimizi dağıtıyor. Bize bir şey lazım ki her şeyden irtibatı keselim. Sadece Allah'la berabermiş duygusuna erelim. Gerçi Cenabı Allah diyor, “Her neredeyseniz O sizinle beraberdir” ayeti böyle. Yani biz gafil de olsak, hiç meseleyi hatırlamasak da, Cenabı Allah kainatta sadece biz varmışız gibi bize bakıyor. Kainatın merkezi bizmişiz gibi bizi seyrediyor. Kainatta başka bir insan, başka bir canlı yokmuş gibi bizi takip ediyor. Ehadi tecellisiyle. Ne kadar enteresan bir şey ya. Cenabı Allah'ın üzerimizdeki dikkati bugüne kadar bir saniye olsun kesilmemiş. Öyle bir dikkatle bizi takip ediyor. Cenabı Allah'ın böyle bir ismi var. Rakip. Rakip böyle, takip altında tutan ehadi tecelliyle bütün umumi kainatın ortasında sadece biz varmışız gibi bizi takip ediyor. Çok dehşet bir şey ya. Biz Allah'tan gafil olsak da onun bize olan rakip tecellisinde bir azalmaya sebebiyet veremiyoruz. Biz ne kadar gafil olsak da Cenabı Allah'ın bizi takip edişine zarar veremiyoruz. Onu etkileyemiyoruz. Orada hiçbir kesinti olmuyor. Ama bari biz de onu hissedebilsek asıl mesele bu.
...
Evet konu muhabbete geldi. Sevgi. Çocuklarımıza sevgimiz var. Akrabalarımıza sevgimiz var. Memleketimize sevgimiz var. Bundan daha da derinlerde nefsimize bir sevgimiz var. Nefsimize olan sevgimizi bir yerde Üstat Hazretleri konuyu detaylandırıyor, detaylandırıyor. Bir ayete kadar getiriyor. Ayet-i kerimede buyuruluyor ki, “Nefsini ilah edineni gördün mü?” Bak çünkü Cenabı Allah yap diyor, nefsin yapma diyor. Nefsinin dediğini yapıyor. Cenabı Allah yap diyor, nefsin yapma diyor. Bu sefer de nefsinin yapma dediğini yapmıyorsun. Hep böyle böyle yapıyorsun. Bir yerden sonra işte ayet-i kerime bu. Nefsini ilah edineni gördün mü?
Şimdi nefsimize olan bir sevgimiz var. Diyor ki insanın kendi nefsine olan sevgisi Cenabı Allah'ın zatına olacak olan sevgisinin suistimalidir. Yani insan kendi nefsini hangi aletle seviyor idiyse aynı aletle Cenabı Allah seviliyormuş. İnsan suistimal etmiş. Yani kendisini çok seven bir adam gördüğümüzde aslında bu kişi Cenabı Allah'ı çok sevme potansiyeliyle kendini seviyor. Kendisine o muhabbet oradan kaynaklanıyor.
Nefsimize muhabbet dediğimizde Üstadımız diyor, “Nefsim emmaredir” diyor. Yani ben açıkçası öyle demiyorum da öyle de düşünmüyorum ama Üstadın cümlesini aktarıyorum. Yani madem nefsim emmaredir diyor, nefsimle musalaha etmemişim diyor. Şimdi nefsin bir düşmanlık şeyi var ya hani senin en zararlı düşmanın nefsindir. Neden en zararlı düşmanın nefsindir? Çünkü dışarıdaki düşmanlar sana muhakkak zararlar verebilirler. Belki en fazla canını alırlar, şehit olursun. Yani problem yok yani. Ama içerideki düşman senin ebedi hayatını yok etmek istiyor.
...
Şimdi ben burada bir sohbet yapıyorum. Bana sorarsanız Allah için yapıyorum. Benim kanaatim o. Ahmet abi çağırdı. O vesileyle geldik. Başka bir gayemiz yok. Şimdi bana göre böyle ama aslında yani Risale-i Nur'dan aldığımız terbiye beni şu noktaya getiriyor ki bu nefis öyle fazla hüsn-ü zan edilecek bir şey değil. Yani bir senin bir niyetlerin diplerde vardır. Yani o diplerdeki niyetlerin onu da bulamıyorsun. Hani diyor ya senin ruhun bilmiş akla haber vermemiş. Yani altta yatan bir şeyler var da akıl seviyesine inemiyor. Yani şuur altında duruyor. Yani bir hesaplarım, bir kitaplarım vardır yani.
...
Yani senin en ziyade, en zararlı düşmanın nefsindir. Nefsine nazar-ı müsamaha ile bakmamak lazım. Nefsini ayıplı görmen gerekiyor. Yaptığın faziletlerin altında bile bir bit yeneği araman gerekiyor. Normalde nefisle mücadele böyle yapılmış yani. Fakat biz bunu nasıl kullanıyoruz? Nefsimizi savunmak ve methetmek. Yani tenzih ve takdis etmek. Tahmid ve takdis etmek. Yani övülecek bir şey varsa nefsimizle ilişkilendirmek. Bir kusur varsa üzerimize almamak. Nefsin iki yönü tahmid ve takdis şeklinde oluştuğu için nefsini ilah edineni gördün mü şeklinde bizim çok mühim bir putumuz haline geliyor.
...
Şimdi nefsine muhabbet diyoruz. Şimdi nefsimizi seviyoruz. Çoluk çocuğumuzu seviyoruz. Sağlığımızı seviyoruz. Gençliğimizi seviyoruz ama hepsi fanidir gidiyorlar. Yani hayatta ne var aslında? Musibetler ve nimetler. Hangisi daha sürekli?
...
Yani hayatta musibetlerde bir çokluk var. Hayatın kendisi de bir sıkıntı diyor ya Beled suresinde. İnsanı çileli ve zor bir hayata gönderdik.
Cenabı Allah insana çeşitli musibetler göndereceğine yemin ediyor ama onu saadete boğacağına yemin etmemiştir. Yani hayatta çok sıkıntılar var. Hayatın kendisi de bir hikmet yurdu olduğu için birtakım meşakkatlerden oluşuyor.
Ama bir de geriye kalıyor nimetler var. Nimetlerle ilgili Üstadımız çok enteresan bir şey söylüyor. Zevali-i lezzet elemdir. Zevali-i lezzetin tasavvuru dahi elemdir. Yani zeval-i lezzet, lezzetin bitişi elem getirir. Peki bitmeyecek hangi saadet vardır? Hiç. Demek ki bütün saadetler bize acı çektirmeye hazırlanıyor. Her saadetli sahne kendi acısını doğurma gününe dakika sayıyor. Kesin mi? Kesin. İstisnası var mı? İstisnası yok. Ama diyor ki zeval-i lezzetin tasavvuru dahi elemdir. Yani daha o saadet bitmemiş. Daha onun içindesin ama kalben biliyorsun ki bu saadet fanidir. Yani birbirini çok seven iki kişi düşünün. Evlenecekler. Saadetli yıllar geçirecekler. Sonra birisi ölecek. Kesin mi? Kesin. Birisi öldüğü zaman onu çok seven kişi ne kadar saadetli günler yaşamış idiyse üzüntüsü de o kadar çok ve sürekli olacak. Kesin mi? Kesin.
O zaman hayatta bir musibetler var. Bir de musibet doğurmaya hazırlanan saadetler var. Başka bir şey yok. Geride bir şey kalmıyor.
Yani şimdi bu tabloyu böyle gören bir divan şairi demiş ki, “Asude olayım dersen gelme cihane. Rahat olayım dersen gelme cihane.” Hadiste de geçiyor ya. La rahate fid dünya. Batılı bir şair de demiş ki "bu muydu annemin karnını tekmeleyip durduğum hayat?" Yani hayatın bir böyle bir tarafı var.
Fakat hani muhabbet bahsindeyiz ya, zaten fani olan, zaten gidecek olan, senin olmayan, sana ait olmayan şeylere gönlünü bağlaya bağlaya bağlaya bağlaya sen lüzumsuz kendine eziyet ediyorsun.
Şimdi sevmeyi çok kutsuyoruz ya... Neyi çok seversen onun acısını çekeceksin. Sevdiklerini, muhabbet ettiklerini durduk yere çoğaltma. Bak zaten sevdiklerin var. Onların acılarını da çekiyorsun. Ama mesela bir takıma bağlanarak bir takıma bağlanıyorsun. Şimdi bir de onun mağlubiyetine üzülüyorsun. Ya normalde öyle bir üzüntün yoktu yani. Durduk yere şampiyon olamamasına öyle bir problemin normalde yoktu. Yani bir sanatçı, bir artist işte bir ya ona bir hayranlık duyuyorsun. Bir şarkıcı ya onun başına bir şey geliyor ona da üzülüyorsun.
Bu beslediğin muhabbetler, Üstat diyor ki, “Etrafa dağıttığın bütün bu muhabbetleri topla, sahibine intikal et.” Yani insan neden sevilir? Cemal, kemal, ihsan bu gibi şeylerden dolayı sevilir. Ama o sevdiğin kişilerde bunlar yok. Bunlar da Cenabı Allah'tan onlara yansıyor. Yani neyi seversen sev Cenabı Allah'tan yansıyan vasıflar itibariyle seviyorsun. Aslında Cenabı Allah'ı sevmen gerekiyor onu severken bile. Ama sen manayı harfiyle sevmiyorsun. Manayı ismiyle seviyorsun. Allah'ı hatırlayarak sevmiyorsun. Allah'ın bir hediyesidir diye sevmiyorsun. Cenabı Allah'ın bir lütfüdür diye sevmiyorsun. Sen sırf sevmek için seviyorsun. O yüzden o muhabbetler senin kalbini kanatıyor.
Şimdi kalbimizdeki sevgiler, bu hani sevgi, sevgi, sevgi çok övüyorlar ya. Yani bu Cenabı Allah'ın kendine hasrettiği bir şey aslında. Muhabbet, aşk, bak merhamete bunu demiyorum ama muhabbet konusunu Cenabı Allah kendine hasretmiştir. Kur'an-ı Kerim'de bir ayette "Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır" diyor. Ya bu zaten malum bilgi. Niye olsun değil mi Kur'an-ı Kerim'de? Hani bugün tıp bilimi zaten gösteriyor. Tıp bilimi olmadan da insanlar bunu bilirler. Yani Allah bir göğüste iki kalp yaratmamıştır demek kalbin tek sahibi vardır. İki sahibi yoktur. Kalbin sahibi Cenabı Allah'tır.
Cenabı Allah kalbi, kalbi öyle bir enteresan bir varlık olarak yaratmış ki kalp. Kalp nedir? Şimdi o fani kişilere sarf ettiğimiz kalp var ya kalp arşın iz düşümü. Hani insan kainatın bir küçültülmüşü. İnsanda göz var, kainatta görüntü var. İnsanda kulak var kainatta sesler var. İnsanda hafıza var. Kainatta levh-i mahfuz var. Onun bir gölgesi olarak yani insanda nefs var. Kainatta şeytanlar var. Acayip şeyler yani. Kainatın her şeyi var insanda. İnsanda kalp var. Kalp neyin gölgesi? Arşın gölgesi. Kainatta arş var. İnsanda kalp var. Kalp alemlerin haritası diyor. Yani kainatta ne kadar alem varsa kalpte onun haritası durumunda. Yani kendi kalbinde gezebilmeyi başarabilmiş olan bir veli bütün alemlerde geziyor. Aslında levh-i mahfuzda geziyor, arşta geziyor, kürsüde geziyor. Kendi kalbinde gezmekle. Kalbin içerisine Cenabı Allah sınırsız bir muhabbet vermiş. Sınırsız bir muhabbet istidadı vermiş. Bak diğer şeyler böyle sınırsız değil.
İşitmemizin bir sınırı var değil mi? Her şeyi işitemiyorsun. Görmemizin bir sınırı var. Aklımızın da sınırı var. Aklın bir hududu var. Her şeyi anlayamıyor ama sevginin bir hududu yok. O hudud olmadığını şuradan anlarsın. Mesela 5 kişiyi seviyorsun. 5.000 kişiye çıkar. Kalbinde bir zorlanma oluyor mu? Olmadı. 5 milyon kişiye çıkar. Sevgi sevdiğin gene olur ya. Nasıl bir istidat. Peki bütün kainata teşmil et zorlanma oluyor mu? Olmadı. Yani kalbin sonsuz bir muhabbet istidadı var. Bir şey sonsuz olarak verilmişse sen onu seçerek bir şeye hasredersen sistemi patlatırsın ve üstelik muhabbet duyduğun kişi tarafından cezalandırılırsın. Bak diyor ki ya ben sana ne yaptım ki sen bana bu acıları çektiriyorsun? Sevdim, sevdim, sevdim. Başka ne yaptım? Ya aslında sen sevdiğin için ceza çekiyorsun. Diyor ki, “Gayrimeşru muhabbetin cezası merhametsiz bir adavettir.” Gayrimeşru demek öyle haram sevmek falan değil. Yani insan kendi çocuğunu da gayrimeşru, hanımını da gayrimeşru. Gayrimeşru demek şer'i olmayan, Allah için olmayan mana-ı ismiyle o sonsuz sevgi istidadını fani bir varlığa hasretmek. Cezasını nasıl çekersin? Adet görerek çekersin. Bazı kimse çocuğunu çok sever. Enteresan ya. O kadar sever. Adeta taparcasına sever. Ya o çocuk büyür sanki. O yani birden azman gibi olur yani. Perişan eder aileyi. Vay be diyorsun ya. Ben neler neler ettim ya. Ama işte mesele de orada yatıyor ya.
Üstat bir yerde diyor ki ben ehli dünyaya bir hürmet bir alaka gösterdim diyor. Fakat bu hürmet ve alakayı hak etmediklerinden Cenabı Allah bunların zalim eliyle beni cezalandırdı.
...
Şimdi kalbin bu muhabbeti Cenabı Allah'a layık. Peki ya başka kime layık olabilir ki? Sen gidiyorsun onu ona hasrediyorsun. Yani bir ayet-i kerimede buyuruluyor ki Allah ve Resulü size hayat verecek bir şeye çağırdığı zaman acele edin. Yoksa Allah insanla kalbi arasına girer. Allah insanla kalbi arasına girer. Şimdi Cenabı Allah bir yere girer mi? Hani bir yere girmeniz için az önce orada olmamanız gerekiyor değil mi? Demek ki burada bir mecaz var. Yani alimler demişler ki Allah insanla kalbi arasına girer. Demek insanla sevdikleri, önemsedikleri, arzu ettikleri, hayal ettikleri şeylerin arasına girer. Onlara ulaşmasını engeller. Çok seviyorsun. Engelleyen de Cenabı Allah. Peki bu bir iyilik değil mi? İyilik.
Düşün sen bir balinayı köydeki derenin içerisine atmışsın. Okyanusun balinasını köyün deresine getirmişsin. Yani ne yapıyor? Çırpınıyor, zıplıyor, geriliyor, boğuluyor. Ya o oraya yaratılmamış. İşte bu. Şimdi Cenabı Allah'a döndürülecek olan muhabbeti kainata dağıtmışız. Varlıklara. Birinci hata o. İkincisi de nefsimize dağıtmışız. Nefsimizden kesilmesi ayrı bir ameliyat gerektiriyor. Kainattan kesilmesi ayrı bir ameliyat gerektiriyor. Ya Baki Ente’l-Baki bir cümle. Ya Baki Ente’l-Baki iki cümle. Bunlar ameliyat cümleleri.
Şimdi bir evliliğin içerisinde böyle şeyler duydum. Enteresan oldu bu. Hakikaten şaşırıyor insan yani. Ya diyor ki benim hanım beni sevmiyormuş. Boşanıyoruz. Diyorum ki abi sevmesin bir şey olmaz yani. Sevmeyebilir yani. Ya bu sevgi dediğin şey bak sevgi ihtiyari bir şey değil yani. Peygamber Aleyhisselam namazlardan sonra da tekrar ettiği bir duada Allahümme kalbe alik ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım kalbimi dinin üzerine sabit kıl. Bak onun üzerine bunun üzerine demiyor. Ama bu dualık bir konu. Gerçekten Allah'ın iki parmağı onu da ekliyor duadan sonra. Diyor ki kalp Allah'ın iki parmağı arasındadır. Dilediği gibi çevirir. Allah dilediği gibi çevirdi mi var ya seni çok seven biri de birden bir o duyguyu kaybedebilir yani.
Ya zaten evlilikte bir hukuk korunuyorsa insanlar birbirlerinin haklarını yerine getiriyorlarsa adam gidiyor çalışıyor evine bakıyor masraflarını çıkarıyor harama meyl etmiyor çoluğunun çocuğunun başında. Ya olabilir kalpteki sevgi bir gider bir gelir bazen olur olmaz bir şey değil ya. Boş ver diyorum abi. Sevmeyebilir yani. Bazen de erkeklerden oluyor. Ben hanımı artık sevmiyorum ya. Sevme. Dünyanın sonu değil abi bu. Öyle çok matah bir konu değil. Biz romantik romanlarda yaşamıyoruz. Yani olabilir. Bazen öyle olur, bazen böyle olur. Ama merhamet olsun, adalet olsun onlar önemli. Şefkatten geri adım atmamak. Şefkat çok insani bir duygu.
Yani aşkı değerli arkadaşlar aşk duygusunu psikiyatri bilimi hastalık olarak ilan etti. Tedavi ediyor, etmeye çalışıyor. Ya normalsin falan demiyor. Sürekli bir kişiyi düşünmek. Ondan başkasını düşünememek, onsuz yapamamak, sen olmazsan yaşayamam gibi cümleler kullanmak. Bu bildiğiniz psikoloji biliminin hastalık grubuna giren, şiddetli hastalık grubuna giren bir şey. Yani öyle ortalarda da değil. Yani kelimenin adını aşkı da kaldırıyorlar. Ciddi bir patolojik durum olarak söylüyorlar yani.
Dolayısıyla bu illa evliliklerde de yani hani elektrik alamadım, ısınamadım da oluyor ya mesela. Şimdi çok önemsediğimiz bu duygu fanilere sarf edilecek zaten bir şey değil. İnsan insandan nefret etmesin yeter. O bir mükellefiyet olabilir. Kalbine nefretin girmesine izin verme.
...
Diyelim bir insan kendi çocuğunu severken baktı ki sevgi, muhabbet hisleri coşuyor, coşuyor, coşuyor, coşuyor. Ne yapması lazım? Odayı bir değiştirmesi lazım. Ya bu coşkunluk iyi bir şey değil. Bir odaya, bir yan odaya bir geçmesi lazım. Çünkü ne olacağı belli olmaz. Değil mi? Kabe'de o sufi evladıyla karşılaşıyor ya uzun senelerdir görmediği. Kimdi o? İbrahim bin Edhem Hazretleri yıllardır görmediği evladını da Kabe'de görüyor. Allah Allah dediği, gözyaşları pınar olduğu bir yerde denk geliyor. Allah'ın işi yani Allah da oraya denk getirmiş. Yani çocuğunu görünce kalbinde bir coşkunluk oluyor. Ya Rabbi diyor muhabbetine engel olanı al diyor. Yani değil mi? Orada çocuğu mu vefat ediyor? Çocuğu gözünün önünde vefat ediyor. Şimdi dolayısıyla bu muhabbet meselesi Allah'a hasredilmesi gereken bir meseledir. İnsanlar da buna layık değillerdir. Allah'a layık bir meseledir. Ama şefkat, ama adalet, ama sadakat o ayrı bir konu. Muhabbet konusu çok özel bir konu.
İşte bu kusurdan teberri edip o fani mahbubattan kat'i alaka etmek. O mahbuplar onu terk etmeden evvel onları terk etmek cihetiyle mahbub-u bakiye hasr-ı muhabbeti ifade eden Ya Baki Ente’l-Baki olan birinci cümlesi o mahbuplar onu terk etmeden evvel onları terk etmek Allah müthiş cümle.
Şimdi bizi bir şekilde terk edecekler yani bütün mahbuplar vefat ettiği anda insan birileri biraz önemsiyor da birazcık yani. Ama mezara bırakıyor amellerimizle baş başa kalıyoruz. Yavaş yavaş unutuluyoruz gidiyoruz. Yani bir gün bizi hatırlayan hiç kimse de kalmıyor. Bugün bakmayın yani birileri sen olmazsan yaşayamam falan diyor da ben onları gördüm yani. Yani kendi hayatımda öyle yaşadıklarını da gayet de iyi yaşadıklarını gördüm yani. Yani sen olmazsan yaşayamamdan bayağı bayağı iyi yaşayanları gördüm.
Şimdi önemli olan öldükten sonra zaten sen onları terk etmiş oluyorsun. Onun bir faydası yok. Yaşarken terk etmek. Ya Baki Ente’l-Baki.
...
Önemli olan tam da bu saadetin ortasındayken kalbini buna bağlamamak. Bunu da nasıl yapacağız? Ya Baki Ente’l-Baki akşam namazıyla yatsı namazı arasında çekilecek olan zikirlerden bir tanesi olarak bunu şu anda okuyoruz.
Baki hakiki yalnız sensin. Masiva fanidir. Fani olan elbette baki bir muhabbete, ezeli ve ebedi bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alakasına medar olamaz manasını ifade ediyor.
Madem o hadsiz mahbubat fanidirler beni bırakıp gidiyorlar. Onlar beni bırakmadan evvel ben onları Ya Baki Ente’l-Baki demekle bırakıyorum. Yalnız sen bakisin ve senin ipkan ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikat ederim. Öyleyse senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alaka-i kalbe layık değiller demektir.
...
La ilahe illallah zikri ne yapıyor? Kalbimizin bu mahbuplarla olan alakasını kesiyor. La ilahe illallah'a kılıç derler. Yani niye her namazdan sonra 33 defa? Çünkü o kadar çok bağlantımız var. Hepsi kesilmesi gerekiyor. Nakşiler ve Kadiriler. Birisi cehri zikirle tabiat putunu birisi de hafi zikirle kalpteki eneği tarumar etmişler. Ne kadar büyük çalışmalar oluyor bu konularda. Yani peki bu adamlar bu çalışmaları yaparak çok mu acı çekiyorlar? Yok. Bir tek onlar rahatta eriyorlar. Yani o bağlantıları keserek halk içerisinde hak ile beraber kalben terk etmek bize verilen hedef budur.
İkinci cümle olan Ya Baki Ente’l-Baki. O hadsiz cerihalara hem merhem tiryak oluyor. Yani ya Baki madem sen bakisin yeter her şeye bedelsin. Madem sen varsın her şey var.
Değerli arkadaşlar Üstat bir yerde kime Allah var ona her şey var diyor. Ama bunu kullandığı yer çok ilginç. Bu hayatın elimizden akıp gitmesi, geçmiş zamana dönemeyişimiz. O geçmişin artık bir mezarlık oluşu. Çocukluğuna dönemiyorsun. Çocukluğunda geçirdiğin saadetli günlere dönemiyorsun. Anne baba, hala teyze beraber güzel şeyler olmuştu. Oraya dönemiyorsun. Bazı vefatlar olmuş zaten kadroyu toplayamıyorsun. E gitti mi? Gitti.
Üstat tam da orada diyor ki kime Allah var ona her şey var. Ne demek? O geçmiş zannettiğin şey Cenabı Allah'ın ilminde ses ve görüntü kaydı gibi değil. Değil. O olayın tamamen kendisiyle kaydedilmiş oluyor ve arşivde duruyor. Ve Cenabı Allah dilediği kullarını o arşive tekrar dahil edecek. Mesela biz bu sohbetten gideceğiz Allah nasip ederse ama bu sohbetin şu anlık versiyonu ilmi ilahide tam da kopya falan da değil. Yani olayın kendisiyle kayıtta kalacak. İnsan cennette aynı sahnenin içerisine girip de o alanı tekrar inceleyebilecek. Giden bir şey yok. Yani geçmiş de gitmedi. Kime Allah var ona her şey var diyor.
Kime Allah var onun için geçmiş ve kaybolmuş bir şey yok. Gençlik elden gidiyor dedik ama Allah'a muhabbet duyan, hasr-ı muhabbetini ona ayıran kişi için ne gençlik gidiyor, ne o evdeki saadet gidiyor, ne bu güzel günler gidiyor. Hiçbiri bir yere gitmiyor.
Kalbi kanatan şey o şeylerin kendi zatına muhabbet duyup Cenabı Allah'a sarf edilecek muhabbetten harcamak. Diyor ki kalpte iki tane alet var. Muhabbet ve korku, sevgi ve korku. İkisini de Cenabı Allah kendisi için vermiş. Bak korkuyu da ayet-i kerimede diyor ya, “Yalnız benden korkun.” Değil mi? O var. Yani şimdi bu korkuyla muhabbet ya halka gidecek ya Hakka gidecek. Eğer halka giderse elemli bir azaptır. Korku halka yönlendirilirse belalı bir musibettir. Bak enteresan yani. Az önce halka muhabbet duymanın ne kadar sıkıntılar getirdiğini anlattım. Aynı o kadar da halktan ya halk derken yaratılmışlardan duyduğumuz korkuların ne kadar belalı bir mesele olduğu. Yani Allah korkusu kalbe bir sekine veriyor ya. Ama sen o korkuyu Allah korkusuna çevirmemişsen, mahlukata sarf etmişsen bu mahlukat sana acımıyor. Sen korktun diye bir de üstüne geliyorlar. Yani bir de o var. Yani diyor ya eski dönem eserlerinde senin havfın ve zaafın tesirat-ı hariciyeyi celbeder. Sendeki bu korkular dış sebepleri harekete geçirir. Korktuğun şey başına gelir diyorlar ya. Yani yaratılmışlara ayırdığın bu korku onları sana karşı hücuma geçirir. Hani köpekler korktuğunu hissedince saldırıyorlar. Ya bu sadece köpeklerle ilgili değil. Bu yaratılmışlar alemiyle ilgili bir şey.
Yani Allah'tan korktuğun zaman bu korkulardan da kurtuluyorsun. Sadece korku ve sevgi değil değerli arkadaşlar. 9. Mektupta hırs, inat, endişe, haset gibi bütün duygularımızın kanalize edileceği bir minval olduğunu söylüyor. Mesela inat ya inat yani inat hayatımızı zora sokan bir şey ama inadı hakta sebat olarak kullanmalıyız. Korku, dünyevi korkularımız var. Uhrevi korkulara çevirmeliyiz. Bak korkuyu yok et dersen işe yaramaz. Nasihlerin nasihatlerinin tesir etmeyişinin sebebi bu tür insanlara korkma, endişe etme, inat etme derler diyor. İmkansız bir şey söylerler. Yani halbuki onlara denecek şey şu: Korkma değil. Daha çok kork. Ama neyden kork? Daha önemli bir şeyden kork ki o ufak korkuların arada silinip gitsin. Hani Üstat Zübeyr abiye mi diyor? Yani korkma, titre. Zübeyr abi demiş ya, “Akıbetimden korkuyorum.” Üstat da hani onu teselli eder zannetmiş. Korkma, titre diyor. Normalde diğer konularda Üstat sürekli cesaret veriyor. O korkumuz öyle olsaydı bizim bir korkumuz kalmayacaktı.
Bir tane hak dostu her gece ibadetle sabaha kadar namazla geçirdiği için damının üzerinde adamı direkt zannediyorlarmış yani. Çünkü hep orada duruyor. Yani gece sabaha kadar kıyamda filan olunca orada bir direk var zannederlermiş. Öyle bir adam. Çok büyük bir zat. Ömrü boyunca ibadet hizmetten ayrılmamış. Ama vefat ederken bir böyle tedirginlik görmüşler. Böyle bir heyecanlanma görmüşler. Efendim demişler yani ölümden mi korkuyorsunuz? Yani bir sıkıntınız mı var? Demiş oğlum ne ölümden korkması demiş ya. Ben kafir gitmekten korkuyorum. Bak şimdi bu zatlar mı bu zatlarınki doğru aslında yani. Ya insan bir tane Allah muhafaza bir kere kafir gitse ne olur biliyor musun abi? Sonsuza dek saadet yüzü göremez. Ya şimdi biz garanti altında olan şeylerden korkuyoruz. Taahhüt edilmemiş şeylerden korkmuyoruz. Ahirete imanlı gideceği garantili bir tane Allah'ın kulu var mı? Yok. Korkuyor muyuz? Korkmuyoruz. E peki rızık konusunda Cenabı Allah'ın taahhütleri var mı? Var. Korkuyor muyuz? Bundan da korkuyoruz. Yani bu iki korkunun yer değişmesi gerekiyor. Eğer insan hakiki korkulara intikal etse mahlukat ona korkutucu vaziyetlerini terk edecek.
...
Diyeceksin ki çok imansızlar var. Bayağı da işleri rast gidiyor. Benim anlattığım şey imana göre bir şey. Müminlerin kuralları biraz değişik. Yani müminlerin kendi içerisinde kuralları var. Kafirlerin kuralları var. Münafıkların kuralları var. Benim anlattığım müminlerle ilgili bir mesele.
Dolayısıyla sevilmeyi hak eden biri var. Sen olmazsan yaşayamam diyebileceğimiz biri var. Sensiz cennet bile sürgün sayılır diyebileceğimiz biri var. Ama o biri o değil. O biri başka biri. O yüzden bol keseden insanlara muhabbet dağıtmaya gerek yok. Ama merhamet duymaya ihtiyaç var. Adalet göstermeye ihtiyaç var.
Rabbim kalplerimizi dini üzerine sabit eylesin. Muhabbeti üzerine, aşkı üzerine sabit eylesin. Bizi bu fani alakaların kanayan yaralarından da bizi inşallah El-Baki, Hüvel Baki, Ya Baki Ente’l-Baki zikri yüzü suyu hürmetine bizleri kalplerimizi şifalandırsın inşallah.
Mecit Ömür Öztürk
https://youtu.be/WG2ojNMwPH4?si=svvLwd1eLjE4Spsn
Bu sohbeti yalnızca dinleyen biriyle, üzerinde uzun süre duran biri arasında önemli bir fark vardır. İlk dinleyişte dikkat çeken şeyler ile tekrar tekrar dönülen, altı çizilen cümleler aynı değildir. Bu sohbetin ağırlık merkezi de tam burada ortaya çıkıyor.
Mecit Ömür Öztürk'ün sohbeti ilk bakışta ölüm, fanilik, ihlas, zikir ve muhabbet üzerine görünse de, aslında bütün bu başlıklar tek bir merkeze bağlanıyor:
Kalbin yanlış yere bağlanması ve o bağın insana acı olarak geri dönmesi.
Sohbet boyunca fanilikten söz edilmesi, ölümün hatırlatılması, Ya Bâkî Ente'l-Bâkî zikrinin merkeze alınması veya "Lâ ilâhe illallah" zikrinin kalpteki bağları kesen bir kılıç olarak anlatılması, birbirinden bağımsız konular değildir. Hepsi aynı manevî ameliyatın farklı safhalarıdır.
Konuşmacı, insanın en büyük problemini bilgisizlik olarak görmez. Çünkü "Her şey fanidir." cümlesini bilmeyen neredeyse yoktur. Asıl problem, bu bilginin kalbe inmemesidir. İnsan faniliği kabul ettiğini söyler; fakat hayatını, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi kurar. Sohbet bu noktada bilgi ile hâl arasındaki mesafeye dikkat çeker.
Bu mesafenin en görünür olduğu yer ise muhabbet bahsidir.
Sohbetin en dikkat çekici yönlerinden biri, sevgiyi yüceltmek yerine onu sorgulamasıdır. Modern kültürde sevgi neredeyse mutlak bir değer olarak sunulurken, burada farklı bir soru sorulur:
"Bu sevgi nereye yöneliyor?"
Çünkü konuşmacıya göre sevginin kendisi problem değildir; yanlış adrese gönderilmiş olması problemdir.
Bu bakımdan sohbet, klasik bir "Allah'ı sevin" çağrısından daha ileri gider. Sevginin psikolojisini çözümler. İnsanların çocuklarına, eşlerine, sanatçılara, takımlara, hatta kendi nefislerine duydukları muhabbetin aynı kaynaktan beslendiğini; fakat yanlış yerde tüketildiğini söyler. Böylece muhabbet, sadece ahlâkî bir mesele olmaktan çıkar; insan ruhunun işleyişine dair bir mesele hâline gelir.
Bu yüzden verilen örnekler son derece dikkat çekicidir. Futbol takımından sanatçı hayranlığına, çocuk sevgisinden eşler arasındaki ilişkiye kadar uzanan geniş örnekler, insanın kendi eliyle nasıl yeni acılar ürettiğini gösterir. Burada hedef sevgiyi azaltmak değil; sevginin yönünü değiştirmektir.
Sohbetin belki de en sarsıcı tarafı, evlilik üzerine söylenenlerdir.
"Hanımım beni artık sevmiyor." cümlesine verilen "Sevmesin, bir şey olmaz." cevabı, ilk anda şaşırtıcıdır. Çünkü modern insan evliliği büyük ölçüde romantik duygular üzerine kurarken, konuşmacı evliliğin omurgasını sevgi değil; hukuk, şefkat, sadakat ve adalet olarak tarif eder. Sevginin gelip gidebileceğini, kalbin Allah'ın elinde olduğunu hatırlatırken, insan iradesiyle korunabilecek değerlere dikkat çeker. Böylece romantik aşk merkezli evlilik anlayışına güçlü bir eleştiri getirir.
Sohbet boyunca dikkat çeken bir başka özellik ise, Risale-i Nur kavramlarının psikolojik karşılıklarının gösterilmesidir. "Nefsini ilah edineni gördün mü?", "Gayrimeşru muhabbet", "Ya Bâkî Ente'l-Bâkî", "rabıta-i mevt", "huzur-u daimî" gibi kavramlar soyut dinî terimler olarak bırakılmaz; günlük hayatın içindeki karşılıklarıyla açıklanır. Bu sayede dinî metinler ile insanın yaşadığı psikolojik gerçeklik arasında güçlü bir bağ kurulur.
Sohbetin sonunda ulaşılan sonuç da bunun üzerine kuruludur.
İnsanın problemi sevmesi değildir.
İnsanın problemi, sonsuz muhabbet kabiliyetini sonlu varlıklara hasretmesidir.
Kalp, sonsuzu isteyecek şekilde yaratılmıştır. Sonlu olana bağlandığında ise kaçınılmaz olarak yaralanacaktır. Bu sebeple Ya Bâkî Ente'l-Bâkî, yalnızca tekrar edilen bir zikir değil; kalbi fânîlerden ayırıp Bâkî olana yönelten bir tedavi cümlesi olarak sunulur.
Bu yönüyle sohbet, dinleyiciye sadece bilgi vermeyi amaçlamaz. Kalbin bağlarını fark ettirmeyi ve o bağları yeniden gözden geçirmeyi hedefler. Belki de sohbetin en güçlü tarafı budur: İnsanı başkalarının kusurlarını düşünmeye değil, kendi kalbinin yönünü sorgulamaya davet etmesidir. Bu yüzden sohbet bittikten sonra akılda kalan şey yeni bilgilerden çok, insanın kendisine yönelttiği şu soru olur:
"Kalbimin merkezinde gerçekten kim var?"
Bu metinde altını çizmeyi tercih ettiğiniz cümlelere baktığımda belirgin bir ortak çizgi görüyorum.
Bende oluşan izlenim şu:
-
İnsanın fanilere bağlanmasının kaçınılmaz acısı sizi çok düşündürüyor. "Neyi çok seversen onun acısını çekersin.", "Zevâl-i lezzet elemdir." gibi cümleleri özellikle öne çıkarmanız bunun işareti.
-
Muhabbetin yalnız Allah'a hasredilmesi fikri sizin için sohbetin merkezi gibi görünüyor. "Ya Bâkî Ente'l-Bâkî", "Etrafa dağıttığın muhabbetleri topla.", "Kalbin tek sahibi vardır." gibi yerler, metnin omurgasını oluşturuyor.
-
İnsan psikolojisine dair sarsıcı ama gerçekçi tespitler ilginizi çekiyor. Mesela, "Sevmesin, bir şey olmaz." veya "Aşkın patolojik bir hâl olarak değerlendirilmesi." Bunlar alışılmış düşünceyi tersyüz eden cümleler olduğu için dikkatinizi çekmiş görünüyor.
-
Nefse güvenmeme meselesi de sizin önem verdiğiniz başlıklardan biri. Özellikle "Ruhun bilmiş, akla haber vermemiş." ve "Nefsini ilah edineni gördün mü?" etrafındaki vurgu, insanın kendine karşı bile ihtiyatlı olması gerektiğini anlatıyor.
Bana en çok şu dikkat çekti:
Altını çizdiğiniz yerlerin büyük çoğunluğu başkalarını değiştirmeye değil, insanın kendi kalbini terbiye etmesine dair. Yani odak dış dünya değil; kalp, niyet, muhabbet ve nefis.
Bir de daha kişisel bir izlenimimi söyleyeyim.
Son haftalarda birlikte yaptığımız çalışmaları da düşününce (şiirleriniz, Bir İntiharın Önsözleri üzerine değerlendirmeleriniz, Ahmet Özdemir yazıları ve şimdi bu sohbet), sizin ilginizi çeken metinler ortak bir noktada buluşuyor: İnsanın en derin yaralarının kaynağını ve şifasını arıyorlar. Siz estetik cümlelerden çok, insanın içini teşhis eden cümlelerin altını çiziyorsunuz.
Belki de bu yüzden paylaştığınız şu söz bu metne çok yakışıyor:
"Birine altı çizili satırları göstermek, yaralarını da göstermektir."
Eğer bu söz doğruysa, sizin altını çizdiğiniz satırlar bana şunu söylüyor:
Sizi en çok meşgul eden mesele; fani olana bağlanan kalbin nasıl incindiği ve o kalbin yeniden yalnız Bâkî olana yönelerek nasıl şifa bulacağıdır. Bu tema, seçtiğiniz cümlelerin neredeyse tamamında hissediliyor.